EKONOMİ
Ukrayna’da Rusya ve ABD ne istiyor?
Yayınlanma:
6 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Rusya’nın Karadeniz bölgesinde Kırım’a müdahalesi ve 2014’te Donbass çatışmasının ortaya çıkmasından bu yana Rusya ve Ukrayna, Ukrayna’nın doğu ve Rusya sınırındaki Donbass bölgesinin geniş alanlarını ele geçiren Rus destekli ayrılıkçı güçlere karşı rekabete girdi. Arabuluculuk ve kalıcı bir ateşkes sağlama çabalarına rağmen çatışma, Ukrayna askerleri ile sınır bölgesindeki Rusya destekli ayrılıkçı güçler arasında iki ülke arasında açık çatışmalara neden olmadan tekrarlanan çatışmalarla sıcaklığını korumaya devam etti.
Rusya’nın farklı bölgelerinden Donbass ile Rusya sınırına çok yakın olan tahmini 4.000 personeli ve bir dizi muharebe tugayları, topçuları, zırhları ve lojistik birimleri yerleştirmek için son zamanlarda yapılan Rus hamleleri, Kiev ve Brüksel’de alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Washington’da Rusya’nın, Doğu Avrupa çevresinde daha fazla nüfuz elde etmek amacıyla Ukrayna’ya bir saldırı başlatabileceği ve eski Sovyet uydu devletlerine yönelik saldırgan davranışları artırabileceği konusunda artık endişeler var.
Ukrayna bir NATO üyesi olmasa da ve Ukrayna’daki ABD danışma varlığı küçük olsa da, Donbass bölgesinde Rusya destekli yenilenmiş bir askeri harekât, Avrupa’da görev yapan 72.000’den fazla ABD askeri personelini etkileyecek ve NATO’nun Avrupa topraklarını korumadaki çıkarını tehdit edecektir.

Kremlin neden şimdi harekete geçiyor?
Baharın gelişiyle birlikte hafifleyen hava koşulları, Rusya’nın varlığını yeniden ortaya koymasına ve savaş yeteneklerini geliştirmesine izin verdi. Rusya-Ukrayna sınırındaki tırmanış Rusya’nın hem güçlü hem de zayıf yönlerini yansıtabilir. Rusya çatışmayı aktif olarak kaybetmiyor, ancak kazanmıyor. Rusya-Ukrayna ihtilafının donmuş doğasının, Rusya’nın bölgede daha fazla kaldıraç aradığına ve herhangi bir başarılı arabuluculuk çabası veya kalıcı ateşkes girişimlerinin olasılığını azalttığını söylemeliyiz.

Şimdilik Rus destekli ayrılıkçılar tarafından yeniden bir saldırı girişimi veya daha önce olduğu gibi Ukrayna’nın komuta ve kontrolünü Rusya’nın hedef alması söz konusu değildir. Daha ziyade, bu birikimin Doğu Avrupa devletleri, NATO ve potansiyel olarak ABD ile konvansiyonel askeri çatışmaya ciddi şekilde hazırlanmak için daha büyük bir Rusya geçişine işaret ediyor. Buna karşılık gelen bir ABD ve NATO cevabında, Biden yönetimini Doğu Avrupa’daki savunma stratejisini yeniden ayarlamaya ve Almanya ve Polonya gibi kilit konumlarda rotasyonel varlığının oranını artırmaya zorlayacağını söylemeliyiz.

Ukrayna’da acil bir saldırı muhtemel olmasa da, Rusya’nın Doğu Avrupa’daki güç dengesini değiştirmeye çalışmasının, eski Sovyet uydu ülkelerinin toprak bütünlüğü üzerindeki bazı hassasiyetlerini etkileyeceğini ve 2008’in kolektif hafızasını yeniden getireceğini biliyoruz. Gürcistan’a Rus müdahalesi, bölge ülkeleri için kötü bir örnek olarak duruyor. Sonuç olarak, Doğu Avrupa ülkelerinin daha şahin davranması ve Rusya ile sınır boyunca daha fazla güvenlik yardımı için ABD ve Belarus gibi Rus müşteri devletleri için lobi yapması muhtemeldir.

