Connect with us

EKONOMİ

2021 Yılı Başında Türkiye Ekonomisinin Görünümü

Yayınlanma:

|

2020 yılının bahar aylarında başlayan ve halen devam eden Covid-19 salgını bütün dünyada son derecede ağır etkiler yarattı. Bu etkiler Türkiye ekonomisinin de ivme kaybı yaşamasına yol açtı. İvme kaybı aslında 2020 yılında salgın sonrasında değil 2019 yılında yaşanmaya başlamıştı. 2019 yılına küçülmeyle giren ekonomi ilk iki çeyrekte yüksek enflasyon ve küçülme olgularını birlikte görerek slumpflasyonla karşılaştı. 2020’nin ilk çeyreğinde yaşanan toparlanmayı bu kez Covid-19 salgınıyla gelen yeni bir slumpflasyon dalgası alt üst etti.

2013 yılında 958 milyar dolara ulaşarak bütün zamanların zirvesine çıkmış olan GSYH, izleyen yıllarda sürekli gerileyerek 2019 yılında 749 milyar dolara düşmüştü. 2020 yılında gerilemenin biraz daha devam edeceğini ve 739 milyar dolar dolayında tamamlanacağını bekliyoruz. GSYH’deki gelişmeye benzer bir gelişme kişi başına gelirde görülüyor. 2013 yılında 12.489 dolarla bütün zamanların zirvesine çıkmış olan kişi başına gelir, o tarihten sonra sürekli gerileyerek 2019 yılında 9.151 dolara düştü. 2020 yılı sonunda kişi başına gelirin 8.827 dolara inmesi bekleniyor.

2020 yılında üretimde yaşanan kayıplara, maliyetlerde yaşanan artışlara ve turizm kesiminde yaşanan büyük gelir kayıplarına karşın GSYH’nin ve kişi başına gelirin nispeten az bir kayıpla karşılaşmasının temel nedeni büyük ölçüde para arzındaki artış, bütçe açığı ve cari açığın büyümesidir. Gerçekten de para arzı (M2 olarak ölçüyoruz) 2020 yılında yüzde 37 oranında arttı. 2020 yılında ortalama enflasyonun yüzde 12, tahmin edilen büyümenin de yüzde 1 olacağını hesaba katarsak para arzındaki artışın enflasyon + büyüme oranının üç misli artış gösterdiğini görürüz. 2013 yılında 2019 yılına kadar yüzde 1,5 olan ortalama bütçe açığının 2020 yılında yüzde 4,5, aynı dönemde ortalama yüzde 3,3 olan cari açığın 2020 yılında yüzde 5 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Türkiye ekonomisi, böylece her zaman var olan ama birinin daima düşük olarak gerçekleştiği ikiz açığın (bütçe açığı – cari açık ikilisi) ilk kez ikisinin de yüksek olacağı bir yılı geride bırakmış oluyor. Bu konunun önümüzdeki dönemde hem enflasyon hem de ekonomik denge açısından sıkıntı yaratacağını söylememiz mümkün.

2020 yılının son iki ayına gelene dek faizler baskı altında tutulurken bir yandan da aktif rasyosu uygulamasıyla bankaların kredileri artırması teşvik edildi. Bir yandan emisyon artışıyla bir yandan da kredi kullanımının teşvik edilmesiyle para arzında ortaya çıkan artışlara ek olarak kamu harcamalarının artması sonucu bütçe açığında görülen yükselişler ve cari açıktaki ciddi artışlarla ekonomide zorlama bir canlılık yaratıldı. GSYH’yi ve kişi başına geliri daha fazla gerilemekten kurtarmaya yönelik bu çabaların maliyeti yüksek enflasyon ve TL’nin yüksek dış değer kaybı olarak faturaya yansıdı.  

2020 yılı, 2001 krizinden sonra yüzde 10’un üzerinde gerçekleşmeye başlayan iki haneli işsizliğin bu şekilde devam ettiği bir yıl oldu. Aslında işsizlik ölçüsünün daha doğru ifadesi olan geniş işsizlik oranı yüzde 27 dolayında bulunuyor. İşten çıkarmaların engellendiği, iş başvurularının düştüğü ve çalışanlara devlet desteğinin verildiği bir dönemde ortaya çıkan bu yüksek işsizlik oranı, bunların ortadan kalkacağı önümüzdeki dönemler için beklentilerin karamsar olmasına yol açıyor. 

