Türkiye’nin zeytinlikleri “madencilik” tehdidi altında
Türkiye’de 189 milyon civarında zeytin ağacından 158 milyonu meyve veriyor. Türkiye dünyaya zeytinyağı ihracatında da ilk dörtte. Peki madenciliğe izin verilen Türkiye’nin zeytinliklerine ne olacak?
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Maden Yönetmeliği’nde değişiklik yapan yönetmeliğine göre, tapuda zeytinlik olarak kayıtlı olan alanlarda ülkenin elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen madencilik faaliyetlerine ‘kamu yararı’ dikkate alınarak izin verilebilecek. Söz konusu değişikliğe ilişkin yönetmelik, başta sosyal medya olmak üzere geniş bir toplumsal muhalefetle karşılandı.
Peki Türkiye’deki zeytinliklerin genel durumu ne? Yönetmelik değişikliği nereleri etkileyecek? Bunun zeytin üretimi ve ekonomiye etkisi ne olacak?
Tarihi M.Ö. 4000 yılına kadar uzanan zeytin ağaçları, Türkiye’de genel olarak Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda yayılış gösteriyor. Zeytinliklerin en fazla olduğu iller Aydın, Balıkesir, Manisa, Bursa, İzmir, Muğla ve Çanakkale illeri.
459 bin hektar alan
DW Türkçe’ye konuşan İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Orman Fakültesi, Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Doğanay Tolunay, uydu görüntüleri kullanılarak yapılan bir çalışmaya göre Türkiye’de zeytinliklerin toplam alanının 459 bin hektar kadar olduğunu söylüyor.
Doğanay Tolunay, zeytinliklerin genel olarak iki farklı arazide yetiştirildiğini belirtiyor. Tolunay’ın verdiği bilgiye göre bunlardan ilki daha çok eğilimli ve kayalık araziler olan ve doğada yabani olarak da bulunan zeytinlerin aşılanması ile oluşturulan zeytinlikler. Diğer zeytinlikler ise derin toprakların olduğu düz ya da hafif eğimli arazilerde dikim yolu ile oluşturulmuş durumda.
Hangi iller etkilenecek?
Prof. Tolunay, kamuoyunda tepki çeken yönetmeliğin daha çok derin topraklar üzerinde kurulu zeytinlikleri etkilediğine dikkat çekiyor.
Prof. Dr. Doğanay Tolunay
Yönetmelikle elektrik üretimi için yürütülen madencilik faaliyetlerinin tapuda zeytinlik olarak kayıtlı alanlara denk gelmesi durumunda zeytin ağaçlarının taşınması hükmü getirildi. Tolunay’a göre bu ifade daha açık olarak termik santraller için kömür üretmek için amacıyla altında kömür bulunan zeytin ağaçlarının taşınması anlamına geliyor.
Doğanay Tolunay, “Bu nedenle yönetmeliğin Muğla gibi termik santrallerin bulunduğu illerdeki zeytinlikleri etkileyeceği söylenebilir. Benzer şekilde Çanakkale ve Manisa’da bulunan termik santraller için gerekli olan kömür ocaklarının zeytinliklere denk gelmesi durumunda buralarda da zeytinlikler kaybedilebilir” diyor.
Ağaçların taşınması mümkün mü?
Yönetmelikle getirilen zeytin ağaçlarının taşınabileceği hükmü de tartışmalı.
Prof. Dr. Doğanay Tolunay, bilimsel olarak ağaçların taşınmasının mümkün olduğunu ancak bu taşıma işleminin birkaç ağaç için yapılabildiğini ve taşınacak ağaçların yaşına, boyuna, arazinin yapısına göre budama, köklerin küçültülmesi gibi bazen birkaç yıl süren hazırlık çalışması gerektirdiğini söylüyor. Tolunay, toplu olarak ve bu hazırlıklar yapılmadan taşınan ağaçların yaşama şansının azaldığını, yaşayan ağaçlarda ise büyüme ve gelişmenin birkaç yıl yavaşlayabildiğini ifade ediyor.
