EKONOMİ
Erdoğan: Kur getirisi mevduat kazancının üstünde ise aradaki fark doğrudan ödenecek
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dövizin muhtemel getirisine Türk lirası varlıklarda kalarak ulaşılabilmesini sağlayacak yeni bir aracın devreye alınacağını açıkladı.
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Kabine Toplantısı’nın ardından millete seslendi.
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da çok geniş bir katılımlı Türkiye-Afrika Ortalık Zirvesi’ni gerçekleştirdiklerini anımsatan Erdoğan, daha önce 2008’de İstanbul’da, 2014’te Malabo’da yaptıkları iki zirvenin ardından Afrikalı liderleri bir kez daha ülkede misafir ettiklerini belirtti.
Birlikte kalkınma ve refah için güçlendirilmiş ortaklık temasıyla düzenledikleri 3. Türkiye-Afrika Otaklık Zirvesi’nin de öncekiler gibi son derece başarılı ve verimli geçtiğini ifade eden Erdoğan, zirvede Afrikalı mevkidaşlarıyla ikili ilişkileri ve bölgesel meseleleri değerlendirdiklerini söyledi.
Erdoğan, iki gün boyunca kıtanın farklı ülkelerinden 15 devlet ve hükümet başkanı ile baş başa görüşmeler gerçekleştirdiklerini, bakanların iştirakiyle düzenlenen oturumlarda, ilerleyen 5 yılda kıtanın eğitim, sağlık, güvenlik, tarım ve insan kaynakları kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik adımları konuştuklarını dile getirdi.
Afrika ile ticaret
Salgın şartlarına rağmen başarıyla icra ettikleri bu zirveyle Türkiye-Afrika ortaklığında artık yeni bir döneme girdiklerine inandığını vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Afrika ile ticaretimizi 5,4 milyar dolardan bu senenin ilk 11 ayında 30 milyar dolara çıkardık. Şimdi hedefimiz ticaretimizi önce 50 milyar dolara, ardından da inşallah 75 milyar dolara taşımaktır. Şirketlerimiz, Afrika genelinde toplam değeri 78 milyar doları geçen 1686’dan fazla proje üstlendi. Biz ülkemizdeki ve Batı’daki kimi oryantalistler gibi Afrika’yı bir sorun ve tehditler yumağı olarak görmüyoruz. Bilakis kıtayı, uluslararası sistemde ağırlığı giderek artan 21. yüzyıla damga vuracak yükselen bir güç olarak değerlendiriyoruz. Tarihinde sömürgecilik ayıbı olmayan bir millet olarak kazan-kazan ve eşit ortaklık temelinde iş birliğimizi daha da güçlendirmeye çalışıyoruz. Kritik bir dönemde gerçekleştirdiğimiz 3. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi’nin hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Zirvenin düzenlenmesinde emeği geçen ve katılan herkese ülkem ve milletim adına teşekkür ediyorum.”
2022 bütçesi
Erdoğan, TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri geçen cuma günü tamamlanarak kabul edilen 2022 bütçesinin ülkeye ve millete hayırlı olmasını diledi.
Meclis’teki bütçe maratonunun 15 Ekim’de başlayıp 17 Aralık’ta sona eren oldukça uzun, zorlu ve yüksek tansiyonlu bir süreç olduğunu dile getiren Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın nezaret ettiği 225 kamu idaresinin bütçelerinden oluşan bu yılki görüşmelerin toplamda 385 saati aştığını ifade etti.
Bütçenin üzerine oturtulan 67 stratejik programla Türkiye’yi yatırım, istihdam, üretim, ihracat yoluyla büyütme hedeflerine katkı sağlayacağını anlatan Erdoğan, şunları söyledi:
“Gelecek projeksiyonlarımızın odağını oluşturan 2053 vizyonumuzun ilk ve en iddialı hedefi olan yeşil kalkınma devrimine uygun adımları da içeren bütçemiz, yenilikçi ve çevreci yönleriyle öne çıkmaktadır. Bugüne kadar olduğu gibi 2022 bütçesini de belirlediğimiz gelir ve gider tabloları çerçevesinde ülkemizin hedeflerine ve milletimizin refahına hizmet edecek şekilde hayata geçireceğiz. Rakamlarla ifade edecek olursak 2022 bütçemizin giderleri bir önceki yıla göre yüzde 30 artışla 1 trilyon 751 milyar lira, gelirleri 1 trilyon 473 milyar lira olarak öngörülmüştür. Buna göre faiz dışı açık 38 milyar lira olarak hesap edilmektedir. Bütçenin 425 milyar lirası personel, 69 milyar lirası sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi katkısı, 128 milyar lirası mal ve hizmet alımları, 290 milyar lirası sosyal güvenlik sistemi için olmak üzere 657 milyar lirası cari transferler, 150 milyar lirası mahalli idare payı olarak belirlenmiştir. Yine bütçede tarımsal desteklere 26 milyar lira, kurumlara verilecek görev giderlerine 23 milyar lira, yatırım harcamalarına 148 milyar lira kaynak ayrılmıştır.”
Erdoğan, kalkınma planında öncelik verilen sektörlere tahsis edilen ödeneklerin, ortalama bütçe artışlarının üzerinde tutulduğunu aktardı.
Bütçe hazırlık sürecinde emeği geçen kurumlar ile bütçenin yasama safahatında teklifleri, tenkitleri, değerlendirmeleriyle sürece katkı veren milletvekillerine teşekkür eden Erdoğan, 2022 bütçesinin ülkeye ve millete hayırlı olmasını diledi.
“2021’i de çift haneli rakamlara dayanan büyümeyle kapatacağız”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin geçtiğimiz 19 yılda ortalama yüzde 5,1’lik büyüme başarısı göstermiş bir ekonomiye sahip olduğunu vurguladı.
