2020’nin sonunda, dünya genelinde toplam 35 GW açık deniz rüzgarı kapasitesine ulaşıldı. Bu kapasite 10 yıl öncesinin 14 katına tekabül etmektedir. Yeni ilave kapasite ise 6,1 GW olarak gerçekleşti. Bu rakam kabaca 2019’dakine eşdeğer. İzinlerde gecikmeler olsa ve bazı projelerin kurulumu daha uzun sürmüş olsa da COVID-19 pandemisinin sektörü çok fazla etkilemediğini belirtmekte fayda var.
Şekil 1- 2020 İtibariyle Ülkeler Bazında Toplam Açık Deniz Rüzgar Kurulu Kapasiteleri
Açık deniz rüzgarı, 2020 sonu itibariyle toplam küresel rüzgar kapasitesinin %5’ini oluşturdu. Avrupa, kümülatif kapasiteye göre en büyük açık deniz rüzgar bölgesi olmaya devam ediyor.
Tüm dünyada açık deniz rüzgarının Seviyelendirilmiş Enerji Maliyetinde (LCOE) çarpıcı şekilde düşüş devam ediyor. Fiyatlar, yüksek kapasiteli yenilenebilir enerji arayan ülkeler için giderek daha cazip hale geliyor.
Geçen yıl, yüzer rüzgar türbinlerinin konseptten pratik gerçekliğe geçişini gördük. Bu projelerin boyutu artıyor ve bu on yılın sonuna doğru tamamen ticari ölçekli projeler beklenebilir.
Geçen yıl boyunca, açık deniz rüzgarı, iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl katkıda bulunabileceği konusunda çok daha büyük bir ilgi gördü. Bunu tetikleyen şeylerden biri, net sıfır taahhüdü beyan eden artan sayıda ülke, şehir ve şirketin olmasıdır. Taahhütlerini nasıl yerine getireceklerine bakıldığında, planlarında açık deniz rüzgarı büyük yer tutmaktadır.
Açık deniz rüzgarını daha da fazla yaygınlaştıracak bir sonraki yenilik, enerji adaları konusudur. Danimarka’da Kuzey Denizi ve Baltık Denizi’ndeki yerlerin belirlenmesiyle ve araştırma çalışmalarının başlatılmasıyla bu konuda ilerleme sağlanmıştır. Plana göre, ilk fazlar 2030’ların başında faaliyete geçirilecektir.
GWEC, 2021’de yeni kurulacak küresel kapasitenin, Çin’deki yüksek artışla birlikte (projelerin yıl sonunda sona erecek olan tarife uygulamasına yetiştirilmesine binaen) 2020’deki ilave edilen kapasitenin iki katından fazla olmasını öngörüyor. GWEC’in görünümünde, açık deniz rüzgarının küresel rüzgar yeni kurulumlarının bir parçası olarak büyümeye devam edeceği ve kapasite açısından 2025 yılına kadar toplam rüzgar kapasitesinin %20’sine ulaşacağı öngörülüyor.
COP26 konferansına kadar, hükümetlerden açık deniz rüzgarına daha fazla taahhütte bulunmaları için önemli çaba sarf edilecek. Kendini kanıtlamış ve günden güne güçlenen bir sektöre trilyonlarca dolar çekmenin bu nedenle tam zamanı olarak düşünülüyor.
Küresel karbon nötrlüğüne ulaşmak ve 1,5°C’lik bir yolu sürdürmek için kilometre taşlarını belirleyen yol haritaları, 2050 yılına kadar yaklaşık 2.000 GW açık deniz rüzgar kapasitesini hedefliyor.
Geçen yıl, açık deniz rüzgarı açısından en iyi ikinci yıldı. Çin (3 GW), Hollanda (yaklaşık 1,5 GW), Belçika (700 MW) ve diğer Avrupa ülkelerinde dünya çapında toplam 6,1 GW yeni kurulum gerçekleştirildi.
Şekil 2- 2020’de Ülkeler Bazında Yeni Açık Deniz Rüzgar Kurulumları
2030’a bakıldığında, GWEC Market Intelligence, geçen yılki görünümüne kıyasla sektörde daha fazla umut vaat ediyor. Yeni yıllık kurulumların 2026’da 20 GW’ı geçmesi ve 2030’da potansiyel olarak 40 GW’a ulaşması bekleniyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde 235 GW’ın üzerinde yeni kapasite eklenmesi ve bu on yılın sonunda toplam açık deniz rüzgar kapasitesinin 270 GW’a ulaşması bekleniyor. Bu tesislerin üçte ikisi, önümüzdeki on yılın ikinci yarısında gerçekleşecek.