Enflasyon oranının 2020 yıl sonunda yüzde 15 dolayında olması bekleniyor. Yukarıda değindiğimiz para ve kredi arzındaki artışların enflasyonda ciddi bir yükselmeye yol açması kaçınılmaz bir sonuçtu. 2019 yılında yüzde 11,8 olan enflasyonda yaklaşık 3 puanlık yükseliş bu kadar para arzı artışına karşın düşük görünse de açıklanan enflasyon oranının ne kadar gerçekçi olduğu tartışmalıdır.

2020 yılında en ilginç ekonomik gelişmelerden birisi dış borç yükü (dış borç stoku / GSYH) hesabında yaşanmıştır. 2019 sonunda 435 milyar dolar olan dış borç stoku 2020 yılının üçüncü çeyreğinde 435 milyar dolarda kaldığı halde dış borç yükü yüzde 57,1’den yüzde 60,6’ya yükselmiş görünmektedir. Bu tuhaf olayın nedeni TL’nin değer kaybı nedeniyle GSYH’nin dolar cinsinden gerilemesidir (bölen sayı olan GSYH, bölünen sayı olan dış borç stokundan hızlı gerilediği için dış borç yükü artmış görünmektedir.)

Özetle söylemek gerekirse; Türkiye ekonomisi 2021 yılına düşük büyüme, GSYH ve kişi başına gelir düşüşü, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, yüksek bütçe açığı, yüksek cari açık, yüksek dış borç yükü, yüksek risk primi, yüksek faiz, yüksek kurla girmiş bulunuyor. Bunlara ek olarak sosyal ve siyasal sorunlarda da önceki yıllara göre artış söz konusu. Bardağın boş tarafı böyle. Bardağın dolu tarafında ise; salgına karşın işsizlik oranının daha da artmamış olması, CDS priminin çok yüksek olmasına karşın düşmeye başlaması, yıl için ciddi değer kaybı yaşayan TL’nin toparlanmaya geçmesi ve olumsuz salgın ortamına karşın özel kesimin üretim çabasına devam etmesi yer alıyor (Ek:1.)

‘Gerçekleşmeyi değiştirmenin yolu beklentileri değiştirmekten geçer.’ 2020 yılsonunda yapılan anketler, ekonominin geleceği konusundaki beklentilerin, reel kesim beklentileri dışında, 2019 yılı sonuna göre düşüş sergilediğini gösteriyor (Ek:2.) Bu da bize beklentileri düzeltip gerçekleşmeyi olumlu şekilde etkileyebilmek için uygulamayı değiştirmemiz gerektiğini gösteriyor.

2021 Yılı Başında Türkiye Ekonomisinin Görünümü (mahfiegilmez.com)

EKONOMİ

ALAATTİN AKTAŞ: Fiyatlar niye çok artıyor’ sorusunun yanıtı bu verilerde

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstediğimiz kadar eğip bükelim, temel gerçek şu; Türkiye fiyat artışı sorununu geride bırakabilmiş değil. Enflasyon hala en büyük sorun.

Teselli bulduğumuz “son bir yıldaki artış hızının” yavaşlıyor olması. Onun nedeni de belli.

Ama iktidar seçime giderken haliyle istiyor ki fiyat artışı da yavaşlasın, hatta dursun. Peki nasıl yapacağız bunu?

Fiyatların artış hızını nasıl yavaşlatacak ve mümkün olursa durduracağız?

Bankalardan zincir marketlere…

Bu yılki kadar bile değildi; bankalar bir dönem çok kar ettikleri gerekçesiyle sürekli eleştiriliyordu:

“Bankalar da bu kadar kar etmesin, kredi faizlerini düşürsün…

”Zaman geçti, bankalar öyle bir zapturapta alındı ki… Kredi kullandırmak istese bir yükümlülük, faizi yüksek tutsa bir yükümlülük, mevduatının para cinsi istenen gibi olmadı mı bir yükümlülük… Finans sistemi adeta her tarafından bağlandı.

Ama konumuz bankalar değil.

Şimdi amaç zam yapanları zapturapta almak.