Küresel finans krizinin etkisiyle 2009 yılında yaşadıkları yüzde 4,8’lik küçülme dışında her yıl ekonomiyi büyüterek Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir başarıya imza attıklarını söyleyen Erdoğan, şunları kaydetti:
“Salgının tüm dünyayı kasıp kavurduğu 2020 yılında herkes küçülürken biz yüzde 1,8 büyüdük. İnşallah 2021’i de çift haneli rakamlara dayanan büyümeyle kapatacağız. Hükümetlerimiz döneminde ülkemizin nüfusu 65 milyondan 84 milyona çıkmasına rağmen istihdamımızı 19 milyondan 29 milyona yükseltmek suretiyle milletimizin iş ve aş sahibi olmasını sağladık. Ülkemizin her karış toprağını kapsayacak şekilde yaptığımız 3,5 trilyon dolarlık altyapı ve üstyapı yatırımı sayesinde bölgesinde ve dünyada yıldızı parlayan bir Türkiye inşa ettik. Eğitimde, sağlıkta, adalette, emniyette, ulaşımda, enerjide, tarımda, dış politikada velhasıl tüm dünyada her alanda önemiyle gerçekten herkese dudak ısırtacak adımları attık.
Bu süreçte attığımız her adımda hangi engellerle karşılaştığımızı en iyi aziz milletimiz biliyor. Vesayetin tuzaklarından darbe girişimlerine, terör saldırılarından uluslararası ambargolara kadar nice engeli aşarak ülkemizi bugünkü seviyesine getirdik. Şimdi de Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokarak küresel gelişmişlik liginin en üstüne çıkarmanın mücadelesini veriyoruz. Biz her hesabın üzerinde bir hesap olduğuna, medeniyetimizden ve tarihimizden aldığımız güçle üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir mesele bulunmadığına, üstünlüğümüzün de buradan kaynaklandığına inanan insanlarız.”
Erdoğan, demokraside, kalkınmada, güvenlikte, diplomaside hak ettiği yere getirdikleri Türkiye’yi ekonomide de aynı başarıya ulaştırmakta kararlı olduklarını söyledi.
Ekonominin rasyonel işleyişiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan finans hareketlerinin ve buna bağlı fahiş fiyat artışlarının yol açtığı sıkıntıların herkesin canını yaktığını söyleyen Erdoğan, “İnancı, onuru, vatanı ve onlar kadar aziz bildiği değerleri uğruna gerektiğinde hayatını bile ortaya koyan bir millet olarak bu konjonktürel sıkıntılarla başa çıkabilecek iradeye biz sahibiz.” diye konuştu.
Hükümet olarak bu çerçevede gereken adımları attıklarını belirten Erdoğan, stokçuluk ve fahiş fiyatla milletin günlük hayatını zorlaştıranlar hakkında bakanlıkların ve ilgili kurumların harekete geçtiğini ifade etti.
TBMM’nin de stokçuluk yapanlara verilen cezaları artıran bir kanunu geçen hafta kabul ederek bu mücadeleye katkı sağladığını ifade eden Erdoğan, “Çalışanlarımızı hayat pahalılığı altında ezdirmeme sözümüzü yerine getiriyoruz. Asgari ücrette yüzde 50’nin üzerinde artış yaparak en düşük gelir rakamını 4 bin 250 liraya çıkardık. Asgari ücretten alınan gelir vergisini ve damga vergisini kaldırarak işverenlerimizin yükünü de 450 lira azalttık.” dedi.
Yeni asgari ücretin hayırlı olmasını dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, üretimi ve istihdamı desteklemek için çeşitli başlıklar altında çok sayıda paketi hayata geçirdiklerini dile getirdi.
Kurdaki dalgalanmayı durdurarak nispi bir istikrarı sağlamak için serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yeni araçları devreye aldıklarını belirten Erdoğan, hayata geçirecekleri yeni tedbirler hakkında bilgi vereceğini, daha sonra ilgili kurumların bu konularla ilgili detaylı bilgileri kamuoyuyla paylaşacaklarını ifade etti.
“Vatandaşlarımıza yeni bir finansal alternatif sunuyoruz”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tasarruflarını değerlendirirken kurdaki yükselişten kaynaklanan kaygılarını gidermek isteyen vatandaşlarımıza yeni bir finansal alternatif sunuyoruz. Dövizin muhtemel getirisine Türk lirası varlıklarda kalarak ulaşılabilmesini sağlayacak bu yeni araç şöyle işleyecektir; insanlarımızın bankadaki Türk lirası varlığının mevduat kazancı kur artışından yüksekse bu getiriyi elde edecek ama kur getirisi mevduat kazancının üstünde kalırsa aradaki fark doğrudan vatandaşımıza ödenecek. Üstelik bu kazanç stopaj vergisinden de muaf tutulacak. Ayrıca Türk lirası varlıklarının yeni bir döviz talebi oluşturmayacak şekilde değerlendirilmesini temin edecek araçları devreye alacağız. Dolayısıyla bundan sonra hiçbir vatandaşımızın ‘kur daha yüksek olacak’ diye mevduatını Türk lirasından dövize geçirmesine ihtiyaç kalmayacak.”
Bir müjdelerinin de ihracatçılara olduğunu dile getiren Erdoğan, şöyle devam etti:
“Döviz kurundaki dalgalanma sebebiyle fiyat vermekte zorlanan ihracatçı firmalarımıza doğrudan Merkez Bankası aracılığıyla ileri vadeli kur rakamı verilecek. Bu işlem sonunda ortaya çıkabilecek kur farkı ise Türk lirası olarak ihracatçı firmamıza ödenecek. Fon büyüklüğü 250 milyar liraya ulaşan Bireysel Emeklilik Sistemimizin cazibesini artırmak için devlet katkısı oranını yüzde 5 daha artırarak yüzde 30’a çıkartıyoruz. Halihazırda Eurobond faiz gelirlerinde stopaj geliri yüzde sıfır iken devlet iç borçlanma senetlerinde bu oran yüzde 10 olarak uygulanmaktadır. Devlet iç borçlanma senetlerine talebi artırmak için buradaki stopajı da yüzde sıfıra indiriyoruz. Kurum kazançları üzerindeki vergi yükünü azaltarak uluslararası rekabeti desteklemek ve yatırımı teşvik etmek amacıyla ihracat ve sanayi şirketleri için kurumlar vergisinde 1 puanlık indirim planlıyoruz.”
