Connect with us

EKONOMİ

Ekonomide Kusursuz Fırtına Bizi Bekliyor

Yayınlanma:

|

Hayat pahalılığı ortamında yaşamını sürdürme mücadelesi veren dar gelirli kesimlere ücret artışı yapılacağı kesin. Ancak öteki taraftan yüksek enflasyon ortamında reel ücretlerin yüksek tutulması durumunda bu da zaten kışkırtılmış olan talebe benzin dökmek gibi bir etki yaratacak. Bu durum gerçekleşirse hiper-enflasyon riskini de ortaya çıkaracak.

Türk Lirası’nın bir hafta içinde yüzde yirmilik değer kaybı ile piyasalar önünü görmekte zorlanıyor. Döviz kurlarındaki aşırı oynaklık ve ham madde ithalinden petrol fiyatlarına kadar temel bir çok üründe yaşanan fiyat değişiklikleri beraberinde ciddi bir enflasyonu da getiriyor. Merkez Bankası’nın faiz oranlarını ciddi şekilde düşürmesi ise tüm bu sürecin sebebi olarak görülüyor.

Son derece kırılgan olan ekonomide durumu analiz etmek ve geleceğe dair öngörülerde bulunmak her geçen gün daha da zor hale gelirken krizin sebeplerini, muhtemel riskleri ve senaryoları daha önce Merkez Bankası başkan yardımcılığı ve Borsa İstanbul Yönetim Kurulu başkanlığı ile Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş Gelecek Partisi Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. İbrahim Turhan ile konuştuk.

Türkiye ciddi bir ekonomik krizin içinde ama esas olarak neyle karşı karşıyayız? Bir tarafta ekside rezervler, kur rejimi ile çelişen programlar yani teknik ve akademik izah; öbür tarafta siyasi sorun, yönetme ve yönetememe meselesi… Türkiye ne ile karşı karşıya ekonomik kriz anlamında?

Bu konunun birkaç katmanda incelenmesi gerekiyor. Birincisi, akut olarak karşı karşıya olduğumuz aşırı oynaklık ve dengesizlik. Türkiye iktisat tarihinde sabit kur rejiminden çıktıktan sonraki dönemi, yani 24 Ocak 1980 sonrası dönemi konuşalım. Geçen hafta Salı günü yaşadığımıza benzer bir güne çok ender rastlanır. Hatırladığım 1994’te oldu bir tek. Bir gün içinde kurun yüzde 17-18 artması, aynı zamanda gün içi oynaklığın inanılmaz derecelere çıkması… Sadece kurun yükselmesini değil, bir taraftan da yukarı aşağı hareket eden, aşırı dalgalanan bir kur görüyoruz. Birinci katmanı, krizin akut görüntüsü olarak tanımlayabileceğimiz aşırı oynaklık oluşturuyor.

İkinci katman, kurdaki son üç aylık hareket. ABD doları 1 Eylül’de 8 lira 29 kuruş. Eylül başından itibaren, tam tarih söyleyeyim; 8 Eylül’den sonra kurda çok belirgin bir artış oluyor. Kurun yıl başından beri seyrine  bakacak olursak,  Türk lirasının performansını üç ayrı döneme ayırmak mümkün. Yılın başından 19 Mart’ta Merkez Bankası başkanının görevden alınmasına kadar geçen birinci dönem; 19 Mart ile 8 Eylül arasındaki ikinci dönem ve o günden beri yaşadığımız üçüncü dönem. Birinci dönemde TL, ekonomileri Türkiye’ye benzer diğer ülkelerin paralarından daha iyi bir performans sergiledi. Burada bir hususa açıklık getirelim; ekonomideki yapısal sorunlar o zaman başlamadı, daha önce de aynı sorunlar vardı ama yılın başındaki o ilk üç aylık dönemde buna rağmen TL görece iyi performans gösterebildi. Merkez Bankası Başkanı 19 Mart’ta görevden alınınca kurda bir sıçrama yaşandı. Amerikan doları kuru bir anda 8,25 düzeyine çıktı. Bu hareketin sebebi yeni başkanın faiz indirimi yapacağı beklentisi, daha doğrusu endişesiydi. Ama bu gerçekleşmeyince kurun yatay seyrettiğini gördük. Öyle ki Eylül başında dolar kuru 8,30’du. Yani neredeyse yatay seyretmiş. 8 Eylül’den ve özellikle de 15 Kasım’dan sonra ise kur adeta çıldırmış. TL artık başka herhangi bir parayla karşılaştırılamayacak ölçüde değer kaybetmiş. Neden kur Eylül ayından sonra birdenbire sert bir hareket yaptı? Bundan sonra ne olabilir? İkinci konu bu.

Üçüncü konu ise kurda yaşananların ekonominin geri kalanına ve insanların günlük yaşantılarına yansımalarının ne olacağıdır. Daha büyük bir politik iktisat penceresinden baktığımız zaman ne görüyoruz?

Bunları kısa kısa, teknik ayrıntısına girmeden değerlendireceğim. Birincisi, anlık yaşadığımız şey piyasada fiyat oluşamaması sorunudur. Buna ne sebep olur? Bir yerde alıcı var, satıcı yoksa fiyat oluşturamazsınız. Türkiye tam da bu durumu yaşıyor. Sadece kurun artışı değil, oynaklık da çok etkili. 23 Kasım Salı günü dolar 11.20’den başladı ve 13.40’ı gördü. Artış yüzde 18 oldu. Ama sadece bu da değil, gün içerisinde sürekli aşağı-yukarı sert hareketler yaşandı. Beş-on dakika içinde üzde 10’luk fiyat adımları görüldüğü oldu. Bu oynaklık tamamen öngörülemezlikten kaynaklanıyor. Beş dakika sonra ne olacağını bilememek fiyatta denge düzeyinin oluşmasını imkansız kılıyor.