Tolunay’a göre zeytin ağaçlarında ise taşıma sonrasında yaşasalar dahi verim düşüşü gözleniyor. Ağaç taşıma işleminin özellikle de geniş alanlarda ve aceleyle yapılacak olursa başarılı olamadığını vurgulayan Tolunay, ağaçların taşınması için en az kömür ocağına dönüştürülecek zeytinlik alanı büyüklüğünde araziye ihtiyaç olduğuna işaret ediyor.
Ağaç taşıma işleminin daha önce de bazı projelerin ÇED süreçlerinde kamuoyu tepkisini azaltmak için kullanıldığını söyleyen Tolunay, “Örneğin İstanbul Havaalanı’nın ilk ÇED raporunda milyonlarca ağacın taşınacağı ifade edildi. Bunun mümkün olmadığı yönündeki tepkiler üzerine ağaç taşımadan vazgeçildi. Benzer bir durum Kanal İstanbul ÇED Raporunda da endemik ve nadir bitki türlerinin taşınarak korunacağı şeklinde ifade edildi. Ancak geniş alanlarda ağaç ve bitkileri taşıyarak ormanları, endemik türleri ya da zeytinlikleri korumak imkânsız” diye konuşuyor.
Tarımsal üretim nasıl etkilenecek?
DW Türkçe’ye konuşan Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baki Remzi Suiçmez de zeytinliklerin taşınmasının tarımsal üretime zarar vereceği görüşünde.
Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baki Remzi Suiçmez
Suiçmez, “Zeytinlik, olduğu yerde zeytinliktir, yüzlerce yıllık ağaçları ve ekosistemi taşımak mümkün değil, bu da göz boyamaya yönelik bir taahhüt. Nereye götüreceksiniz? Dikilecek yeni zeytinlikler, çok uzun süre sonra belki zeytin verecek, onun da ötesinde bunları taşımak için ya ormanları keseceksiniz ya da tarımsal alanda kendimize yeterli değilken, bu alanlara zeytin dikeceksiniz” diyor.
Yönetmeliğin Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgulayan Suiçmez, ülkedeki zeytinliklerin maden, enerji, turizm, sanayi ve imara açılmasına yönelik değişikliklerin sürekli gündemde olduğuna işaret ediyor.
2002 yılından beri yapılan yasa ve yönetmelik değişikliklerinin dokuz kez yargıdan döndüğünü hatırlatan Suiçmez, 1939 yılında çıkan Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’a göre zeytinliklerin 3 kilometre yakınına zeytin işletmeleri dışında, toz çıkaran hiçbir tesise izin verilmemesi gerektiğini söylüyor.
İklim değişikliği boyutu
Tartışmalı noktalardan bir diğeri ise yönetmeliğin, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede 2053 yılında net sıfır karbon emisyonu hedefi koymasına rağmen halen kömürlü termik santrallerden vazgeçmediğini göstermesi.
Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu hedefe ulaşmak için kömürlü termik santralleri gelecek 10-15 yıl içinde tamamen kapatmamız gerekirken yeni kömür ocakları açmak 2053 yılındaki net sıfır karbon emisyon hedefinde samimi olunmadığını gösteriyor” yorumunu yapıyor. İklim değişikliğine uyum kapsamında gelecekte verim düşüşleri beklenen tarımsal üretim alanlarının korunmasının gerektiğini vurgulayan Tolunay’a göre gelecekteki olası gıda krizleri düşünülmeden sadece enerji ve madencilik sektörleri düşünülerek alınan kararlar gıda krizini de derinleştirecek. DW
2023 yılı sera gazı emisyon verileri, küresel ekonominin büyüme modeli ile iklim hedefleri arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koydu. Görselde yer alan verilere göre Çin, 15,9 milyar ton CO₂ eşdeğeri (GtCO₂e) emisyonla dünyanın açık ara en büyük sera gazı yayıcısı konumunda bulunuyor. Çin’i 6,0 milyar ton ile ABD, 4,1 milyar ton ile Hindistan, 3,2 milyar ton ile Avrupa Birliği ve 2,7 milyar ton ile Rusya takip ediyor.
Daha çarpıcı olan ise Çin’in tek başına küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %30’unu üretmesi. ABD yaklaşık %11, Hindistan ise %7,8 paya sahip durumda.
İlk 5 Ülke Küresel Emisyonların Büyük Bölümünü Üretiyor
EDGAR verilerine göre Çin, ABD, Hindistan, AB ve Rusya birlikte dünya sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte ikisine yakın bölümünü oluşturuyor. Bu durum iklim mücadelesinin neden birkaç büyük ekonomi üzerinde yoğunlaştığını açıkça gösteriyor.
