EKONOMİ
Aylin Seçkin: Yalan Ekonomisi
Bizler maalesef bir ekonomi deneyi içindeyiz. Üstelik bu deney, her gün sefalet üretiyor. Kaçabilen ülkeden arkasına bakmadan kaçıyor. Ekonomide istikrar olduğu şeklindeki gerçek olmayan bir algı, her gün bakanların sosyal medya hesaplarında gururla paylaştıkları on binlerce TOGG siparişi haberiyle pekiştiriliyor.
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
14 Mayıs seçimlerine 6 hafta kalmışken yalan ekonomisinin daha da önem kazandığını göreceğiz. Muhalefet ve objektif ekonomistler, gazeteciler ekonomide özellikle son 5 yılda yapılan hataları, bu yüzden hepimizin nasıl daha fakirleştiğini anlatmak için makaleler yazıyor, basit grafiklerle nasıl bir ekonomik çıkmazın içinde olduğumuzu anlatmaya çalışıyor. Ancak yandaş medya ve iktidarın propaganda araçlarının anlattığı, iktidara yakın seçmenin okuyabildiği, izleyebildiği hikaye ise bambaşka. Argümanlar, yaşananların sorumlusunun dış güçler, Rus-Ukrayna savaşı, artan hammadde fiyatları olduğu, Avrupa ülkelerinin bizi kıskandığı iddiasıyla başlıyor ve İkinci Dünya Savaşı dönemindeki yokluklara kadar uzanıyor. Her gün yeni bir düşman, muhalefete, altılı masaya ve Millet İttifakının adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na çeşitli kusurlar uyduruluyor…
İktidarın başımıza sardırdığı, hepimizin hayatını karartan, Eylül 2021 itibariyle uygulamaya konulan, “Yeni Ekonomi Modeli” (YEM) olarak adlandırılan politikalar ne yeni ne de bir model aslında. Ekonomi literatürünü bilmeyip konuyu tersinden anlayan bir grup akıllı geçinen insanın çalakalem kurguladığı, hiçbir iddiasının gerçekleşebilme olasılığı bile olmayan kararlar silsilesi. Uygulamaya girdikten iki ay sonra döviz piyasalarında kur atağı oluşunca acele elimize harika çözüm diye tutuşturulan Kur Korumalı Mevduat hesabı ise geçmişteki Dövize Çevrilebilir Mevduat Hesapları (DÇM) ailesinden günü kurtaran ama bir maliye kabusuna dönmesi an meselesi olan bir pansuman. Kur korumalı mevduat hızlı döviz kuru artışını frenlemek amacıyla 2021 yılının sonunda uygulamaya konulduğunda Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati, önce bunun bütçeye yükünün olmayacağını sonrasında ise 12,5 milyar lira gibi bir meblağ ile sınırlı kalacağını belirtmişti. Ancak, 2022 yılı bütçe gerçekleşmelerine baktığımızda, bir yıllık dönem zarfında Merkezi Yönetim Bütçesinden KKM için 92 milyar 538 milyon lira harcama yapıldığını gördük.
Bizler maalesef bir ekonomi deneyi içindeyiz. Üstelik bu deney, her gün sefalet üretiyor. Kaçabilen ülkeden arkasına bakmadan kaçıyor. Ekonomide istikrar olduğu şeklindeki gerçek olmayan bir algı, her gün bakanların sosyal medya hesaplarında gururla paylaştıkları on binlerce TOGG siparişi haberiyle pekiştiriliyor. Oysa biz “mandacı ekonomistler” biliyoruz ki ekonomideki mevcut denge çok istikrarsız.
Hatırlarsanız bu modeli tanıtırken ulaşacaklarını iddia ettikleri hedefleri de açıklamışlardı. Peki ne vaat etmişlerdi? Bu model ile daha fazla yatırım çekeceklerini, cari işlemlerde fazla verileceği söylenmişti. Acı gerçek şu ki, Türkiye’nin 2022 yılındaki cari açığı 49 milyar dolara ulaştı, yani durum iyileşmek yerine daha da kötüleşti. TL’nin değer kazanacağını iddia etmişlerdi. Herkes bunun da gerçekleşmediğini gayet iyi biliyor ama Maliye Bakanı ya da Sanayi Bakanını dinleyecek olursanız onların bambaşka bir ülkeden bahsettiklerini zannedebilirsiniz. Peki fiyat istikrarı sağlanacağı vaadi gerçekleşti mi? Bu da olmadı. Türkiye’de enflasyon son 24 yılın en yüksek seviyesine ulaştı… Son bir kaç ayda yapabildikleri tek şey TL’yi bir şekilde dengede tutmak oldu. Ama bunun da ekonomiye maliyeti çok büyük. Üstelik bu da geçici önlemler, piyasalara, özellikle bankalara ve ihracatçılara sık sık gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile beklenmedik müdahaleler içeriyor.
