Connect with us

EKONOMİ

Küresel Ticaret Raporu – Tedarik zinciri aksaklıklarıyla mücadele

Yayınlanma:

|

  • Küresel tedarik zinciri aksaklıkları; Covid-19’un küresel olarak nüksedeceği durumlar, Çin’in devam eden Covid-19’u sıfırlama politikası ve Çin Yeni Yılının talep ve lojistik kanadında yaratacağı oynaklık nedeniyle 2022 yılının ikinci yarısına kadar yüksek kalacak. 2020 yılının ikinci yarısından bu yana olağanüstü güçlü bir performans gösteren küresel mal ticareti bu yılın üçüncü çeyreğinde daraldı. Küresel ticaret hacmindeki mevcut daralmanın %75’inin üretim açıklarından, kalan kısmının ise lojistik darboğazlarından kaynaklandığını görüyoruz. Bu nedenle, 2021 yılının son çeyreğinde yumuşak bir toparlanma yaşanması muhtemel (3.Ç.’te çeyreklik bazda %1,1 azalan mal ticareti son çeyrekte %0,8 artış sergileyebilir). Ancak, ticaret akışlarındaki volatilite ilkbahara kadar devam edeceği için 2022 yılının ilk çeyreğinde çifte dip yaşanması riski olası. 2022 yılının ikinci yarısından itibaren ticaretin normale dönmesinde etkili olacak üç faktör görülüyor: 1) Dayanıklı mallara yönelik tüketici harcamalarının yavaşlaması (yenilenme süreleri uzun olduğundan ve sürdürülebilir tüketim davranışları benimsenmeye başlandığı için). 2) Sermaye harcamalarının artması (özellikle, ABD’de) ve çoğu sektörde stokların kriz öncesi seviyelere dönmüş, hatta o seviyeleri geçmiş olması nedeniyle girdi sıkıntılarının hafiflemesi. 3) Kapasitenin artmasıyla nakliye sıkışıklıklarının azalması.   
  • Çin’den ithal edilen girdiler bakımından, Avrupa, ABD’ye göre daha zayıf kalıyor. Yurtdışından ithal edilen ara girdilere aşırı bağımlılık bakımından Avrupa, üretimde sermaye harcamalarının eksikliği ve nakliye kapasiteleri nedeniyle ABD’ye kıyasla daha fazla risk altında. Çin’de ekonomik bir yavaşlamanın yaratacağı bir şokun (örneğin, Çin ihracatında %10’luk bir düşüşün) AB sektör çıktıları üzerindeki etkisini simüle ettik ve en çok etkilenecek sektörlerin metaller (temel metaller ve fabrikasyon metal ürünler) ve otomotivle (motorlu araçlar, römorklar ve yarı römorklar, ulaşım ekipmanları) ilgili sektörler olduğunu gördük. Talep potansiyelin üzerinde kalmaya devam edeceği için, üretim kapasitesini arttırmaya ve liman altyapısına yönelik yatırımlar yapılmazsa Avrupa’da arz darboğazlarının normalleşmesi 2022 yılının sonrasına kalabilir.
  • Buna rağmen, üretimin şirket merkezlerinin olduğu ülkelere çekilmesi ya da yaklaştırılması lafta kalmaya devam edecek. Tedarik-zinciri aksaklıklarına rağmen, endüstriyel faaliyetlerin merkezi ülkeye ya da onun yakınına kaydırılmasına yönelik net bir eğilim göremiyoruz. Buna tek istisna Brexit ile ilgili aksaklıklarla karşılaşmış olması muhtemel olan İngiltere. Bununla birlikte, korumacılık 2021 yılında rekor düzeye ulaştı ve esas olarak tarife dışı ticari engeller (ör. sübvansiyonlar, sanayi politikaları) olarak yüksek kalmaya devam edecektir. 
  • Genel olarak, küresel ticaret hacminin 2022 ve 2023 yıllarında sırasıyla %5,4 ve %4 artmasını bekliyoruz. Bu oran 2021 yılında %8,3’tü. Ancak, artan küresel dengesizliklere dikkat edilmeli: ABD, 2022-2023’te 1,3 trilyon dolar civarında rekor düzeyde ticaret açıkları kaydederken Çin’de tersi şekilde ortalama 760 milyar dolarlık rekor yüksek ticaret fazlası oluşacak. Bu arada, Euro Bölgesi de ortalamanın üzerinde 330 milyar dolar civarında bir ticaret fazlası kaydedecek. İhracat kazanımları açısından, 2021-2023 döneminde 3 trilyon doları aşacak ticaret fazlasıyla Asya-Pasifik önümüzdeki birkaç yıl da ana kazanan olmaya devam edecektir. Sektör düzeyinde, enerji, elektronik ve makine ve teçhizat sektörleri 2022 yılında da ihracatlarını güçlü şekilde sürdürmeye devam edecektir. Ancak, 2023 yılında ihracatın bir numaralı kazananı, iş yoğunluğu ve 2021 yılında düşük sermaye giderleri sayesinde otomotiv olacak görünüyor.