2023 En Büyük Emisyon Üreticileri
Sıra
Ülke/Bölge
Emisyon (GtCO₂e)
1
Çin
15,9
2
ABD
6,0
3
Hindistan
4,1
4
Avrupa Birliği
3,2
5
Rusya
2,7
6
Brezilya
1,3
7
Endonezya
1,2
8
Japonya
1,0
9
İran
1,0
10
Suudi Arabistan
0,8
11
Kanada
0,7
12
Meksika
0,7
13
Güney Kore
0,7
14
Türkiye
0,6
15
Avustralya
0,6
Kaynak: EDGAR 2024 Raporu / Visual Capitalist
Türkiye İlk 15 İçinde
Listede dikkat çeken ülkelerden biri de Türkiye. Yaklaşık 0,6 milyar ton CO₂ eşdeğeri emisyon ile dünyanın en yüksek emisyon üreten ilk 15 ekonomisi arasında yer alıyor.
Türkiye’nin sanayi üretimi, enerji tüketimi, çimento ve demir-çelik sektörleri ile hızla büyüyen ulaşım altyapısı emisyon artışında önemli rol oynuyor.
Bu durum özellikle Avrupa Birliği’nin uygulamaya aldığı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) nedeniyle Türk ihracatçıları açısından kritik önem taşıyor.
Çin Neden Bu Kadar Yüksek?
Çin’in emisyonları sadece nüfusundan kaynaklanmıyor.
Başlıca nedenler:
Dünyanın üretim merkezi olması
Elektrik üretiminde kömürün yüksek payı
Çelik, çimento ve kimya sanayilerinin dev ölçeği
Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmını üstlenmesi
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre Çin tek başına dünya CO₂ emisyonlarının yaklaşık %35’ini oluşturuyor.
ABD ve Avrupa Emisyon Azaltıyor
Dikkat çeken diğer gelişme ise gelişmiş ekonomilerin emisyon azaltımında ilerleme kaydetmesi.
ABD’nin enerji kaynaklı emisyonları 2023’te geriledi.
Avrupa Birliği’nin emisyonları 1990 seviyelerine göre yaklaşık %34 daha düşük seviyede bulunuyor.
Yenilenebilir enerji yatırımları ve kömürden çıkış politikaları bu düşüşte etkili oluyor.
Ancak buna karşın gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme nedeniyle küresel toplam emisyonlar artmaya devam ediyor.
İklim Hedefleri ile Ekonomik Büyüme Çatışıyor
2023 yılında küresel sera gazı emisyonları tarihi zirveye ulaştı. EDGAR verilerine göre dünya toplam emisyonları yaklaşık 53 milyar ton CO₂ eşdeğeri seviyesine yükseldi.
IEA verileri ise enerji kaynaklı CO₂ emisyonlarının 37,4 milyar ton ile rekor kırdığını gösteriyor.
Bu tablo şu soruyu gündeme getiriyor: Dünya ekonomisi büyürken emisyonları gerçekten azaltmak mümkün mü?
Bugüne kadar verilen cevap henüz net değil.
Bankacılık ve Finans Sektörü Neden Yakından İzlemeli?
Karbon emisyonları artık sadece çevresel bir konu değil.
Bankalar açısından:
Karbon yoğun sektörlere kredi verme riski
Yeşil finansman zorunluluğu
ESG kriterleri
Sürdürülebilirlik raporlamaları
Karbon vergileri
Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması
önümüzdeki yılların en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.
Özellikle ihracatçı firmaların karbon ayak izi yönetimi artık finansmana erişim açısından da kritik hale geliyor.
Sonuç
Çin, ABD ve Hindistan küresel emisyonların merkezinde yer almaya devam ederken, Türkiye de artık dünyanın en büyük emisyon üreticileri arasında bulunuyor. Karbon emisyonları yalnızca çevre politikalarının değil; finansmanın, dış ticaretin, yatırım kararlarının ve rekabet gücünün de belirleyicisi haline geliyor.
Yeşil dönüşüme uyum sağlayamayan şirketler için gelecek dönemin en büyük maliyet kalemlerinden biri karbon olacak gibi görünüyor.