Katma değer vergisini etkinliği, adaleti ve basitleştirmeyi sağlamak amacıyla yeniden düzenlediklerini belirten Erdoğan, “Bu adımla amacımız kayıt dışı ekonomiyi azaltmak, iş ve yatırım ortamını iyileştirmek, ihracatı özendirmek ve firmalarımızın KDV iadesi yoluyla finansmana hızlı erişimini sağlamaktır.” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kar payı üzerinden yapılan vergilendirme ve bu gelirin beyanının, yatırımcılar açısından caydırıcı bir mahiyet arz eder hale geldiğini dile getirerek, “Bu sıkıntıyı ortadan kaldırmak için şirketler tarafından yapılacak temettü ödemeleri üzerindeki stopajı yüzde 10’a indiriyoruz. Yatırım fon ve ortaklıklarının kazançları kurumlar vergisinden istisna olmasına karşılık diğer fon ve ortaklıklardan elde edilen kar paylarının iştirak kazançları istisna kapsamı dışındaydı. Bu farklılığı da ortadan kaldırıyoruz.” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kamu iktisadi teşebbüslerinden elde edilen ve bütçeye aktarılan gelir paylarına endeksli kamu borçlanma senetleri çıkartılarak yatırımcıların Türk lirası bazlı varlıklara yönelimleri teşvik edilecektir. Ülkemizde yastık altında 280 milyar dolar değere sahip 5 bin ton altın bulunduğu bilinmektedir. Bu altınların finansal sisteme dahil edilerek ekonomiye kazandırılması için piyasa paydaşlarıyla birlikte yeni araçlar geliştirilecektir.” dedi.
Kamu bankalarının toplam kredilerinin belli bir oranını, şeffaf bir şekilde her yıl ilan edilecek öncelikli sektörlere kullandırmasını sağlayacak bir yapının kurulacağına işaret eden Erdoğan, “Kredi Garanti Fonu desteğiyle uzun vadeli istihdamı koruma ve geliştirme öncelikli işletme kredileri verilecektir. Proje bankacılığı konusunda atılan adımlar hızlandırılacaktır. Evet, ülkemizdeki istikrar ve güven iklimini güçlendirecek tüm bu tedbirleri ilgili kurumlarımızla Meclisimizle birlikte süratle hayata geçireceğiz.” diye konuştu.
Tedbirlerin hayırlı olmasını dileyen Erdoğan, “Türkiye’yi geçmişte defalarca olduğu gibi küresel ekonominin yeniden yapılanma sürecinin dışında bırakmaya yönelik hiçbir oyuna, hiçbir tuzağa itibar etmedik, etmeyeceğiz. Hedeflerimiz doğrultusunda azimle cesaretle kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz.” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir müjde de memurlara vermek istediğini belirterek, “Bilindiği gibi asgari ücretin gelir vergisi ve damga vergisinden muaf olması uygulamasını tüm çalışanlarımızı da kapsayacak şekilde genişletmiştik. Böylece aldığı ücret ne olursa olsun tüm çalışanların asgari ücret miktarı kadarki kazancının gelir vergisi ve damga vergisinden muaf olmasını temin etmiştik. Memurlarımızı da bu kapsama dahil ederek fiilen aldıkları ücretlerin artmasını sağlıyoruz. Bu kararın memurlarımıza hayırlı olmasını diliyorum.” diye konuştu.
Ekonomi programlarına yönelik her eleştiriyi dikkatle dinleyip, inceleyip, önüne, arkasına baktıklarını belirten Erdoğan, kurdaki dalgalanmadan ve fahiş fiyat artışlarından canı yandığı için söylenen vatandaşları anladıklarını, iyi niyetle yapılan her eleştiriyi saygıyla karşıladıklarını, hayırhahlıkla yapılan her teklifi de samimiyetle değerlendirdiklerini aktardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle konuştu:
“Bununla birlikte sureti haktan görünerek, Türkiye’nin siyasette, diplomaside ve güvenlikte olduğu gibi ekonomide de hak ettiği konuma gelmesinin önünü kesmeye yönelik sinsi çelmelere eyvallah etmiyoruz, etmeyeceğiz. Ülkenin ve milletin hayrına yapılan hiçbir işe destek vermemiş, desteği bir kenara bırakalım şöyle yarım ağız bir takdir ifadesi kullanmamış olanların, insanımızın derdiyle dertleniyor edasıyla yaptıkları riyakarlığın bizim nezdimizde hükmü yoktur.
Geçmişte gazete ilanlarıyla hükümet devirip, hükümet kurmayı alışkanlık haline getirenlerin ‘genel kabul görmüş iktisat bilimi kurallarına hızla dönülmeli’ diyerek sergilediği karın ağrısının sebebini gayet iyi biliyoruz. Aynı şekilde ülkenin içinden geçtiği tarihi dönüşüm sürecine destek vermesi gerekirken ‘piyasaların ivedilikle istikrara kavuşmasını sağlayacak acil önlemler alınması’ çağrısıyla olumsuzluğu körükleyerek safını şaşıranları da yakından takip ediyoruz. Yine Merkez Bankasının faiz indirimi kararıyla dövizdeki akıl dışı yükselişi önlemek için yaptığı müdahaleleri aynı paranteze alarak kendilerince cinlik yapanları dikkatle izliyoruz. Kambiyo rejimi türü tartışmalar açarak ülkesini ve milletini sırtından hançerlemeye çalışanların hangi sinsilikler peşinde koştuklarının farkındayız. Swap anlaşmalarının önceden belirlenmiş kur düzeyinden yapıldığı dedikodularını ortaya yayanların hangi alçak hesaplara hizmet ettiğini de biliyoruz. Açıklamalarıyla, analiz adı altında dolaşıma soktukları art niyetli yorumlarıyla milletimizi, ülkeleri, yönetimleri, gelecekleri konusunda kötümserliğe sürüklemek isteyenleri dikkatle not ediyoruz. İnşallah bir süre sonra dengeler yerine oturup, ülkemiz hedeflerine bir adım daha yaklaştığında bu felaket tellalı muhterislerin her sözlerini, her beyanlarını alınlarına yaftalayacağız.”
Her zaman milletin ne dediğine, ne istediğine baktıklarını dile getiren Erdoğan, “Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisinden ve kambiyo rejiminden en küçük bir geri adım atmaya ne niyeti vardır ne de böyle bir ihtiyacı vardır. Biz, bu oyunu kendi kurallarıyla oynayarak hedeflerimize ulaşacağız. Aksini iddia eden veya düşünen dönüp kendini sorgulamalıdır.” diye konuştu.