Şekil 3- 2030’a Kadar Yıllık Bazda Küresel Açık Deniz Rüzgar Kapasite Artışı
Yüzer açık deniz rüzgar sektöründe, GWEC Market Intelligence,2030’a kadar özellikle Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Amerika’da olmak üzere 16,5 GW kapasitenin kurulacağını tahmin etmektedir. On yılın sonunda, en büyük yüzer rüzgar enerji pazarları Güney Kore, Japonya, Norveç, Fransa ve Birleşik Krallık olarak şekilleniyor ve bu da bölgesel tedarik zincirlerini dönüştürecek, bileşenler ve hizmetler için yeni ihracat merkezleri oluşturacak. Türbin boyutları artacak şekilde türbin teknolojisi yeniliklere devam edecek
GWEC Market Intelligence’a göre, 2030’a kadar yeni teknolojiler sayesinde, türbinler 275m rotor çapına ve 20 MW’lık kapasiteye ulaşabilecek.
Teknoloji yeniliği ve sektör büyümesi kontrolsüz olamaz. Açık deniz rüzgarının temiz enerji sağlamadaki rolü, kendi tedarik zinciri karbon ayak izinin incelemeye tabi tutulması anlamına geliyor. Sürdürülebilir büyümeyi sağlamak için projelerin döngüselliğini iyileştirmek, türbin yaşam döngülerini uzatmak ve iyileştirilmiş malzemeler ve özellikle kanatlar için ticari geri dönüşüm süreçleri için Ar-Ge’ye yatırım yapmak gerekli olacaktır.
Yenilenebilir hidrojen ihracatı ve büyük ölçekli istihdam yaratmaya kadar birçok faktör açık deniz rüzgarının genişlemesini teşvik ediyor.
Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor
Bankavitrini.com | Haber Analiz
Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.
Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi
1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.
Şirket;
GE Vernova
Vestas
Siemens Gamesa
Nordex
Enercon
gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.
Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.
1. Karlılık eridi
Pandemi sonrasında;
reçine fiyatları
karbon fiber
cam elyaf
epoksi
lojistik
enerji
işçilik
gibi temel maliyetler hızla yükseldi.
Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı. Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.
2. Türbin üreticileri de zorlandı
2022-2025 döneminde sadece TPI değil;
Siemens Gamesa
Vestas
Nordex
GE Vernova
gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.
Sebepleri;
yükselen faizler
bozulan tedarik zinciri
yüksek hammadde maliyetleri
ertelenen projeler
yatırımcıların finansman maliyetindeki artış
olarak sıralandı.
Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.
3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi
Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.
2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.
Fabrikalar neden satılıyor?
Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.
Asıl hedef;
borçları azaltmak
nakit yaratmak
üretimin devamını sağlamak
müşterileri kaybetmemek
olarak özetleniyor.
Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.
Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?
Oldukça önemli.
Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.
Bu durum;
küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
üretimin bölgeselleşmesi
OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
yeni yatırımcıların sektöre girmesi
anlamına geliyor.
Temiz enerji yatırımları duruyor mu?
Hayır.
Tam tersine.
Uluslararası projeksiyonlara göre;
elektrik talebi büyüyor,
karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.
Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.
Asıl değişen iş modeli
Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.
Bugün ise;
fiyatlama gücü
verimlilik
otomasyon
robotik üretim
dijital kalite kontrol
düşük maliyetli üretim
çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.
Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Türkiye;
cam elyaf
kompozit
çelik kule
bağlantı ekipmanları
mühendislik
alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.
TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.
Bundan sonra ne bekleniyor?
Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;
daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
daha yüksek otomasyon,
daha büyük türbin kanatları,
bölgesel üretim merkezleri,
OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon
öne çıkacak.
Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.
Sonuç
TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor
2023 yılı sera gazı emisyon verileri, küresel ekonominin büyüme modeli ile iklim hedefleri arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koydu. Görselde yer alan verilere göre Çin, 15,9 milyar ton CO₂ eşdeğeri (GtCO₂e) emisyonla dünyanın açık ara en büyük sera gazı yayıcısı konumunda bulunuyor. Çin’i 6,0 milyar ton ile ABD, 4,1 milyar ton ile Hindistan, 3,2 milyar ton ile Avrupa Birliği ve 2,7 milyar ton ile Rusya takip ediyor.