Enerji sektöründe kritik kavşak: Hukuki çıkmaz mı, yeni fırsat mı?
Yanlış kurgularla başlayıp, gelinen noktada “gelir darlığı” ve Anayasa Mahkemesi lisanslama yolu iptaliyle yakın gelecekte faaliyet durdurma riski taşıyan 10 yılını dolduran/dolduracak tesisler, aynı zamanda milli birer servettir.
Yayınlanan ilk yazı, 10 yıllık YEKDEM süresini dolduran lisanssız üretim tesisleri için 12 Haziran 2026’da çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararı’nın finansal etkilerini ortaya koydu. O kararla Görevli Tedarik Şirketi (GTŞ) zorunlu alıcı yapılıp tesislerin sistem dışında kalma riski bitse de, satış tavanlarındaki düşüş yeni bir piyasa gerçekliği yarattı.
Resmin bütününü görmek ve uygulanabilir bir çözüm üretebilmek için bugünkü tabloyu yaratan hukuki zemine ve farklı paydaşların perspektiflerine inmek şart.
Bu ikinci yazıda; 5346 sayılı Kanun’un 6. maddesindeki düzenlemeleri, Anayasa Mahkemesi (AYM) sürecini ve piyasa paydaşları arasındaki dengeyi gözeten bir çıkış stratejisini inceliyoruz:
1. Çok Taraflı Bir Denklem: Beklentiler ve Hukuki Süreç
10 yılını dolduran tesislerin durumu, sektörde tek boyutlu olmayan, pek çok tarafın haklı gerekçelerinin kesiştiği karmaşık bir denklemdir:
Lisanslı Yatırımcıların Yaklaşımı: YEKA ve benzeri yarışmalarda devasa teminatlar ve bedeller ödeyerek sisteme giren lisanslı yatırımcılar; lisanssız tesislerin sonradan sadece bir bedel ödeyerek kendileriyle aynı “lisanslı” statüye gelmesini rekabet eşitliğine aykırı bulabilmektedir.
10 Yılını Dolduran Yatırımcıların Yaklaşımı: Halihazırda üretim yapan ve 10 yılını dolduran tesis sahipleri, sisteme enerji sağlamaya devam edebilmek için idareye neden ilave bir lisans bedeli ödemeleri gerektiğini sorgulamaktadır.
Kanun Koyucu ve AYM Gerçekliği: Kanun koyucu, 5346 sayılı Kanun’da yaptığı değişiklikle tesislerin belli bir “lisans alma bedeli” karşılığında lisanslı statüye geçebilmesi için bir yol açmıştı. Ancak Anayasa Mahkemesi, bu lisans alma bedelinin miktar ve sınırlarının bizzat kanunla belirlenmesi gerektiğini, bu yetkinin idareye (EPDK) bırakılamayacağını vurgulayarak düzenlemeyi iptal etti. Sonuç olarak kanun koyucunun açtığı yol, hukuki gerekçelerle kapandı.
İptal hükmünün yürürlüğe girmesi için verilen erteleme süresi dolduğunda (10 Aralık 2026), lisanslı statüye geçişe imkan tanıyan yasal altyapı ortadan kalkacak; geriye sadece Cumhurbaşkanına fiyat belirleme yetkisi veren kısmı kalacak.
2. Yeni Fiyatlama Dinamikleri ve Sürdürülebilirlik Riski
AYM’nin de onay verdiği fiyat belirleme yetkisi çerçevesinde yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile yüksek Ulusal Tarife tavanı devreden çıktı; yerine “güncel lisanslı YEKDEM fiyatının %90’ı” ve saatlik PTF tavanı geldi. Yeni düzenlemeyle birlikte tavan fiyatların ciddi oranda aşağı çekilmesi, sahadaki işletme gerçekleriyle uyuşmayan bir darboğaz yaratmaktadır.
İşletme dinamikleri göz önüne alındığında; her bir tesisin düzenli bakım, sigorta, güvenlik ve sisteme veriş (dağıtım) gibi zaruri sabit giderleri bulunmaktadır. Buna mukabil santraller; güneş üretiminin pik yaptığı dönemlerde haliyle PTF’nin dağıtım bedelinin altına düştüğü saatlerde negatif nakit akışını engellemek için üretimi durdurmak durumunda kalırken, fiyatların yükseldiği saatlerde ise YEKDEM %90 tavanına takılmaktadır.