“Biz, dün bu ülkede yönetime gelmedik”
Bunca zamandır faizlerin yükseltilmesinden başka tek bir çözüm teklifi sunamayanların, Türkiye’yi de dünyayı da doğru okuyamadıklarının ortada olduğunu ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Amerika’ya, tüm Batı’ya baksınlar. Şu anda onların faiz politikaları nasıl çalışıyor, onu izlesinler. Çin’e, Hindistan’a baksınlar. Onların faiz politikaları nasıl çalışıyor, onu görsünler. Görecekler ki Amerika başta olmak üzere, sıfır faiz, eksi, bu tür faizler var. Öbür tarafta bakıyorsunuz, Çin, Hindistan buralarda 6, 7, 8 faiz politikaları var. Ve biz, şu anda faizdeki indirimle beraber, evelallah zaman bunu gösterecek, birkaç ay sonra enflasyon nasıl düşmeye başlayacak, bunu hep beraber yaşayacağız. Türkiye’nin geçtiğimiz 19 yıl nereden nereye geldiğini ve artık böyle bir ekonomik dönüşüme hazır olduğunu her fırsatta teorik çerçevesiyle, verileriyle, örnekleriyle anlatıyoruz. Biz, dün bu ülkede yönetime gelmedik. 19 yıl önce göreve geldiğimizde faiz neredeydi, enflasyon neredeydi ve biz faizi nereden nereye indirdik, enflasyonu nereden nereye çektik lütfen şöyle bir geçmişi incelesinler, baksınlar. Ve bunu da hangi yönetim yaptı görsünler. Biz yaptık. Ve şimdi yine aynısını biz yapacağız. Ve biz burada kalkıp da ülkedeki ekonomi nedir, bundan anlamayanların ağzına bakacak halimiz yok. Biz yaşadık, biz uyguladık ve yaşayışımızla da uygulayışımızla da faizi de enflasyonu da nereden nereye çektiğimiz ortada.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, millete söz verdikleri şekilde, Türkiye’yi eğitimden sağlığa, güvenlikten adalete, ulaşımdan enerjiye, spordan sosyal yardımlara kadar her alanda bugünler için hazırladıklarını söyledi.
“Küresel güçler ekonomik kavga veriyor”
Türkiye’de durum buyken dünyadaki vaziyete dikkati çeken Erdoğan, dünya ekonomisinin yüzde 80’ini oluşturan küresel güçlerin yakın tarihin en büyük ekonomik kavgasını verdiğini vurguladı.
Küresel finans krizinin yaşandığı 2008’den bu yana tüm büyük ekonomilerin tek amacının kendi ülkelerindeki istihdamı korumak olduğuna işaret eden Erdoğan, çok güçlü finans yapılarına sahip olmalarına rağmen, sürekli parasal genişlemeye giden gelişmiş ülkelerin kendi aralarındaki görünmez savaşın sebebinin bu olduğunu ifade etti.
Avrupa Merkez Bankasının da Amerika Merkez Bankasının da Japonya Merkez Bankasının da Çin Merkez Bankasının da diğerlerinin de para politikalarının istihdamı koruma merkezli belirlendiğinin altını çizen Erdoğan, şunları kaydetti:
“Çılgınca para basan, faizleri sıfıra yakın ve hatta ekside tutan, merkez bankası bilançolarını neredeyse milli gelirleri seviyesine çıkartan bu ülkeler, belirsizlik batağından hala kurtulamadıklarını bizzat kendileri itiraf ediyorlar. Geçmişte ülkemizi hazırlıksız şekilde Gümrük Birliğine girmeye zorlayanlar, ekonomimizin beklenmedik bir şekilde bu sürece uyum sağlaması ile umdukları kadar vakit kazanamamışlardı. Avrupa ülkeleri avroya geçiş sürecinde paralarını bir gecede yüzde 50 devalüe ederlerken, Türkiye bunun dışında tutulmak suretiyle sanayimize ve ticaretimize görünmez engeller konmuştu. Buna rağmen özellikle hükümetlerimiz döneminde verdiğimiz emekler ve yaptığımız fedakarlıklar sayesinde sanayimizi ayakta tutmayı, ticaretimizi ve ihracatımızı geliştirmeyi başardık. Şimdi de aynı amaçla farklı argümanlar ve araçların devreye sokulduğu bir süreç yaşıyoruz. Dünya 90 trilyon doları kamuya ait olmak üzere toplamda 220 trilyon doları geçen bir borç batağında yüzerken, Türkiye’ye ısrarla faizlerin yükseltilmesini dayatmak, insanların aklıyla dalga geçmekten öte anlam taşımaz.”
Erdoğan, enflasyonları ile faiz oranları arasında 10 kata varan farklar bulunan ülkeleri görmezden gelerek, Türkiye’deki tabloyu bir “felaket habercisi” olarak anlatanların niyetlerini sorgulamanın kendilerinin de hakkı olduğunu belirtti.
Salgın döneminde yaşadığı sağlık krizine ve toplumsal kırılmalara karşı yetersiz kalan siyasi ve ekonomik sorunlara çözüm bulmakta zorlanan bir sisteme umut bağlayanları, tüm bu hakikatleri görmeye davet ettiğini ifade eden Erdoğan, “Mesela Hazinemizin borçlanma faizlerini belirleyen risk primlerinin yüksekliğinin Türk ekonomisinin gerçekleriyle hiçbir ilgisinin olmadığını vicdan sahibi her iktisatçı teslim ediyor.” ifadesini kullandı.
Dünya ekonomisinin önündeki riskler artarak sürerken Türkiye’nin önündeki fırsatların değerlendirilmesini engelleyecek yaklaşımlardan herkesin kaçınması çağrısında bulunan Erdoğan, şunları kaydetti:
“Küresel ekonominin değişen yapısı içinde üretim, inovasyon, yeşil dönüşüm, dijital dönüşüm gibi konular öne çıkarken, hala eski dünyanın kalıplarıyla ülkemizi değerlendirenler önce kendilerini yenilemelidir. Biz zamanın ruhunu okuyarak milletimize yeni bir vizyon teklif ediyoruz. Yegane malzemesi istemezükçülük olanların milletimize teklif ettiği tek şey ise eski Türkiye’yi geri getirmektir. Biz milletimize eski Türkiye alışkanlıkları değil, 2023 hedefleri, 2053 vizyonu Türkiye’si doğrultusunda hizmet etmeyi sürdüreceğiz. Elimizdeki imkanlara bakacağız, potansiyelimize bakacağız, gerçekleşmelere bakacağız, verilere bakacağız, dünyaya bakacağız, ihtiyaçlara bakacağız. Tüm bunların ışığında politikalarımızı sürekli geliştirerek yolumuza devam edeceğiz.”