Küresel tedarik zinciri aksaklıkları, 2022 yılının ikinci yarısına kadar yüksek kalacak

 Küresel ticaret hacmindeki mevcut daralmanın %75’i üretim açıklarından, kalan kısmı ise lojistik darboğazlarından kaynaklanıyor. 2020 yılının ikinci yarısından itibaren olağanüstü güçlü bir performans gösteren küresel mal ticareti Temmuz ayıyla birlikte daralmaya başladı (2021 3.Ç’te çeyreklik bazda -%1,1). Bu durum özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerde görüldü (bkz. Şekil 1). Gelişmekte olan ülkeler için bu durum daha çok Çin’deki mevcut ekonomik yavaşlamadan  kaynaklanırken, gelişmiş ekonomiler için sorun talepten ziyade arz darboğazları oldu.

Şekil 1 – Mal ihracatı hacmi, üç aylık % değişim

Sources: CPB, Euler Hermes, Allianz Research

Limanlar ile sık sık irtibat kurarak oluşturduğumuz, Çin limanlarına ait yoğunluk endeksimiz (bkz. Şekil 2), 2020-2021 döneminde trafiğin yoğun olduğu günlerin sayısının, salgın öncesi ortalamadan çok daha yüksek olduğunu  açıkça gösteriyor. Bu durum, hava koşulları, enerji krizi, endüstriyel fabrikaların kapanması ve Covid-19’u sıfırlama stratejisi gibi öngörülemeyen olaylardan kaynaklanmıştır.
Şekil 2 –  Çin limanları yoğunluk endeksi

Sources: UNCTAD AIS database, Euler Hermes, Allianz Research Küresel ticareti etkileyen her bir faktörün etkisini ölçmek için, her bir faktörü VAR modeli kullanarak, (ABD perakende satışlarını referans alarak) küresel talep, küresel arz (yani, sanayi üretimi) ve lojistik koşulların (yani, PMI anketlerinden alınan üretici teslimat süreleri) bir fonksiyonu olarak tahmin ediyoruz. Modelimizin, temel tahmininden sapmaları her bir faktöre bağlayan tarihsel varyans ayrıştırmalarına baktığımızda, talep şoklarının Temmuz 2020’den bu yana küresel ticaret büyümesine çoğunlukla olumlu katkı sağladığını görüyoruz. Diğer yandan, arz şokları her ne kadar 2020 yazında ciddi ölçüde olumlu bir katkı sağlasa da sonrasında, büyük olasılıkla Covid-19’un zaman zaman tırmanışa geçmesine bağlı nedenlerden dolayı oldukça değişken seyrediyor. Ayrıca, son dönemdeki lojistik şokların önceki dönemlere göre daha fazla katkı sağladığını görüyoruz. Özellikle, küresel ticaretteki en son “beklenmedik” düşüşün esas olarak arz ve lojistiğe bağlı faktörlerden kaynaklandığını gözlemliyoruz. İki faktörün Eylül ayında küresel ticaret büyümesine aylık bazda toplam -1.2 puanlık olumsuz etkisi olduğunu söyleyebiliriz (lojistik faktörün -0.3 puan ve tedariğin -0.9 puan) (bkz. Şekil 3).