Özellikle kent merkezlerinde günlük alışverişte payları yüksek olan zincir marketler bir şekilde denetim altına alındı mı, zammın kaynağı da kesilecek.

Kesilir mi, kesilir! Ama ne pahasına?

Perakendeci niye zam yapar?

Zincir marketleri ya da daha genel söylersek perakendeciyi günah keçisi yapıp tüm yükü onlara yıkmak suretiyle fiyatları bir süreliğine denetim altına almak, artış hızını yavaşlatmak, hatta sıfıra indirmek mümkün olabilir.

İyi de bu işletmeler ya da esnaf niye zam yapıyor ki?

Amaçları çok kar etmek mi, yoksa aracı ve toptancı mı çok zam yapıyor?

Peki sorumlu zam yapan toptancı mı, yoksa o da asıl üretici ile perakendeci arasında mı kalıyor?

Yanıtı TÜİK veriyor!

TÜİK tarafından aynı yıl hesaplanmaya başlanan iki fiyat endeksi var:

Yurtiçi tüketici fiyat endeksi, yani Yİ-ÜFE ve tüketici fiyat endeksi, yani TÜFE.

Yİ-ÜFE, tükettiğimiz tüm ürünlerin toptan satış fiyatındaki artışı gösteriyor. Bir anlamda fabrika çıkış fiyatı.

TÜFE ise tüketim aşamasındaki fiyat artışını.

İki endeksteki artışların aynı oranda olmayacağını ve bunun nedenlerini dün yazdım.

■ Üretici endeksinde hizmet fiyatları yok, tüketicide var.

■ Üretici endeksi vergisiz fiyatları gösteriyor, tüketici endeksi vergi dahil fiyatları.

■ Endeks kapsamları farklı, ağırlıklar farklı. Dolayısıyla iki endeksin ortaya koyduğu oranlar arasında fark olur; ama bu yılki kadar olmaz, olmadı da!

Nereden nereye…

TÜFE iki endeksi de 2003 yılını 100 kabul ederek hesaplamaya başladı. Bu endekslerin 2004’ten bu yana olan yıl ortalaması tablo ve grafikte yer alıyor.

Bu endeksler 2003’te 100 olarak yola birlikte çıkmış. 2020’ye kadar kimi yıl biri, kimi yıl diğeri biraz öne geçmiş. Ama aradaki fark yüzde 9’u hiç aşmamış.

Geldik 2021’e… Yİ-ÜFE, TÜFE’den artık yüzde 28 daha fazla…

2022 mi, geçen yılı mumla aratıyor! Aralık ayı için her iki endeksin de yüzde 3 artış göstereceği varsayımına dayalı hesaplamaya göre bu yılın ortalamasında Yİ-ÜFE, TÜFE’nin tam yüzde 70 üstüne çıkacak.

2003’te her iki endeks de 100, 2022’de Yİ-ÜFE 1649, TÜFE ise 969 düzeyinde.

Verilerin söylediği…

Bu endekslerin bize verdiği mesaj çok açık değil mi:

“Üretici, satış fiyatına özellikle 2022’de olmak üzere 2021 ve 2022’de çok zam yaptı. Perakendeci bu fiyat artışını satış fiyatlarına tam olarak yansıtamadı bile. Bakın eski yıllara, artışlar neredeyse hep aynı gitmiş. Son iki yılda, özellikle de bu yıl makas çok açılmış. Peki bu makas nasıl daralacak? Üretici fiyatları gerilese bile, ki öyle bir beklenti yok, perakendeci üreticiden yüksek fiyatla aldığı ürünleri ya üstüne karını koyarak satmayı sürdürecek ya da düşük fiyatla satmak zorunda kalıp zarar edecek.”

Zincir marketler hedef tahtasına konmuş bir kere…

Kırk katır mı, kırk satır mı!

Ya bu farkın nedeni yanlış ölçümse?

Üretici fiyatları endeksi ile tüketici fiyatları endeksi birlikte çıktıkları yolculukta yıllar yılı beraber gitmişken 2021’den itibaren ayrı düşmüşlerse bunun iki nedeni var.

İlkini ana bölümde anlatmaya çalıştım.