Ukrayna’daki birikimin doğrudan Rusya’nın rakiplerinin askeri çıkarlarına kronik bir bozucu olarak hizmet etme ve stratejik istikrarı sürdürme amaçlarıyla ilgili olduğunu belirtelim. Ukrayna’nın Rusya’nın Avrupa çevresine geri dönme konusundaki yenilenen ilgisine ve Suriye ve Libya gibi Orta Doğu’daki bir dizi maliyetli girişimin ardından konvansiyonel çatışmalara dair bir vaka çalışması var. Rusya’nın Ukrayna’daki uzun vadeli hedeflerinin ne olduğu sorusuna, Kremlin’in ve özellikle de Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Rusya’nın sınırlamalarına karşı son derece dikkatli olduklarını ve bu nedenle Ukrayna’yı daha geniş Avrupa savunması için araç olarak kullandıklarını söyleyebiliriz.

ABD’nin Doğu Avrupa’da dolaylı olarak Rusya’nın işgaline karşı koymaya çalışacağını ve savaş sırasında Polonya ve Almanya gibi ortak ülkelerle rotasyonel konuşlandırmalarını artıracağını söylemeliyiz. Bu, 2018 Ulusal Savunma Stratejisine (NDS) geri dönmeyi amaçlayan daha büyük bir ABD stratejisine ve Orta Doğu gibi diğer alanlardan daha büyük, kademeli bir geri çekilmeye neden olabilir. Biden yönetimi, Rus askeri hareketlerinin daha geniş bir geleneksel çatışma eğiliminin parçası olduğunu kabul ediyor.

Rusya-Ukrayna sınırındaki birikim, Doğu Avrupa’daki güç dengesinin daha büyük ve uzun vadeli yeniden kalibrasyonunu yansıtmaktadır. Bu durum, kaçınılmaz olarak daha fazla ABD ve NATO konvansiyonel varlığını çekecek bir gelişmedir. Rusya’nın Ukrayna’daki birikimini hiçbir şekilde sadece bir tatbikat değil, ancak Rus güçleri, ayrılıkçılar ve Ukrayna güçleri arasında kısa vadeli bir doğrudan çatışma olmayacaktır. Rusya ve Ukrayna ile devam eden çatışmada siyasi ve askeri gücünü artırma ve daha geniş Avrupa arenasında konvansiyonel çatışmalara karşı duruş sergileme yönündeki bir Rus zorunluluğunu yansıtıyor.

Biden yönetiminin Avrupa ve NATO politikasının ilk büyük sınavı olacak Ukrayna’da neyin büyük bir krize dönüşebileceğini anlamak gerekiyor. Elbette Ukrayna’daki kriz, Ukrayna hükümetinin Ukrayna’nın doğu ve Rusya sınırındaki Donbass bölgesinin geniş alanlarını ele geçiren Rus destekli ayrılıkçı güçlerle bir çatışmaya girmesi ile sonuçlanabilir.
Rusya, 2014’te Donbass çatışması patlak verirken, Karadeniz’deki Kırım bölgesini Ukrayna’dan askeri olarak ilhak etti. Çatışmayı sona erdirecek ve Donbass’ın Rusya destekli ayrılıkçıların kontrolündeki bölgelerini Ukrayna’ya geri döndürmek için bir mekanizma yaratacak bir ateşkes istiyor.
Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin Rus destekli ayrılıkçı kampanyalara direnme kapasitesini eğitmek ve inşa etmek için batı Ukrayna’da küçük, ileri konuşlanmış bir askeri varlığını sürdürüyor. ABD ayrıca, Ukrayna hükümetine Donbass bölgesindeki Rus destekli ayrılıkçılara ve Rus güçlerine karşı mücadelesinde daha eşit bir oyun alanı sağlamak için gelişmiş Javelin tanksavar füze sistemi de dâhil olmak üzere silah biçiminde ölümcül yardım sağladı.