Daha çarpıcı olan ise Çin’in tek başına küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %30’unu üretmesi. ABD yaklaşık %11, Hindistan ise %7,8 paya sahip durumda.
İlk 5 Ülke Küresel Emisyonların Büyük Bölümünü Üretiyor
EDGAR verilerine göre Çin, ABD, Hindistan, AB ve Rusya birlikte dünya sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte ikisine yakın bölümünü oluşturuyor. Bu durum iklim mücadelesinin neden birkaç büyük ekonomi üzerinde yoğunlaştığını açıkça gösteriyor.
2023 En Büyük Emisyon Üreticileri
Sıra
Ülke/Bölge
Emisyon (GtCO₂e)
1
Çin
15,9
2
ABD
6,0
3
Hindistan
4,1
4
Avrupa Birliği
3,2
5
Rusya
2,7
6
Brezilya
1,3
7
Endonezya
1,2
8
Japonya
1,0
9
İran
1,0
10
Suudi Arabistan
0,8
11
Kanada
0,7
12
Meksika
0,7
13
Güney Kore
0,7
14
Türkiye
0,6
15
Avustralya
0,6
Kaynak: EDGAR 2024 Raporu / Visual Capitalist
Türkiye İlk 15 İçinde
Listede dikkat çeken ülkelerden biri de Türkiye. Yaklaşık 0,6 milyar ton CO₂ eşdeğeri emisyon ile dünyanın en yüksek emisyon üreten ilk 15 ekonomisi arasında yer alıyor.
Türkiye’nin sanayi üretimi, enerji tüketimi, çimento ve demir-çelik sektörleri ile hızla büyüyen ulaşım altyapısı emisyon artışında önemli rol oynuyor.
Bu durum özellikle Avrupa Birliği’nin uygulamaya aldığı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) nedeniyle Türk ihracatçıları açısından kritik önem taşıyor.
Çin Neden Bu Kadar Yüksek?
Çin’in emisyonları sadece nüfusundan kaynaklanmıyor.
Başlıca nedenler:
Dünyanın üretim merkezi olması
Elektrik üretiminde kömürün yüksek payı
Çelik, çimento ve kimya sanayilerinin dev ölçeği
Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmını üstlenmesi
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre Çin tek başına dünya CO₂ emisyonlarının yaklaşık %35’ini oluşturuyor.
ABD ve Avrupa Emisyon Azaltıyor
Dikkat çeken diğer gelişme ise gelişmiş ekonomilerin emisyon azaltımında ilerleme kaydetmesi.
ABD’nin enerji kaynaklı emisyonları 2023’te geriledi.
Avrupa Birliği’nin emisyonları 1990 seviyelerine göre yaklaşık %34 daha düşük seviyede bulunuyor.
Yenilenebilir enerji yatırımları ve kömürden çıkış politikaları bu düşüşte etkili oluyor.
Ancak buna karşın gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme nedeniyle küresel toplam emisyonlar artmaya devam ediyor.
İklim Hedefleri ile Ekonomik Büyüme Çatışıyor
2023 yılında küresel sera gazı emisyonları tarihi zirveye ulaştı. EDGAR verilerine göre dünya toplam emisyonları yaklaşık 53 milyar ton CO₂ eşdeğeri seviyesine yükseldi.
IEA verileri ise enerji kaynaklı CO₂ emisyonlarının 37,4 milyar ton ile rekor kırdığını gösteriyor.
Bu tablo şu soruyu gündeme getiriyor: Dünya ekonomisi büyürken emisyonları gerçekten azaltmak mümkün mü?
Bugüne kadar verilen cevap henüz net değil.
Bankacılık ve Finans Sektörü Neden Yakından İzlemeli?
Karbon emisyonları artık sadece çevresel bir konu değil.
Bankalar açısından:
Karbon yoğun sektörlere kredi verme riski
Yeşil finansman zorunluluğu
ESG kriterleri
Sürdürülebilirlik raporlamaları
Karbon vergileri
Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması
önümüzdeki yılların en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.
Özellikle ihracatçı firmaların karbon ayak izi yönetimi artık finansmana erişim açısından da kritik hale geliyor.