Bu ölçüdeki öngörülemezliğin üç temel sebebi var. Birincisi, Merkez Bankasının bir sonraki adımı ile ilgili kimsenin bilgisi yok. Başka örnek; Amerikan Merkez Bankasının önümüzdeki bir yıl içerisinde hangi tarihlerde hangi adımları atacağını ekonomistler üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyor. Çok büyük bir yanılma olmaksızın öngörülen doğru çıkıyor. Merkez Bankası yanlış işler yapabilir ama burada sorun sadece yapılan işin yanlış olması değil, ne yapılacağı ile ilgili kimsenin fikir sahibi olmaması. Merkez Bankası önümüzdeki ayda hangi kararı alacak diye piyasa uzmanlarına sorulunca 100 puan artıracak diyen var, sabit diyen var, 100 puan inecek diyen var, 200 puan inecek diyen var, 300 puan inecek diyen var. Yani beklentiler 400 puanlık bir aralıkta sallanıyor. Bu da aslında beklenti yok demektir.

Faiz indirme meselesinin doğruluğunu yanlışlığını bir yana bırakalım. Mesela Merkez Bankası faiz yüzde 19 iken indirimlere başlandı. Bu aydan sonra Aralık ayında bir indirim daha yaparsa yüzde 14’e düşmüş olacak. Merkez Bankası böyle yapacağına, yani Eylül’de 100, Kasım’da 200 puan yapacağına, en başında ‘5 puan indiriyorum’ deseydi ne olurdu? Çok sert hareket olurdu, dalgalanma olurdu ama ‘5 puan indirdim ama artık değiştirmeyeceğim’ dese, bu karar yanlış karar olsa bile en azından ona göre hesap yaparsınız. Bundan sonra bu olacaksa faiz oranı ve kur da böyle olur dersiniz. Şu anda bununla ilgili belirsizlik var.

İkinci belirsizlik ekonomi yönetimi ile ilgili. Geçen hafta 17 Kasım Çarşamba günü Adalet ve Kalkınma Partisi grup toplantısından beri Türkiye’de bir Hazine ve Maliye Bakanı var mı yok mu emin olamıyoruz. Spekülasyonlar yayılıyor. Bakan kamuoyu önüne de çıkmadı o tarihten beri. Ekonomide ciddi bir sarsıntı varken tek açıklama yapılmadı. Bu da ikinci belirsizlik. Neden? Politikalardaki diğer olumsuzluklara ve ekonomideki yapısal sorunlara rağmen Lütfi Elvan’ın bakan olarak görev yapıyor olması kamu bankaları ile ilgili, bütçeyle ilgili, bazı maliye politikası unsurları ile ilgili kısmi de olsa bir güven ortamı sağlıyor. En azından yapılabilecek olanlarla ilgili bir güvenlik aralığı olduğunu düşünmesini sağlıyor piyasanın. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Sayın Bakanın gerçekte böyle bir gücü ve etkisi olup olmaması bir tarafa, piyasanın algısı bu yönde.

Üçüncü belirsizlik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın 100 puan faiz indiriminden birkaç gün sonra Bakanlar Kurulu sonrasında yaptığı konuşmadaki bazı ifadelerden kaynaklandı. Aslında irticalen değil hazırlanmış bir metin üzerinden konuşmuştu., Orada kur artışının ekonomiye çok da zarar vermeyeceğini izah etmeye çalıştı. Burada da üç unsura değindi: Birincisi, bankacılık sektöründe döviz açığı yok. Dolayısıyla bankaların döviz varlıkları borçlarını karşılıyor, sorun yaşamayız dedi. İkincisi, şirketler açısından da sorun yok. Onun deyimiyle “rekabetçi kur” ihracatı artırıyor, yani şirketlerin gelirleri etkilenmiyor. Dolayısıyla orada da bir problem yok. Üçüncüsü, hane halklarının döviz borcu yok, hatta tam tersine “evde yastık altında ve bankalarda ciddi miktarda döviz birikimi var” dedi. Bu söz o bağlamın dışına yorumlanmaya elverişli bir söz. Ertesi gün kendim de gözlemledim, piyasalarda o açıklamasının ardından acaba vatandaşın evindeki ya da bankadaki dövizine dair bir karar mı açıklanacak, kambiyo kontrolüne mi geçilecek gibi bir kuşku ortamı doğdu. Bu üç belirsizlik bir anda etkili olunca da döviz kurunda fiyat oluşamaması durumunu meydana getirdi.

Döviz opsiyonları vardır. Opsiyon sözleşmeleri belli bir fiyattan belli bir miktarda dövizi satın alma ya da satma hakkını verir size. Prim ödersiniz ve karşı taraftan belli miktarda ABD dolarını, diyelim ki 100 bin ABD dolarını, belli bir kur düzeyinden, diyelim ki 12 liradan satın alma hakkı verir. Özellikle kur riskine karşın korunmak isteyenlerin başvurduğu ürünlerdir. Kurda böyle hareket olunca o opsiyon sözleşmeleri hızla devreye girmeye başlar. Normalleşmesi düşük ihtimal olan, çok düşük olasılıklar taşıyan büyük miktarlı riskler bir anda realize olmaya başlar. Tabii o yükümlülüğü yerine getirmek için bir döviz talebi oluşuyor.

İşin bu akut yönü aslında tamamen kriz yönetim becerisi olmamasından kaynaklanır. Bunlar, uygulamak istediğiniz politikanın doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, politika yöneliminizi değiştirmeden rahatlıkla önleyebileceğiniz meseleler. Bunlar için bile kapasite olmadığı anlaşılıyor.

Konunun ikinci boyutu daha orta vadeli. Merkez Bankası başkanının değiştirildiği tarihten 8 Eylül’e kadar yatay seyreden kur birden hareketlendi. Ne olduğunu anlamak için filmi bir yıl kadar geri almamız gerekiyor. Hükümet, daha doğrusu Cumhurbaşkanı, Kasım 2020’den sonra politika değişikliği arayışına girdi. O tarihte iki olay örtüştü: Bir taraftan Berat Albayrak  ile Murat Uysal’ın görevden alınması ve yerlerine ise daha piyasa dostu bir görüntü sergileyen Elvan ile Ağbal’ın getirilmesi; diğer tarafta ABD’deki başkanlık seçimi. Kamuoyunun hatırlayacağı gibi Sayın Cumhurbaşkanı yine Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir il toplantısında bu değişikliklerin küresel ekonomi politik dengelerdeki değişikliklerle ilgili olduğunu ifade etti. Arkasından içeride İYİ Parti’ye yönelik sıcak mesajlar paylaşılmaya başlandığına tanık olduk. Cumhurbaşkanı Türkiye ittifakı diye bir kavramı gündeme getirdi. Keza aynı şekilde bir adalet ve yargı reformu, demokratikleşme reformu konuşulmaya başlandı. Buradan anlıyoruz ki birtakım şeyler değişmiş, ekonomide de işlerin yolunda gitmediği itiraf edilmiş. Bir arayış var. Ama bir de sizin muhataplarınız var. İçerideki muhataplar da dışarıdaki muhataplar da bu kozmetik kabilinden adımları yeterli görmedi.