ABD’nin Ukrayna’daki varlığı küçük olsa da, Donbass bölgesinde yenilenen bir Rus destekli askeri harekât, Avrupa’da konuşlandırılan 72.000’den fazla ABD askeri personelini etkileyecektir. Ayrıca, Biden ekibinin Avrupa’daki ve Avrupa’nın yakın yurtdışındaki Rus askeri faaliyetlerine karşı bir Avrupa ve NATO karşıtı harekât başlatma yeteneği üzerinde muazzam bir stres testi olacaktır. Şu andaki durum oldukça tehlikelidir. Rus ordusu, bildirildiğine göre muharebe tugayları, topçu, zırh ve lojistik birimleri de dâhil olmak üzere güçleri Rusya’nın farklı bölgelerinden, Rusya’nın Donbass sınırına çok yakın bir yere taşıdı. Buna cevaben Ukrayna hükümeti, Batı Ukrayna’dan Donbass bölgesinin hükümet kontrolündeki bölgelerine ağır zırh dâhil ilave askeri birimler konuşlandırmaya başladı ve Ukrayna hükümeti, Ukrayna’nın üyesi olmadığı NATO’ya yardım çağrısı yaptı. Ukrayna içindeki eğitim tatbikatları, hem Rusya hem de Ukrayna’nın Batı Avrupalı ortakları için siyasi bir kırmızı çizgi olmuştur.

Doğu Avrupa’daki kriz ve Ukrayna’daki yeni bir Rus kampanyasının olası sonuçlarını tahmin etmek mümkün mü?
Şu anda bu Rus askeri hareketlerine tanık olmamızın muhtemelen çeşitli nedenleri var. Bazıları çok pratik; diğerleri çok politiktir. Pratikten başlayacak olursak, bu, Rusya’nın askeri kuvvet duruşundaki ve Rusya’nın askeri reformundaki daha geniş bir değişikliğin parçasıdır. Hareket ettiğine tanık olduğumuz birimler muhtemelen Güney ve Batı Askeri Bölgelerinin bir parçası, özellikle de 8. ve 20. birleşik muhafız orduları – yakın zamanda yeniden etkinleştirilen ve savaş yeteneklerini geliştiren iki oluşumdur. Aynı zamanda, havanın büyük ölçekli tatbikatlar yapmaya elverişli hale geldiği ve Ukrayna ile müzakereler durduğunda bu büyük ölçekli tatbikatları yürütme seçiminin muhtemelen bu hareketlerin siyasi yönüne girdiği bir bahar zamanıdır.
Bununla birlikte, Rusya’nın Ukrayna’daki konumu, hem gücünü hem de içsel zayıflığını göstermektedir. Durumu aktif olarak kaybetmiyorlar, ancak aktif olarak da kazanmıyorlar. Esasen stratejik bir bataklıkta sıkışmış durumdalar. Şu anda, yeniden çatışmanın muhtemel olduğuna dair güçlü bir kanıt göremiyorum. Temas hattı boyunca yenilenen çatışmalar olmasına rağmen, açıklığın yeniden başlamasına işaret edecek birkaç gösterge görmedik.
Ukrayna sınırında hareketler olmasına rağmen, Ukrayna topraklarında bulabildiğimiz hiçbir asker hareketi olmadı. Ayrılıkçılar ve Ukrayna güçleri arasında artan çatışmalar var, ancak bu birimler esas olarak konumlarında kaldı – ayrılıkçılar yeni saldırılar başlatma girişiminde bulunmadı. Ayrıca, önceki tırmanışlardan önce olan orta seviye Ukrayna komuta ve kontrolünün hedeflendiğini de görmedik.
Bununla ilgili, özellikle Biden yönetimi için endişe verici olan şey, bu birlik hareketlerinin, Rusya’nın askeri duruşunda, Avrupa’da eşler arası askeri çatışmanın potansiyel yeniden başlamasına yönelik daha büyük bir değişimin parçası olmasıdır. Ve bu, uzun vadede ciddi potansiyel etkileri olan bir şeydir.
Bu potansiyel krizin Doğu Avrupa ve özellikle ABD’nin Doğu Avrupa yaklaşımı ve bu bölgedeki istikrar üzerindeki etkisi nedir?
Doğu Avrupa üzerindeki daha geniş etkiye bakmadan önce birkaç şeyi aklımızda tutmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu çatışma yeni bir şey değil, bunun son on yılın daha iyi bir kısmında gerçekleştiğini görmekteyiz ve son haftalarda olduğundan daha güçlü olmasına rağmen son ateşkes ihlallerinin olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen yaklaşık bir yıldır, ateşkes kesintileri Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmanın kalıcı bir parçası oldu. Ve bence bu, esasen Ukrayna ile Rusya destekli ayrılıkçı güçler arasındaki barış anlaşması olan Minsk Protokolü’nü ilk kez imzaladıklarında, hiçbir zaman gerçekten ortaya çıkmayan bir tesadüf değil çünkü çatışma halinde olan bazı temel özellikler var. Ukrayna perspektifinden, doğu Ukrayna’daki toprak kontrollerini yeniden kurmak istiyorlar.

