Connect with us

GÜNDEM

NETFLIX Uysallar Dizisi : Biz Burada Bir Şirketiz

Plaza dünyasındaki liyakat sorunundan, Rezidans yaşamına, eleştirisel aile kuramından, bastırılmış duyguların patlamasına, çevre sorunlarına, sınıfsal çelişkilerden, eğlence anlayışına, metropol yaşamından kırsal yaşama müdahaleye kadar herkes kendinden bir şey bulacağı bir dizi …

Yayınlanma:

|

Merhaba sevgili okur. Sisi hava kirliliği ilan ederek ülkenin bütünlüğüne saldıran bilim insanları, size de merhaba. Hiçbir şey yapmayıp her şeyden şikayet eden Oktay Uysal… Sana da merhaba! Gizli saklı iş yapmaktan sır küpüne dönen Uysallar size de merhaba. Selamlamamız bittiğine göre yazıya başlayabiliriz. Eğer henüz izlemediyseniz Uysallar dizisi fragmanı için buraya tıklayabilirsiniz.

Şimdi sizi şu basit sorudan kurtarayım:

Uysallar Dizisi Konusu Nedir?

Uysallar Dizisi Netflix platformunda geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Şahsiyet dizisinden bilenler bilir. Onur Saylak ve Hakan Günday yan yana geldi mi nefesler kesilir. Onur Saylak ve Hakan Günday imzaları taşıyan bu saygıya değer dizi Uysallar da iki çocuk babası bir mimar olan Oktay Uysal’ı ve Uysallar ailesini anlatıyor. Oktay, hayattan zevk alamayan, yalnız olduğunu düşünen, eşiyle paylaşımda bulunamayan ve prangalarına mahkum kırklı yaşlarda bir adam. İşin kötüsü eşi Nil de kendisinin yapayalnız olduğunu düşünüyor. Bir gün Oktay hayatında ilk kez panik atak geçirdiğinde kendisi için bir şey yapmaya karar veriyor. Punkçı ruhunu geri kazanmaya… Tabii Uysallar durur mu?! Hepsinin eş zamanlı olarak kendi hayatında yaşadığı krizlere ve yanlış çözümlere eşlik etmeye ve sinirden saç baş yolmaya burada başlıyoruz. İzlemek isteyenlere tavsiyemdir, yanınıza melisa çayı falan alın. Bu arada ek bilgi, Uysallar dizisi imdb puanı 7.3

Uysallar Dizi Oyuncuları ve Mest Oluş

Öncelikle İki Aile’den sonra uzun süre tatlı ve yaramaz çocuğun oynatıldığı Öner Erkan’ı (Oktay Uysal) punkçı baba yapmayı akıl eden herkese teşekkür ederim. Yılgın, bıkkın, bastırılmış duyguları olan bir baba rolü için ne kadar da iyi bir yüzmüş değil mi. Bir Başkadır dizisinde serebral palsili bir genci oynadıktan sonra Öner Erkan’ın daha da parlayacağını tahmin ediyordum. İçimde hep; psikopat, çete üyesi (Çukur değil), depresif ya da komik olmayan herhangi bir karakteri oynaması için bir umut vardı. Bu umutlu bekleyişim Uysallar sayesinde son buldu ve huzura kavuştum.

Haluk Bilginer (Berhudar) ve Uğur Yücel (Olcay Uysal) yine bildiğimiz gibi. Muhteşem ve ötesi. Ama Songül Öden’in (Nil Uysal) tiyatro oyunculuğunu konuşturduğu o sinir krizi sahneleri yok mu… İşte o anlarda bir yakınlaştık Songül Hanımla. Hakan Günday ve Onur Saylak severek takip ettiğim sanatçılar. Hakan Günday’ın kalemi beni pek açmaz. Psikologların işi dert tasa zaten, derim kendi kendime okumaktan kaçarım. Ama senaryoları için aynı hisse sahip değilim ki Uysallar bir oturuşta o yüzden izlendi. Müzikler, simetrik çekim, sükûnetin içindeki çığlıklar muazzam birer sanat eseriydi. Diyalogların birbirini tamamlar şekilde gidişi de Uysallar dizisi fanı olma sebeplerim arasında. Gelin biraz da karakter yapılanmalarına bakalım. Dikkat, spoiler! 

