Connect with us

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

BDDK Başkanı Akben’den ‘SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK’ vurgusu

Yayınlanma:

|

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben Turkuvaz Medya Grubu’nun ekonomi kanalı A Para tarafından 28 Eylül 2021 Salı günü düzenlenen ‘Finansın Geleceği Zirvesi’nde konuştu.

Zirveye Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Şakir Ercan Gül, Merkez Bankası Başkanı Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu, BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in yanı sıra BDDK İkinci Başkanı Yakup Asarkaya, BDDK Kurul Üyeleri Mustafa Balcı, Hurşit Yıldırım, Ahmet Aksu, SPK Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu, Borsa İstanbul Genel Müdürü Korkmaz Ergun gibi ekonomi ve finans dünyasının önde gelen isimleri katıldı.

Zirvenin açılış panelinde A Para Yayın Koordinatörü Özlem Doğaner’in moderatörlüğünde Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Şakir Ercan Gül, BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben, SPK Başkanı Taşkesenlioğlu, SEDDK Başkanı Türker Gürsoy, Borsa İstanbul Genel Müdürü Ergun konuşmalarını yaptılar. Ardından Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Alpaslan Çakar ‘Bankacılık Sektörünün Pandemi Sınavı ve Yarını’ isimli özel sunum gerçekleştirdi.

Finansın Geleceği Zirvesi’nde konuşan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, “Bankacılık sektöründe finansal inovasyonu teşvik etmek, finansal kapsayıcılığı artırmak ve bankacılık hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak amacıyla yeni bir düzenleme hazırlığı içerisindeyiz.” dedi.

Akben, ekonominin ve finansal piyasaların en önemli bileşenlerinden birinin bankacılık sektörü olduğunu anımsatarak, özellikle Türkiye’de bankacılık sektörünün, hem finans piyasasındaki pazar payı hem de kredi piyasasındaki etkinliği açısından çok daha kritik bir konumda olduğunu belirtti.

Bankacılık sektörünün gelişiminin finansal piyasaları da genel ekonomiyi de yakından ilgilendirdiğini ifade eden Akben, şunları kaydetti:

“Bankacılık faaliyetleri geçmişten bugüne önemli değişikliklere uğramış, sürekli gelişim halinde olmuştur. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren yaşanan küreselleşme süreci ile birlikte bankacılık faaliyetleri uluslararası bir nitelik kazanmak zorunda kalmıştır. Bankacılıkla ilgili kural ve düzenlemeler, makroekonomik döngü içerisinde, bazı dönemlerde gevşetilmiş bazı dönemlerde sıkılaştırılmıştır. Bunun sonucu olarak da tüm dünyada bankacılık düzenlemeleri hemen hemen standart bir yapıya kavuşmuştur. Türk bankacılık sektörü olarak bizler de uzun zamandır, uluslararası standartlar ve düzenlemelere uyumlu bir yasal alt yapıya sahibiz. Ayrıca, sektörümüz güçlü bir sermaye yapısına, nitelikli insan kaynağına ve yetkin bir risk yönetimi altyapısına sahiptir. Bu nitelikleri ile bankalarımız reel kesime katkı sunmakta, istihdam yaratmakta ve ekonomik büyümeyi desteklemektedir. Bugün geldiğimiz noktada bankacılık sistemi, reel ekonomi için çok daha önemli hale gelmiştir.”

BDDK Başkanı Akben, bankacılık sektöründen, bugün ve gelecekteki beklentilerinin bu durumun bundan sonra daha da iyi bir şekilde devam etmesi olduğunu vurgulayarak, bankaların bu konudaki hassasiyetlerini sürdüreceklerine olan güveninin tam olduğunu söyledi.

Başta katılım finans olmak üzere alternatif finans modelleri konusunda ciddi potansiyele sahip olunduğuna işaret eden Akben, bu konuda, Ekonomi Reform Paketi’nde de yer aldığı üzere paydaş kurum ve kuruluşlar ile birlikte birçok sektörü kapsamına alacak Katılım Finans Kanunu çalışmalarının süratle devam ettiğini dile getirdi.