Şimdi, Rusya bu çatışmayı Ukrayna ile ayrılıkçılar arasında bir tür iç iç savaş olarak görüyor, oysa Ukrayna ve Batı bunu bir Rus saldırganlık eylemi olarak görüyor ve ayrılıkçılar sadece Rusya’nın vekilidir. Dolayısıyla, bir anlaşmaya vardıklarında, çatışmanın kendisi ve çatışmanın nasıl çözüleceği konusunda hala farklı bir yorum var. Dolayısıyla, sınırın restorasyonu gibi bazı güvenlik imtiyazları karşılığında ayrılıkçı bölgelere daha fazla kontrol verilmesi veya daha fazla özerklik verilmesi açısından hem güvenlik hem de siyasi bileşenlerle ilgili her şeyi olan Minsk Protokollerinin yönlerine geldiğimizde, bunların hiçbirine, daha önce de bahsettiğim gibi birkaç kez kırılan bir ateşkes sağlanana kadar ulaşılamaz.

Bu kriz, Ukrayna ile Rusya arasında uzun vadeli, donmuş, kaynayan bir tür çatışmadır ve muhtemelen yakın zamanda çözülmeyecektir. Rusya burayı gri bölgede bırakmayı ve ayrılıkçıları Rusya’nın çıkarlarına hizmet edecekleri bırakmayı tercih ediyor. Sovyet sonrası alandaki pek çok farklı çatışma için geçerli olan orijinal stratejidir. Baltık ülkeleri bir yandan Rusya ile diğer yandan NATO arasında çekişiyor ve askeri yığınak görüyor. Rusya için muhtemelen bu gri alanda kalacak uzun vadeli bir jeopolitik mücadeledir. Rusya, güç dengesinin bir kısmını ve Rusya-Ukrayna sınırındaki güvenlik manzarasını yeniden ayarlamaya çalışıyor ve çok sayıda ağır zırhlı teçhizat ve topçu birlikleri de dahil olmak üzere yaklaşık 4.000 personeli sınıra göndererek, buna dair sinyal veriyor. Rusya, sınır bölgesindeki kontrolünün bir kısmını yeniden sağlamaya çalışıyor ve bunun da ötesinde, ABD’ye de açık bir mesaj veriyor.

Rusya, ABD-Avrupa ilişkilerinde ve ABD’nin daha geniş Atlantik ötesi stratejisinde hala var olan bazı çatlaklar olduğunu kabul ediyor ve Rusya bundan yararlanıyor. Bunların Biden yönetiminin ilk günleri olduğunu kabul ediyorlar. Dolayısıyla, Ukrayna’da ve sınır bölgesinde güç dengesini değiştirmeye çalışmak için mükemmel bir zaman. Aslında, daha fazla kuvvetin yakın bir yere taşınması, çok yakın gelecekte bir tarafın veya diğerinin tırmanması riskini artırıyor ve Avrupa’da tam ölçekli, devletler arası bir çatışmanın gerçek potansiyelini artırıyor.