Unutmayalım Covid-19 salgını süresince vefat verilerini bilerek paylaşmamayı seçen, TÜİK’in şeffaf veri paylaşma görevini bile engellemeye çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. TÜİK bir süredir detaylıca açıklanmayan vefat verilerini ancak geçtiğimiz günlerde açıkladı. 6 Şubat’ta 11 ilimizi etkileyen deprem felaketindeki vefat sayılarıyla ilgili de kamuoyunda yine bir şüphe oluştu. Bir süredir zaten TÜİK’in açıkladığı özellikle enflasyon verilerine karşı güven sarsılmıştı.
TÜİK Nisan 2022 öncesinde hem ülke geneli için hem de 26 bölge için enflasyon verilerini yayınlıyordu; ayrıca aylık olarak ürün ve hizmetler bazında da fiyatları paylaşıyordu. Tanımı itibariyle TÜFE, tüketici sepetindeki bütün ürün ve hizmet fiyatlarının ağırlıklı ortalaması olması sebebiyle, endeksteki artışa en çok hangi ürün ve hizmetlerin katkı yaptığına bakabiliyorduk. Benzer şekilde ülke geneli için yayınlanan TÜFE’nin 26 bölge için ayrı ayrı hesaplanan endekslerin ortalaması olması gerekir. Böylece, geçmişte ürün-hizmet ve bölge bazındaki enflasyon verileriyle ülke geneli için hesaplanan enflasyon verilerini karşılaştırabiliyorduk. Artık bunu yapmak mümkün değil. Bu verilerin yayınlanmaması ciddi bir soru işareti oluşturuyor.
Bu arada Nisan 2022’den sonra TÜİK’in tüketici enflasyonu verileriyle İTO’nun verileri arasında büyük bir ayrışma olması da içimizdeki şüpheyi arttırıyor. Devletin en önemli kurumlarından biri olan TÜİK’in bize doğru bilgiyi vermemek gibi bir tercihi mi var? Enflasyon verilerine güvenemiyorsak o zaman büyüme verilerine ne kadar güvenebiliriz? Reel büyümeyi bulabilmek için fiyatları doğru hesaplamamız lazım. Tüketici fiyatları yanlış hesaplanıyorsa, toplam üretimin de yanlış olma ihtimali artacak ve o zaman resmi verilere ve dolayısıyla kurumlara güven azalacak. Daha da önemlisi, bireyler ve kurumlar tercihlerini doğru olmayan verilere dayanarak aldıklarından kaynakların yanlış dağılımı söz konusu olacak ve bu ekonomik büyümenin daha düşük olmasına sebep olacak.
İstanbul Ticaret Odası 1996’dan bu yana İstanbul için yayınladığı ve TÜFE’yle karşılaştırılabilen “Çalışanlar Geçinme Endeksi” YEM sonrası Nisan 2022’den itibaren ilk kez bu kadar keskin bir şekilde ayrıştı.
2000lerin başındaki yüksek enflasyon dönemi de dahil olmak üzere iki enflasyon değeri arasındaki fark en fazla %4-5 civarında gerçekleşmişti. İTO’nun 12 aylık enflasyon değeri Ekim 2022’de yaklaşık %115’leri bulduğunda aynı değer TÜFE’ye göre %85’te kaldı! O halde soralım: İktidar gerçekleri çarpıtarak temsili demokrasinin en önemli unsuru olan seçimleri bir takım şaibeli yöntemlerle manipüle mi ediyor?
Aslında “fake news” (Yalan Haber) kavramı hayatımıza Donald Trump’la girdi. Başkanlığı döneminde medya kuruluşları kendisinin ortaya attığı yalan haberleri her seferinde düzeltmekle uğraşırdı. Haber kuruluşları, Başkan Trump ve destekçileri tarafından yapılan binlerce yanıltıcı ifadeyi hatta düpedüz yalanları ortaya çıkarmak ve düzeltmek için önemli kaynaklar ayırdı. Aynı zamanda, Başkan Trump ana akım haber kuruluşlarını sık sık ve yanlış bir şekilde “sahte haberler” yaymakla suçlamıştı.