Şekil 3 – Küresel ticaret büyümesine ilişkin tarihsel varyans ayrıştırması

Yenilenen küresel Covid-19 salgınları, Çin’in sürdürdüğü sıfır Covid-19 politikası ve Şubat 2022’deki Çin Yeni Yılı gibi arz darboğazlarını yüksek tutmaya devam eden olaylara rağmen daralma geçici olacaktır. Kısa vadeli görünüme bakıldığında, ülke düzeyindeki öncü veriler ve ticaret hacminin (son birkaç ayki arz sorunları ve liman tıkanıklığı nedeniyle) normal trendinin yaklaşık %4 altında olması, 2021 yılı son çeyreğinde yumuşak bir toparlanmayı (çeyreklik bazda +%0,8) olası kılıyor. 

Çin ve Japonya’nın ihracatı Ekim ayında sıralı bir iyileşme gösterdi ve Güney Kore ihracatına ilişkin Kasım ön verileri, son zamanlardaki ters rüzgarların hafiflediğini gösteriyor. Bununla birlikte, küresel talebin dinamikleri, Çin ekonomisindeki yavaşlama ve Avrupa ve ABD’de yenilenen Covid-19 vakalarıyla beraber 2022 yılının ilk çeyreğinde (bkz. Şekil 4) küresel ticarette çifte dip riskine işaret ediyor.

Şekil 4 – Küresel mal ticareti hacmi (yıllık %) ve talep-stok uyuşmazlığı göstergesi

Ticaret ve üretimin normale dönmesini sağlayacak 3 faktör  

Devam eden tedarik zinciri aksaklıkları, Covid-19 salgınının tetiklediği küresel arz-talep ve nakliye kapasitesindeki uyumsuzlukların bir mirası. Ancak, bu aksaklıklar artık zirveyi gördü ve bundan sonraki dönemde düşüşe geçmelerini bekliyoruz. 

Faktör #1: Tüketici talebi eşi benzeri görülmemiş şekilde arttı ve kriz sırasında oluşan fazla tasarruflar muhtemelen 2023 yılına kadar ancak tükeneceğinden, tüketici talebinin ortalama eğilimin üzerinde seyretmesi muhtemel. Dayanıklı malların yenilenme döngüsü, tedarik zinciri darboğazlarındaki en kötü anların geride kaldığını gösteriyor. 
Küresel ticaretin talep tarafı halihazırda bir süredir potansiyelin oldukça üzerinde seyrediyor. Önümüzdeki yılda da yüksek bir seviyede kalarak sonrasında kademeli olarak kendi kendini düzenleyen bir normalleşme geçirecek. Çünkü Covid-19’a yönelik verilen mali teşvikler arzdan ziyade talebi canlandıracak türdendi. Özellikle gelişmiş ülkelerde hükümetlerin sağladığı mali ve parasal destekler neredeyse GSYH’nin yaklaşık %25’i kadardı. Bu destek aşamalı olarak kalkarken, ABD, Euro Bölgesi ve Çin’de maliye politikaları çok destekleyici olmaya devam edecek. Buna ek olarak, hanehalkının tasarruf fazlaları, 2022 ve 2023 yıllarına kadar tüketici talebini desteklemeye devam edecek. İşgücü piyasalarındaki toparlanmanın hanehalkı satın alma gücünü destekleyeceği ABD’de tasarruf oranının 2022 yılının sonuna doğru kriz öncesi seviyesine (harcanabilir gelirin %7.3’ü) ulaşmasını bekliyoruz (bkz. Şekil 5). Avrupa’da tasarruf fazlalarının 2021 yılında, özel tüketimi GSYH’nin %1,4’ü oranında desteklemesi bekleniyor.  2022 ve 2023 yılında da sırasıyla %0,9’u ve %0,5 desteklemesi muhtemel görünüyor (bkz. Şekil 6).
Şekil 5 – ABD hanehalkı tasarrufları (milyar USD ve harcanabilir gelirin %’si)