Ukrayna tarafında ise bu tırmanışların Batı başkentlerinde desteği daha da sağlamlaştırmak ve nihayetinde NATO’ya entegrasyon için davalarını zorlamak için bir fırsat olduğunu not etmeliyiz ki bu büyük adımlar atıyorlar. Kalan toprakları Rusya’ya karşı daha iyi savunmak için uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak ordularını yeniden şekillendiriyor ve hazırlıyorlar.
Ukrayna’da bir Rus askeri tırmanışı ya da birkaç ay ya da bu yılın daha iyi bir bölümünde devam eden bir kriz durumu, Rusya’nın küresel askeri stratejisine nasıl uyum sağlayabilir? Donbass’ta yenilenen bir çatışma veya kriz, Putin’in hedeflerini nasıl destekliyor?
Ukrayna, Rusya ve onun küresel askeri stratejisi için çok zor bir ikilem. Rusya, ABD’nin küresel ve Batı’nın küresel çıkarlarına kronik bir bozucu olarak davranmayı seviyor, ancak aynı zamanda stratejik bir bataklıkta sıkışıp kalmamak için yüksek derecede esneklik sağlamayı da seviyor. Rus ordusunun Afganistan’daki deneyimi bunu gerçekten iyi bir örnektir, burada aslında stratejik çamura saplanıyor, ilerleme kaydetmiyorsunuz ve manevra alanınızı kaybediyorsunuz.
Ukrayna, Rusya’nın bir çatışmayı kaybetmemesine iyi bir örnek, ama aynı zamanda kazanmıyor da. Esasen sıkışmış durumdadır. Donbass’tan desteğini geri çekemez ve ciddi anlamda çehresini kaybetmeden Kırım’dan da çekilemez. Bu bölgelerin 2014 yılında ele geçirilmesinin Rusya açısından aşırı tepki ve stratejik bir yanlış hesaplama olduğu yönünde güçlü bir argüman var, çünkü Karadeniz Filosunun çıkarlarını güvence altına alırken ve bu ayrılıkçı bölgeleri desteklemeye yardım ederek Ukrayna’nın yeteneğini bozuyorlar. NATO veya AB gibi Batı yapılarına hızla entegre olmanın maliyeti, özellikle uzun vadede çok yüksek olmuştur. Rusya, esasen Batı sistemlerinden koptu ve birçok yaptırım bunu ancak pekiştiriyor. Dolayısıyla, yerel bir bakış açısından bakıldığında, çeşitli nedenlerle Kırım’ın kontrolünü sürdürmek Putin’in çıkarınadır. Tarihi yönleri var, Karadeniz Filosuna ev sahipliği yapan stratejik yönleri ve Rusya’nın Akdeniz’e ve açık denizlere açılan geleneksel kapısı var. Bir de Kafkasya’da bir yerde yeni bir Karadeniz filo üssü inşa etmenin çok pahalı ve zaman alıcı olacağı bir gerçek var. Yani, pratik hususlar var.