Görünen o ki hükümetin hem içerideki hem de dışarıdaki angajmanları, oluşturduğu ittifaklar ve koalisyonlar dolayısıyla daha fazlasını yapmaya olanağı yoktu. O dönem yaptığım analizde ifade ettiğim gibi hükümet bir şey yapmak istiyor ama hem dışarıdaki muhatapları hem daha önce girmiş olduğu ilişkiler yeterli hareket alanını tanımadı. Bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca Cumhurbaşkanı 12 Mart’ta “Fiyat istikrarı diyorlar bazıları. Biz onu kaldırdık ve bir kenara koyduk. Bundan sonra politikamızın yönelimi üretim, yatırım, istihdam ve ihracat üzerinde olacaktır” dedi ve bir hafta sonra da Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ı görevden aldı.

Ben bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. O dönemden itibaren oluşturulan yeni bir politika çerçevesi gündeme geldi. Bunun uygulamaya sokulması anlaşılıyor ki altı ay kadar sürdü. Bu politikanın oluşturulması, unsurlarının bir araya getirilmesi, buna yönelik ekonomi bürokrasisindeki değişikliklerin yapılması vs. zaman aldı. Merkez Bankasının üst yönetiminde şimdiki başkanın işini zorlaştıran yöneticiler değiştirildi. Bundan sonra yeni politika çerçevesine girildi. Nedir bu çerçeve? Basitçe; faizleri düşürelim, tüketim talebi artsın, üretim artsın, ucuz kredi verelim. Talep artınca talep canlansın, ekonomide yüksek büyüme oranlarına ulaşılsın, işsizlik daha fazla artmasın.

Bu mümkün mü?

Mümkün olmadığını görüyoruz. Düşük ve hatta negatif yerel faizler ortamında Türk lirası zayıflasın ama Türk lirası zayıflaması ihracatı desteklesin, ihracat güçlü seyrettiği için dış açık bir problem olmasın, dövizin yokluğu yaşanmasın, fiyatı artsın ama döviz kıtlığı sorunu yaşanmasın… Bunun neticesinde tabii ki çok yüksek bir enflasyon sorunu olacak. Bu sorunu da ücretleri artırarak ya da hafiyecilik oynayarak, market basarak, cezalar keserek yönetebiliriz gibi bir politika çerçevesi var.

KIŞKIRTILMIŞ TALEBİN NASIL BİR ENFLASYONA SEBEP OLACAĞINA DAİR EN UFAK FİKİRLERİ YOK

Yanlış olduğunu anlamak için derin bir ekonomi bilgisi gerekmeyen bu tercihin sebebi ne? Bunu bir Nasrettin Hoca fıkrası ile anlatmaya çalışayım. Nasrettin Hoca evinin kapısının önünde yerde bir şeyler arıyordur. Komşusu, “Hocam hayırdır?” diyor. “Yüzüğümü kaybettim” diyor hoca. Komşu bakıyor, yüzük falan yok evin önünde. “Hoca, yüzüğü burada kaybettiğine emin misin” diyor. “Yok yahu! Samanlıkta kaybettim” diyor. “E hocam sen delirdin mi? Samanlıkta kaybettiysen burada niye arıyorsun” diyor. “Orası çok karanlık ve karışık. Arasam bulamayacağım. Hiç olmazsa burada arayayım” diyor. Hükümetin yaptığı da biraz bu.

Enflasyonu düşürüp Türk lirasına itibar kazandırmak, böylece sürdürmeyi sağlamak. Aynı zamanda yapısal reformlarla bu politikayı güçlendirmek. Aslında doğru tercih ama hükümet için yapılması mümkün değil. Hükümet nasıl Kasım’da girilen yönde devam edemediyse şu anda bunu yapmak da mümkün değil. Sherlock Holmes sık sık der ki “imkânsız olanı eledikten sonra geriye kalan ne kadar olasılık dışı gibi görünse de gerçeğin ta kendisidir”. Hükümetin yaptığı da bu. Samanlıkta yüzüğü bulamayacaksak o zaman bunu yaparız: Düşük faiz ile talebi destekleyelim.

Kışkırtılmış talebin nasıl bir enflasyona yol açacağı hakkında en ufak fikirleri olmadığını anlıyorum. Ayrıca bu yüksek enflasyonun kur artışlarıyla beraber nasıl sarmala döneceğini, ekonomide tahribata yol açacağını, maliye politikasını çok kısa sürede -80’lerde ve 90’larda örneğini gördüğümüz gibi- yerle bir edebileceğini hesap edemedikleri anlaşılıyor. Son olarak olayın ekonomi-politik boyutuna bakalım. Anketler bir süredir hükümet ve iktidar ortakları açısından pek parlak bir görünüm sunmuyor. Burada hükümet artık “Ben Türkiye’ye ilişkin nasıl uzun vadeli bir politika çerçevesi oluşturabilirim” bakışından ziyade “Yaklaşmakta olan seçimlere kadar ayakta kalmayı nasıl başarabilirim” tanımlı bir politik yönelime geçmiş durumda. Özellikle de küresel salgının Türkiye’de etkili olduğu dönemde düşük gelir gruplarındaki kesimlerin, ki bunlar bildiğimiz gibi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yüksek oy kesimine sahip olduğu kesimlerdi, müthiş bir erime yaşanıyor. Düşük gelir grubundaki insanlar artık hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Dolayısıyla buradaki tercih yüksek ücret artışları yaparak en azından bir süre bu kesimlere nefes aldırmayı planlıyor. Tabii ki arkasından gelecek muazzam seviyedeki enflasyon dalgası aslında çok kısa süre içinde bu politikayı da anlamsız hale getirecek. Onun için bu politik analiz de geçerli değil. Burada bir çıkış olduğunu düşünmüyorum.