Hatırlayacak olursanız Cambridge Analytica adında 2018’de iflas eden bir veri şirketi vardı. Sosyal medya ve diğer kaynaklardan topladığı büyük veriyi analiz ederek, hem siyasi hem de ticari müşterileri için “veriye dayalı davranış değişikliği” teknikleri kullanarak hizmet veriyordu. İş tanımından bile kulağa son derece şaibeli gelen şirket, Facebook’un (Meta) kurucusu Mark Zuckerberg’in ABD Senatoso önünde ifade vermesine kadar uzanan karmaşık ve fırtınalı skandalın da bir parçası olmuştu. Cambridge Analytica Facebook’tan edindiği 50 milyon kişisel hesabın verisi ile profilleme yapıp, kişiye özel propaganda mesajlarını kısa süreler içerisinde oluşturmak, sosyal medyanın sağladığı olanaklarla bu mesajlara tepkiyi hızlı bir biçimde değerlendirip bir sonraki mesajları tasarlamakla suçlanıyordu. Cambridge Analytica, ABD başkanlık seçimleri ve Brexit dışında Meksika ve Malezya’dan Brezilya, Kenya, Avustralya ve Çin’e kadar dünyanın dört bir yanındaki siyasi ve ticari kampanyalarda çalışmıştı ve Türkiye’de de AKP ile anlaşmış olduğuna dair iddialar vardı.
Kitlelerin yanlış bilgilerle manipüle edilmesi, internetin demokrasilere doğrudan etkisinin somut örneği oldu. Doğruluk kontrolü platformları da bu sorunun çözümüne odaklanan bağımsız kuruluşlar olarak ortaya çıktılar. Süreç aynı zamanda hükümetlerin ardı ardına interneti tahakküm altına alma girişimlerinin de başlangıcı oldu. Dezenformasyon tehdidini yasalar ile önlemeye çalışan öncü ise Avrupa Konseyi oldu ve 2017’de bir rapor yayınladı. Yanlış haber’ tanımı ise “ifade özgürlüklerini korumayı öncelemeyen” ülkelerin iktidar politikacıları tarafından ‘kabul edilemeyen’ haberler manasına evrilmişti bile.
Malezya’nın yaşadığı süreç, dezenformasyon karşıtı yasaların istismar edilme potansiyelinin iyi bir örneği ve kulağa hiç de yabancı gelmiyor. Malezya’da Yalan Haber Karşıtı Kanun, Nisan 2018’de Najib Razak Başbakanlığında yürürlüğe kondu. Yalan haberleri ‘bilerek yaratan, yayan, yayımlayan, dağıtan ve dolaşımda tutan’ herkesi cezalandıran yasa, yolsuzluğun daha fazla irdelenmemesi amacını taşıdığı yönünde sert eleştirilerin hedefi oldu. Ne tesadüf ki 2015-2016 yılında 1MDB Kalkınma Bankasına ait 10 milyar doların Banka yöneticileri ve Başbakan Najib Razak arasında paylaşıldığı ve 6 milyar dolarının ise ABD’de aklandığı ortaya çıkmış ve sorumlular hakkında dava açılmıştı. Malezya’da yeni bir koalisyonun kurulmasının ardından yeni Başbakan Mohamad Mahatir, kanunu aynı yıl Ağustos ayında yürürlükten kaldırdı.[1] Üç yıla kadar hapis cezası ya da para cezası öngören hüküm için polis memurları hiçbir mahkeme kararı gerekmeksizin şüphelileri tutuklama, verilere erişebilme hakkına sahipken, hükümet ve herhangi bir yetkili ise yönetmelik hükümlerini yerine getirirken gerçekleştirdikleri eylemlerden sorumlu tutulmayacaklardı.
Sansür Yasası olarak da adlandırılan 40 maddelik benzer bir kanun da Türkiye’de 13 Ekim 2022’de Meclis’te kabul edildi. Ancak, ifade özgürlükleri bağlamında ciddi tartışmalara da sahne oldu. Kanunda dezenformasyon, “yalan haberi kasıtlı olarak üretme ve yayma eylemi” olarak tanımlı. ‘Halkı yanıltıcı bilgi’, ‘gerçeğe aykırı bilgi’, ‘halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saiki’ gibi kavramların tanımlarına ise yer verilmiyor. Yanıltıcı bilgi nedir, gerçek olmayan bilgi nasıl ayırt edilir, halk arasında duygular nasıl tetiklenir sorularının cevapları yer almıyor.