Bu çatışmanın kendilerine onurlu bir barış sağlayacak şekilde çözülmesini tercih edeceklerini söyleyebilirim. Ancak bunun dışında tüm tarafları tatmin edecek bir yol haritası görmüyorum. Ukrayna topraklarının geri dönmesini istemeye devam edecek. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya’nın uluslararası protokollere saygı göstermesini istemeye devam edecek ve bölgesel sınırların değişmemesi için emsal teşkil edecek. Ancak Rusya, Kırım’dan vazgeçmek veya Donbass’taki arkadaşlarını terk etmek istemiyor çünkü bu, dünyanın başka yerlerinde müdahalelerini önemli ölçüde baltalayabilir.
Ukrayna’ya baktığımızda, Rusya’nın amacının Ukrayna’yı işgal etmek olduğunu düşünmüyorum, bu yüzden bazılarının Rusya’nın bu büyük çaplı işgali başlatmak üzere olduğu yönündeki iddialarını pek ciddiye almıyorum. Bence nihayetinde Rusya’nın hedefi Ukrayna’yı tekrar yörüngesine çekmektir. Ancak, Ukrayna, 2014’ten beri Batı odaklı olduğu ve AB ve NATO gibi kurumlarla bütünleşmeye çalıştığı için, nihayetinde Rusya’nın yapmaya çalıştığı şey Batı yanlısı hükümeti bozmak, baltalamaktır. Ukrayna’da, bu entegrasyonu sürdürmeyi mümkün olduğunca zorlaştırmak ve gerektiği sürece Ukrayna devletini krize sokmak istiyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı tersine çevirme ya da yörüngesine geri getirme konusunda başarılı olamadığı doğru, ancak stratejik nedenlerden dolayı Rusya’ya maliyetinin buna değer olduğunu düşünüyorum. Doğu Ukrayna’ya doğrudan tedarik yollarına sahip, Gürcistan’daki Abhazya ve Güney Osetya’da olduğu gibi, Donbass’taki bu ayrılıkçı bölgeleri yedeklemek o kadar maliyetli değildir. Bunlar, bu ülkeleri baltalamak için Rusya için değerli maliyetlerdir. Ancak aynı zamanda Rusya aşırı gerginlik konusunda temkinli davranıyor. Rusya yaptırımlara maruz kaldı, ancak bunların hepsi Putin’in stratejik olarak hesapladığı şeyler. Dolayısıyla, Rusya’nın şu anda Ukrayna’da ne yaptığına veya Rusya’nın gelecekte Ukrayna’dan ve Avrupa ve Avrasya sınır bölgelerinde neler yapabileceğine bakmak gerekiyor.
ABD Ulusal Savunma Stratejisi, başta Çin ve Rusya olmak üzere ABD’nin büyük rakiplerinin yanı sıra Ortadoğu’da İran ve Doğu’da Kuzey Kore gibi bölgesel rakiplerin olduğu bu “oldubitti” kavramıyla oldukça ilgileniyor. Asya, bu oldubittiyi ABD’ye veya ortaklarına ve müttefiklerine zorlayabilir ve esasen büyük güç rakiplerinin istediği hedeflere fiilen çatışmaya girmeden ulaşabilir.
Rusya’nın Ukrayna’ya zorlayabileceği olası bir oldubitti ne olabilir? Bu tür bir oldubitti, Donbass bölgesinin ötesine de uzanır mı?
Rusya’nın geçmişte kesinlikle sahip olduğu ve şu anda Ukrayna’yı kendi pozisyonunu zayıflatmak için bazı önlemler almaya zorlamaya çalıştığını iddia edebilirsiniz ve bu ABD faktörüyle de ilgilidir. ABD perspektifinden bakarsak, siyasi destek, ekonomik destek ve hatta ölümcül silahlar gibi konularda doğrudan askeri destek olsun, son yıllarda kesinlikle ABD, Ukrayna hükümetine destek sağlamıştır. Ama nihayetinde ABD, Ukrayna’yı desteklemek için sadece bir noktaya kadar gitmeye razıdır. Ukrayna’nın NATO’ya katılımının gerçekleşeceğini düşünmememin nedeni budur, çünkü esasen bu donmuş çatışmalar ABD dâhil diğer NATO ülkelerini tehdit ediyor.