Bugüne nasıl geldik anlattınız. Şu anda Türkiye’yi bekleyen risk ne? İflas mı? Ödemeler dengesinin bozulması mı? Ekonomik olarak bizi ne bekliyor? Ekonomi sadece banka hesabı değil. Aile huzuru, gelecek hayalleri… Bunların hepsini şekillendirir. Toplumsal olarak kriz zamanlarında boşanmaların artması, intiharlar gibi. Gözüken en kötü risk olarak ne var önümüzde?

Çok basit bir örnek verelim. Erasmus’a giden öğrenciler var. Bunlar geçen yıl gittiler. Geçen yıl kararı verdikleri zaman dolar 7 TL idi. Bugün en muhafazakâr tahmin ile 12 buçuk lira. Yüzde 70 artış var. O çocukların nasıl sıkıntı yaşadıklarını gözünüzün önüne getirin. Başka bir sahne: Sipariş geliyor. Birisi sizden mal almak istiyor fakat diyelim ki üretim 3 ay sürecek. 3 ay sonra malı teslim etme zamanı gelince o malın üretimindeki girdilerin maliyetinin, işçiye ödeyeceğiniz ücretin ne olacağıyla ilgili hiçbir fikriniz yok. Çok büyük bir sapma olabileceğini hissediyorsunuz. Birçok firma üretim durdurma kararı aldı. Fiyat veremiyor. Daha çarpıcı örneği Kapalıçarşı’daki döviz bürolarında yaşandı. 23 Kasım Salı günü, hatta bir önceki Perşembe günü de oldu, bir süreliğine ekranlar karardı ve işlemler durdu. Bir fiyat veriyorsunuz. Karşınızdaki döviz alacak ya da döviz satacak. O anda verdiği fiyat 5 ile 10 saniyede değişiyor. Yüksek miktarlı işler söz konusu olduğunda ise iki taraftan birinin büyük zarar etmesi ihtimali var. Bunlar konuşmamın başına değindiğim fiyat oluşumunun mümkün olmaktan çıkması durumunun birtakım yansımaları.

Bir başka yine sahne gözümüzde canlansın. Türkiye hazinesi bir süredir Türk lirası cinsinden borçlanmakta güçlük çektiği için yurt içinden de altın ve yabancı para cinsinden borçlanmaya başladı. Şu anda yabancı para cinsinden ya da altına endeksli olan borçlanmaların tutarı 140 milyar doların biraz üzerinde. Bu rakam aslında değişmedi. Yeni bir borçlanma yapılmış veya ilave borç alınmış değil. Buna karşın sadece Eylül sonunda bugüne kadar kurda yaşanan hareketin sonucu olarak Türkiye’nin kamu borcu 500 milyar Türk lirasından daha fazla arttı.

MECLİSTE TARTIŞILAN 2022 BÜTÇESİNİN ARTIK ANLAMI KALMADI

Türkiye’nin bir yıllık yatırım bütçesi ne kadar?

Toplam bütçe harcamaları bu yıl için 1,5 trilyon lira. 2022 için 1 trilyon 750 milyar TL öngörülüyor.

500 milyar arttı dediniz. Mesela bundan ne anlamamız gerekiyor? Bütçenin üçte biri oranda bir borç artışından bahsediyoruz.

Aslında bütçe yıllık bir akım, borç stokundaki artış ise adı üzerinde bir stok değişken. Ama bütçe ile ilgigli yönü bu borcu sürdürmenin bir maliyeti var. İlave artışın bütçeye faiz maliyeti 100 milyar lira olacak. Bugünlerde TBMM’de tartışılan ama bence artık anlamı olmayan 2022 yılı bütçesinde hükümetin faiz harcaması için öngördüğü240 milyar liraydı. Yani bütçede öngördüğünüz faiz harcamalarını bir anda yüzde 40 kadar artırabilecek yeni bir durumla karşı karşıyasınız. Bu faiz harcaması artışının tamamı belki önümüzdeki yıl içinde gerçekleşmeyeycek. Ama etkisinin büyüklüğü bu ölçekte.

ŞİMDİLİK BİR ÖDEMELER DENGESİ KRİZİ YOK.

Türkiye’nin çok uzun süredir karşı karşıya olduğu bir açmaz vardı. Yüksek büyüme olduğu zaman cari açık yaşanırdı. Cari açığı kapatmak istediğiniz zaman büyümede büyük düşüş olurdu. Bu yıl kuvvetle muhtemel iki basamaklı bir büyüme sağlayacak Türkiye. Ama cari açıkta problem olmayacak. Seneye cari fazla verecek. Hatta belki dış ticaret fazlası verecek. İhracat gelirleri ithalatı aşabilir. Yine de 2022’de yüzde 4-5’in üzerinde bir büyüme mümkün görünüyor. Belki de politika yapıcılarının aklını çelen, onları yanlış yola sürükleyen buradaki cazibe. Bunu olta ucundaki yeme benzetebilirsiniz. O yemi yuttuğunuz zaman ilk anda karnınızın doyduğunu sanıyorsunuz, belki ama zokayı da yutuyorsunuz. O ne? Enflasyon ve kur artışı sarmalı dediğimiz girdap. Bir ekonomiyi çok rahatlıkla sürükleyebilecek bir girdap.

Şu anda yaşadığımız klasik anlamda bir ödemeler dengesi krizi değil. Dövizin yokluğunu yaşamıyorsunuz zira fiyatı sürekli artıyor. Fiyat arttıkça, kur arttıkça da bu bahsettiğim sendromlar ortaya çıkıyor. Kur artışı enflasyonu daha yukarı taşıyor. Enflasyon da bir sonraki aşamada kurun artmasına sebep oluyor. Aşırı kredi genişlemesinin ve maliye politikasının genişletici etkilerinin, yani bütçe imkanlarının zorlanmasının da bu durumu teşvik edeceğini düşünüyorum.