6 – Kalan tasarruf fazlalarının özel tüketimi ne ölçüde canlandıracağının tahmini, GSYH’nin %’si olarak (2021 ortası itibariyle, mevcut en son veriler)

Sokağa çıkma yasakları ve kapanmalar nedeniyle cafe, restoran, otel gibi hizmetler yerine (dayanıklı) mallara kayan ciddi miktardaki hanehalkı harcaması (bkz. Şekil 7) bundan sonra yeniden nükseden Covid-19 dalgalarının yaratabileceği olumsuz senaryolarda bile sınırlı kalacaktır. Zira, dayanıklı tüketim mallarının ömrü uzundur ve yenilenme zamanı geç gelir (bkz. Şekil 8) ve hanehalkları da özellikle gelişmiş ekonomilerde, daha sürdürülebilir tüketim kalıplarına yönelmektedir. Bununla birlikte, politika karmalarında sıkılaşmaya beklenenden daha erken geçilebileceğine yönelik riskler görüyoruz ve bu da talebin düşmesine neden olabilir.

Şekil 7 – Gelişmiş ekonomilerde yurtiçi hanehalkı tüketimi (100 = 2010-2019 arası ortalama)

8 – Seçili mallar için yenileme döngüsü (yıl sayısı)

Faktör #2: Stoklar kriz öncesi seviyelere ulaştı ve sermaye harcamalarındaki artışlar sayesinde başta ABD olmak üzere üretim kapasitesi artacak. 2020 yılının başlarında Covid-19 krizinin zirvesinde stokları erittikten sonra, üreticiler gelişmiş ekonomilerdeki benzeri görülmemiş talep artışıyla başa çıkabilmek için hızlı bir şekilde stok yenilemek zorunda kaldı (dipten zirveye %22 artışla Ekim 2020’de kriz öncesi stok seviyelerine dönüş) (bkz. Şekil 9). Özellikle Avrupa’da 2021 yılında ciddi bir girdi sıkıntısı yaşandı. Kuzey Amerika’da bu sıkıntı biraz daha düşük düzeydeydi. İyi haber şu ki, acil stok yenileme ihtiyaçlarının en sıkıntılı olduğu aylar geride kaldı (bkz. Şekil 10) ve çoğu sektörde stok seviyesi kriz öncesi uzun vadeli ortalamaların şimdiden üzerine çıktı (bkz. Şekil 11). Yarı iletken kıtlığına rağmen, özellikle; elektronik, bilgisayar & telekom ve hanehalkı ekipmanlarına yönelik sektörler stoklarını önemli ölçüde artırmayı başardı. Yarı iletkenlere erişimde daha fazla zorluk yaşayan ve üretilen malları biriktirme maliyetlerinin daha yüksek olduğu otomotiv sektörü de her şeye rağmen stoklarında artışa gitmeyi başardı. 

Şekil 9 – İthalat hacmi, 100 = kriz-öncesi zirveler, Küresel Mali Kriz sırasındaki ve Covid-19 krizi öncesi

Şekil 10 –İmalat sektöründe girdi stoklama aciliyeti* (pozitif = acil stoklama ihtiyacı var anlamına gelir)

Şekil 11 – Sektörlerin küresel bazda stokları (100 = 2010-2019 ortalaması) 

