Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

Dedelere maaş bağlayıp bağımlı hale getirmek istiyorlar!

Yayınlanma:

|

Şair, Yazar, Çevirmen Abbas Karakaya, “Alevi dedelerine maaş bağlanırsa, ne Alevi dedeleri Aleviliği anlatabilecek, ne de talipler Aleviliği yaşayabilecekler” dedi. Karakaya, dedelerin maaşlı devlet memuru olunca kendilerine çizilecek sınırların dışına çıkamayacaklarına dikkat çekti ve ekledi: Aleviler açısından adaletsizliği gidermenin yolu 20-25 milyon Alevi içinden 1585 cemevi dedesini maaşa bağlamak olmamalı!

Kendisi de bir Alevi olan Şair, Yazar, Çevirmen Abbas Karakaya, son günlerde AKP hükümetinin basına sızdırdığı ‘dedelere maaş verilmesi’ meselesine ilişkin bir yazı kaleme aldı.
Alevi dedeleri ve havlu atmış iktidar” başlıklı PİRHA’ya gönderdiği yazıda, “Alevi dedelerine maaş bağlanırsa, ne Alevi dedeleri Aleviliği anlatabilecek, ne de talipler Aleviliği yaşayabilecekler” dedi.

Karakaya, “Açık konuşalım: İşin içine maaş girince, Alevi dedeleri artık Alevilikteki içkin Tanrı anlayışını, yani Tanrı’nın yarattığı yeryüzünü terk etmediğini, canlar için günah-sevap defteri tutmadığını; Ene-l Hak kavramını, Alevilikte öbür dünya, cennet, cehennem kavramlarının olmadığı gibi Aleviliği Alevilik yapan özgün fikirleri anlatamayacaklar ya da anlatmakta zorlanacaklar. Çünkü dedeler maaşlı devlet memuru olunca kendilerine çizilecek sınırların dışına çıkamayacaklar” ifadelerini kullandı.

“Aleviler açısından adaletsizliği gidermenin yolu 20-25 milyon Alevi içinden 1585 cemevi dedesini maaşa bağlamak olmamalı” diyen Karakaya, “Yirmi milyonluk bir kitle içinde 2-3 bin Alevi’ye maaş vermek bu sorunu çözecek mi? Ne yazık ki çözmeyecek. Zaten bu maaş önerisini getiren devletin böyle bir amacı da yok. Asıl amaç Alevi asimilasyonu derinleştirmek, hızlandırmak” diye vurguladı.

Karakaya’nın yazısının tam metni şöyle:

“Alevi dedelerine maaş bağlanırsa, ne Alevi dedeleri Aleviliği anlatabilecek, ne de talipler Aleviliği yaşayabilecekler.

Aynı zamanda yüksek bir ahlak ve kültür olan, tüm canlıların hakkını gözeten, korku değil, sevgiyle, muhabbetle mayalanmış bu neşeli inanç biraz daha hırpalanmış olacak. Bu da, en son çözümlemede, Aleviliğin asimilasyonuna (eritilme ve unutturulmasına) hizmet edecek. Ama bu toplum buna müsaade etmeyecek.

Açık konuşalım: İşin içine maaş girince, Alevi dedeleri artık Alevilikteki içkin Tanrı anlayışını, yani Tanrı’nın yarattığı yeryüzünü terk etmediğini, canlar için günah-sevap defteri tutmadığını; Ene-l Hak kavramını, Alevilikte öbür dünya, cennet, cehennem kavramlarının olmadığı gibi Aleviliği Alevilik yapan özgün fikirleri anlatamayacaklar ya da anlatmakta zorlanacaklar. Çünkü dedeler maaşlı devlet memuru olunca kendilerine çizilecek sınırların dışına çıkamayacaklar. Çıktıkları takdirde hukuki, idari, cezai yaptırımlarla karşılaşacaklar. Yani Alevilik konuşulamayacak ve aktarılamayacak. Çünkü size maaş veren makam sizi kendi istediği kalıba dökmek isteyecek. Açık konuşalım: Sazımız, sözümüz, gülbenkler ve nefeslerimiz yavaş yavaş söylenmez olacak. Şiirin, müziğin inançta, dinde yeri olmaz diyecekler. Bektaşi fıkralarındaki neşemize bile daha sert itirazlar gelecek. Hakk’a yürüme erkannamelerimizi değiştirmemiz istenecek. Cemevlerine zamanında ‘cümbüş evi’ diyen Diyanet zihniyet bizi kendilerine benzetecek. Namaz dinin direğidir, kılana bu kadar sevap, kılmayana şu kadar ceza yazılır teranelerini daha sık ve sistematik duyacağız. Oysa yolumuzun mihenk taşlarından Şeyh Bedrettin yüzyıllar öncesinden Varidat’da şunu yazıyor: “Bütün namazlar ve niyazlar ahlakın düzeltilmesi ve iç yüzün arınması için bir vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarz ve türde yapılırsa yapılsın, Tanrı’nın dileğine uygun olur.” Kısaca, Alevi dedeleri devlet memuru olurlarsa bu ve benzeri özgün, insanın dünyadaki gizemli yolculuğunu kolaylaştıran, doğayla uyumlu güzel Alevi bakış açılarını, çağımızın sorunlarına da cevaplar veren barışçıl, dayanışmacı, toplumcu incelikleri aktarmakta zorlanacaklar. Dedelerimiz parayı veren makamların yazdıkları reçetevari Sünni program ve propaganda alanı içinden seslenmeye ve davranmaya mecbur bırakılacaklar.