Üretici fiyatlarındaki artış tüketici fiyatlarına tam yansıtılamamış olabilir. Bir olasılık daha var…

Üretici fiyatlarındaki artış doğru ölçülmekle birlikte sakın tüketici fiyatlarının artışı eksik ölçülmüş olmasın! Artık adına yanlışlık mı denir, kasıt mı denir, kötü niyet mi denir; tüketici fiyatlarındaki artış gerçeği yansıtmıyor olmasın!

2004-2020 dönemi, tam 17 yıl… Bu 17 yılda iki endeks arasındaki makas hiçbir zaman yüzde 9’dan fazla açılmamış. Ama nedense bu yıl makas yüzde 70’i bulmuş.

İki endeksin aynı oranı vermemesinin normal karşılanacağını biliyorum, yazdım da. Ama birilerinin de çıkıp bu makasın bu yıl niye böylesine açıldığını izah etmesini beklemek hakkımız.

Devlet marketlerin ürün fiyatlarını mı açıklayacak?

Ticaret Bakanlığı 200’den fazla şubesi olan zincir marketlerdeki bazı fiyatları kamuoyuyla paylaşmaya hazırlanıyor. Bu konuyu düzenleyen yönetmelik değişikliği dünkü Resmi Gazete’de yayımlandı.

Özünde vatandaşa hizmet bu, yanlış da değil. Vatandaş belli ki internet yoluyla bu verilere ulaşıp hangi ürünün hangi markette kaç liraya satıldığını görebilecek.

Düzenleme bilgilendirme olarak kalırsa sorun yok. Ama “Sen şu ürünü şu fiyata satıyorsun, bak diğer markette fiyat şu kadar, sen de aynı düzeye çek” gibi telkinler söz konusu olacaksa konu başka yere kayar ve bunun sonu gelmez.

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Dolar Sadece Amerikalıların Parası Değil…

Yayınlanma:

|

Yazan:

Herkes Euro/Dolar paritesinin neden güçlendiğini soruyor. Bunun cevabını vermeden önce Dolar’ın yatırımcılar için ne ifade ettiğini analiz etmek lazım.

Dolar, ABD vatandaşlarının parası olarak tarif edilse de pratikte böyle değil. Dolar Amerika Birleşik Devletleri’nin ihraç ettiği uluslararası kabul görmüş bir değer ölçütü. Dünyada herkes borcunu, alacağını, varlığını, zararını ya da servetini dolar cinsinden ölçüyor. Dolayısıyla risk iştahı azaldığı zaman varlıklarını satıp Dolara geri dönüyor. Çünkü en likit yatırım aracı Dolar. Herhangi bir ülkede cüzdanınızda bulunan Dolar ile ödeme yapmanız mümkün. Genel kabul görmüş değiş tokuş aracı olarak da tarif edilebilir.

Eğer dünyada ve özellikle Amerikan Ekonomisinde işler iyi gidiyorsa, yatırımcılar elindeki Dolarları satıp yatırım araçlarına geri dönüyorlar. Bu sebeple Euro/Dolar paritesi tekrar yükselmeye başlıyor.  Kasım ayında paylaştığım raporlarda “paritenin tekrar 1.05 seviyelerini test etmesi mümkün” şeklinde yorum yapmıştım.

“İhracat İçin Olumlu Ama…”

ABD Ekonomisinden enflasyon, istihdam ve ekonomik faaliyetler ile alakalı beklenmedik olumlu gelişmeler olunca Fed daha önce belirlemiş olduğu katı faiz politikasından vazgeçti. Bu sebeple yatırımcıların risk iştahı geri döndü. Parite yükseldi. Etrafımızda bulunanların “ABD Ekonomisi iyi giderken neden Euro Dolara karşı değer kazanıyor” sorusunun cevabını böylece vermiş olduk. Eğer ECB faiz artışlarına Fed’den daha güçlü şekilde devam ederse paritenin daha da yükselmesini bekleyebiliriz.

Böyle bir gelişmenin özellikle ihraç pazarlarında sorunlar yaşanmaya başlamışken Türkiye’nin cari açığına olumlu etki yapacağı aşikar. Ancak yeterli olacağını pek sanmıyorum. Avrupa’ya ihracat yapan firmaların sadece fiyat tutturma değil aynı zamanda sipariş düşüşü ile karşı karşıya olduklarını biliyoruz. Dolayısıyla paritedeki yükselişin dış ticaret dengesine “pansuman” görevi yapacağını ancak dış kaynaklı risklerden tam olarak koruyamayacağının altını çizmek istiyorum.

