Rusya ve Ukrayna arasındaki krizin kökleri hayli derin. Günümüzdeki meselenin özünde, Kiev’in bağımsızlığının Moskova tarafından tam olarak kabul edilmemesi yatıyor. İşte krizin kısa bir kronolojisi:
Rusya ve Ukrayna arasındaki gerilimin tarihçesi aslında Orta Çağ’a kadar uzanıyor. Her iki devletin kökenleri, 9’uncu yüzyıldan 13’üncü yüzyılın ortalarındaki Moğol istilasına kadar hüküm süren Kiev Knezliği (Dükalığı) adlı Doğu Slav devletine dayanıyor. Bu yüzden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin sık sık “tek halktan” bahsediyor. Ancak tarihsel akışa bakıldığında, her iki ulusun yollarının yüzyıllar önce ayrıldığı görülüyor. Her ne kadar birbirine benzese de, ortaya iki farklı dil ve kültür çıktı. Rusya, siyasi olarak bir imparatorluğa dönüşürken, Ukrayna kendi devletini kurmayı başaramadı. 17’nci yüzyılda, bugünkü Ukrayna topraklarının büyük bölümü, Rus İmparatorluğu’nun bir parçası haline geldi. İmparatorluğun 1917’de parçalanmasından sonra kısa bir bağımsızlık dönemi yaşayan Ukrayna, Sovyet Rusya’ya bağlı askerî birlikler tarafından yeniden fethedildi. 1922 yılında kurulan ve Ukraynalılar dahil 100’den fazla etnik grubu bünyesinde barındıran Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi olarak 70 yıla yakın varlığını sürdürdü.
1990’lar: Rusya, Ukrayna’nın ayrılmasına izin verdi
Aralık 1991’de bir araya gelen Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri, Sovyetler Birliği’ni feshederek Bağımsız Devletler Topluluğu’nu (BDT) kurdu. Moskova, böylece eski Sovyet ülkeleri üzerindeki nüfuzunu devam ettirmeyi amaçlıyordu. Kremlin yönetimi ayrıca eski kardeş cumhuriyetleri, ucuz doğal gaz arzı yoluyla kendisine bağlayabileceğine inanıyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya pek uymadı. Belarus, Moskova ile yakın bir ittifak kurarken, Ukrayna yönünü giderek Batı’ya doğru çevirdi.
Bu durum Kremlin’i rahatsız ettiyse de 1990’larda konu, henüz kriz boyutuna dönüşmedi. Moskova, Ukrayna konusunda rahat görünüyordu, zira Batılı ülkeler Kiev’i bünyelerine entegre etmek istemiyordu. Bu gelişme, ekonomik olarak sıkıntılı bir dönem yaşayan ve bir yandan da Çeçenistan Savaşı nedeniyle başı hayli ağrıyan Rusya’nın işine geliyordu. Moskova yönetimi, 1997’de imzalanan ve “Büyük Antlaşma” olarak bilinen mutabakatla birlikte, çoğunlukla etnik Rusların yaşadığı Kırım Yarımadası da dahil olmak üzere, Ukrayna’nın sınırlarını tanıdı.
Post-Sovyet dostluğunda ilk çatlaklar
Putin’in başkan olmasıyla Moskova ile Kiev arasında ilk büyük diplomatik kriz yaşandı. 2003 sonbaharında, Rusya şaşırtıcı bir şekilde Kerç Boğazı’nda, Ukrayna’ya bağlı Tuzla adasına doğru bir baraj inşa etmeye başladı. Kiev bu adımı, “sınırı yeniden çizme ve Tuzla’yı ilhak girişimi” olarak gördü. Kriz giderek tırmandı ve ancak başkanların baş başa görüşmesinin ardından sorun çözüldü. Baraj inşaatı durduruldu, ancak iki ülke arasındaki Post-Sovyet dostluğu derin bir yara aldı.
Ukrayna’da 2004 devlet başkanlığı seçimlerinde Moskova yönetimi, Viktor Yanukoviç’i destekledi. Batı yanlısı siyasetçi Viktor Yuşçenko karşısında seçimi Moskova güdümlü adayın kazandığı açıklandı. Akabinde başlayan ve tarihe “Turuncu Devrim” olarak geçen halk ayaklanması sonunda muhalif politikacı Yuşçenko, Devlet Başkanlığı koltuğuna oturdu. Onun görev süresi boyunca Rusya, 2006 ve 2009 yıllarında Ukrayna’nın doğalgaz musluğunu iki kez kapattı.