Akben, hâlihazırda bankaları, finansal sektörü ve dolayısıyla genel ekonomiyi etkileyecek iki önemli gelişme sürecinin yaşandığını aktararak, bunlardan birincisinin internet ve diğer bilgi teknolojileri ile ortaya çıkan yeni finansal yeniliklerle ilgili olduğunu, tüm dünyada finans ve bankacılık hizmetlerinin hızla dijital kanallara kaydığını söyledi.

– “Finansal inovasyonu teşvik etmek amacıyla yeni bir düzenleme hazırlığı içerisindeyiz”

BDDK olarak son yıllarda artan dijital dönüşümün hızına uygun olarak, bankacılık alanında düzenleme çalışmaları yaptıklarını ve buna devam ettiklerini belirten Akben, sözlerini şöyle sürdürdü:

“2020 yılının mart ayında Resmi Gazete’de yayımlanan Bilgi Sistemleri ve Elektronik Bankacılık Hizmetleri Yönetmeliği son yıllardaki dijital dönüşümü takip eden düzenlemelerimizin öncüsü niteliğinde olduğunu söyleyebilirim. Söz konusu Yönetmelikle, gelişen teknolojik ihtiyaçlara binaen, bilgi güvenliği yönetimi ve bilgi sistemleri yönetişimi gibi hususlarda yeni kurallar ve ilkeler getirdik. Yine Yönetmelik kapsamında, elektronik bankacılık hizmetleri konusunda hem banka hem de müşteri tarafına yönelik, dünyaya örnek olabilecek yenilikçi yaklaşımlar benimsedik. Bu düzenleme ile bankalarımızın bilgi sistemleri ve elektronik bankacılık hizmetlerini güvenli ve kesintisiz olarak yürütmeleri amaçlanmıştır. Bilindiği üzere, finansal hizmetlerde dijitalleşme ve teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte finans sektöründe hizmet ağları, iş modelleri ve mimari yapı kökten bir değişim ve dönüşüm geçirmektedir.”

Mehmet Ali Akben, 2019-2023 dönemini kapsayan 11. Kalkınma Planı’nda finansal kuruluşların müşterileriyle yaptıkları işlemlerde “fiziki belge” ve “ıslak imza” kullanımının azaltılması hedeflendiğini, 2020 yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda da yer verilen bu hedefe uygun şekilde Bankacılık Kanunu’nda da değişiklik yapıldığını anımsatarak, yapılan değişiklik sonrası Uzaktan Kimlik Tespiti Yönetmeliği hazırlandığını ve Mayıs 2021 tarihinden itibaren bankacılıkta uzaktan müşteri edinimi döneminin başlandığını ifade etti.

Uzaktan kimlik tespiti ile müşterinin banka şubesine gitmesine gerek kalmadan müşteri kaydının oluşturulması ve ilk müşteri ilişkisinin tamamen dijital ortamda kurulmasının sağlandığını hatırlatan Akben, “Böylelikle, yaşadığımız dijitalleşme sürecine uygun olarak, bir bilişim cihazı üzerinden yazılı şeklin yerine geçecek şekilde ve mesafeli olarak sözleşme ilişkisinin kurulmasına imkân tanınmıştır. Elektronik bankacılık kanallarının kullanımında ortaya çıkan bahsettiğim gelişmeler salgın sebebiyle yaşanan olağandışı bu dönemde, vatandaşlarımıza işlem kolaylığı sağlamıştır. Ayrıca, bankacılık sektöründe finansal inovasyonu teşvik etmek, finansal kapsayıcılığı artırmak ve bankacılık hizmetlerine erişimi kolaylaştırmak amacıyla yeni bir düzenleme hazırlığı içerisindeyiz.” diye konuştu.