“Sevgili milletim; biz sizi seviyoruz, size inanıyoruz”
Döviz kurunu da bu şekilde istikrara kavuşturacaklarını, enflasyonu da bu şekilde dizginleyeceklerini, hedeflerine de bu şekilde ulaşacaklarını söyleyen Erdoğan, “Sevgili milletim; biz sizi seviyoruz, size inanıyoruz. Siz bize inanın. Bugüne kadar inandınız, güvendiniz ve 19 yıl Türkiye’nin alt yapısıyla, üst yapısıyla nereden nereye geldiğini gayet iyi biliyorsunuz, biliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel ekonomide bir süredir yaşanan gelişmelere dikkati çekerek, dünyadaki para bolluğunun önce maliyetleri sonra da fiyatları artırmaya başladığını belirtti. Amerika ve Avrupa’nın yakın tarihlerinde görmedikleri enflasyon rakamları ile yüzleştiğini anlatan Erdoğan, şöyle devam etti:
“Buna rağmen hiçbir ülke Türkiye’ye teklif edildiği, hatta dayatıldığı şekilde faiz düzeyini enflasyonun üzerine çıkarmıyor. Küresel metal, enerji ve gıda ham maddelerinin fiyatlarında son dönemde gözlenen aşırı artışlar, para bolluğunun yol açtığı tehditlerden kaçınma refleksinin üründür. Bizim ekonomide de ‘dünya 5’ten büyüktür’ dememizin sebebi tüm bu sorunların merkezinde kendilerini büyük olarak tarif eden ülkelerin yer almasıdır. Sözde büyük ekonomiler kendi aralarındaki kavganın faturasını diğer ülkelere kesmek istiyorlar. Biz işte bu oyuna gelmeyeceğini söylüyoruz. Bunun için yatırım diyoruz, bunun için istihdam diyoruz, bunun için üretim diyoruz, bunun için ihracat diyoruz, bunun için cari fazla diyoruz, bunun için cari fazlayla büyüme diyoruz. Türkiye Cumhurbaşkanı olarak ülkemizde yatırımları durduracak, istihdamı azaltacak, üretimi düşürecek, ihracatı engelleyecek hiçbir adımın atılmasına izin vermeyeceğimi buradan bir kez daha ilan ediyorum.”
“Artık bu ülke, ekonomisini ve siyasetini dışarıya rehin veren bir ülke olmayacak”
Artık bu ülkenin yüksek faizle parasına para katanların cenneti olmayacağının altını çizen Erdoğan, “Artık bu ülke ithalat cenneti olmayacak, artık bu ülke kendi alın teriyle elde ettiği kazancıyla başkalarının istihdamını, refahını finanse eden bir ülke olmayacak. Artık bu ülke IMF programları yoluyla ekonomisini ve siyasetini dışarıya rehin veren bir ülke de olmayacak.” dedi.
Erdoğan, göreve geldiklerinde Türkiye’nin IMF’e borcunun 23,5 milyar dolar olduğunu ve 2013 haziranında bu borcu sıfırladıklarını hatırlatarak, “Bizim şu anda IMF’e borcumuz yok. Bay Kemal; hadi bakalım, nereden aldık biz bu borç yükünü? Sizlerden aldık. Merkez Bankamızın döviz rezervi neydi? 27,5 milyar dolar. Hamdolsun şimdi 120 milyar dolar civarındayız. Başbakanlığım döneminde 135 milyar dolara kadar da çıkmıştık. Bu ara malum bir düşüş var ama biz yine o 135’leri, 150’leri yakalayacağız. Biz buna inanıyoruz, buna güveniyoruz. Bizim bu gücümüz, bu imanımız var.” diye konuştu.
Türkiye’nin artık sıcak para hülyasıyla avutulup, ekonomisinin asıl ihtiyaç duyduğu atılımlardan uzak tutulan bir ülke olmayacağını belirten Erdoğan, “Bunun yerine kaynaklarımızı, yatırımcımızın, sanayicimizin, turizmcimizin, girişimcimizin, çalışanlarımızın emrine vereceğiz. Bak buradan sesleniyorum; bütün yatırımcılarımız lütfen, kamu bankaları onların her zaman yanındadır, emrindedir ama kamu bankasından krediyi alıp, bunu bir başka yere aktarmak suretiyle paradan para kazanma yoluna, yöntemlerine başvuranların da alnını karışlarız.” değerlendirmesinde bulundu.
“İnşallah bu kötü alışkanlıkların sonunu da getireceğiz”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, projeye bağlı her türlü yatırıma destek vermeye hazır olduklarını dile getirerek, “TÜSİAD, hadi gidin yatırımlarınızı yapın bakalım? Biz önünde miyiz, yoksa destekçi miyiz? Bunları da göreceksiniz. Üretimimizin bir kısmı ithalata bağımlı olduğu için sanayimizin ve tarımımızın henüz arzu ettiğimiz esnekliğe ulaşamadığını biz de biliyoruz. İnşallah adım adım bunları da çözeceğiz. Tabii bu topyekun bir inanmışlığı, topyekun bir mücadeleyi, topyekun bir fedakarlığı gerektirir.” dedi.
Türkiye’de bir kesimin hala döviz kurundan kazanç elde etme peşinde koştuğunu üzüntüyle takip ettiklerini aktaran Erdoğan, “Onun için de başta tabii Hazine ve Maliye Bakanımız buraları gayet iyi takip ederek, dün akşam da toplantısını bu işin geç saatlere kadar yaptık, buradan taviz vermeyeceğiz. Yeter ki yatırımcı karşımıza bu tür spekülatif adımlar atmak için gelmesin. Samimi olarak projesiyle gelsin ve biz bu proje bazlı adımlara destek vermekte her an hazırız. İnşallah bu kötü alışkanlıkların sonunu da getireceğiz.” diye konuştu.
“Ey TÜSİAD, bak Türkiye nerede?”