2008 yılında dönemin ABD Başkanı George Bush, NATO’ya üye olma hedefiyle Ukrayna ve Gürcistan’ı resmî bir hazırlık programına dahil etmeye çalıştı. Putin derhal itiraz etti. Moskova, Ukrayna’nın bağımsızlığını tam olarak kabul etmediğini açıkça belirtti. Almanya ve Fransa, Bush’un planlarını engelledi. Bükreş’teki NATO zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’a üyelik sözü verildi, ancak somut bir tarih belirlenmedi
NATO ile işler hızlı yürümediği için Ukrayna, Batılı ülkelerle ilişkilerini bir AB Ortaklık Anlaşması imzalayarak geliştirmeyi düşündü. Anlaşmanın imzalanmasına bir kaç ay kala Moskova yönetimi, 2013 yazında Kiev’e büyük bir ekonomik baskı uyguladı ve Ukrayna’nın ithalat yapmasını engelledi. 2010 seçimlerini kazanarak iktidarı elinde bulunduran dönemin Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç, imza aşamasında olan AB ile ortaklık anlaşmasını askıya aldı. Bu, muhalefetin büyük protestosuna neden oldu ve sonunda Yanukoviç, Şubat 2014’te Moskova’ya kaçmak zorunda kaldı.
Kırım’ın ilhakı dönüm noktası oldu
Kremlin, Kiev’deki siyasi otorite boşluğundan yararlanarak, Mart 2014’te Kırım’ı ilhak etti. Bu, “ilan edilmemiş bir savaşın” başlangıcı ve iki ülke arasındaki krizin dönüm noktasıydı. Aynı zamanda Rusya’ya bağlı paramiliter güçler, zengin kömür yataklarının bulunduğu Ukrayna’nın doğusundaki Donbas bölgesinde bir ayaklanma için seferber olmaya başladı. Donetsk ve Luhansk’ta “Halk Cumhuriyetleri” ilan edildi, idarenin başına Ruslar getirildi. Ukrayna ise buna cevap vermek için ülkedeki devlet başkanlığı seçimlerinin sonucunu bekledi. Yaklaşık iki ay sonra, Mayıs 2014’te “Antiterör Operasyonu” adını verdikleri büyük bir askerî misyona girişti.
Haziran 2014’e gelindiğinde ise yeni seçilen Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko ve Rus mevkidaşı Vladimir Putin, Normandiya Çıkarması’nın 70’inci yıldönümü anma törenlerinde Almanya ve Fransa’nın arabuluculuğunda ilk kez bir araya geldi. Böylece “Normandiya formatı” adı verilen diplomasi tarzı doğdu.
Ukrayna ordusu, ayrılıkçıları geri püskürtmeyi başardı. Ancak Kiev’e göre Moskova tekrar askerî açıdan yoğun şekilde müdahil oldu. Bu nedenle Ukrayna birlikleri, Donetsk’in doğusundaki Ilovaisk kasabasında yenilgiye uğradı. Bu yine önemli bir dönüm noktasıydı. Savaş, Eylül 2014’te Minsk’te imzalanan ateşkesle sona erdi.0 seconds of 0 secondsVolume 90% Video izle12:28
Sovyetler’in dağılışından 30 yıl sonra yeni nesil ne düşünüyor?
Donbas mevzi savaşı
Ardından bugüne kadar devam eden bir mevzi savaşı başladı. 2015’in başında Rus yanlısı ayrılıkçılar tekrar saldırıya geçti ve Kiev yönetiminin aktardığına göre, Rus ordusu yine rütbe armaları olmayan üniformalarla bölgeye konuşlandırıldı. Moskova ise bu iddiaları reddediyor. Ukrayna silahlı kuvvetleri, bu kez stratejik öneme sahip Debaltseve kentinde ikinci bir yenilgi aldı ve mevzilerini adeta koşar adım terk etmek zorunda kaldı. Nihayetinde Batılı ülkelerin arabuluculuğunda, bugüne kadarki barış çabalarının temelini oluşturan Minsk-2 Anlaşması üzerinde mutabakat sağlandı. Ancak barış umutları bir türlü gerçeğe dönüşmedi.