Özellikle profesyonel bir toplayıcılık (agregasyon) çatısı altına girmeyen tesisler bu riske çok daha açık. Anlık teknik takipten yoksun kalan bu santraller, başabaş noktasından hızla negatif getiriye düşecek.
Üstelik 10 yılını dolduran bu tesislerin fiziksel ömürleri itibarıyla artan donanım ihtiyaçları göz ardı edilmemeli. Mevcut gelir darlığı, kaçınılmaz olan ağır bakım ve teknolojik yenileme (revamping) yatırımlarından kaçınılmasına yol açacak. Bu durum kapasitenin orta vadede durma noktasına gelmesine neden olabilir. Sistematik riskin asıl boyutu ise şebekeye yansıyabilir.
“Yatırım yapılmadığı için zamanla birer “hayalet üretim tesisine” dönüşebilecek bu santrallerin kesintili çalışması, sistemdeki frekans dengesini doğrudan etkileyecektir.”
Şebeke işletmecisi (TEİAŞ) açısından bu öngörülemez arz dengesizliğini tolere etmek bu santrallerin sayısı arttıkça daha da zorlaşabilir.
3. Ortak Çözüm Stratejisi: “Gönüllü Geçiş ve Rasyonel Bedel” Modeli
Finansal fizibilitesini yitirme riski taşıyan bu santrallerin durumu sadece bir yatırımcı meselesi değil; ülkenin enerji arz güvenliği, mevcut kurulu gücün verimliliği ve milli servetin korunması meselesi. Tüm tarafların hassasiyetlerini ve AYM’nin uyarılarını dikkate alan objektif bir Yeniden Yapılandırma Çözüm Paketi devreye girmelidir:
Gönüllü Feragat ve Yeni Statü Talebi: 10 yıllık süresini dolduran yatırımcı, idarenin bir dayatmasıyla değil, tamamen kendi rızasıyla lisanssız üretim faaliyetini durdurmayı taahhüt etmeli ve kendi isteğiyle ayrı bir lisans başvurusunda bulunabilmelidir.
AYM İçtihadına Uygun Kanuni Bedel: Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesine tam uyumlu olarak; geçiş için ödenecek lisans bedeli idarenin inisiyatifine bırakılmamalıdır. Bizzat kanun koyucu (TBMM) tarafından, tesisin kalan ekonomik ömrü ve güncel gelir potansiyeli ile orantılı, net sınırları çizilmiş bir bedel yasalaştırılmalıdır.
YEKA Rekabet Dengesinin Korunması: Belirlenecek bu kanuni geçiş bedeli, YEKA yarışmalarında devasa teminatlar ödeyen yatırımcılar karşısında haksız bir avantaj yaratmayacak; öte yandan mevcut santrali ağır bakım maliyetleri altında ezip atıl bırakmayacak kadar “anlamlı ve rasyonel” bir çizgide dengelenmelidir.
Lisanslı statüye geçiş modelinin yanı sıra, özellikle arazi tipi santrallerin piyasada daralan tavan fiyat kısıtlarına takılmaması için bağımsız bir ticari çözüm daha hayata geçirilebilir.
Bu santrallerin, üretim profilleriyle eşleşen (ilgili saatlerde tüketimi olan) büyük tüketici gruplarıyla doğrudan birleştirilmesi ve entegre edilmesi sağlanabilir. Bu sayede üretilen enerji, fiyat kısıtlarına maruz kalmadan doğrudan reel sektörün ilgili saatteki tüketimine sunulabilir.
Sonuç olarak; bu tesisleri ekonomik ömürleri boyunca sistemde tutacak anlamlı bir “lisanslandırma” veya “tüketim entegrasyonu” modeli, serbest piyasa ruhuna ve hukuki güvenliğe en uygun çözümler olacak.