Sonuç
Çin, ABD ve Hindistan küresel emisyonların merkezinde yer almaya devam ederken, Türkiye de artık dünyanın en büyük emisyon üreticileri arasında bulunuyor. Karbon emisyonları yalnızca çevre politikalarının değil; finansmanın, dış ticaretin, yatırım kararlarının ve rekabet gücünün de belirleyicisi haline geliyor.
Yeşil dönüşüme uyum sağlayamayan şirketler için gelecek dönemin en büyük maliyet kalemlerinden biri karbon olacak gibi görünüyor.
Enerji sektöründe kritik kavşak: Hukuki çıkmaz mı, yeni fırsat mı?
Yanlış kurgularla başlayıp, gelinen noktada “gelir darlığı” ve Anayasa Mahkemesi lisanslama yolu iptaliyle yakın gelecekte faaliyet durdurma riski taşıyan 10 yılını dolduran/dolduracak tesisler, aynı zamanda milli birer servettir.
Yayınlanan ilk yazı, 10 yıllık YEKDEM süresini dolduran lisanssız üretim tesisleri için 12 Haziran 2026’da çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararı’nın finansal etkilerini ortaya koydu. O kararla Görevli Tedarik Şirketi (GTŞ) zorunlu alıcı yapılıp tesislerin sistem dışında kalma riski bitse de, satış tavanlarındaki düşüş yeni bir piyasa gerçekliği yarattı.
Resmin bütününü görmek ve uygulanabilir bir çözüm üretebilmek için bugünkü tabloyu yaratan hukuki zemine ve farklı paydaşların perspektiflerine inmek şart.
Bu ikinci yazıda; 5346 sayılı Kanun’un 6. maddesindeki düzenlemeleri, Anayasa Mahkemesi (AYM) sürecini ve piyasa paydaşları arasındaki dengeyi gözeten bir çıkış stratejisini inceliyoruz:
1. Çok Taraflı Bir Denklem: Beklentiler ve Hukuki Süreç
10 yılını dolduran tesislerin durumu, sektörde tek boyutlu olmayan, pek çok tarafın haklı gerekçelerinin kesiştiği karmaşık bir denklemdir:
Lisanslı Yatırımcıların Yaklaşımı: YEKA ve benzeri yarışmalarda devasa teminatlar ve bedeller ödeyerek sisteme giren lisanslı yatırımcılar; lisanssız tesislerin sonradan sadece bir bedel ödeyerek kendileriyle aynı “lisanslı” statüye gelmesini rekabet eşitliğine aykırı bulabilmektedir.
10 Yılını Dolduran Yatırımcıların Yaklaşımı: Halihazırda üretim yapan ve 10 yılını dolduran tesis sahipleri, sisteme enerji sağlamaya devam edebilmek için idareye neden ilave bir lisans bedeli ödemeleri gerektiğini sorgulamaktadır.
Kanun Koyucu ve AYM Gerçekliği: Kanun koyucu, 5346 sayılı Kanun’da yaptığı değişiklikle tesislerin belli bir “lisans alma bedeli” karşılığında lisanslı statüye geçebilmesi için bir yol açmıştı. Ancak Anayasa Mahkemesi, bu lisans alma bedelinin miktar ve sınırlarının bizzat kanunla belirlenmesi gerektiğini, bu yetkinin idareye (EPDK) bırakılamayacağını vurgulayarak düzenlemeyi iptal etti. Sonuç olarak kanun koyucunun açtığı yol, hukuki gerekçelerle kapandı.
İptal hükmünün yürürlüğe girmesi için verilen erteleme süresi dolduğunda (10 Aralık 2026), lisanslı statüye geçişe imkan tanıyan yasal altyapı ortadan kalkacak; geriye sadece Cumhurbaşkanına fiyat belirleme yetkisi veren kısmı kalacak.
2. Yeni Fiyatlama Dinamikleri ve Sürdürülebilirlik Riski
AYM’nin de onay verdiği fiyat belirleme yetkisi çerçevesinde yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile yüksek Ulusal Tarife tavanı devreden çıktı; yerine “güncel lisanslı YEKDEM fiyatının %90’ı” ve saatlik PTF tavanı geldi. Yeni düzenlemeyle birlikte tavan fiyatların ciddi oranda aşağı çekilmesi, sahadaki işletme gerçekleriyle uyuşmayan bir darboğaz yaratmaktadır.