Sadece dijital kanallar üzerinden hizmet veren, şubesiz bankaların faaliyet esaslarını belirledikleri “Dijital Bankaların Faaliyet Esasları ile Servis Modeli Bankacılığı Hakkında Yönetmelik Taslağı”nı da yakın zamanda hazırladıklarını ve görüşe açtıklarını anlatan Akben, “Yapacağımız düzenlemelerde tüketicilerin yeni servislere uyum sağlayabilmesi ve veri paylaşımı konusunda kendini güvende hissetmesi için yoğun şekilde çalışıyoruz.” dedi.

– “(Çağrı merkezleri) Müşteri şikâyetlerinde ciddi manada iyileşme gözlemlenmiştir”

BDDK Başkanı Akben, 2020 yılının mayıs ayında yürürlüğe konulan Çağrı Merkezi Yönetmeliği ile bankaların çağrı merkezlerinin hizmet seviyesinin ölçülmesi ve hizmet kalitesinin belirlenmesinin düzenleme kapsamına alındığını ve müşteri şikâyetlerinde ciddi manada iyileşme gözlemlendiğini söyledi.

Yaptıkları tüm bu çalışmalarla, finans sektörünün gelişimine yönelik inovasyonları cesaretlendirmeyi hedeflediklerini ifade eden Akben, “Bu süreçte siber güvenlik alanında dijitalleşmenin zorunlu kıldığı kapsamlı adımları atmaya ve gerekli tedbirleri almaya devam edeceğiz. BDDK olarak, bankaların bilgi sistemleri yönetmeliği, uzaktan kimlik tespiti yönetmeliği, dijital bankacılık düzenleme çalışmalarımızla finansal kuruluşların düzenleme ve denetleme çerçevesini güçlendirmeyi ve kurumsal yapısı güçlü bir finansal sektör oluşturmayı hedefliyoruz.” diye konuştu.

Akben, bankacılığın ve finans sektörünün geleceğini derinden etkileyecek diğer bir konunun, sürdürülebilirlik alanındaki gelişmeler olduğuna dikkati çekerek, “Sürdürülebilirlik kavramı, özellikle iklim değişikliği ve sonuçlarıyla mücadele için çevresel, sosyal ve yönetsel bir dizi yaklaşımı ifade etmektedir. Sürdürülebilirliğin en temel göstergesi ise karbon emisyon oranlarının azaltılmasıdır. Bunun için sanayi, enerji, tarım ve ulaştırma gibi kimi sektörlerin geniş çaplı bir dönüşüm geçirmesi gerekmektedir. Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenlemesi gibi uluslararası anlaşma ve düzenlemelerin şekillendirdiği bu süreçte bankacılık sektörü de önemli bir görev üstlenecektir.” şeklinde konuştu.

Basel Bankacılık Denetim Komitesi, Avrupa Bankacılık Otoritesi ve uluslararası kuruluşların bankaların sürdürülebilirlikle ilgili tabi olacağı kurallara ilişkin çeşitli taslak dokümanlar yayınladığını anımsatan Akben, birçok bankanın bu alanda çok önceden hazırlıklara başlamış olup iç sistemlerini ve veri setlerini oluşturmak için çalışmalarını sürdürdüğünü bildirdi.

Akben, sürdürülebilirliğin yalnızca finansal kuruluşları değil, denetim otoritelerini de yakından ilgilendirdiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

“BDDK olarak biz de konuyla ilgili çalışmalarımızı hızla sürdürüyoruz. Yeşil Mutabakat Eylem Planı kapsamında yıl sonuna kadar ‘Sürdürülebilir Bankacılık Strateji Belgesini’ yayımlayarak bankacılık sektörünün yeşil mutabakata uyumu için yol haritasını belirlemiş olacağız. Orta Vadeli Plan kapsamında ise sürdürülebilir bankacılık ilke ve kurallarına, risk yönetimine, muhasebe sistemine ve kamuoyuna açıklamaya ilişkin düzenlemeleri hayata geçireceğiz. Atacağımız adımlar ile bankacılık sektörünün Avrupa Birliği düzenlemeleri ile uyumlu bir sürdürülebilirlik altyapısına sahip olmasını planlıyoruz.”

– “Ülkemizin sürdürülebilirlikle ilgili süreci de başarıyla bütün kurumlarıyla atlatacağına inancım tam”

Mehmet Ali Akben, her geçen gün yeni bir sonucu ile karşılaşılan iklim değişikliği sorununun, herkesi kaçınılamayacak bir değişim sürecine sürüklediğini belirterek, değişimi zamanında gerçekleştiremeyen ülkelerin maalesef başta dış ticaret ve finans olmak üzere önemli kayıplara uğrama riskiyle karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Sürdürülebilir bir ekonomiye geçişin ise reel sektörün yanında finansal sektör ve kamu kesimi açısından da oldukça zor ve zahmetli olacağının anlaşıldığını anlatan Akben, “Bankacılık ve finans sektörümüzün nitelikli insan gücü ve gelişmiş teknolojik altyapı gibi iki önemli avantajı bulunmaktadır. Nitekim finansal kuruluşlarımız geçmişte bu tür değişimlere hızlı şekilde uyum sağlama kapasitesine sahip olduğunu defalarca göstermiştir. Bu nedenle ülkemizin sürdürülebilirlikle ilgili bu süreci de başarıyla bütün kurumlarıyla atlatacağına inancım tamdır.” diye konuştu.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi

Yayınlanma:

|

Yazan:

2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.

Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.

Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.

Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?

Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.

1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.

Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.

Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.

Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.

Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.

Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu

Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.

Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.

Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.

Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.

Üç büyük vaat yerine getirilmedi

Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.

Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.

Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.

Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.

Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.

Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?

Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.

Acemoğlu daha derine bakıyor.

Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?

Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.

Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.

Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.

Teknoloji tarafsız değil

Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.

Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.

Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.

Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.

Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.

Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?

İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.

Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.

Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.

Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.

Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”

Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.

Peki bu kavram ne anlama geliyor?

Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor.  Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.

Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.

Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları

Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:

Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.

Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.

Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.

Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.

Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.

Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.

Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Roosevelt modeli neden önemli?

Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.

1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.

Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.

Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.

Demokrasi sandıktan ibaret değil

Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.

Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.

Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.

Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.

Türkiye açısından neden önemli?

Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.

Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:

Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?

Orta sınıf neden zayıflıyor?

Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?

Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?

Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?

Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?

Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?

Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.

Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil

Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.

Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.

Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”

Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.

Yapay zekâ çağının büyük sorusu

Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.

Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.

Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?

Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.

Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf

Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.

Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?

Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.

Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.

Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.

Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.

Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?

Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.

Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.

Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı

DenizBank, sürdürülebilir finansman kapsamını genişletmek ve emisyon yoğun sektörlerin dönüşümünü desteklemek üzere, ana hissedarı Emirates NBD ile birlikte Geçiş Finansmanı Çerçevesi’ni yayımladı.

Yayınlanma:

|

Yazan:

 Türkiye’de ilk kez ayrı bir kılavuz doküman olarak yayımlanan Geçiş Finansmanı Çerçevesi; yüksek emisyonlu sektörlerin karbonsuzlaşmasına katkı sağlayan faaliyetlerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılması için sistematik bir metodoloji ortaya koyuyor.

DenizBank Genel Müdürü Recep Baştuğ, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “Düşük karbonlu ekonomiye geçiş, bugün yalnızca iklim hedefi değil; ülkelerin büyüme modelleri ve rekabet gücü üzerinde belirleyici bir unsur. Ülkemizde de özellikle AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın mali yükümlülüklerinin başlamasıyla, ihracatçı sektörlerimiz açısından dönüşüm ihtiyacı daha kritik hale geldi. Bu noktadaki rolümüz ve amacımız, uzun soluklu bir finansman ortağı olarak dönüşüm sürecindeki şirketlerin yanında yer almak. Ana hissedarımız ile birlikte hayata geçirdiğimiz Geçiş Finansmanı Çerçevemizle, özellikle yeşil dönüşümü zor sektörlerdeki şirketlerin kendi somut dönüşüm hedeflerini finanse etmesine imkan tanıyan bir yaklaşım sunuyoruz. Önümüzdeki dönemde de düşük karbonlu ekonomiye adil ve kapsayıcı geçiş için reel sektörün uzun vadeli finansman ihtiyaçlarına çözüm üretmeyi sürdüreceğiz.”