Avrupa’dan farklı olarak, 2021 yılında sermaye harcamalarındaki artışların sağlayabileceği ilave arz ABD’deki üretim açığını daha erken kapatabilir. ABD ve Avrupa’da yeni üretim kapasitelerinin hangi seviyede olduğunu anlamak için sermaye harcamalarına ve kapasite kullanım oranlarına bakıyoruz (bkz. Şekil 12). Genel olarak bakıldığında, ABD’de yatırım çabalarının Avrupa’dan daha fazla olduğu görülüyor. Zira, ABD’deki bazı sektörlerde (örneğin, bilgisayarlar, makine ve teçhizat), yüksek kapasite kullanım seviyelerine rağmen yatırım harcamaları pandemi öncesi uzun vadeli ortalamalardan daha yüksek seviyede. Sermaye harcamalarının normal seviyelerin altında olduğu Avrupalı şirketler, yatırım döngüleri bakımından ABD’ye göre daha az gelişmiş görünüyorlar ve daha yüksek talebe yanıt vermek için normalin üzerinde kapasite kullanım oranlarına güveniyorlar. Finansman koşullarının uygun ve kurumsal nakit pozisyonlarının yüksek olması durumunda 2022 yılında Avrupa’nın yatırımlar açısından (ve takiben üretim kapasitesi bakımından) bir arayı kapatma potansiyeli olabilir. Birçok anket, şirketlerin çoğunun tedarik zinciri darboğazları ve girdi kıtlığı nedeniyle 2021 yılında yatırım kararlarını ertelediğini gösteriyor.

Şekil 12 – ABD ve Avrupa’da yatırım harcamaları ve kapasite kullanım oranları

Faktör #3: Kapasite arttıkça nakliye sıkışıklıkları hafiflemelidir: Yeni konteyner gemileri için küresel siparişler son birkaç ayda mevcut filonun %6,4’üyle rekor seviyelere ulaşırken ABD liman altyapısını yenilemek için 17 milyar dolar harcayacak. Eylül 2021’de Covid-19 krizi öncesine göre altı-yedi kat artarak zirveye ulaşan nakliye maliyetlerinin 2021 yılının son çeyreğinde (nakliye için vadeli işlem piyasalarına paralel olarak) kademeli olarak gerilemesini bekliyoruz. Ancak, maliyetler 2022 yılında yüksek seviyelerde kalmaya devam edecek.

Nakliye kapasitesini artıracak hızla büyüyen yeni siparişler (bkz. Şekil 13) 2022 yılının sonuna doğru kullanıma hazır hâle gelecektir. Bu da nakliye darboğazlarını önemli ölçüde azaltacaktır (şu anda küresel ticaret hacminin yaklaşık %4’ünün nakliye sıkıntıları nedeniyle engellendiğini tahmin ediyoruz). Nakliye darboğazlarının rahatlamasına yardımcı olabilecek bir diğer faktör de liman kapasitesidir. Ne de olsa, gemi sayısında artışa gidilse de yükleme ve boşaltma için yeterli altyapının olmaması yine tıkanıklıklara yol açacaktır. Veriler, halihazırda Los Angeles ve Long Beach’te gemi işlemlerinin tamamlanma süresinin artık üç katına çıktığını ve bekleme süresinin 7-12 güne tırmandığını gösteriyor. Karşılaştırmak gerekirse aynı süreç, Rotterdam’da 6 ve büyük Çin limanlarında 1-3 günde tamamlanmaktadır. 

Şekil 13 – Yeni konteyner gemisi siparişleri (mevcut filonun %’si olarak geriye doğru 12 aylık toplam)

ABD; onarım ve bakım yığılmalarını hafifletmek, tıkanıklığı ve emisyonları azaltmak ve elektrikli, düşük karbon teknolojilerini desteklemek için liman altyapısı ve su yollarına yönelik yatırım harcamalarında ek 17 milyar dolar ve havaalanlarına yönelik yatırım harcamalarında ek 25 milyar dolar artışa gitmeyi planlıyor. Gerçekten de son on yılda hem ABD hem de Avrupa liman altyapılarının kalitesi bakımından, Dünya Bankası tarafından belirlenen “uluslararası standartlara göre iyi gelişmiş ve verimli” eşiğinin sürekli olarak altında kalmaktadır (bkz. Şekil 14). Gündemde hâlâ büyük ölçekli altyapı yatırımı planlarının olmadığı (bkz. Şekil 15) Avrupa, başta Asya’dan olmak üzere yurtdışından gelen girdilere bağımlılığı göz önüne alındığında, uzun vadede tedarik zinciri şoklarına karşı kırılgan kalmaya devam edecek.