İşletme dinamikleri göz önüne alındığında; her bir tesisin düzenli bakım, sigorta, güvenlik ve sisteme veriş (dağıtım) gibi zaruri sabit giderleri bulunmaktadır. Buna mukabil santraller; güneş üretiminin pik yaptığı dönemlerde haliyle PTF’nin dağıtım bedelinin altına düştüğü saatlerde negatif nakit akışını engellemek için üretimi durdurmak durumunda kalırken, fiyatların yükseldiği saatlerde ise YEKDEM %90 tavanına takılmaktadır.
Özellikle profesyonel bir toplayıcılık (agregasyon) çatısı altına girmeyen tesisler bu riske çok daha açık. Anlık teknik takipten yoksun kalan bu santraller, başabaş noktasından hızla negatif getiriye düşecek.
Üstelik 10 yılını dolduran bu tesislerin fiziksel ömürleri itibarıyla artan donanım ihtiyaçları göz ardı edilmemeli. Mevcut gelir darlığı, kaçınılmaz olan ağır bakım ve teknolojik yenileme (revamping) yatırımlarından kaçınılmasına yol açacak. Bu durum kapasitenin orta vadede durma noktasına gelmesine neden olabilir. Sistematik riskin asıl boyutu ise şebekeye yansıyabilir.
“Yatırım yapılmadığı için zamanla birer “hayalet üretim tesisine” dönüşebilecek bu santrallerin kesintili çalışması, sistemdeki frekans dengesini doğrudan etkileyecektir.”
Şebeke işletmecisi (TEİAŞ) açısından bu öngörülemez arz dengesizliğini tolere etmek bu santrallerin sayısı arttıkça daha da zorlaşabilir.
3. Ortak Çözüm Stratejisi: “Gönüllü Geçiş ve Rasyonel Bedel” Modeli
Finansal fizibilitesini yitirme riski taşıyan bu santrallerin durumu sadece bir yatırımcı meselesi değil; ülkenin enerji arz güvenliği, mevcut kurulu gücün verimliliği ve milli servetin korunması meselesi. Tüm tarafların hassasiyetlerini ve AYM’nin uyarılarını dikkate alan objektif bir Yeniden Yapılandırma Çözüm Paketi devreye girmelidir:
Gönüllü Feragat ve Yeni Statü Talebi: 10 yıllık süresini dolduran yatırımcı, idarenin bir dayatmasıyla değil, tamamen kendi rızasıyla lisanssız üretim faaliyetini durdurmayı taahhüt etmeli ve kendi isteğiyle ayrı bir lisans başvurusunda bulunabilmelidir.
AYM İçtihadına Uygun Kanuni Bedel: Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesine tam uyumlu olarak; geçiş için ödenecek lisans bedeli idarenin inisiyatifine bırakılmamalıdır. Bizzat kanun koyucu (TBMM) tarafından, tesisin kalan ekonomik ömrü ve güncel gelir potansiyeli ile orantılı, net sınırları çizilmiş bir bedel yasalaştırılmalıdır.
YEKA Rekabet Dengesinin Korunması: Belirlenecek bu kanuni geçiş bedeli, YEKA yarışmalarında devasa teminatlar ödeyen yatırımcılar karşısında haksız bir avantaj yaratmayacak; öte yandan mevcut santrali ağır bakım maliyetleri altında ezip atıl bırakmayacak kadar “anlamlı ve rasyonel” bir çizgide dengelenmelidir.
Lisanslı statüye geçiş modelinin yanı sıra, özellikle arazi tipi santrallerin piyasada daralan tavan fiyat kısıtlarına takılmaması için bağımsız bir ticari çözüm daha hayata geçirilebilir.
Bu santrallerin, üretim profilleriyle eşleşen (ilgili saatlerde tüketimi olan) büyük tüketici gruplarıyla doğrudan birleştirilmesi ve entegre edilmesi sağlanabilir. Bu sayede üretilen enerji, fiyat kısıtlarına maruz kalmadan doğrudan reel sektörün ilgili saatteki tüketimine sunulabilir.
Sonuç olarak; bu tesisleri ekonomik ömürleri boyunca sistemde tutacak anlamlı bir “lisanslandırma” veya “tüketim entegrasyonu” modeli, serbest piyasa ruhuna ve hukuki güvenliğe en uygun çözümler olacak.