Doğu Akdeniz’de enerji denklemi yeniden kuruluyor: ABD, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs’tan kritik hamle
Haber-analiz | bankavitrini.com
ABD, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de enerji iş birliğini kurumsal zemine taşıyan yeni bir adım attı. Dört ülke, Houston’da Eastern Mediterranean Energy Centre adlı yeni enerji merkezini başlattı ve enerji güvenliği, doğal gaz, altyapı, inovasyon, araştırma, kritik tesislerin korunması ve siber güvenlik başlıklarında ortak yol haritası hazırlanması konusunda anlaştı. Yol haritasının yıl sonuna kadar onaylanması bekleniyor.
Bu adım, yalnızca teknik bir enerji iş birliği değil; Doğu Akdeniz’de enerji, güvenlik, ticaret koridorları ve jeopolitik nüfuz mücadelesinin yeni aşaması olarak görülüyor. Merkezin Rice University Baker Institute bünyesinde kurulması, ABD’nin bölgedeki enerji diplomasisini daha kalıcı bir mekanizmaya dönüştürme niyetini gösteriyor.
Anlaşmanın arka planında “3+1” formatı bulunuyor: Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail üçlüsüne ABD’nin destek verdiği bu yapı, 2019’daki EastMed Act ile kurumsallaşmıştı. Yeni merkez; üniversiteler, araştırma kurumları, özel sektör ve hükümetler arasında enerji güvenliği, yatırım ve altyapı odaklı koordinasyon platformu olarak çalışacak.
Amaç ne?
Görünürde amaç; Avrupa’nın enerji arz güvenliğini artırmak, Doğu Akdeniz gazını ve elektrik bağlantı projelerini daha koordineli hale getirmek. Ancak asıl hedef daha geniş: Rusya’ya bağımlılığı azaltmak, ABD LNG’sinin Güneydoğu Avrupa’ya girişini kolaylaştırmak, İsrail–Güney Kıbrıs–Yunanistan hattını enerji koridoruna dönüştürmek ve Türkiye’nin dışlandığı alternatif bir jeopolitik enerji mimarisi kurmak.
Nitekim ABD’li Venture Global ile Yunan Atlantic-SEE LNG Trade arasında yapılan son anlaşmayla, 2030’dan itibaren 20 yıl süreyle Yunanistan’a yıllık en az 1 milyon ton LNG tedariki planlanıyor. Bu gazın Yunanistan üzerinden Orta ve Doğu Avrupa’ya taşınması hedefleniyor.
Türkiye ve KKTC açısından anlamı
Bu gelişme Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken bir hamle. Çünkü Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları, Kıbrıs meselesi ve Avrupa enerji güvenliği aynı denklemde birleşiyor.
Özellikle Great Sea Interconnector gibi Yunanistan–Güney Kıbrıs–İsrail elektrik bağlantı projeleri, Türkiye’nin deniz yetki alanı tezleriyle doğrudan kesişiyor. AP’ye göre Türkiye, bu kablo hattının kendi yetki alanlarını ve Kıbrıs Türklerinin haklarını yok saydığı görüşünde. AB ise projeye ciddi finansman desteği veriyor.
Bu nedenle Houston’daki anlaşma, sadece enerji merkezi kurulması değil; Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir enerji-güvenlik hattının tahkim edilmesi anlamına geliyor.
Ekonomik sonuçlar
Bölgedeki enerji projeleri hız kazanırsa Yunanistan, LNG ve elektrik iletiminde bölgesel merkez olma iddiasını güçlendirebilir. Güney Kıbrıs, enerji diplomasisi üzerinden stratejik ağırlığını artırabilir. İsrail, gaz ve elektrik ihracatı için Avrupa kapısını açık tutar. ABD ise hem LNG ihracatını hem de bölgesel siyasi nüfuzunu artırır.
Türkiye açısından ise risk, enerji denkleminde dışarıda bırakılmak; fırsat ise coğrafi avantajını kullanarak daha ekonomik ve gerçekçi enerji geçiş güzergâhı olduğunu yeniden masaya koymaktır.
Kısa yorum
Doğu Akdeniz’de enerji artık sadece enerji değildir. Boru hattı, LNG terminali, denizaltı kablosu, siber güvenlik ve askeri iş birliği aynı paketin parçaları haline gelmiştir. ABD, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın attığı son adım da bu yeni dönemin işaretidir: Bölgede enerji üzerinden yeni bir jeopolitik hat kuruluyor. Türkiye bu masanın dışında bırakılmak isteniyor.