Körfez sermayesi başta olmak üzere çeşitli kaynaklarla çok ciddi rakamlarda yatırım ve finans iş birlikleri yaptıklarının bilgisini veren Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:
“Son dönemde sadece iki ülke ile yaptığımız yatırım anlaşmaları, 30 milyar dolarlık bir hacme sahiptir. Yerli ve uluslararası yatırımcılar, milyar dolarlarla ifade edilen projeleri hayata geçiriyor. Bunun son örneği geçtiğimiz günlerde yapılan kamu özel işbirliği ile gerçekleştirilecek Antalya Havalimanı kapasite artırımı ihalesidir. Yapım süresi 36 ay, işletme süresi 25 yıl olan bu ihaleyi evet, buradan milletime sesleniyorum; 8 milyar 555 milyon avro ile en yüksek teklifi veren girişim grubu kazanmıştır. Türkiye burada, Türkiye çökmedi ya. Ey TÜSİAD, bak Türkiye nerede? Ve bu ihalenin içinde yerlisi var, Fransa’sı var, Almanya’sı var. Siz hala ‘Acaba biz bu iktidarı nasıl indiririz’ diye bunun hesabını yapıyorsunuz. Bir taraftan da utanmadan, sıkılmadan Bay Kemal ile bir araya gelip hala erken seçim konuşuyorsunuz. Boşuna sayıklamayın, bunlar rüyadır, rüya. Haziran 2023’ü bekleyeceksiniz.”
Söz konusu ihale rakamın KDV’siyle birlikte 2 milyar 138 milyon avroyu bulan yüzde 25’inin 90 gün içinde peşin olarak ödeneceği bilgisini veren Erdoğan, Türkçedeki karşılığı “Kamu Özel Sektör Ortaklığı” olan, İngilizce “Public Private Partnership” ifadesinin kısaltması “PPP”yi kullanarak, “Bay Kemal diyor ki bu nedir? Bize bunu niye açıklamıyorlar? Öğren ya, hani senin ekonomistlerin vardı, sor onlara ya, bu PPP ne, bu yap-işlet-devret ne, öğren onlardan.” dedi.
“CHP’nin iktidarları döneminde niçin bu tür şeyleri yapamadınız?”
Ülkeyi bugünlere böyle getirdiklerini vurgulayan Erdoğan, “Bugün birçok yerde havalimanlarımızdan tutunuz, tüm otobanlarımıza, otoyollarımıza varın biz bunları bu sistemle yaptık. Ve hala da bu şekilde yapmaya devam ediyoruz. Yoksa bunlar Hazine’deki parayla, hazır para, al kullan, bunları o zaman siz yapsaydınız ya. CHP’nin iktidarları döneminde niçin bu tür şeyleri yapamadınız. Niye? Aklınız o işlere ermez de onun için.” değerlendirmesinde bulundu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Antalya’da düzenlenen G20 Zirvesi’nde de liderlerin “Siz bu ‘PPP’ ile ne yaptınız, bize bunu bir anlatın.” dediklerini, kendisinin de bütün liderlere “yap-işlet-devret”in ne olduğunu örnekleriyle anlattığını dile getirerek, “Çünkü öyle para hazır gelmiyor. Kaynak üreteceksiniz, kaynak. Para kaynaklarını ne yapacaksınız, çeşitlendireceksiniz. Eğer lider olarak bu para kaynaklarını çeşitlendiriyorsanız netice alırsınız.” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şehir hastanelerinin yapılmasına muhalefetin karşı çıktığını, yapmaya devam edeceklerini belirtti.
Proje safhasında olanlar ile 5, 6 şehir hastanesinin yapımına devam edildiğini kaydeden Erdoğan, “Aynı şekilde alt yapı ile ilgili şu anda 5 havalimanı var önümüzde. Bunlar da yapılıyor, daha yapacağımız çok şeyler var ama bunları siz hazır kasadan yapmaya kalkarsanız, orada tıkanırsınız. Ama biz bu konuda kaynakları çeşitlendirerek yol alıyoruz ama buna muhalefetin aklı ermez. İş bilenin kılıç kuşananındır. Birileri yatırımcıları tehdit ederken, biz işte bu tür projelerle ülkemize yeni eserler kazandırmanın mücadelesini veriyoruz.” ifadesini kullandı.
Geçen günlerde Türkiye’nin uzaydaki aktif 8’inci uydusu olarak Türksat 5B’nin semadaki yolculuğuna uğurlandığını, böylece Türkiye’nin son bir yılda uzaya 2 uydu fırlatan bir ülke haline geldiğini belirten Erdoğan, Türksat 5B’nin karasal olarak ulaştırılması mümkün olmayan hava, deniz, kara, internet ve iletişim alt yapısına kesintisiz erişimi sağlayarak, Orta Doğu’dan Güney Afrika’ya kadar geniş bir alana hizmet vereceğini ifade etti.
Erdoğan, şöyle konuştu:
“İşte Türkiye bu, modern Türkiye bu. Biz bunun alt yapısını oluşturduk, oluşturuyoruz. Görüldüğü gibi, Türkiye ne patinaj yapıyor, ne geriliyor, tam tersine sürekli yeni ataklarla hedeflerine doğru ilerliyor. Kurdaki dalgalanmanın yol açtığı belirsizlik, ülkemizin gerçek görünümünü yansıtmıyor. Her şeyden önce vatandaşlarımızın ve firmalarımızın bankalarda yüzlerce milyar dolarlık mevduatı bulunuyor. Yastık altındaki dövizi saymıyoruz bile. Yani aslında ülkemizde döviz kıtlığı değil, döviz bolluğu var. Sorun ekonomik gerekçelere dayanmayan, kimi kısa vadeli kazanç gayesi güden, kimi daha farklı amaçlar taşıyan döviz taleplerinin dönemsel yükselişidir. Halihazırda böyle bir süreç yaşıyoruz. Döviz alımına yönelik psikolojik eğilim ortadan kalktığında, hep birlikte bu bolluğun nimetlerini görmeye başlayacağız. Yine ülkemizde belli kesimlerin dövizdeki yükselişi bahane ederek, ne kurdaki ne küresel mal fiyatlarındaki artışla orantılı olmayan fiyatlandırmalar yapmak suretiyle haksız kazanç peşinde koştuğunu görüyoruz. Birilerinin özellikle canını yakma pahasına, bunların da önünü keseceğiz. Dün vesayetle mücadele ederken, darbecilere karşı koyarken, terör örgütlerinin başını ezerken nasıl kimsenin gözünün yaşına bakmadıysak, şimdi de ekonomide aynı yöntemi izleyeceğiz.