Politikacıların olan biteni kendi çıkarları uğruna eğip bükmesi yeni bir şey değil. Ancak, 017-2023 arası dünya çok hızlı değişti. Bugün siyasal propaganda, Chat-GTP, GTP-4 ve yakında çıkacak AGI (Artificial General Intelligence) algoritmalarıyla yapay zeka çalışmalarının üssel olarak her saat geliştiği bir dünya var. Bazı akademisyen, araştırmacı ve profesyoneller geçen hafta yapay zeka çalışmalarının 6 ay durdurulması ricasıyla bir bildiri yayınladılar. Bilginin, haberin, paranın bu kadar hızlı yayıldığı bir dünyada Amerikan Merkez Bankası FED’in bile para piyasalarının hızına ve hareket kabiliyetine uyum sağlamakta zorluk çektiğini gördük. Bugün sahte viral videolarla, yapay zeka uygulamalarıyla yalan haberi çok hızlı yaymak mümkün. Henüz gündeme gelmese de teknoloji şirketlerinde çok hızlı işten çıkarmalar söz konusu. On binlerce programcının işlerini kaybetmesi sosyal medya platformlarındaki güvenlik ve yalan haberleri filtreleme ve engelleme algoritmalarının devre dışında kalmasına sebep oldu. Bu sandığımızdan da büyük bir tehlike.
Bir hükümetin en yüksek perdeden özgür basına yönelik tehditleri toplumda yalan söyleme kültürünün yaygınlaşması ve yarattığı siyasi tehlikeler zaten geniş çapta tartışıldı, akademik makalelere konu oldu. Ancak daha önemli bir nokta daha var, o da yalan bilgilerin toplum, sosyal sermaye ve dolayısıyla ekonomi üzerinde yarattığı etkiler. Bu konu, yeterince akademik makalelerde henüz ele alınmadı. Ancak bazı yenilikçi çalışmalar yolda. Kaliforniya San Diego Üniversitesi Öğretim Üyesi Joel Sobel’in bu konuda Mikroiktisat Teorisi ve Deneysel İktisat ve İletişim literatürünü birleştirdiği oldukça ilgi çeken Yalan Ekonomisi adı altında yeni bir dersi bile var.
Yalanlarla dolu ya da yalan olduğu varsayılan haberlerin yaygınlaştığı bir atmosferin topluma yayılması ekonomik büyüme oranlarını da azaltabilir. Doğru bilgi akışının olmadığı bir ortamda kişiler ve işletmeler kime veya neye güveneceklerini bilemediklerinden etkili bir şekilde gelecekle ilgili ekonomik plan yapamaz, doğru ekonomik kararlar alamazlar. Sorun karmaşıktır.
Güven ya hep ya hiç değildir. İnsanların ön yargıları vardır. O halde güveni nasıl ölçeriz? Yalan nasıl mikro ekonomi teorisi çerçevesinde modellenebilir? Doğru iletişimin ekonomik büyümeye etkisi nedir?
Ne kadar saklansa da Yeni Ekonomi Modeli başarısız olmuştur. O halde iktidar neden hala bunun aksini iddia etmektedir? Sürekli yalan bilgi, haber ve verilere maruz kalmanın Türkiye’ye orta ve uzun vadedeki ekonomik maliyetleri nelerdir? Ekonomi literatüründe “yalan” kavramının karar almada pişmanlık gibi modellenmesi suretiyle bu sorulara cevaplar aramak mümkün olabilir. Ekonomi sosyal bir bilimdir. Doğru ve zamanında bir ekonomi iletişimi ise siyasal otoritenin sorumluluğundadır.
—
[1] Şubat 2020’de, Pakatan Harapatan iktidarı son buldu. Yeni Başbakan Muhyiddin Yassin, bu kanuna gerek olmadığını belirttikten bir yıl sonra fikrini değiştirerek, Kral’ın öncülüğünde ve parlamentonun askıya alınmasıyla 11 Mart 2021’de Acil Durum Yönetmeliği 2021 adıyla, önceki kanunun ağırlaştırılmış bir halini aniden yeniden yürürlüğe koydu.
Aylin SEÇKİN – politikyol
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
