Connect with us

EKONOMİ

Yeni Ekonomik Model: Sonu Belli Bir Macera

Yayınlanma:

|

Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor.

“Yeni Ekonomik Model” 2021 yılının Ekim ayından itibaren yüksek sesle dile getirilmeye başlanan ve günün şartlarına göre yetkililer tarafından tanımı sıkça değiştirilse de esasen üretim, ihracat, yatırım ve istihdam artışını hedefleyen, sıcak para olarak adlandırılan yurt dışından kısa/orta vadeli portföy girişlerini büyük ölçüde dışlayan, yerli üretimin özendirilmesini esas alan bir “model”. Çok güçlü varsayımlara dayanan bu modelin merkezinde uzun vadede cari işlemler hesabının kalıcı olarak fazla vermesi umudu var. Böylece sıcak paraya ihtiyaç azalacak ve döviz kuru kontrolünü sağlamak için sıkı para politikası uygulanmasına gerek kalmayacak; faizler düşecek, reel ekonomi desteklenecek, büyüme sağlanacak. Türk lirasının son dönemde olması gerekenden değerli olduğu, bir miktar değersizleşmesi gerektiği, bunun da ihracatı artırıp ithalatı azaltarak cari hesabı iyileştireceği vurgusu da modelin bir parçası gibi duruyor.Bir yandan da bunun “heterodoks” bir politika bileşimi olduğu iletişimi resmi olarak yapılıyor. Hatta bir ara “Çin modeli” olduğu bile söylendi. Yeni ekonomik modelin, içeriği itibarıyla ise planlama dönemi iktisadı ile katılım finansı sisteminin bir bileşimini andırdığını ve ortodoks para politikası araç ve söylemlerini tümüyle göz ardı ettiğini söylemek mümkün. Bu da “piyasa dostu” bir model olmadığını düşündürüyor. Söylemlere bakılırsa tüm makro değişkenlerin aynı anda devlet eliyle belirlenebileceği varsayılıyor. Ayrıca, modelin uygulama zamanlaması olarak tüm dünyada enflasyon sorununun belirginleştiği ve merkez bankalarının sıkılaştırıcı adımlar attığı bir dönemin seçilmesi arka plandaki stratejinin tutarlılığını da sorgulatıyor.

 Özünde doğru amaçlarla yola çıkılan bir yaklaşım gibi olsa da (yazının yazıldığı 7 Ocak 2022 itibarıyla kamuoyuyla iletişimi yapılan haliyle) izlenmek istenen yol bakımından modelin başarı şansı iletişimi yapılmaya başlandığı tarihten itibaren ülke risk priminin (CDS) geldiği seviyelere bakılırsa pek yüksek görünmüyor. Bu yazı, söz konusu modelin başarı şansının düşük olmasının nedenlerine yer veriyor ve bazı önerilerde bulunuyor. İlk bölümde, yeni modelde makroekonomik büyüklüklerin makul bir sürede kabul edilebilir bir dengeye ulaşmasını, yani teknik ifadeyle “modelin kapatılmasını” engelleyen—hatta imkânsız kılan—hususların altı çiziliyor. İkinci bölüm, yeni modelin yol açacağı ve halihazırda ipuçları güçlü bir şekilde oluşan olası hasarın bir özetini yapıyor ve modelin amaçlarına neden ulaşamayacağını açıklıyor. Son olarak da Türkiye ekonomisini yeniden istikrara kavuşturmak için yapılması gerekenlere dair genel bir değerlendirme yapılıyor. 

Yeni iktisadi çerçevenin en temel sorunu bir çıpasının olmaması. En basit tanımıyla “çıpa” bir ekonomik programın hedefini belirleyen temel değişkene ya da değişken setine verilen isim. Çıpalar ekonomi programlarının olmazsa olmazı; iktisadi birimlerin programa güven duymasını sağlayacak gerek ama yeter olmayan şart niteliğinde. İyi işleyen güvenilir bir çıpanın makroekonomik değişkenlerde kantitatif bir hedefi işaret etmesi şart. Örneğin; orta vadeli enflasyon hedefi ve bu hedefe erişilebilmesi için merkez bankasının Enflasyon Raporu tarzı bir iletişim aracı vasıtasıyla yol haritasını net bir şekilde çizmesi; bu yol haritasının arkasında ne pahasına olursa olsun durabileceğini iktisadi birimlere yüksek kredibiliteyle inandırması modern merkez bankacılığının uygulandığı ekonomilerde temel çıpayı oluşturuyor. 