Son olarak 2019 sonbaharında küçük bir umut ışığı doğdu. Her iki tarafa ait birliklerden bazıları, ara hattaki mevzilerden çekildi. Ancak Aralık 2019’da Paris’te yapılan Normandiya zirvesinden bu yana taraflar arasında başka bir buluşma gerçekleşmedi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Minsk mutabakatını uygulamadığı gerekçesiyle Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile şimdilik yüz yüze görüşmek istemiyor. Putin ayrıca ABD’den, Ukrayna’nın hiçbir zaman NATO’ya katılmamasını ve askerî yardım almamasını açıkça talep ediyor. NATO, bu talebi geri çevirdi.
Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?
İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.
Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.
Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?
Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?
Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.
Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.
ABD’nin bölge ülkelerine yaymaya çalıştığı ve kamuoyunda “İbrahim Anlaşmaları / Abraham Accords” olarak bilinen süreç, sadece İsrail ile diplomatik normalleşme anlaşması değildir. Aslında bu proje; Ortadoğu’nun güvenlik, enerji, ticaret, teknoloji ve askeri mimarisini yeniden kurma planıdır. Özünde ise İsrail’in bölgesel meşruiyetini kalıcı hale getirmek ve İran eksenli dengeyi kırmak vardır.
Abraham (İbrahim) Anlaşmaları Nedir?
2020’de ABD arabuluculuğunda başlayan süreçte;
Birleşik Arap Emirliği
Bahreyn
Fas
Sudan
İsrail ile diplomatik ilişki kurdu veya normalleşme anlaşması yaptı. Daha sonra süreç; Saudi Arabia, Qatar, Türkiye, Pakistan gibi ülkelere doğru genişletilmeye çalışıldı.
ABD açısından hedef yalnızca “barış” değildir.
Asıl hedefler:
İsrail’in bölgesel izolasyonunu bitirmek
İran’a karşı ortak blok oluşturmak
Çin’in Kuşak-Yol etkisini sınırlamak
Rusya’nın Ortadoğu etkisini azaltmak
Enerji ve ticaret koridorlarını İsrail merkezli yeniden şekillendirmek
Körfez sermayesini İsrail teknolojisi ile entegre etmek
Ortadoğu’da ABD maliyetini düşürüp “yerel ortaklı güvenlik sistemi” kurmak olarak görülüyor.
Bu anlaşmalar gerçekte neleri kapsıyor?
1. Diplomatik Normalleşme
Büyükelçilik açılması
Resmi ilişkiler
Vize ve uçuş anlaşmaları
Turizm ve ticaret
2. Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği
Asıl kritik bölüm burasıdır.
Ortak hava savunma sistemi
İran füze/dron tehdidine karşı entegrasyon
İsrail teknolojilerinin Körfez’e satılması
Siber güvenlik paylaşımı
İstihbarat koordinasyonu
Birçok uzman bu yapıyı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlıyor.
3. Enerji ve Ticaret Koridorları
Projelerin temelinde şu düşünce var:
Körfez petrolü + İsrail teknolojisi + Hindistan üretimi + ABD güvenlik şemsiyesi
Bu nedenle:
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridorları,
liman projeleri,
demiryolu hatları,
enerji boru hatları,
veri merkezleri,
finans merkezleri
bu planın parçası olarak görülüyor.
İsrail’in Doğu Akdeniz enerji merkezi yapılması hedefleniyor.
4. Filistin Meselesinin İkinci Plana İtilmesi
En tartışmalı boyut budur.
Eskiden Arap dünyasının temel yaklaşımı: “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail tanınsın.”
Abraham süreci ise bunu tersine çevirdi: “Önce İsrail ile normalleşelim, Filistin sonra konuşulur.”
Bu nedenle çok ciddi toplumsal tepki oluşuyor. Özellikle Gazze savaşları sonrası kamuoyu baskısı arttı.
ABD niçin şimdi hızlandırmak istiyor?