Bu arada, firmaların maliyet baskısı sebebiyle pazarlama faaliyetine ara verip giderleri azaltmak için çaba vermelerinin yan etkileri konusunda da uyarmak istiyorum. Gelirleri artırmadan yapılacak gider düşürme çabalarının firmaları huzursuz edecek sonuçlarını daha önceki tecrübelerimden bildiğim için, yaklaşmakta olan yeni yıl için plan yaparken bahsettiğim tecrübeye dikkat edilmesi için paylaşmak istedim. Zaten firmaların çoğu yeteri kadar personel ve maliyet kurgusu içinde çalıştıkları için daha fazlasının fayda değil zarar getireceğini belirtmek istiyorum.

Prof. Dr. Emre Alkin

Okumaya devam et

EKONOMİ

LNG yatırımları: Milyarlar boşa mı harcanıyor?

Avrupa, Rus doğalgazını telafi için sıvılaştırılmış doğalgaza (LNG) bel bağladı. Milyarlarca euroluk altyapı yatırımı gerektiren LNG hem vergi mükellefleri hem de çevre açısından doğru seçim mi?

Yayınlanma:

|

Yazan:

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının hemen sonrasında, 5 Mart’ta yaptığı açıklamada, Rusya’nın doğal gaz vanalarını kapatabileceğini, AB’nin fosil enerji kaynaklarına bağımlılıktan kurtulmak zorunda olduğunu belirtmiş, AB üyesi İspanya’yı, yenilenebilir enerji ve sıvılaştırılmış doğal gazda (LNG) öncü rol oynadığına işaret ederek örnek göstermişti.

Ancak sorun şu: Sıvılaştırılmış doğal gaz da fosil bir gaz. Yer altından çıkarılıyor, gazı çıkarmada başta ABD’de olmak üzere kırma-parçalama (fracking) işlemi uygulanıyor ve sonuçta LNG de yandığında havaya karbondioksit salarak çevreye zarar veriyor. Bunları AB Komisyonu Başkanı da biliyor. Ama buna rağmen LNG ile yenilenebilir enerji konularını birbirine karıştırmaya devam ediyor.

İklim konusunda anlatılan masallar hem ökolojik hem de mali açıdan Avrupa’ya pahalıya mal olabilir. AB iklim krizini daha da derinleştirmek istemiyorsa, milyarlarca euro yatırılan LNG altyapısı kısa süre içinde boşa çıkabilir.

Ursula von der Leyen
Ursula von der LeyenFotoğraf: Yves Herman/REUTERS

LNG ile birlikte maliyetler de artıyor

Avrupa İstatistik Dairesi Eurostat’ın verilerine göre Avrupa’nın en büyük doğal gaz tüketicisi Almanya. Almanya’yı İtalya, Hollanda, Slovakya ve Fransa izliyor. Rus doğal gazını telafi etmek için alternatif arayışındaki başlıca ülkeler de bunlar.

Kimya ve enerji alanında danışmanlık hizmetleri sunan ICIS şirketinin doğal gaz analisti Paula Di Mattia Peraire, Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana Avrupa’ya LNG ihracatının yüzde 58 arttığına işaret ediyor. Başta Almanya, Yunanistan ve İtalya olmak üzere İrlanda, Fransa, Hollanda ve Polonya’da kıyılardaki alt yapının geliştirildiğini belirten Peraire, “Avrupa’da şu an LNG’ye büyük yatırımlar yapılıyor. Bu projelerin hepsinin hayata geçirilebilmesi durumunda, ki 2024 sonuna kadar 15 yeni projeden bahsediyoruz, yeniden gazlaştırma kapasitesi yılda 70 milyar metreküp artmış olacak” diyor.

Kamu yatırımlarının büyük bölümü şu an kıyılardaki terminallere akıyor. Soğutulan sıvı gaz bu terminallere naklediliyor ve yeniden gaz haline gelebilmesi için ısıtılarak şebekelere dağıtılıyor. Şu an Kuzey Denizi ve Baltık Denizinde Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacını karşılamaya yetecek miktarda terminal bulunmuyor.