Makroiktisat teorisinde kapsamlı bir model yazılırken en sonda “modeli kapatan” (yani modelin teorik bir çözümü olduğunu garanti altına alan) bazı koşullar ya da eşitlikler/eşitsizlikler olur. Güvenilir çıpalar ekonomi programlarına baz oluşturan modelleri “kapatan” yol gösterici unsurlardır. Modelin kapatılamaması birbirini besleyen sarmalların oluştuğu ve fiyatların patlayıcı karakter sergilediği, hiperenflasyon ve sürekli artan döviz kuruyla karakterize, makro değişkenlerin sabit dengeye öngörülebilir bir sürede ulaşamadığı yapılara neden olur. Yeni ekonomik modelde bu sonuçlar maalesef kaçınılmaz görünmekte. Fiyat istikrarının kendiliğinden sağlanacağı bir politika seti var olmadığı için hemen hemen her sektörde ve her mal/hizmet grubunda fiyat kontrolleri uygulanmaya çalışılsa da serbest piyasa şartlarında bunların günlük geçici çözüm sunma dışında başarılı olması da mümkün değil; kamu bütçesine verdiği devasa zararlar da göz ardı edilecek gibi değil. Fiyat kontrollerinin geçtiğimiz yıl devlet bütçesine maliyeti neredeyse Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir yıllık bütçesine eşit. Bugün devlet eliyle baskılanan fiyatlar yarın katlanan maliyetler ve fiyat artışları olarak karşımıza çıkıyor. Hanehalkının satın alma gücündeki hızlı erimeyi azaltmaya yönelik politikalar (asgari ücret zamları, memur/emekli zamları, vergi indirimleri) bir yandan bütçe üzerindeki yükü arttırırken, diğer yandan talep, iş gücü maliyetleri ve parasal genişleme kanallarıyla enflasyonu ve endeksleme davranışını besliyor. Bu da bir ara gündeme gelen ve esasen ücretleri ve iç talebi baskılayıp, oluşacak artığı ihraç ederek büyümeyi öngören “Çin modeli”yle çelişiyor. 

Yeni ekonomik modelin Türkiye ekonomisine vereceği hasarı ve ortaya koyduğu hedeflere neden ulaşamayacağını da bu çıpasızlık ve tutarsızlıklar net bir şekilde ima ediyor. Daha geniş bir perspektiften bakmak gerekirse, bir çıpanın olmaması ve yetkililerin çelişkili açıklamaları (örneğin; döviz kuru seviyesinin önemsenmediği ifadesinin hemen sonrasında kurların sığ piyasada yoğun müdahalelerle baskılanmaya çalışılması) iktisadi belirsizlikleri arttırıyor, öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor ve güvensizlik ortamını beraberinde getiriyor. Reel kur endekslerinin geldiği seviyelere rağmen yabancı para cinsi mevduatlarda artışın devam etmesi bu güvensizliğe bir kanıt niteliğinde. Bu durum dolarizasyonu besleyerek enflasyonu bir yandan döviz kurlarındaki yükseliş kaynaklı arttırırken, diğer yandan enflasyon beklentilerinde bozulma kaynaklı olarak hiperenflasyon risklerini körüklüyor. Kur artışını baskılamak için ülke döviz rezervlerinin görülmemiş şekilde eritilmesi ve halkın döviz cinsi varlıklara yönelmesini engellemek için kur riskini devlete yükleyen kur korumalı araçlarla bütçe disiplinin bozulmasının bedelleri çok ağır olabilir. Merkez Bankası döviz rezervlerini yerine koymak için alışılmadık yollarla döviz toplamaya çalışıyor. Bu da normalde piyasada Türk lirasına çevrilecek döviz havuzunu daraltarak dolarizasyona katkı sağlıyor. Para politikasının kredibilitesinin ortadan kalkması enflasyondaki bozulmanın önüne geçecek politikaların devreye alınabileceğine dair umutları da azaltıyor. Sonunda da bekleyişlerde ilave bozulmalara yol açarak enflasyonist sarmal algısını güçlendiriyor. Türk lirası cinsinden enstrümanların vadeleri kısalıyor, yabancı payları bugüne kadar görülmemiş düzeyde geriliyor. 