ALEVİLERİN TALEPLERİ

Alevilerin talepleri on yıllardan beri biliniyor. Bu talepler Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) internet sayfasından görülebilir. Taleplerin en acil olan ikisi şudur: Zorunlu din derslerine son verilmeli ve cemevlerinin Alevilerin inanç merkezi olduğu yasalara geçirilmelidir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2014 yılında cemevlerinin ibadethane olduğuna ilişkin karar vermiş, ardından Yargıtay 2018 yılında cemevlerinin ibadethane olduğuna, tıpkı diğer ibadethaneler gibi elektrik faturalarının da devlet tarafından karşılanması gerektiğine hükmetmişti. Aleviler için bir şey yapmak isteyen iktidar önce mahkeme kararlarını yerine getirsin demek gerekmez mi? Geçerken şu özeleştiriyi de not edelim: Alevi örgütleri ve kurumları son yıllarda Alevilerin Eşit Yurttaşlık talepleri için mücadeleyi tavsatmış görünüyorlar. Cemevi inşaatları ve belediyelerden kaynak bulma ana meşgaleleri olmuş. Geçenlerde yaşanan Isparta Cemevi Vakası bu gidişatın yanlışlığını, çıkmaz bir sokak olduğunu gösterdi.

Kamu kaynaklarının son derece adaletsiz dağıtıldığı; Aleviler dâhil geniş halk kitleleri aleyhine politikalar izlendiği aşikâr. Buna mukabil büyük şirketler ve sermayenin açıkça kollandığını özellikle bu salgın döneminde herkes gördü, acılarla tecrübe etti, ediyor. Bu durumda, Aleviler açısından bu adaletsizliği gidermenin yolu 20-25 milyon Alevi içinden 1585 cemevi dedesini maaşa bağlamak olmamalı. Yirmi milyonluk bir kitle içinde 2-3 bin Alevi’ye maaş vermek bu sorunu çözecek mi? Ne yazık ki çözmeyecek. Zaten bu maaş önerisini getiren devletin böyle bir amacı da yok. Asıl amaç Alevi asimilasyonu derinleştirmek, hızlandırmak. İktidarın tek taşla vurmak istediği ikinci kuşsa, kendisine doğru artan sosyal ve ekonomik haklar temelli muhalefeti, mücadeleyi zayıflatmak ve bölmektir.

HAVLU ATMIŞ BİR İKTİDAR

Dedelere maaş bağlama teşebbüsünün manidar bir zamanlaması olduğu Alevi olsun, olmasın herkes farkında. Başka bir yol ulumuzun, Pir Sultan Abdal’ın “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” sözünü hatırlayalım: Rant için ormanını yakmaktan, deresini, suyunu zehirlemekten çekinmeyen, ülkesini kara para aklama ve uyuşturucu ticaretinin merkezine çevirmiş bir iktidardan bahsediyoruz. Berkin Elvanlar, Ali İsmail Korkmazlar için vur emri çıkarmış bir iktidarın dedelerimizi maaşa bağlamasını konuşuyoruz. Kendi seçmeni bile partilerini terk ederken Alevi dedelerine maaşa bağlamak isteyen de aynı iktidar. Halkın vergilerini beş büyük müteahhit çetesine aktarmakta beis görmeyen, halkını açlıkla terbiye eden iktidarın İçişleri bakanlığının resmi olmayan danışmanların 1585 cemevi ziyareti yapmış. En başta taliplerin, bu ziyaretlerde görüşülen dede ve yöneticilerin ezici çoğunluğunun dedelere maaş cinliğine karşı çıkacaklarını düşünüyorum. Çok küçük bir azınlık uzatılan bu havuca tamah edebilir. Ama her toplumda o kadar fire olur. Alevi toplumu önderleriyle beraber kendini arındırmayı da başaracak; bu aldatmaca, bu pespaye fırsatçılığı elinin tersiyle itecektir. Aleviler bunu birçok kez başardı, tarihimiz, günümüz ve ‘geleceğimiz’ de alın açıklıkları ve onurlu davranışlarla doludur.

SONUÇ YERİNE: YENİ BİR SAPTIRMACA

Alevilerin mücadelesi haklar ve özgürlükler mücadelesidir. Tekrarlayalım, dedelere maaş bağlanması bir Alevi talebi değildir. Yaklaşan seçimde oy alma yatırımıdır. Aynı zamanda Alevilerin ve Türkiye’nin gündemini fuzuli işlerle meşgul etme girişimidir. Yoksulluk, işsizlik, kadın cinayetleri, doğa kırımları, madencilik ve HES’lerle ülke insanı ve kaynakları tarumar edilirken, ayyuka ulaşmış bu suç ve kötülükleri dikkatlerden kaçırma girişimidir. Ayrıca, ‘Alevilik İslam içi mi, dışı mı’ gibi yanlış bir sorunun benzeridir. Yani devleti yöneten bölücü, tek tipçi zihniyet şimdi de istiyor ki Aleviler ‘dedeler maaş alsın mı, almasın mı’ gibi anlamsız, yanlış bir sorunun peşine takılsınlar, birbirleriyle münakaşaya başlasınlar. Ama sevgiye inanmış, paraya tapmayan Aleviler bu oyuna gelmeyecekler.”

PİRHA

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.