ABD, Ukrayna’yı Rusya’yı çevreleme çabasının bir parçası olarak görüyor. Ukrayna’dan Baltık Devletlerine ve Kafkasya’ya kadar Rusya’nın çevresi boyunca yer alan ülkeleri desteklemek istiyor, ancak nihayetinde ABD hala Orta Doğu ile yoğun bir şekilde ilgileniyor. Orada kendini kurtarmaya çalışsa da, yükselen bir Çin vakası var, bu yüzden Ukrayna gibi bu konular, önemli olmalarına rağmen tam olarak ABD gündeminin başında yer almıyor. Ve bu, Rusya’nın çok iyi bildiği bir şey ve bu, Rusya’nın daha büyük bir stratejik bağlamda oynadığı bir şey ve bu nedenle, örneğin Rusya’nın Suriye’ye katılımını, hatta Rusya’nın Çin ile artan ilişkisini görebiliyoruz. Rusya’nın nedenleri var. Çıkarlarını karşılayacak şekilde yapmak, ancak aynı zamanda ABD ile daha geniş müzakere sürecinde bir kaldıraç elde etmenin bir yolunu arıyor. Biden yönetimi Orta Doğu’dan uzaklaşmak ve özellikle Asya’ya odaklanmak istiyor.
Ukrayna veya Doğu Avrupa’daki bir krizi Biden yönetiminin Avrupa ve NATO politikası üzerindeki ikinci veya üçüncü dereceden etkileri ne olabilir? Biden ekibi, bu kadar erken döneminde Rusya’ya karşı askeri bir seçenek ister mi?
Ukrayna krizi, daha çok Doğu Avrupa’nın çevresinde uzun vadeli bir birikimdir. Rusya’nın yalnızca geçen yıldaki davranışını etkileyen faktörler, Beyaz Rusya’da gördüğümüz tırmanma, Rusya’nın öne sürmeye çalıştığı siyasi dinamizmin bir kısmıdır. Eski Sovyet uydu devletlerinden bazıları üzerinde kontrol istiyor. Bu Rusya’nın bu çevrede etkisini geri kazanmasıyla ilgili, Ortadoğu’da paralı askerlerle sahip olduğu bazı sınırlamaların farkına vararak dikkatini Doğu Avrupa’ya çevirmesi ile ilgilidir. Libya’da Suriye’yle vardı ve çabalarını orada yeniden odakladı.
Amerika Birleşik Devletleri ve NATO ile artçı sarsıntılar açısından, Amerika Birleşik Devletleri ile çok daha şahin bir Doğu Avrupa lobisi göreceğinizi düşünüyorum, Polonya’nın daha fazla savunma desteği için lobi yaptığını göreceksiniz. Estonya, Letonya, Rusya’nın eşiğindeki tüm ülkeler, sınırlarını ve egemenliğini Rus işgalinden korumaya çalışmak için ABD’ye daha iyi bir yardım sağlamaya çalışıyor. Ve aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa savunma stratejisini biraz daha fazla ele aldığını göreceğinizi düşünüyorum. Ama bu aynı zamanda ABD’nin özellikle Polonya’daki rotasyonel varlığını artırma baskısı da yaratacak.
Trump yönetimi sırasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin orada kalıcı bir üs kurup kurmayacağı veya Belarus sınırına yakın rotasyonel varlığının bir kısmını değiştirip değiştirmeyeceği konusunda bir tartışma vardı. Biden yönetiminde bu soruyu yeniden gündeme getirecek. Beyaz Rusya’nın da burada izlenecek bir ülke olacağını düşünüyorum. Bence, Rusya’nın müttefiki bir devlet olarak, Rus güçlerinin ve Belarus üzerinden Rus etkisinin sadece Ukrayna’ya değil, Doğu Avrupa’daki ABD müttefiklerine de baskı uygulamasının oldukça olası olduğunu düşünüyorum. ABD buna kuşbakışı bakmaya çalışacak. Calvary tugayları ve ağır konvansiyonel kuvvetler etrafında çevik bir kuvvet oluşturmaya devam edecek. Ukrayna, ABD için olduğundan çok Rusya için varoluşsal bir soru olduğunu düşünüyorum, ancak kesinlikle birçok güvenlik ortamı sorununun kilidini açan bir anahtardır. Doğu Avrupa’da ve bu sadece Amerika Birleşik Devletleri için değil, elbette AB ve NATO ittifakı için de en önemli önceliktir. Bu yüzden, ABD’nin bunu çok ciddiye alacağını düşünüyorum.
Uzun vadede, ABD’nin Rusya ile ilişkilerinin üç nokta arasında salındığını eklemeliyim: bir arada yaşama, çatışma veya işbirliği ve genellikle bunlardan ikisi arasında bir yerde, ancak nadiren üçü arasında. 2014’ten beri, kesinlikle yüzleşmeye doğru keskin bir değişim gördük. Dolayısıyla, Biden yönetimi gerçekten daha önce olanların üzerine inşa ediyor ve bu çatışma yolunda devam etmek isteyip istemediğine veya Rusya ile ilişkilerini değiştirmeye çalışıp çalışmayacağına karar vermesi gerekiyor. Biden yönetimi muhtemelen Ukrayna’yı koruması gerektiğini düşünüyor çünkü bunu yapmamak diğer ABD’nin riskini artırıyor.