Öngörülebilirlik reel ekonomi açısından da çok önemli bir yere sahip. İstikrarlı büyümenin temel belirleyicilerinden olan yatırımların artmasını sağlayacak yolun düşük faizden ziyade öngörülebilirliğin artmasından ya da belirsizliklerin azalmasından geçtiği ilgili yazında net bir şekilde raporlanmış durumda (Bloom vd., 2007). Firmaların istihdam kararları da yatırımlar gibi belirsizliklerin arttığı dönemlerde durağanlaşıyor ve iş gücünden tasarruf etme eğilimleri ön plana çıkıyor (Altig vd., 2020). Bu durum kayıt dışılığı besliyor. İhracat artışının ise uluslararası ticaret literatüründe kur avantajından ziyade verimlilik ve yenilikçilikle yakın ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor. Yatırımlar, istihdam ve ihracat kalitesindeki bozulmanın bir sonucu olarak reel ekonomi kaynaklı bir ani duruş (ve dolayısıyla stagflasyon) ihtimali artıyor. 

Enflasyonist ortam ilk etapta akla gelmeyen ancak toplum için büyük önem taşıyan farklı değişkenleri de ciddi manada olumsuz olarak etkiliyor. Örneğin, yüksek enflasyon genç yetişkinlerin tasarruf eğilimlerini azaltıyor, onları ailelerinin maddi imkanlarına daha bağımlı hale getiriyor. Bu durum “nesiller arası hareketlilik” dediğimiz bir önceki neslin bir sonraki neslin sosyoekonomik statüsünü belirlediği iktisadi olgu üzerinde de etkili. Yüksek enflasyon nesiller arası hareketliliği azaltıyor ve genç neslin statüsünün ebeveynin sosyoekonomik statüsüyle yüksek ilinti içinde olmasına neden oluyor. Bir başka deyişle, fakir aile çocuklarının fakir kalma ihtimali enflasyonist ortamda yükseliyor. Bu da iktisadi eşitsizlikleri derinleştiriyor, toplumsal çatışmalara zemin hazırlayarak uzun vadeli siyasi sonuçları da beraberinde getiriyor. Ayrıca, gençlerin umutlarını azaltarak beyin göçünü, yani nitelikli gençlerin geleceklerini yurt dışında araması eğilimini arttırıyor. Tasarruf sahiplerinin toplumun genelinden toplanan vergi gelirleriyle kur riskinden korunması toplumda adalet ve eşitlik algısını bozuyor. 

Hal böyleyken TCMB politika faizinin daha fazla indirilmesine yönelik siyasi tercihler/ baskılar halkın satın alma gücü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor. Başta gelişmiş ülke merkez bankaları olmak üzere merkez bankalarının tüm dünyada pandemi kaynaklı enflasyon risklerine politika faizlerini güçlü şekilde artırmak ve para politikalarını sıkılaştırmak suretiyle reaksiyon göstermesi karşısında TCMB’nin faiz indirimlerine devam edeceği sinyali vermesi Türk lirasını bütünüyle savunmasız hale getiriyor. Politika kredibilitesinin ortadan kalkması uluslararası derecelendirme kuruluşlarının kredi notlarımızı daha da indirmesine, halihazırda çok yüksek olan ülke risk primlerimizin daha da artmasına neden olabilir; bu da borç sürdürülebilirliğimizin ciddi anlamda sorgulanmasına yol açabilir. Son dönemde borç stoku içinde dövize endeksli ve değişken faizli araçların payının ciddi oranda artması bu endişeleri pekiştiriyor. Enflasyon rakamlarının güvenilirliğini zedeleyici yöntemsel değişiklikler ve rakamların tutarlılığına dair endişelerin toplumda yüksek sesle dile getirilmeye başlanması Arjantin ve Yunanistan örneklerini bize hatırlatmalı. 