Buradan açıkça ilan ediyorum. Her kim kur spekülasyonuyla, fahiş fiyat oyunuyla, faiz baskısıyla dünyadaki gelişmeleri tersyüz ederek ülkemizi artık geçerliliği kalmamış ekonomi modellerine yönlendirerek, bizi yolumuzdan döndürebileceğini sanıyorsa yanılıyor. Bu yoldan dönüş yok. İşte görüyorsunuz, yatırımlar artıyor. Parası, finansa erişimi olan herkesi yatırıma, üretime davet ediyorum. İstihdamımız artıyor. Sanayisiyle, tarımıyla, turizmiyle, hizmetler sektörü ile her alanda istihdamı güçlü şekilde destekliyoruz. Üretimimiz artıyor, fabrikalarımız harıl harıl çalışıyor. İhracatımız artıyor, açık söylüyorum, ekranları başında bizi izleyen milletime sesleniyorum. Araçlarınızla Anadolu’ya giderken, herhalde otobandaki tırları görüyorsunuz değil mi? Bu tırlar nereye gidiyor, ne taşıyor, ne getiriyor? İşte bunların hepsi ihraç ürünlerini taşıyor ve yollarımız tırlarla dolu. Geçmişte tenhaydı bu yollar ama şimdi durum farklı. Yollardaki, gümrük kapılarındaki, kamyon ve tır trafiği kargo uçakları, yük trenleri mal taşımaya yetişemiyor.”
Cari açığın azaldığını, gelecek yıl cari fazlaya geçileceğini belirten Erdoğan, kamu maliyesinin gücünü koruduğunu, bütçe disiplininde ve gerçekleşmelerinde en küçük bir sapma olmadığını kaydetti. Bankacılık sektörünün sapasağlam bir yapıya sahip olduğunu söyleyen Erdoğan, hedeflere ulaşma konusunda umutlu olmak için her şeye sahip olunduğunu ifade etti.
Erdoğan, şöyle devam etti:
“Ülkemizi asırlardır bir cendereye hapsederek yerinde saydıranlar, tarihi bu defa tekerrür ettiremeyecekler. Gazi Mustafa Kemal’in 1923 İzmir İktisat Kongresi ile başlattığı kalkınma atılımının ömrü ancak 6 yıl sürmüştü. Rahmetli Menderes’in büyük bir şevkle giriştiği kalkınma hamlesi 10 yıl sonra darbe duvarına çarpmıştı. Rahmetli Özal’ın ülkemize çağ atlatmak için hayata geçirmeye çalıştığı dönüşüm 10 yıla kalmadan siyasi istikrarsızlık bataklığına saplanmıştı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bizim dönemimizde 20 yıla yakın süren kesintisiz bir kalkınma hamlesi yaşandı. İnşallah bu başarıyı, ekonomideki büyük değişimle taçlandırarak nihai hedefimize ulaşacağız. ‘Bu işler seçime yakın zamanda olmaz’ diyerek, aba altından bize sopa gösterenler olduğunu müşahede ediyoruz. Bunlar Türkiye’nin bugün hamle yapmazsa, yeniden çeyrek asırlık, yarım asırlık bir kayıp yaşayacağını ya bilmiyorlar ya da özellikle böyle olmasını istiyorlar. Biz de diyoruz ki, Türkiye ekonomide sınıf atlayacaksa harekete geçmenin tam vaktidir.”
Türkiye’nin ve milletin çıkarlarının, hesapları seçime kadar değil, 2053 vizyonuna göre yapmayı gerektirdiğini ve öyle davrandıklarını belirten Erdoğan, şöyle devam etti:
“Dünyanın dengelerinin, küresel finans krizi ve ardından salgın krizi ile altüst olduğu, ülkemizin alt yapısının en uygun şartlara sahip bulunduğu bir dönemde bu hamleyi yapmayacaksak ne zaman yapacağız? Her alanda inşa ettiğimiz güçlü alt yapıyla, geniş siyasi etki alanımızla, terörü yenerek sağladığımız güvenlik ortamıyla, bu atılımın tam vaktidir. Cumhuriyet ile temelini attığımız uzun demokrasi ve kalkınma yolculuğunda cefasını çektiğimiz son 19 yılda, özenle geliştirip, büyüttüğümüz ağacımızın artık meyvelerini toplama vaktidir. İleride keşke dememek için şimdi risk alıyoruz. Milletin sancısını, sıkıntısını, derdini küresel para baronlarının çıkarlarına meze etmeye çalışanlara aldırmadan yolumuza devam edeceğiz, çalışacağız, mücadele edeceğiz, sabredeceğiz ve Allah’ın izniyle başaracağız. Sabreden kimse zafere ulaşacaktır.”
“Evlatlarımızdan tek beklentimiz, ailelerine, ülkelerine hayırlı birer insan olarak yetişmeleridir”
Erdoğan, üniversite öğrencilerine de müjde vererek, Türkiye’nin dünyada devlet eliyle verilen en kapsamlı burs ve kredi sistemine sahip olduğunu, bu yıl 449 bin 355 öğrenciye burs, 1 milyon 32 öğrenciye kredi verildiğini, her yıl ortalama 150 bin yeni öğrencinin burs almaya hak kazandığını belirtti.
Bu yıl yüzde yirmi artışla 180 bin gencin ilk defa burs imkanından faydalanacağını kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu ülkede üniversite harçlarını kim kaldırdı? Biz kaldırdık, biz. Hatırlayın o günleri, harçlardan dolayı yapılan eylemleri hatırlayın. Biz harçları kaldırdık. Şu anda var mı harç? Yok. Burs, kredi 45 liracık burs veriyorlardı, 45 liracık. Biz onlardan aldık bu iktidarı. Sosyal devlet anlayışımız gereğince, şehit ve gazi çocuklarına, yüzde 40 ve üzeri engelli gençlerimize, anne ve babası vefat etmiş evlatlarımıza, milli sporcularımıza, Sevgi Evleri ve Darüşşafaka’da büyüyen çocuklarımıza, koruma altındaki öğrencilerimize öncelikli burs veriyoruz. Bunun yanında üniversiteye yerleştirme puanlarında ilk 100’e giren öğrencilerimizle, milli sporcularımıza aylık tutarın 3 katı kadar burs sağlıyoruz. Kredi alan tüm öğrencilerimizin bunun geri ödemesini mezuniyet sonrası, 2 yıl erteleme hakkı vardır. Hatta bu süre gençlerimizin sigortalı bir işe girdiği tarihe kadar da uzatılabiliyor. Geçtiğimiz yıl lisans öğrencilerine 650 lira, yüksek lisans öğrencilerine 1300 lira, doktora öğrencilerine 1950 lira burs veya kredi vermiştik. Önümüzdeki yıl bu rakamları lisans öğrencilerinde 850 liraya, yüksek lisans öğrencilerinde 1700 liraya, doktora öğrencilerinde 2 bin 550 liraya çıkartıyoruz. Üniversite harcı ödemeyen, kredi ve burs imkanından faydalanan, barınma ihtiyacını yurtlarımızdan karşılayan evlatlarımızdan tek beklentimiz, kendilerine, ailelerine, ülkelerine hayırlı birer insan olarak yetişmeleridir. Yeni burs ve kredi rakamlarının öğrencilerimize ve ailelerine hayırlı olmasını diliyorum.”