Yunanistan'da bir LNG terminali
Yunanistan’da bir LNG terminaliFotoğraf: Costas Baltas/REUTERS

Gemiler ve dağıtım şebekesi sıkıntısı

Ancak terminallerin yanı sıra gaz ithalatında sıkıntı yaşanan iki alan daha var. Rusya’nın boru hatlarıyla aktarılan doğal gazının telafi edilebilmesi için diğer kaynaklardan gazın denizden tankerlerle Avrupa’ya taşınması gerekiyor. LNG tankerleri 175 bin metreküpe varan miktarlarda sıvılaştırılmış gaz taşıyabiliyor. Boru hatlarından gelen daha az yoğunluklu doğal gazda ise bu miktar 90 milyon metreküp. Dolayısıyla yılda Avrupa’ya taşınan 167 milyar metreküplük Rus doğal gazını telafi edebilmek için bin 800 gemi gerekiyor. Bu da günde beş gemiye denk geliyor.

Deniz Taşımacılığı Ekonomisi ve Lojistik Enstitüsü verilerine göre bunun için 160 yeni tankere ihtiyaç var. Tankerlerin tanesinin 220 milyon dolara mal olduğu düşünüldüğünde bu da 35 milyar dolarlık yatırım anlamına geliyor.

Bir başka nokta, nakliyat rotasının değişmesi. Şimdiye kadar doğudan batı yönüne taşınan LNG gelecekte İspanya, Fransa ve Hollanda’dan Orta ve Doğu Avrupa’ya nakledilecek. Gaz hatlarının genelde tek yönlü olması nedeniyle geri akış sadece kısıtlı olarak mümkün.

Enerji uzmanı: Hiçbir anlamı yok!

Tüm bu gerçekler, AB’nin iklim koruma hedefleriyle tam bir tezat oluşturuyor. AB, 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını sıfırlamayı hedefliyor. Almanya’da ise hedef 2045. AB, yaktığı LNG miktarını artırdıkça karbondioksit emisyonları da yükselecek.

Avrupa Enerji Araştırmaları İttifakından (EERA) enerji uzmanı Ganna Gladkykh, “Uluslararası Enerji Ajansı bile fosil enerji kaynaklarına yatırımların derhal durdurulması gerektiğini, iklim hedeflerine sadece bu şekilde ulaşılabileceğini söylüyor. Buna rağmen AB milyarlarca euroyu doğal gaz altyapısına yatırıyor. LNG’ye yatırım yapmanın hiçbir anlamı yok. Hele hele Avrupa için” diye konuşuyor.

LNG’nin yerini hidrojen alacak

Sorunun çözümü için iklim dostu yöntemlerle üretilen gazlara bel bağlanıyor. Fosil doğal gaz yerine birkaç yıl içinde amonyak ve özellikle de sıvı hidrojen üretimi planlanıyor. LNG için kurulan ve başka hiçbir işe yaramayan tankerler, terminaller ve transit bağlantıların ancak bu şekilde kullanılabileceği belirtiliyor, en azından öyle umuluyor.

Hidrojen üretiminin yaygınlaştırılması hedefleniyor.
Hidrojen üretiminin yaygınlaştırılması hedefleniyor.Fotoğraf: imago images

Ancak enerji uzmanı Gladkykh böyle olacağından şüpheli. “Siyasetçiler kamuoyundaki endişeleri gidermek için hidrojen altyapısının hazır olduğunu söylüyor. Karar alıcılar, ‘Fosil LNG’ye yatırım yapıyoruz ama bu yatırımlar boşa gitmeyecek. Daha çevre dostu olan hidrojen teknolojisine geçtiğimizde kullanılacak’ hikayesini anlatıyorlar” diyor.

Potsdam merkezli Transformatif Sürdürülebilirlik Araştırmaları Enstitüsü (IASS) araştırma grubu direktörü Rainer Qiutzow da, “Ancak geçişin nasıl olacağı açıklığa kavuşturulmuş değil. Hidrojen henüz taşınmaya başlanmadı. Bunun için alaşımlara ve hidromateryallere ihtiyaç var. Çünkü hidrojen daha patlayıcı, dolayısıyla daha tehlikelidir. Hidrojene geçiş için belirgin ek yatırımlar gerekecektir” diye konuşuyor.