1991 yapımı bir film var: Kusursuz Fırtına. Amerika’nın Kuzey Atlantik kıyılarında bir balıkçı teknesinin, üç büyük hava cephesinin çarpışmasıyla doğan büyük bir kasırganın ortasında kalmasını anlatıyor. Oradakine benzer birbirinden ayrı üç büyük olay gerçekleşiyor. Her üçü de tek başlarına bile ekonomi üzerinde yıkıcı etkiye sahip. Birinci olay kur-enflasyon sarmalı. İkinci olay kredi genişlemesi. Üçüncü olay ise maliye politikasında kontrolün tamamen kaybedilmesi. Tabi bir de bunların iç dinamikleri var. Maliye politikasında kontrolü kaybedince faiz harcamaları artıyor. Bu hiç hesapta olmayan bir şey. Siz elektrik fiyatını, doğalgaz fiyatını sübvanse ederim, sosyal transferleri artırırım, ücretleri iyileştiririm diye hesap yaparken birdenbire hesapta olmayan faiz harcamaları ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Kredileri genişletirim, firmaları rahatlatırım, tüketici harcama gücünü artırırım diye hesap ederken bir anda o tüketimin bir kısmının ithalata yöneldiğini görüyorsunuz. Bu da aslında şu anda güvendiğiniz ve üzerinde yürüdüğünüz buz tabakasının ne kadar ince olduğunu fark etmenize sebep oluyor.

ÜCRET ARTIŞI ŞART AMA YÜKSEK ARTIŞ KIŞKIRTILMIŞ ENFLASYONA BENZİN DÖKMEK OLACAK

Krediyle alınan Türk lirasının enflasyon-kur sarmalındaki kura yönelmesi, ne üretimi desteklemesi ne de başka bir derde şifa olması, bilakis kuru pompalaması…

Ötesinde bir şey söylüyorum. Bu söylediğiniz belki doğrusal bir ilişki ile kurulabilecek bir şey. Diyelim ki krediyi alan iyi niyetli üretim için kullanıyor. Diyelim ki krediyle döviz almak gibi spekülatif bir düşüncesi yok. Üretimin bir parçası da ithalat. Yatırım yapmak için de ithalat lazım. Tüketim talebinin de bir kısmı ithalata gidiyor. Siz ekonomide karşılığı olmayan yurt içi tasarruflarla desteklenmeyen parasal genişlemeyle, üstelik negatif reel faizlerle körüklenen sanal bir talep yaratıyorsanız, bir kısmı ithalata gittiği zaman ödemeler dengesi konusunda güvendiğiniz dağlara kar yağabilir. O zaman resim gerçekten endişe verici bir tabloya dönüşecek.

Bir boyutu daha var: Reel ücret artışları. Şu hayat pahalılığı ortamında yaşamını sürdürme mücadelesi veren dar gelirli kesimlere ücret artışı yapılacağı kesin. Ancak öteki taraftan yüksek enflasyon ortamında reel ücretlerin yüksek tutulması durumunda bu da zaten kışkırtılmış olan talebe benzin dökmek gibi bir etki yaratacak. Geçmişte iki haneli kronik yüksek enflasyon dönemleri yaşadık. Ama hiç hiper-enflasyon tecrübesi, yani aylık enflasyonun yüzde 50’yi, yıllık enflasyonun 10 binleri 50 binleri bulduğu bir dönemi yaşamadık.

Türkiye’nin yaşadığı en yüksek yıllık enflasyon 1994 krizi dönemindeki yüzde 150’dir. Bunun sebebi ücret artışlarının hep enflasyonun gerisinden gelmesi. Başka bir ifadeyle reel ücretin enflasyona anlık olarak ayak uyduramaması, o düzeltmenin yapılmaması idi. Bu durum ortaya çıkarsa hiper-enflasyon riskini de ortaya çıkaracak. Önümüzdeki dönemde bizi bekleyen tehlikeler bunlar. Bunların somut yaşamımızdaki yansımaları da fiyatların sık sık artması. 1994’ü anımsayanlar ne demek istediğimi anlar. Haftalık fiyat değişimleri; akaryakıt, doğalgaz, kömür gibi ithalata dayalı ürünlerde ya sürekli fiyat artışları ya da bunların bütçeden desteklenmeye çalışılması… Bütçe açığının kontrolden çıkması, vadeli fiyat verme olanağı ortadan kalkacağı için vadeli ticaret ve ödeme sisteminin büyük zarar görmesi, ticarette tarafların birbirlerine borçlarını ödemeyi aksatması, borçların sürekli geciktirilmesi gibi şeyleri ne yazık ki göreceğiz.

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ ÜLKEYİ 2002’DE ALDIĞI YERE GERİ GETİRDİ

Bu riskler için bir takvim öngörünüz var mı?

Enflasyonda artışı bu aydan itibaren göreceğiz. Akaryakıt fiyatlarına birkaç kere zam geldi, ekmek ve un fiyatları arttı. Asıl şoku önümüzdeki yılın ilk dört ayında yaşayacağız. Yıllık enflasyonun yüzde 30’un üzerine çıkma olasılığı çok yüksek. Bu bahsettiğim tehlikeler gerçekleşirse, kur-döviz sarmalı tamamen bir girdap olursa, maliye politikası kontrol edilemez şekilde bozulursa, kredi genişlemesi ithalat üzerinde baskı oluşturacak boyuta ulaşır ve reel ücret artışları enflasyonu yüksek iki basamaklı hanelere doğru yaklaştırırsa o zaman bu yüzde 30 enflasyon iyimser bir tahmin olarak kalır.

Şunu söyleyeyim: Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’nin Aralık ayında hükümeti kurup yönetimi devraldığında yüzde 30 civarında bir enflasyon vardı. O enflasyonun 2011 yılında yüzde 5’e kadar düştüğünü gördük. Hatta 2011 yılı nisan ayında Türkiye’deki yıllık enflasyon, İngiltere’deki enflasyonun altına indi. Şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi, daha doğrusu Cumhur İttifakı koalisyonu demek lazım, Türkiye’yi 2002’de devraldığı koşullara geri getirmiş görünüyor. 2002 yılında Aralık ayından daha geriye gidersek karşımıza yüzde 60-70’li enflasyon oranları gelir. 90’lı yıllarda yüzde 90 enflasyon gördük. Bunu bir grafik gibi düşünün. Grafiğin iki ucunu uzattığınızda ikisinin de birbirine benzer hale geldiğini göreceksiniz.