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
03/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.
Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor
Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.
TÜFE Ağustos ayında;
| Gösterge | Ağustos 2026 | Ağustos 2025 | Ağustos 2024 |
|---|---|---|---|
| Aylık TÜFE | %1,84 | %2,04 | %2,47 |
| Aralık ayına göre | %22,07 | %21,50 | %31,94 |
| Yıllık TÜFE | %31,51 | %32,95 | %51,97 |
| 12 aylık ortalama | %31,79 | %39,62 | %64,91 |
İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.
Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.
Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.
Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı
Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.
Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.
Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.
Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.
Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu
Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.
Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.
Bu son derece yüksek bir katkı.
Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.
Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:
| Harcama grubu | Aylık değişim | Aylık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %0,22 | 0,06 puan |
| Ulaştırma | %4,82 | 0,82 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %2,26 | 0,27 puan |
Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.
Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.
Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü
Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.
Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.
Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.
| Harcama grubu | Yıllık artış | Yıllık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %33,79 | 8,12 puan |
| Ulaştırma | %35,08 | 5,94 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %39,77 | 5,01 puan |
Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.
Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.
Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.
Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi
Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.
TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.
Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.
Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde
Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.
Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.
Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.
Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.
Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?
Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.
Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.
Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.
Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.
Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.
Yıl sonu için kritik matematik
Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.
Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.
Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.
Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.
Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı
Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.
Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.
Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.
Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok
Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.
Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.
Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor. Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.
Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.
bankavitrini.com | Haber Analiz
EKONOMİ
Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.
Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?
Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.
Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar
Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.
| Sıra | Kurum | Faaliyet alanı | Tahakkuk eden vergi |
|---|---|---|---|
| 1 | T.C. Ziraat Bankası A.Ş. | Bankacılık | 70,39 milyar TL |
| 3 | Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. | Bankacılık | 22,91 milyar TL |
| 4 | Türkiye Garanti Bankası A.Ş. | Bankacılık | 20,08 milyar TL |
| 6 | QNB Bank A.Ş. | Bankacılık | 10,19 milyar TL |
| 7 | LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. | Perakende | 10,18 milyar TL |
| 8 | Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 10,08 milyar TL |
| 9 | Citibank A.Ş. | Bankacılık | 7,68 milyar TL |
| 10 | Allianz Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,61 milyar TL |
| 11 | Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 7,57 milyar TL |
| 12 | Türkiye Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,53 milyar TL |
| 13 | Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. | Telekomünikasyon | 7,47 milyar TL |
| 14 | Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. | Sanayi / tüketim ürünleri | 7,19 milyar TL |
| 15 | BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. | Perakende | 7,07 milyar TL |
| 16 | Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 6,99 milyar TL |
| 17 | Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 6,56 milyar TL |
| 18 | Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. | Sigorta | 5,86 milyar TL |
| 19 | Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü | Madencilik / kimya | 5,70 milyar TL |
| 20 | Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. | Sermaye piyasaları | 5,54 milyar TL |
| 21 | İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. | Yatırım bankacılığı | 4,97 milyar TL |
| 22 | Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü | Denizcilik | 4,92 milyar TL |
| 23 | DenizBank A.Ş. | Bankacılık | 4,81 milyar TL |
| 24 | Mercedes-Benz Türk A.Ş. | Otomotiv | 4,75 milyar TL |
| 25 | Türkiye Elektrik İletim A.Ş. | Enerji | 4,33 milyar TL |
| 26 | ITX Türkiye | Perakende / tekstil | 4,25 milyar TL |
| 27 | Philip Morris Tütün Mamulleri | Tütün sanayi | 4,23 milyar TL |
| 28 | AXA Sigorta A.Ş. | Sigorta | 4,17 milyar TL |
| 31 | Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,98 milyar TL |
| 32 | Türk Ekonomi Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,92 milyar TL |
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.
Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.
İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.
Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.
Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici
Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.
İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.
Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.
Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.
Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.
Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri
Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.
Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:
Banka açısından:
Kredi faizi
↓
Faiz geliri
↓
Bankacılık kârı
↓
Vergilendirilebilir kazanç
↓
Yüksek kurumlar vergisi
Sanayici açısından ise:
Kredi faizi
↓
Finansman gideri
↓
Faaliyet kârının erimesi
↓
Net kârın düşmesi
↓
Vergilendirilebilir kazancın azalması
Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.
Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor
Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.
Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.
Türkiye’nin ekonomik paradoksu
Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.
Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.
Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.
Motor ise üretimdir.
Almanya’da tablo neden farklı?
Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.
Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.
Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.
EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.
Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.
Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.
Almanya’nın ekonomik devleri
Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.
| Şirket | Ana faaliyet | Ekonomideki niteliği |
| Volkswagen | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| BMW | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Mercedes-Benz | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Deutsche Telekom | Telekomünikasyon | Teknoloji / hizmet |
| DHL Group | Lojistik | Lojistik / hizmet |
| Siemens | Elektrik, otomasyon, teknoloji | İleri sanayi |
| E.ON | Enerji | Enerji altyapısı |
| BASF | Kimya | Ağır sanayi / kimya |
| Bayer | İlaç ve kimya | İleri teknoloji / sanayi |
| Daimler Truck | Ticari araç | Sanayi / üretim |
Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.
EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.
Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.
Almanya’nın bankaları nerede?
İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.
Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.
Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.
Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.
Türkiye için alarm veren soru
Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.
Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.
Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.
Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?
Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.
İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.
Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.
Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.
Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir
Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.
Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.
Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.
Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?
Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.
Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.
Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.
Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.
Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi
Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.
Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.
İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.
Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması
Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.
Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?
Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.
Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.
Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.
Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
1 ay önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