Şekil 14 – Liman altyapısının kalitesi, WEF (1=son derece az gelişmiş ila 7=uluslararası standartlara göre iyi gelişmiş ve verimli)

Şekil 15 – AB: Kurtarma ve Dayanıklılık Fonu hibeleri (ana Yatırım Kategorileri, toplamın %’si)

2022-2023 yıllarında küresel ticaretin görünümü

2021 yılında +%8,3 artan küresel ticaret hacminin kademeli olarak kriz öncesi uzun-vadeli ortalamasına dönmesini ve 2022 ve 2023 yıllarında sırasıyla %5,4 ve %4 artmasını bekliyoruz. Ciddi girdi kıtlıkları, daha yüksek nakliye maliyetleri ve güçlü bir dolar ile beraber 2021 yılında fiyat etkilerini arttırmış olsa da (2021 yılında küresel ticaretin nominal olarak %18,8 büyümesi bekleniyor), fiyat artışındaki bu eğilimin 2022 yılında tersine dönmesini ve fiyatların 2017-18 yıllarındaki zirvelerin altına inmesini bekliyoruz. (bkz. Şekil 22).

Ancak artan küresel dengesizliklere dikkat edilmeli: ABD, rekor düzeyde ticaret açıkları (2022-2023’te 1,3 trilyon dolar civarında) kaydederken Çin’de tersi şekilde rekor yüksek ticaret fazlası (ortalama 760 milyar dolar) oluşacak. Bu arada, Euro Bölgesi de ortalamanın üzerinde 330 milyar dolar civarında bir ticaret fazlası kaydedecek.Figure 22 – Global trade growth (%)

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-31.png

İhracat kazanımları açısından (bkz. Şekil 23), Asya-Pasifik 2020 yılındaki 420 milyar dolarlık kaybın ardından 2021-2023’te 3 trilyon dolardan fazla olacak kazançlarla, önümüzdeki birkaç yıl daha ana kazanan olmaya devam edecek. Bu kazanımların yarısından fazlası muhtemelen 2021 yılında sağlanacak. Bunu 2022 yılında 630 milyar dolar ve 2023 yılında 710 milyar dolarlık kazanımlar izleyecek. Her ne kadar bu kazanımlar, 2020 yılında ihracatta çok daha keskin bir daralmayı takip etse de Avrupalı ihracatçıların 2021-2023 dönemindeki toplam performansı Asya-Pasifik’tekine benzer olabilir. Son olarak, Kuzey Amerika’nın ihracat kazançlarının 2021-2023 döneminde 800 milyar dolara yaklaşması bekleniyor (2020’de 500 milyar dolara yakın kaybın ardından).

Şekil 23 – Bölgesel bazda ticaret, yıllık değişim (milyar USD)

Sektör düzeyinde, baz etkilerine rağmen fiyat etkileri her sektörde azalmıyor. 2021 yılının iyi performans gösterenleri, 2022 yılında da ihracatlarını güçlü şekilde sürdürmeye devam edecektir (özellikle; enerji, elektronik ve makine ve teçhizat sektörleri). 2023 yılında ihracatın bir numaralı kazananı, iş yoğunluğu ve 2021 yılındaki düşük sermaye giderleri sayesinde otomotiv olacaktır (bkz. Şekil 24).

Şekil 24 – Sektör bazında ticaret, yıllık değişim (milyar USD)

Kaynak : https://www.eulerhermes.com/

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.