ÖZEL SEKTÖRÜN TÜM RİSKİ KAMUYA AKTARILMIŞ DURUMDA

Cumhurbaşkanının yeni politikayı anlatırken bazı ön kabullerini söylediniz. Bankaların döviz açığı olmaması bunlardan birisi. 2001 krizinin temeli finansman krizi idi. Bugün Türkiye’de finans krizi gibi bir risk var mı?

Sıfır dememek için bunu çok düşük bir risk olarak nitelendiririm.. Böyle bir durum yok çünkü bugün yaşadığımız endişe verici durum birden bire değil aslında 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra adım adım gelişti. Bu kademeli geçiş bankalara, ve belli bir ölçeğin üzerindeki kurumsallaşmış reel sektör firmalarına hazırlanmak için olanak verdi. Şu anda reel sektör kuruluşlarının önümüzdeki on iki ay içerisinde vadesi gelecek yükümlülüklerini karşılamak için döviz mevcutları var. Bankaların yurt dışı muhabir hesaplarında ve Eurobondlarda, yani yabancı para cinsinden tahvillerde likiditesi yüksek. Bunlar hemen nakde çevrilebilir güvenli varlıklar. Dolayısıyla bankaların durumu da oldukça güçlü. Fakat özel sektörün bu güçlü durumu kamunun ağır bir döviz yükümlülüğü altına girmesi pahasına oluştu.

Bir başka deyişle döviz kuruna ilişkin risklerin neredeyse tamamı kamuya aktarılmış durumda. Şu anda Merkez Bankasının, swap adı verilen bilanço dışında izlenen yükümlülükleri dahil edildiğinde, 35-40 milyar dolar açık pozisyonu var. Hazinenin yaklaşık net açık pozisyonu 100 milyar doların üzerinde. Kamu-özel iş birliği projelerinden kaynaklı 20-25 yılı bulan süreçte toplamda 160 milyar dolar gibi döviz cinsinden kamu yükümlülüğü var. Bu tablo ateşten topun kamunun kucağında olduğunu düşündürüyor. Dolayısıyla sizin bahsettiğiniz anlamda, yani bankacılık sektöründen kaynaklanacak bir kriz olasılığı çok düşük. Bankaların geçmiş birkaç gün içinde o şekilde davranması bahsettiğim gibi krizin anlık niteliğinden kaynaklanıyor.

YURTİÇİ YERLEŞİKLER PARALARINI SİSTEM DIŞINA ÇIKARMAK İSTERSE FİNANSAL ÇÖKÜŞ OLUR

Anlık olarak operasyon yapamaz hele gelmekten kaynaklanıyordu.

Evet, operasyon yapamamaktan. Bunu söylemiş olmakla birlikte bir dipnot düşmekte yarar var. Burada bizi bekleyen belki de olasılığı çok yüksek olmamakla birlikte bir risk senaryosu var. Krizin akut dönemini anlatırken buradaki temel problemin iletişim beceriksizliği, kriz yönetim kapasitesi olmaması olduğuna vurgu yapmıştım. Buna benzer durumlar tekrarlanacak olursa, yurt içi yerleşiklerin davranışında bir bozulma olup paralarını sistem dışına çıkarma eğilimi hız kazanırsa işte o zaman bu yaptığım analizin anlamı kalmaz. O zaman bunun çok hızlı bir şekilde bir finansal çöküşe dönüşme tehlikesi var.

İkincisi, ödemeler dengesi ile ilgili bu sürdürülebilirliği sağlayan şey vadesi gelen dış borçların şimdiye kadar sorunsuz olarak yenilenebilmiş olması. Yurt dışı kreditörler banka ve şirketlere bakıyorlar diyorlar ki “Türkiye’de durum karışık ama bizim bunlarla ikili ilişkilerimiz var. Bunların elindeki rezervler bize karşı borçlarını gerektiğinde ödemeye yeter”. Türkiye’deki bankalar da reel sektör kuruluşları da vadesi gelen borçların maliyetini artıracak hiçbir sorun yaşamıyor.

Şu an öngöremediğimiz dışsal bir faktör sebebiyle, mesela dış politikadaki olağanüstü gelişme ya da kur artışının Türk lirası cinsinden gelirlerle yabancı para cinsinden borçların ödenmesini mümkün olmaktan çıkaracak düzeylere ulaşması gibi bir kırılma yaşanırsa, o zaman kriz çok kolaylıkla ödemeler dengesi krizine evrilebilir. Krizin bir finansal çöküş krizine evrilme riski sistemden güçlü fon çekilişleri olmasına bağlıdır. Mevcut durumun ödemeler dengesi krizine evrilmesi riski ise yurt dışı kreditörlerin vadesi gelen alacaklarını yenilemeyi kabul etmemesine bağlıdır. Bu durumlardan herhangi birisi. Tekraren söylüyorum: Bunların olasılığını şu anda yüksek görmüyorum ama bu yok demek değildir.

BAE İLE BİLMEDİĞİMİZ ANLAŞMALAR VAR MI AÇIKLANMASI GEREK

-Son olarak güncel bir konu. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Abu Dabi veliaht prensi geldi. Çok yüksek rakamlar konuşuldu. 50-100 milyar dolarlık yatırımlardan bahsedildi. Karşılıklı anlaşmalar imzalandı. 10 milyar dolarlık bir yatırım yapma taahhüdü var. Bu yatırımın içeriği, zamanlaması, hangi sektörlere ne şekilde olacağına dair önümüzdeki dönemde açıklığa kavuşturulması gereken hususlar var. Bunu nasıl görüyorsunuz, düzelmeye katkısı olur mu böyle bir sürecin? Yeterli mi?