2025-2026 İran-İsrail gerilimi ve savaş riski sonrası Washington şu sonucu gördü:
ABD artık bölgeyi tek başına yönetemiyor
İran tamamen çökmedi
Körfez ülkeleri ABD korumasına eskisi kadar güvenmiyor
Çin ekonomik olarak çok güçlendi
Rusya bölgesel nüfuzunu sürdürüyor
Bu nedenle ABD:
İsrail’i merkeze koyan,
Arap sermayesini entegre eden,
İran’ı çevreleyen,
Çin’i sınırlayan
yeni bölgesel mimari kurmaya çalışıyor.
Kazanan Ülkeler Kimler Olabilir?
1. İsrail
En büyük stratejik kazanan.
Kazanımları:
Bölgesel meşruiyet
Yeni pazarlar
Körfez sermayesi
Güvenlik işbirliği
İran’a karşı geniş cephe
Enerji ve lojistik merkez olma şansı
İsrail için bu süreç, 1948 sonrası en büyük diplomatik dönüşümlerden biri olarak görülüyor.
2. Birleşik Arap Emirliği
Büyük ekonomik kazanç hedefliyor.
Özellikle:
teknoloji,
yapay zekâ,
savunma sanayi,
finans,
siber güvenlik,
turizm
alanlarında İsrail ile entegrasyon kuruyor.
Dubai’nin bölgesel finans merkezi rolünü güçlendirme hedefi var.
3. Suudi Arabistan
Henüz tam katılmadı ancak süreçte kilit ülke.
Sudi Arabistan:
ABD’den güvenlik garantisi,
gelişmiş silah sistemleri,
nükleer teknoloji,
yatırım avantajları
karşılığında normalleşmeye yaklaşabilir.
Ancak Filistin konusu nedeniyle içeride büyük toplumsal risk taşıyor.
4. Hindistan
Sessiz kazananlardan biri olabilir.
Çünkü:
Körfez bağlantısı güçlenir
Avrupa ticaret koridoru açılır
Çin’e alternatif lojistik rota oluşur
Kaybedebilecek Ülkeler ve Yapılar
1. İran
En büyük jeopolitik baskı altında kalabilecek ülke.
Çünkü:
çevrelenme riski artıyor
Körfez’de yalnızlaşma ihtimali oluşuyor
İsrail-Arap güvenlik ağı genişliyor
Bu nedenle İran bu süreci “anti-İran bloklaşması” olarak görüyor.
2. Filistin Yönetimi ve Hamas
En büyük siyasi kaybedenlerden biri olabilir.
Çünkü:
Arap ülkelerinin önceliği değişiyor
Filistin meselesi ikinci plana düşüyor
ekonomik ve diplomatik baskı artıyor
Bu durum Gazze savaşları sonrası ciddi toplumsal kırılma yarattı.
3. Türkiye
Türkiye açısından tablo karmaşık.
Olası avantajlar:
Bölgesel ticaret entegrasyonu
Enerji projeleri
Körfez sermayesi ile yeni işbirliği
ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı
Riskler:
İsrail merkezli yeni enerji haritasında dışlanma
Doğu Akdeniz’de denge kaybı
Filistin konusunda iç kamuoyu baskısı
İran ile denge siyasetinin zorlaşması
Türkiye’nin bu süreçte tamamen karşıt değil ama “temkinli denge” politikası izlediği görülüyor.
Bu plan başarılı olur mu?
En büyük sorun:
halkların önemli bölümünün İsrail’e tepkili olması
Gazze savaşlarının yarattığı öfke
İran faktörü
mezhep ve jeopolitik rekabetler
Devlet elitleri ile halk arasında ciddi görüş farkı bulunuyor.
Bu nedenle anlaşmalar:
ekonomik olarak ilerleyebilir,
güvenlik alanında derinleşebilir,
fakat toplumsal meşruiyet sorunu yaşayabilir.
Özetle
Abraham / İbrahim Anlaşmaları:
sadece “barış anlaşması” değil,
Ortadoğu’nun yeni ekonomik ve askeri düzen projesidir.
Merkezinde:
İsrail’in korunması,
İran’ın dengelenmesi,
Çin-Rusya etkisinin sınırlandırılması,
enerji ve ticaret koridorlarının yeniden kurulması vardır.