Politika faizinin rasyonel olmayan (ya da deneysel) bir anlayışla düşük tutulması Hazine’nin kısa ve uzun vadeli borçlanma faizlerini arttırıyor, borçlanma maliyetlerini yükselterek kötü para politikasının faturasını halka çıkartıyor. Kamu bankaları eliyle başta inşaat sektörüne olmak üzere seçici olarak düşük faizli kredi sağlanması ve özel bankalara faiz baskısı yapılması bankacılık sektöründe riskleri ve kamu bankalarında görev zararlarını arttırıyor, sektörü 2001 Krizi benzeri kırılganlıklara açık hale getiriyor. İlk düğmenin yanlış iliklenmesi, yani politika faizinin yanlış yerde belirlenmesi, politika faizinin parasal aktarımda işlevsiz hale gelmesine neden oluyor. Bu da bankacılık sektöründe faiz oranlarının birbirinden uzaklaşmasına, kredi ve mevduat faizlerinin aşırı yükselmesine, bankaların faiz oranlarını belirlerken önünü görememesine ve faizlerde ikili (dual) piyasalar oluşmasına yol açıyor. Finansman ihtiyacı içindeki iktisadi birimler kaçınılmaz olarak bu durumdan zarar görüyor. Ayrıca, bir yandan İstanbul Finans Merkezi gibi uluslararası sermaye için bir cazibe merkezi yaratma hedefi varken, diğer yandan yabancı portföy yatırımını “sıcak para” yaftası yapıştırarak dışlayan bir kapalı finans sistemi çelişkiler yumağının ilave bir halkasını oluşturuyor. 

Olası hasar listesini uzatmak mümkün. 

Peki ne yapmak gerekiyor? Esasen ilk etapta yapılması gereken son derece basit. (1) Çıkarılacak bir yasayla (Cumhurbaşkanlığı kararnamesi değil, TBMM’de tüm siyasi partilerin oybirliğiyle güçlü bir şekilde onaylayacağı bir kanunla) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızlığını yeniden tesis etmek. (2) Yurt içi ve yurt dışında itibarı yüksek liyakatli bir ekonomi yönetimi oluşturmak. (3) TCMB’nin sadece fiyat istikrarı odaklı olarak işini düzgün ve güvenilir bir şekilde yapması için önünü açmak. (4) Ekonomi yönetimindeki kurumların para ve maliye politikalarını eşgüdüm içerisinde kullanarak enflasyon sorunundan ülkemizi kurtarmalarını sağlayacak politikaları desteklemek. (5) Ana makroekonomik programı kapsayıcı kılmak; siyasi söylem ve propagandalardan arındırmak. Eğer bunlar yapılırsa makroekonomik istikrar yeniden sağlanacak, ülkemiz yurt içi ve yurt dışı yatırımcılar için yeniden bir cazibe merkezi olacak, enflasyon düşecek, sürdürülebilir büyüme sağlanacak ve halkın alım gücü ve refahı yükselecek. Rusya gibi otoriter bir yönetim sisteminin olduğu bir ülkede bile çok temiz ortodoks merkez bankacılığı yapılması ve ciddi yaptırımlara ilave olarak pandemi kaynaklı risklere rağmen bu sayede makroekonomik istikrarın sürdürülmesi akılcılık ve otoriterliğin birbirinden farklı şeyler olduğunu da bize gösteriyor. 