Sorunu bir stok sorunu ise, yani bir yerde bir borç birikimi olmuş ama aslında iş modeliniz çok kötü değil, sizi ayakta tutmaya yetiyor ama hem sizi ayakta tutmaya hem de o birikmiş borcu ödemeye yetmiyor. Böyle durumlarda bu gibi bir sefere mahsus para girişleri sorunu çözmede çok etkili olabilir. Nitekim IMF ile zaman zaman yapılan programlar vardı. Siz ekonominin işleyişini düzene sokacak yapısal reformları yaparsınız, temel iş modeli sorunsuz işlemeye başlar. IMF de sizin geçmiş dönemdeki günahlarınızdan oluşmuş o birikimi temizler. Günah çıkarırsınız, o affeder. Yolunuza devam edebilirsiniz.

İş modelinin kendisinde problem varsa, sürekli problem üretiyorsa, o zaman borçlarınızın bir seferliğine çözülmesi ya da bir seferlik sermaye girişi olması kalıcı bir rahatlık sağlamaz. Bir süre için nefes aldırır ama o kadar. Bu birincisi biraz daha teorik çerçeve. İkincisi, şunu görmemiz lazım: Türkiye geçen yıllarda Katar’dan bazı destekler gördü. Katar’dan gelen destekler Türkiye’nin Katar’da üstlendiği birtakım askeri ve stratejik risklerle ilgili idi. Bir anlamda orada yaptıklarımızın karşılığı olarak yapıldı. İki ülke arasında dostane bir atmosfer olduğu için, tabir yerindeyse buna ticari yaşamda hatır çeki denir. Ticari anlamı olmasa bile tüccar bir başka tüccara içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması için bir destek atar.

Gerçekten yapılanlar buna benziyordu. Ancak tabi Birleşik Arap Emirlikleri bu durumda değil. BAE ile böyle bir ilişki yok. Ayrıca yakın zamana kadar hükümetin söyledikleri, kamuoyu ile paylaştıkları doğruysa 15 Temmuz darbe girişiminden Ortadoğu’daki algısının bozulmasına ve bütün ikili ilişkilerde sorun yaşanmasına kadar bir dizi problemin arkasında BAE var. Eğer o doğruysa burada problem var demektir. Üçüncüsü, BAE’den gelecek para nereye gidecek? Bunun birtakım yatırım projelerine akacağını işitiyoruz. Yenilenebilir enerji, petrokimya sektörü, savunma sanayii vs.

Türkiye’nin büyük özel bankaları, mesela Akbank’ı örnek verelim. Akbank’ın toplam piyasa değeri 3 milyar dolar. Garanti Bankası’nı da ekleyelim. Büyük ve yabancı ortağı olan ve yakın dönemde aslında pay geri alım vaadi ile de güçlenmiş olan. 4 milyar dolar piyasa değeri var. Yapı Kredi Bankası’nı da ekleyelim, o da büyük özel bankalarımızdan biri. Onun piyasa değeri de 2.5 milyar dolar. Üçünü toplayınca 10 milyar dolar sınırında oluyor. Devletin elindeki değerli varlıklardan biri Türk Telekom. Türkiye’nin en temel iletişim altyapı sağlayıcısı kuruluşun piyasa değeri 2.7 milyar dolar. Turkcell var. Bunlar Türkiye’nin en değerli şirketleri olduğu için örnek veriyorum. Turkcell’in piyasa değeri 3.3 milyar dolar. İkisini topladığınız zaman 6 milyar dolar. Daha önce de 10 milyar dolarınız vardı. Bunlarla birlikte 16 milyar dolar oldu. Yine TÜPRAŞ gibi bir dev var. Onun piyasa değeri 3.3 milyar dolar. Yine Türkiye sanayiinin destansı kuruluşlarından birisi: Ereğli. Onun piyasa değeri de 6.6 milyar dolar. Bunların da toplamı bir 10 milyar dolar kadar. Koç Holding’in piyasa değeri 6 milyar dolar. Sabancı Holding’in piyasa değeri de 2.2 milyar dolar. Türkiye’nin özel sektördeki büyük bankalarını, iletişimi, teknolojiyi ve sektör devlerini topladık. Geçmişe dayanan büyük sanayi devlerini topladık. Türkiye’nin en büyük iki holdingini koyduk. Yine de 30 milyar doları bulamıyoruz. 30 milyar dolar gibi bir parayla Türkiye’nin en değerli varlıklarını satın alabilecek durumdasınız. Burada rakamlardan bahsederken biraz sağduyulu olmakta yarar var.

Bir başka Nasreddin Hoca fıkrası ile durumu açıklamaya çalışayım. Hoca kasaptan ciğer almış. Hanımına bırakmış ve demiş ki “Akşama yahni yap, yiyelim”. O sırada da eşinin akrabaları, misafirleri gelmiş. İkram olsun diye ciğeri ikram etmiş. Hoca da tüm gün ciğer yahnisinin hayalini kurmuş. Eve girer girmez yahni nerde diye sormuş. “Kör olası mendebur kedi yedi” demiş karısı. Hoca gayet sakin şekilde kediyi evdeki kantara koymuş, tartmış. “Benim aldığım ciğer iki okkaydı. Bu kedi de iki okka geldi. Bu kediyse ciğer nerde? Bu ciğerse kedi nerde? Bana söyle” demiş. Durumumuz biraz böyle.

Beni burada endişelendiren husus şu: Röportaja başlamadan hemen önce basında BAE’den gerçekleşen ziyaretle ilgili yer alan haberleri okuyordum. Birleşik Arap Emirlikleri ile yeni dönem başlıklı bir haber diyor ki “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Abu Dabi Veliaht Prensi ile El-Nahyan’ı resmi törenle karşıladı. Konuk Veliaht Prens’in bulunduğu makam aracını Cumhurbaşkanlığı külliyesinin önündeki caddede karşılayan süvariler protokol kapısına kadar eşlik etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bin Zayed’i ana giriş kapısında karşıladı. Tören alanındaki yerlerini almalarının ardından yirmi bir pare top atışı eşliğinde milli marşlar çalındı”. Şimdi söz konusu kişinin yakın zamana kadar Türkiye açısından, en azından hükümetin yansıttığı kadarıyla, adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı devlet düşmanı olarak tanıtılıyordu. Hakkında biliyorsunuz TV’lerde, açıkça adını vermediler tabii, onun ima edildiği diziler kurgulanıyordu. O durumdan yirmi bir pare top atışıyla selamlanacak, külliye kapısında süvariler tarafından eşlik edilecek noktaya gelmesi, açıkçası şu anki Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin denge ve denetim mekanizmalarından ne kadar yoksun olduğunu, şeffaflık ve hesap verilebilirliğinin ne kadar eksik olduğunu gösteriyor. Kamuoyunun bir kısmında ciddi kuşkular oluşturacak birtakım alışverişlerin gerçekleştirilmesi söz konusu. Bu durum endişe veriyor. Biz burada ne alıyoruz? Ne veriyoruz? Bu ticari anlaşmaya ilişik, bizim görmediğimiz başka anlaşmalar taahhütler var mıdır? Bu cevaplanmaya muhtaç bir soru olarak ortada kalıyor.

Perspektif

Okumaya devam et

EKONOMİ

Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.

Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor

Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.

TÜFE Ağustos ayında;

Gösterge Ağustos 2026 Ağustos 2025 Ağustos 2024
Aylık TÜFE %1,84 %2,04 %2,47
Aralık ayına göre %22,07 %21,50 %31,94
Yıllık TÜFE %31,51 %32,95 %51,97
12 aylık ortalama %31,79 %39,62 %64,91

İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.

Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.

Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.

Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı

Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.

Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.

Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.

Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.

Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu

Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.

Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.

Bu son derece yüksek bir katkı.

Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.

Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:

Harcama grubu Aylık değişim Aylık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %0,22 0,06 puan
Ulaştırma %4,82 0,82 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %2,26 0,27 puan

Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.

Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.

Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü

Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.

Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.

Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.

Harcama grubu Yıllık artış Yıllık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %33,79 8,12 puan
Ulaştırma %35,08 5,94 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %39,77 5,01 puan

Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.

Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.

Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.

Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi

Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.

TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.

Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.

Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde

Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.

Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.

Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.

Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.

Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?

Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.

Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.

Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.

Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.

Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.

Yıl sonu için kritik matematik

Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.

Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.

Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.

Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.

Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı

Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.

Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.

Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.

Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok

Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.

Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.

Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor.  Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.

Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.

bankavitrini.com | Haber Analiz

Okumaya devam et

EKONOMİ

Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.

Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.

Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?

Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.

Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar

Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.

Sıra Kurum Faaliyet alanı Tahakkuk eden vergi
1 T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Bankacılık 70,39 milyar TL
3 Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. Bankacılık 22,91 milyar TL
4 Türkiye Garanti Bankası A.Ş. Bankacılık 20,08 milyar TL
6 QNB Bank A.Ş. Bankacılık 10,19 milyar TL
7 LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. Perakende 10,18 milyar TL
8 Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 10,08 milyar TL
9 Citibank A.Ş. Bankacılık 7,68 milyar TL
10 Allianz Sigorta A.Ş. Sigorta 7,61 milyar TL
11 Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 7,57 milyar TL
12 Türkiye Sigorta A.Ş. Sigorta 7,53 milyar TL
13 Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. Telekomünikasyon 7,47 milyar TL
14 Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. Sanayi / tüketim ürünleri 7,19 milyar TL
15 BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. Perakende 7,07 milyar TL
16 Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 6,99 milyar TL
17 Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 6,56 milyar TL
18 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. Sigorta 5,86 milyar TL
19 Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Madencilik / kimya 5,70 milyar TL
20 Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Sermaye piyasaları 5,54 milyar TL
21 İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. Yatırım bankacılığı 4,97 milyar TL
22 Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Denizcilik 4,92 milyar TL
23 DenizBank A.Ş. Bankacılık 4,81 milyar TL
24 Mercedes-Benz Türk A.Ş. Otomotiv 4,75 milyar TL
25 Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Enerji 4,33 milyar TL
26 ITX Türkiye Perakende / tekstil 4,25 milyar TL
27 Philip Morris Tütün Mamulleri Tütün sanayi 4,23 milyar TL
28 AXA Sigorta A.Ş. Sigorta 4,17 milyar TL
31 Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. Bankacılık 3,98 milyar TL
32 Türk Ekonomi Bankası A.Ş. Bankacılık 3,92 milyar TL
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.

Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.

İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.

Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.

Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici

Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.

İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.

Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.

Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.

Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.

Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri

Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.

Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:

Banka açısından:

Kredi faizi

Faiz geliri

Bankacılık kârı

Vergilendirilebilir kazanç

Yüksek kurumlar vergisi

Sanayici açısından ise:

Kredi faizi

Finansman gideri

Faaliyet kârının erimesi

Net kârın düşmesi

Vergilendirilebilir kazancın azalması

Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.

Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor

Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.

2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.

Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.

Türkiye’nin ekonomik paradoksu

Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.

Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.

Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.

Motor ise üretimdir.

Almanya’da tablo neden farklı?

Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.

Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.

Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.

EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.

Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.

Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.

Almanya’nın ekonomik devleri

Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.

Şirket Ana faaliyet Ekonomideki niteliği
Volkswagen Otomotiv Sanayi / üretim
BMW Otomotiv Sanayi / üretim
Mercedes-Benz Otomotiv Sanayi / üretim
Deutsche Telekom Telekomünikasyon Teknoloji / hizmet
DHL Group Lojistik Lojistik / hizmet
Siemens Elektrik, otomasyon, teknoloji İleri sanayi
E.ON Enerji Enerji altyapısı
BASF Kimya Ağır sanayi / kimya
Bayer İlaç ve kimya İleri teknoloji / sanayi
Daimler Truck Ticari araç Sanayi / üretim

Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.

EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.

Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.

Almanya’nın bankaları nerede?

İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.

Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.

Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.

Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.

Türkiye için alarm veren soru

Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.

Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.

Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.

Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.

İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.

Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.

Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir

Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.

Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.

Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.

Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.

Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?

Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.

Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.

Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.

Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.

Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi

Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.

Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.

İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.

Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.

Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.

Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.

Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.

Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.

İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:


İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan

“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.


İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan

Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:

“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”

İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.

İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:

“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.


TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın

Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:

“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”


TİM Başkanı Mustafa Gültepe

TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.

Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”


MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir

MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.

Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”


DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young

DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.

Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.


TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”

Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.

 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.