Uluslararası Yenilenebilir Enerjiler Ajansı, bir LNG tesisinde pompa, ventil, araç ve güvenlik sistemlerinin değiştirilmesi için gerekli ek masrafın, tesis maliyetinin yüzde 20’sine varabileceği tahmininde bulunuyor. Dikkat çekilen bir başka nokta, LNG eksi 160 dereceye kadar soğutulurken hidrojende 100 derece daha ek soğutmaya ihtiyaç duyulacak olması. Ajans, mevcut LNG tankerleri ve terminallerinin bu iş için kullanılamayacağını belirtiyor.

Hidrojenin rüzgâr ya da güneş enerjisinden üretilmesi gerekiyor. Avrupa’nın ihtiyacını karşılayabilecek miktarda güneş ve rüzgâr enerjisi kıtada üretilemediğinden başka yerlerde üretilerek Avrupa’ya taşınması gerekecek.

Enerji uzmanı Gladkykh, tüm bu faktörler göz önüne alındığında LNG’ye yapılan yatırımın çok abartılı olduğu görüşünde. IASS uzmanı Quitzow da, anlamı olmayan altyapıya yatırım yapmanın iklim hedeflerine ulaşmada yarattığı riske işaret ediyor ve “Terminaller ve tesisler bir kez inşa edildi mi, büyük yatırımlar yapılmış olduğu için vazgeçmek de zor olacaktır” uyarısında bulunuyor.

İspanya'nın Bilbao kentinde bir LNG terminali
İspanya’nın Bilbao kentinde bir LNG terminaliFotoğraf: Javier Larrea/imago images

Çevre için boru hatları mı LNG mi daha zararlı?

İklim değişikliğinden kaynaklı zararlar şimdiden artıyor. Rus gazı gibi geleneksel doğal gazın çıkarılmasında havaya LNG’ye göre daha az karbondioksit salınıyor. Çünkü Katar ya da ABD’den gelen LNG’nin önce taşınabilir hale getirilmesi için sıvılaştırılması, bunun için yüksek basınç altında yoğunlaştırılıp, sonra yeniden gazlaştırılması gerekiyor. Tüm bu işlemler, gazdan gelecek enerjinin yüzde 8 ila yüzde 25’inin kompresörlere harcanması anlamına geliyor.

Gazı taşıyan gemilerle deniz trafiğindeki artış ve mesafe arttıkça iklim bilançosuna olumsuz etkisi de cabası. Örneğin Avustralya’dan taşınacak gaz, Cezayir’den gelecek gaza göre iklim ve taşıma maliyeti açısından beş kat daha pahalıya mal oluyor.

BM Genel Sekreteri Guterres: Aptalca bir yatırım

AB’nin yeni LNG tesislerinin geleceği de tartışmalı. Avrupa’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Agora Enerji Dönüşümü ve E3G’nin hazırladığı iki ayrı rapor, Avrupa’nın bir ila dört yıl içinde doğal gaz ihtiyacını azaltabileceğini ve Rusya’dan bağımsız hale gelebileceğini ortaya koyuyor. Buna göre enerji ihtiyacının yüzde 25’i Avrupa Komisyonunun yeşil dönüşüm planlarının hayata geçirilmesiyle, yüzde 45’lik bölümü ısı pompaları, yalıtım ve yeşil enerjilerin geliştirilmesiyle karşılanabilecek. Araştırmacılar, bu durumda ihtiyacın sadece üçte birlik bölümünün diğer ülkelerden ithal edilmesi gerekeceğine, söz konusu 50 milyar metreküplük gaz için de mevcut altyapının yeterli olacağına işaret ediyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de araştırmacılarla aynı görüşte. Guterres, Economist Sürdürülebilirlik Zirvesinde yaptığı konuşmada fosil enerjiyi “ölü yatırım” diye nitelendirmiş, ülkelerin kömür ve diğer fosil yakıtlardan çıkışı hızlandırması gerektiğini belirterek “Yapılacak diğer her şey çılgınlıktır. Fosil enerjilere bağımlılık, karşılıklı yıkımı güvenceye almaktır” demişti.

DW

Okumaya devam et

KATEGORİLER

SON YAZILAR

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.