Makro ölçekte bu Rus askeri hareketlerinin biraz endişe verici olduğunu da eklemek isterim. Esasen son 10 yılda büyüdüğünü gördüğümüz daha geniş bir trendin parçasıdır. ABD’nin Avrupa’da tatbikatlarını ve kuvvet rotasyonlarını artırdığını gördük. Ayrıca Soğuk Savaş sonrası on yıllar boyunca savunma harcamalarını sürekli kestiren Avrupa ülkelerinin bir kez daha artırmaya başladığını görmeye başladık. Ve Rusya, özellikle Çin ve Orta Asya devlet ortaklarıyla ortak askeri tatbikatlarını genişletti.

ABD-Rusya ilişkileri 21. ve hatta gelecek yüzyılın uluslararası ilişkilerinin çok kritik bir parçası olacak. Ve Biden yönetiminin, saldırgan bir çatışma politikası izlemeye devam etmek isteyip istemediklerine veya belki de karşılıklı güvensizlik ve hoşlanmama durumuna, ancak karşılıklı bir arada yaşama durumuna geri dönmek isteyip istemediklerine dair bir karar vermesi gerekecek.
Rusya’nın faaliyetlerine karşı koymak için etkili, ABD öncülüğünde, Avrupa destekli bir küresel strateji nasıl tasarlanmalı?
ABD’nin küresel bir mesajlaşma kampanyasına çok fazla odaklanmak ve esasen otoriter rakiplere karşı küresel bir demokrasiler ittifakını desteklemek için güçlü bir baskı yapmak istediğine dair çok inandırıcı haberler var. Ve Avrupalı müttefikler, Doğu Avrupa’daki durumların cesur ayrıntılarına daha çok odaklanmak istediler ve Batı Avrupa ülkelerine nasıl yanıt vermeleri gerektiği konusunda çok zor bir karar noktası sağlayabilir. Hızlı hareket eden ve hızla kötüleşen bir kriz karşısında toplu olarak yanıt verebilirler.

Polonya, birçok ABD-Rusya çekişmesinin ortaya çıkacağını göreceğimiz yer. Bunu Trump yönetiminde biraz görmeye başladık, ama sanırım trans-Atlantik bağlarını geliştiren Biden yönetimi, önümüzdeki iki ila dört yıl içinde bunun gerçekten ortaya çıkmaya başladığını göreceğiz. Şimdi, tabii ki ABD, özellikle doğu ve orta Polonya’daki kısa vadeli konuşlandırmalarla, Polonya’daki rotasyonel varlığını artırmaya başladı bile. Ancak ABD, hızla konuşlandırılabilen çok geleneksel bir süvari tugayına odaklanan ve ileri operasyonlar yürütecek olan V Corps’u da yeniden canlandırıyor.

Avrupa ile düzeltmeye başlaması gereken bir dizi görüş ayrılığı var. Nordstream II elbette Almanya’dakilerden birisidir. ABD ile Avrupa arasında savunma harcamaları ve bütçe tahsisleri ve uygun siyasi strateji konusunda da bazı anlaşmazlıklar var. Ancak, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya baskısının ve Rusya-Ukrayna sınırında olası bir tırmanmanın, Avrupa savunma topluluğu, NATO ve Amerika Birleşik Devletleri içinde bu bölünmelerden bazılarının birleştirilmesine kesinlikle yardımcı olacağını düşünüyorum. Bunun Biden yönetimi için önemli bir stres testi olduğunu düşünüyorum, ancak bazı durumlarda Biden yönetiminin yararlanabileceği fırsatlar var.

Eski Rus başbakanı Viktor Chernomyrdin, 1990’larda, “En iyisini istedik ama her zamanki gibi sonuçlandı.” dedi. Ve görünen o ki, uzun vadede, ABD ve Rusya, onları daha çok düşman, daha az potansiyel işbirlikçi ve hatta arkadaş olarak görecek bir 21. yüzyıl rotasından yaşayacaklar. Öyleyse, ileriye baktığımızda, Avrupa’da II.Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana süren barış şüpheli görünüyor.

İvanka Karelova – RUSEN Ukrayna Uzmanı
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Erdoğan'dan fon açıklaması: Ödeme işlemleri biraz daha hızlanacak 21/10/2026
- Rusya'dan ABD'ye dizel taşıyan ilk tanker yola çıkıyor 21/10/2026
- Mercedes CEO'sundan 'Made in Europe' uyarısı 21/10/2026
- Elektrik piyasasında yeni teminat kuralları getirildi 21/10/2026
- Sigorta sektörünün prim üretimi 9 ayda 1 trilyon lirayı aştı 21/10/2026
- Türkiye'nin en güvenilir markaları Global Marketing Summit'te açıklandı 21/10/2026
- Brezilya'nın kanatlı ihracatında virüs engeli 21/10/2026
- Çin Merkez Bankası'ndan sessiz faiz adımı 21/10/2026
- Deutsche Bank CEO'su Sewing: Yapay zekada balon görmüyorum 21/10/2026
- Eski Macaristan Merkez Bankası Başkanı gözaltına alındı 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu

