EKONOMİ
Prof. Dr. İzzettin Önder : Bütçeleme Usulünün Gösterdikleri
Kapitalist sistemin adaletsizlikleri salt vergilerde da yansımamaktadır. Ancak, vergilerin salınma sürecinin parlamenterlerin iradesi dâhilinde olduğu zannedildiğinden, toplumsal vicdana uygun vergi adalet yapısının oluşturulabileceği gündemde tutulmaktadır.
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Genellikle bütçe analizlerinden anlaşılan, harcama ve gelir kalemlerinin dağılımı ve bu dağılımın sosyo-ekonomik yorumudur. Oysa, takvimde 31 Aralık yaprağının düşmesiyle toplumlarda büyük değişimler olamayacağı gibi, ekonominin alt yapısında ve siyasi kadronun zihniyetinde ciddi değişimler olmadıkça, yeni bütçeyle gelir ve harcama kalemlerinde de fazla bir değişim oluşamaz, çünkü yıllık bütçeler ekonomik alt-yapının siyasi tercihler doğrultusunda oluşmuş, sistem ve işleyişin organik yapısını gösteren cetvellerden başka bir şey değildir. O nedendir ki, yıllık bütçeler uzun yıllar boyunca ekonominin yüzde 25-30 oranı ağırlığında dalgalanmakta ve AKP’nin sadakaya muhtaç seçmen yaratarak oy tabanını konsolide etme politikalarıyla Avrupa’nın en genç toplumunda toplumsal yoksullaşmanın simgesi niteliğindeki sosyal harcamaların artışı dışında bütçelerde dikkate değer aşırı bir değişim oluşmamaktadır. Bu sebeple, burada tartışmak istediğim konu, bütçe kalemlerinin analizi olmayıp, bunlardan çok daha mühim, aynı zamanda da vahim olan bütçe hazırlama ve denetim farklılığının ulus-devlet anlayışına aykırılığıdır. Anayasada gerekli değişikliğe gidilmeden, fiili uygulamalarla laiklik ilkesi ya da sosyal devlet ilkesinin özde değişimin alt-yapısının oluşturulmasına analojik olarak, bütçeleme sisteminde de sinsi değişikliklerle devlet yapısının temelleri sarsılmakta ve yeni bir yazılı metne dahi gerek kalmadan toplumu siyasi sistemde geri dönüşü hayli zor alanlara doğru savrulmaktadır. Bütçe sisteminde alttan alta zorlanan sistemin yönü, Batı dünyasında mülk devletten ulus devlete geçişin simgesi olan krematistik bütçeleme sisteminden kameralist bütçeleme sistemine geçişin tersine olduğu kadar, imparatorluk yapısının beytülmal ya da mirî ve Enderun hazine yapısından tek bütçe yapısına geçişin tersidir. Bütçe ve bütçeleme sisteminde yaşanan böylesi sinsi değişim, şekli manada anayasaya uygun olsa da, öz ve ulusal hâkimiyet anlamında ulus devlet mantığı ile uyuşmamaktadır. Ulus devlet ve ulusal hâkimiyet anlayışlarıyla bağdaşmayan bu gidişe karşı çıkılması, özgür ve gerçek anlamda ulus devlet anlayışı gereğidir.
Soruna yaklaşımda, öncelikle bütçe hakkının siyasal ve hukuksal anlamını ve bu anlam doğrultusunda gereğini tartışalım. Bütçe bir “yasası”dır. Bunun sebebi, bütçe ile toplumsal malvarlığının ne kadarının, hangi hizmet alanlarında toplumsal hizmete sunulması kararının veriliyor olduğudur. Malvarlığı topluma ait olduğuna göre, bu konuda söz hakkı da sadece ve sadece halkı en geniş temsil ile yetkili parlamentoya aittir. Bu itibarla, ilk hazırlıkları ilgili bakanlık ve komisyonlarda yapıldıktan sonra, parlamentoya sunulması gereken bütçe tasarısının tahmini harcama ve gelir kalemleri üzerinde her türlü değişikliği yapmakla yetkili merci başkan ya da cumhurbaşkanı da değil, tek ve nihaî merci sadece parlamentodur. Bütçe yasası ile icra heyetine yetki verilmesi de ancak parlamento eliyle olur. Bu anlayışın doğal sonucu şudur ki, parlamentoya sunulan “bütçe tasarısı” parlamentonun vetosu sonucu reddedildiğinde, teorik olarak bütçe tasarısını hazırlamakla görevli icra heyeti aklanmamış demektir, zira parlamentoya sunulan bütçe tasarısı bir ön çalışmadır. Bu durumda, eski yasaya ve uygulamaya göre, kamu işlevlerinin aksamaması için, kısa süreli geçici bütçe yapılır ve parlamentoya sunulmak üzere yeni bütçe için çalışmalar başlatılırdı. Günümüzün, maddi anlamda yasa olarak görülmemesi gereken hukuksal yapısı çerçevesinde ise, bütçe cumhurbaşkanı tarafından yapılarak parlamentoya “tasarı” olarak değil, “teklif” olarak sunulmaktadır. Plan ve Bütçe Komisyonun yerini de salt Bütçe Komisyonu almış olup, planla ilgisi kesilmiş olan Komisyon ancak bütçenin parlamento görüşmeleri esnasında bütçe hakkında fikir sahibi olabilecek, fakat bütçe üzerinde fazla bir etkiye sahip olamayacaktır. Bütçenin reddedilmesi, parlamentonun hazırlanmış bütçeye onay vermediği anlamı taşıdığı için, bu hazırlıktan sorumlu olan kurul ya da makamın devre dışına çıkması gerekirken, yeni sistemde bütçeyi hazırlayan başkan, bu sonuçtan hiç etkilenmeden (!), enflasyon oranına göre yeni bütçeyi hızla hazırlayıp, tekrar parlamentoya sunma ihtiyacı dahi duymadan, uygulamaya koyma yoluna gidebilir. Bu durumda, halkın temsilcisi konumundaki parlamentonun bütçe üzerinde etkisi yok demektir. Bütçe gibi çok temel demokratik gösterge sürecinde parlamentonun yetkisiz kılınması demokratik anayasal ilkeler açısından düşündürücüdür. Kaldı ki, bütçe eski sisteme uygun yapılıyor olsa idi dahi, “milletvekilliği”nin “partivekilliği”ne dönüştürüldüğü günümüze has yapıda durum çok da farklı olmayabilirdi. Bütçenin başkan tarafından hazırlanması başkanın icra organı olarak çalıştığının göstergesidir. Peki, diyelim ki, bütçe teklifi reddedildi. Bu durumda, halkın çok daha geniş kesiminin, hatta istisnalar dışında tümünün temsilcisi konumundaki parlamentonun ret yetkisi, toplumun ancak belirli oy oranı ile yetki ihraz etmiş olan başkanı işlevsiz kılamadığından, icra kesin şekilde yasama yetkisinin üzerine çıkmış ve halk iradesi çiğnenmiş olmaktadır. Böyle bir sistem demokratik olarak görülebilir mi?
İhdası ve uygulaması ile Varlık Fonu uygulamasını da sisteme ilave ettiğimizde durum daha da vahim hal almaktadır. Toplumun çok değerli varlıklarını ciddi risk altında tutan Varlık Fonu, yönetimi ve işlevi itibariyle bütçe kurallarından da daha anti demokratik olması nedeniyle ne ulus devlet mantığı, hatta ne de ulusal hâkimiyet kuralı ile bağdaşır bir niteliği haizdir.
Bütçenin hazırlanması ve onanması trajedisini tamamlayan bir başka aşama da bütçenin denetimi sürecinde yaşananlardır. Bütçenin parlamento, maliye örgütü elemanları tarafından yapılan denetimler dışında en önemli denetimi, bilindiği üzere, Sayıştay tarafından yapılmaktadır. Sayıştay denetimlerinin parlamentoda ve basında ne denli yetersiz ve saptırıcı nitelemelerle yer aldığı ve bir bakıma kamuoyu denetiminden uzak tutulmaya çalışılmasının da demokratik devlet yönetimi ile bağdaşır durum olmadığı ortadadır.
Genel bakışla, bütçe tartışmalarında sistematik olarak görülmesi gereken diğer bir konu da gelirler konusunda göze çarpar. Kapitalizmin işleyiş dinamiğinde, kamu gelirlerinin göreli dağılımının tartışılması iki açıdan anlamsızdır. Birincisi, vergi yükü dağılımı ekonomik güç dağılımına göre şekillendiğine ve piyasa koşullarında oluşan birincil gelir dağılımı vergi sistemi ile etkili şekilde telafi edilemediğine göre, vergi yükünün adaletsiz dağıldığının tartışılmasının hiçbir pratik ve siyasi sonucu yoktur. Örneğin, asgari ücretin vergi dışı kalması, kapitalist sistemde olası olamayacak bir güç ilişkisi değişimini gerektirir. Kapitalist sistemde böyle bir güç ilişkisi değişimi yapılmayacağına göre, sistem tartışmasına girmeden salt bu değişim talebi, adeta olabilecekmiş gibi toplumu oyalarcasına gündeme gelmemelidir. Meseleye biraz yakından bakalım. Asgari ücret üzerindeki vergi, yaygın işsizlik koşulunda istihdamı kısabildiği halde, kalifye emek dışında, istihdam içi emekçiler üzerinde yük yıkmaz. Ancak bu vergi patrona da yük yıkmayıp, üretime giren emek maliyeti olarak tüketiciye yansıtılır. Kısacası, son tahlilde, asgari ücret üzerindeki vergi bir tür dolaylı vergi niteliğine bürünerek topluma adaletsiz yük yıkar. Asgari ücret üzerindeki doğrudan vergi kaldırılsa, bu yük doğrudan kâr üzerine geleceğinden patronlar bu konuda sessiz kalmayı yeğlerken, patronların siyasi ajanları da bu sessizliği politik uygulamada yaşama geçirmektedir.
Her bütçe döneminde vergi yükü adaleti açısından uzun uzun tartışılan dolaylı ve dolaysız vergi oranları da, benzer şekilde, sistem bağlamında ele alınmalıdır. Kapitalist sistem ücret esaretini piyasa uygulaması, belki de piyasa demokrasisi olarak göstererek ana dokuyu gözlerden uzak tuttuğu gibi, dolaylı/dolaysız vergi ayırımı tartışmasını da taraflara hararetle yaptırarak, sistemi geri plana çekebilmektedir. İşte, bu tür tartışmaların anlamsızlığının ikinci sebebi burada yatmaktadır; anlamsız ve sistem değişmedikçe olamayacak tartışmalarla zaman geçirilirken sistem geri plana çekilmekte, sorunlar bazı politikalarla giderilebilecekmiş gibi topluma yansıtılmaktadır. Gerçekçi olursak, vasıtalı vergiler azalan oranlı olarak adaletsizdir de, bir dizi istisna ve muafiyetlerle uygulanan dolaysız vergiler çok mu adildir? Dolayısıyla, birincisi, bu tür meseleler sistem bağlamında ve sistem mantığı ile tartışılmalıdır; ikincisi ise, her konu içerik ve uygulanışı ile ele alınıp yüzeysel peşin yargılardan kaçınılmalıdır.
Kapitalist sistemin adaletsizlikleri salt vergilerde da yansımamaktadır. Ancak, vergilerin salınma sürecinin parlamenterlerin iradesi dâhilinde olduğu zannedildiğinden, toplumsal vicdana uygun vergi adalet yapısının oluşturulabileceği gündemde tutulmaktadır. Bu mantık, toplumsal güç ilişkilerinin üretim ilişkisi sonucu olduğu gerçeğini perdelediği gibi, ekonomik sisteme gönderi yapılmadan gelir dağılımı ya da vergi yükü dağılımında düzenlemeler yapılabileceği görüntüsü yaratmaktadır. Bu tartışma, toplumsal güç ilişkisini göz ardı ettiği gibi, aynı mantıkla sistem konusunu da dikkatlerden uzakta tutmaktadır. Kapitalizmin adaletsizlik olarak topluma yansıyan sorunlarının salt sorun temelinde çözüme kavuşturulabileceği görüşü, tartışmaları sistem konusunun dışında tutmaya yönelik ideolojik saptırmadır. Ne var ki, ana akım maliye öğretisi çerçevesinde de kamu kesiminin bir işlevi olarak, piyasa sürecinde oluşmuş gelir dağılımını bir miktar düzeltici vergi ve harcama politikalarıyla düzeltilmesi önerilir. Ekonomi ile politikayı birbirinden ayıran sağ eğilimli sosyal demokrasi mantığını yansıtan bu görüş, özelleştirme ve sair piyasa ekonomisi kurallarına da şiddetle bağlı olup, toplumun adalet duygularını rencide eden bazı çarpıklıkların kamu politikalarıyla giderilebileceği görüşüne dayanır ki, bu yaklaşım bir sistem olarak kapitalizmin özünde toplumsal huzursuzluk yaratma eğilimli olmadığı, oluşan huzursuzlukların arızi olduğu ve bazı uygun politikalarla giderilebileceği yönünde, özde kapitalizmi koruyan ve oluşan sorunların çözümlenememesinden de siyasileri ya da sair etkisiz politika ve uygulamaları sorumlu tutarak sistemi aklar.
Uygulanan bütçe sistemi ulus-devlet ve ulusal egemenlik görüşleriyle bağdaşmayan, çağdaş demokratik devlet yönetimine aykırıdır. Halka ait malvarlığının kullanım biçimi sadece ve sadece halka, onun adına tek yetkili olan parlamentoya aittir.
Gazete Manifesto
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