Geçiş Finansmanı Çerçevesi Hakkında

Geçiş Finansmanı Çerçevesi, üretim, demir-çelik, çimento, madencilik, gayrimenkul, ulaştırma ve tarım başta olmak üzere karbon yoğun ve emisyon azaltımı zor sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin, Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu geçiş yolları doğrultusunda karbonsuzlaşmasını desteklemeyi amaçlıyor.

ICMA İklim Geçiş Finansmanı El Kitabı ve İklim Geçiş Tahvili Kılavuzu ile Kredi Piyasası Birliği (LMA), Asya Pasifik Kredi Piyasası Birliği (APLMA) ve Kredi Sendikasyonları ve Alım Satım Birliği (LSTA) tarafından yayımlanan uluslararası rehberler dikkate alınarak hazırlanan Çerçeve’nin uluslararası standartlarla uyumu, bağımsız dış değerlendirici DNV tarafından sağlanan İkinci Taraf Görüşü ile destekleniyor.

Okumaya devam et

GÜNCEL

TPI Composites: Rüzgar enerjisinde bir devin çöküşü mü?

TPI Composites’in fabrikalarını satması ne anlama geliyor?

Yayınlanma:

|

Yazan:

Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor

Bankavitrini.com | Haber Analiz

Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.

Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi

1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.

Şirket;

  • GE Vernova
  • Vestas
  • Siemens Gamesa
  • Nordex
  • Enercon

gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.

Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.

Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?

Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.

1. Karlılık eridi

Pandemi sonrasında;

  • reçine fiyatları
  • karbon fiber
  • cam elyaf
  • epoksi
  • lojistik
  • enerji
  • işçilik

gibi temel maliyetler hızla yükseldi.

Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı.  Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.

2. Türbin üreticileri de zorlandı

2022-2025 döneminde sadece TPI değil;

  • Siemens Gamesa
  • Vestas
  • Nordex
  • GE Vernova

gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.

Sebepleri;

  • yükselen faizler
  • bozulan tedarik zinciri
  • yüksek hammadde maliyetleri
  • ertelenen projeler
  • yatırımcıların finansman maliyetindeki artış

olarak sıralandı.

Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.

3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi

Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.

2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.

Fabrikalar neden satılıyor?

Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.

Asıl hedef;

  • borçları azaltmak
  • nakit yaratmak
  • üretimin devamını sağlamak
  • müşterileri kaybetmemek

olarak özetleniyor.

Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.

Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?

Oldukça önemli.

Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.

Bu durum;

  • küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
  • üretimin bölgeselleşmesi
  • OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
  • yeni yatırımcıların sektöre girmesi

anlamına geliyor.

Temiz enerji yatırımları duruyor mu?

Hayır.

Tam tersine.

Uluslararası projeksiyonlara göre;

  • elektrik talebi büyüyor,
  • karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
  • veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
  • ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.

Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.

Asıl değişen iş modeli

Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.

Bugün ise;

  • fiyatlama gücü
  • verimlilik
  • otomasyon
  • robotik üretim
  • dijital kalite kontrol
  • düşük maliyetli üretim

çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.

Türkiye açısından ne ifade ediyor?

Türkiye;

  • cam elyaf
  • kompozit
  • çelik kule
  • bağlantı ekipmanları
  • mühendislik

alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.

TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.

Bundan sonra ne bekleniyor?

Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;

  • daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
  • daha yüksek otomasyon,
  • daha büyük türbin kanatları,
  • bölgesel üretim merkezleri,
  • OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon

öne çıkacak.

Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.

Sonuç

TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.