Ancak, ülkemizde makroekonomik istikrarı uzun vadeli sürdürülebilir kılmak için gerekli olan tek şey TCMB bağımsızlığı ve bağımsız para politikası değil. Yapısı bozulan kurumları yeniden inşa etmek ve kurala bağlı karar alma süreçlerini tesis etmek de şart. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, demokratik kurumların yeniden inşası, TBMM’nin dengeleyici ve denetleyici rolünün güçlendirilmesi, bürokraside liyakatin yeniden tesis edilmesi, eğitim sisteminin kalite odaklı reformu, üniversitelerin konsolidasyonu, akademik kalitenin güçlendirilmesi, ARGE/ yenilikçilik/fikri mülkiyet hakları sistemlerine yatırım yapılması, milli istatistiklere güvenin güçlendirilmesi, serbest piyasa koşullarının iyileştirilmesi, tarımsal verimliliğin arttırılması gibi birincil reform alanlarında ilave adımların atılması en önemli hususlar. 

Özetlemek gerekirse, yeni ekonomik program mevcut haliyle kısa vadede TL’nin değersizleşmesiyle ihracatı bir miktar arttırıyormuş gibi görünse de orta-uzun vadede sürdürülebilir bir program olmaktan bir hayli uzak. İhracattaki fiyat avantajının önemli bir bölümünün enflasyondaki belirgin artışla şimdiden ortadan kalktığını söylemek yanlış olmaz (İSO, Aralık 2021). Ayrıca, bozulan enflasyon beklentileri ve yüksek dolarizasyon ithalatı 2021 Kasım ve Aralık aylarındaki gibi ciddi oranda arttırabiliyor. Böyle bir ortamda, iktisadi faaliyetin normal seyrettiği durumda cari açıkta kalıcı bir azalma mümkün olmayabilir. Enflasyon beklentileri bozulmaya devam ettikçe cari hesap ancak iktisadi faaliyetin ciddi şekilde daraldığı bir ortamda dengeye ulaşabilir ya da fazla verebilir. Bu da büyüme amacıyla yola çıkan bir programın ekonomiyi küçülterek hüsranla sonuçlanabileceğine, yani modelin hazin bir şekilde kapatılmasına işaret ediyor. Uygulamadan sorumlu bürokratik kadro ise daha şimdiden epey kredibilite erozyonuna uğramış durumda ve bu, yeni bir ekonomi programı için kabul edilemez bir durum. Bir makroekonomik programın toplumun tüm kesimlerini ikna etmekten uzak bir şekilde siyasi mesajlara dayalı olarak başarıya ulaşması ise görülmüş şey değil. İddiasının tam aksine programın üretim, ihracat, yatırım ve istihdamı olumsuz etkileme ihtimali oldukça yüksek. Hiperenflasyon halihazırda oluşmaya başlamış durumda. Programın ülke ekonomisinde oluşturacağı kalıcı hasarları ortadan kaldırmak için yeni neslin bedeller ödeyeceği neredeyse kesin gibi. Program inatla sürdürülmeye çalışıldıkça bu hasarlar o kadar büyüyebilir ki gelecekte 12 haneli bir IMF stand-by anlaşmasına mecbur kalınması bile gündeme gelebilir. Halbuki sadece basiretli merkez bankacılığı uygulayarak gençlerimizin sırtına ilave yük bindirmek yerine onların yüklerini hafifletip önlerini açabilirdik. Pandemi döneminde basiretli para politikası uygulayan kendi ligimizdeki ülkeler ile ülkemiz arasında açılan refah farkını kapamak için yeni neslin çok daha fazla çalışması gerekecek. Gençlerimiz eski kuşağı ve onların siyasi mirasını pek de iyi anmayacaklar… 

Son Not 

  1. Bu tanımın, bu satırların yazarının yetkililerin söylemlerinden çıkardığı bir sonuç olduğunun altını çizmek gerekiyor; zira söz konusu modele dair resmi bir tanımlama ve içerik mevcut değil. 

Semih TÜMEN – Eski TCMB Başkan Yard.

Kaynakça 

Altig, D., J. M. Barrero, N. Bloom, S. J. Davis, B. Meyer ve N. Parker (2020). “Surveying business uncertainty.” Journal of Econometrics, yayımlanma aşamasında. 

Bloom, N., S. Bond ve J. Van Reenen (2007). “Uncertainty and investment dynamics.” Review of Economic Studies, 74, 391-415. 

İstanbul Sanayi Odası Türkiye PMI İmalat Sanayi Rapor, Aralık 2021. 

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.