Karakter İncelemesi: Oktay Uysal ve Savunma Mekanizması

Oktay Uysal hayatı boyunca kendini babasına ve annesine bir yük gibi hissetmiş, babasının gazabından korunmak için gizli saklı işler yapmayı öğrenmiş bir karakter. Twitter yazımdan da bileceğiniz üzere öğrenilmiş şeyler çok zor söner. Eşi Nil Uysal ile aşk evliliği yapmış ve Uysallar için ilk adım atılmış. Ancak sorumluluklar, krediler, kapitalist sistemin belirlediği hedefler için koşmalar derken kendini bir çarkın içinde bulmuş. Daha çok yemek için daha çok koşan bir fare gibi. Daha, daha!

Uysallar Dizisi Oktay Karakteri
UYSALLAR DİZİSİ OKTAY KARAKTERİ

Uysallar ‘ın babası Oktay, savunma mekanizması olarak bastırma yöntemini kullanıyor. Bir şeye mi heveslendi, yok sayıyor. Bir şeye mi kızdı, tepki vermiyor. Hep diş sıkıyor dudak ısırıyor. Ama sizler de bilirsiniz ki sevgili okur, ilkel savunma mekanizmaları pek de işlevsel değildir. Uysallar dizisinde de bunun net bir örneğini Oktay ile görüyoruz. Oktay Uysal özgürlük isteğini, fikirlerini, hislerini o kadar çok bastırıyor ki vücudu artık bunu kaldıramıyor. Freud vakalarından hepimiz hatırlarız. Bastırma savunma mekanizması nedeniyle kolunu oynatamayan da vardır, istemediği soru gelince bayılan da. Mesela Bir Başkadır Meryem de şehvet duygusunu hissetmeyi kendine yasaklamıştı. Bu da bastırma ve dönüştürme için bir örnek. Sonucu ise histrionik bayılma.

Uysallar Dizisi ‘nin Babası ve Panik Atak

Oktay Uysal, Uysallar Ailesi içinde o kadar yalnız hissediyor ve iş yerinde öyle bir kapan kısılıyor ki bastırma artık işe yaramıyor. Yerini dönüştürmeye bırakıyor. Böylece Oktay Uysal ‘ın vücudu beklemediği bir tepki veriyor ve panik atak yaşıyor. Aslında bu atağa edebi bir dille şöyle de bakabiliriz… Oktay hem Uysallar Ailesinde hem de hayatının her alanında o kadar yaşamıyor ki vücudu ölümü hatırlatma gereksinimi duyuyor. Ancak bu betimlemenin bilimsel bir yanı olmadığını eklemeden geçemiyor psikolog yanım. Ben de böyle bir bireyim ne yapalım.

Oktay baba rolünde de pek başarılı değil. Dışarıdan gayet normal görünen Uysallar Ailesi ne kadar değişikse ve dağınıksa Oktay da baba rolünde bir o kadar dağınık aslında. Oğlu Ege’nin hediyesini günlerce açmıyor. Baba rolünde de “yaşamak” yerine rol yapıyor ve yalan söylüyor. Kızı Ece’nin öfke nöbetinin altındaki sebebi görmeye çalışmıyor da “kızım delirme ya” diyor. Bilin bakalım bu tavırlar kime benziyor. Doğru cevap! Kendi babası Olcay Uysal’a elbette.

Öğrenilen Babalık Rolü ve Uysallar

Oktay, kendi babası Olcay’dan doğru düzgün bir sevgi görmeden büyüyor. Saygı zaten yok. James Marcia’nın Kimlik Gelişimi Kuramı’na bakarsanız Oktay’ın tam bir ipotekli kimlik prototipi olduğunu görürsünüz. Oku demişler okumuş. Poster asmış odasına, çöpe atmışlar sesini çıkaramamış. Aslında tam bir uysala dönüşmüş. Babasında baba figürü olarak gördüğü tek şey “para bırakmak” olduğu için, yalnızlığından ve evden işi bahane ederek kaçmış. Babalığının görevlerini tam olarak yerine getiremeyip eksik hissedince de para ile üstünü örtmüş. Öyle bir hal almış ki bu yanlış babalık örneği, rolünü kötü üstlendiği tek yer Uysallar olmamış. Hatırlarsanız Deniz, Anakara’da Oktay’a şöyle söylüyor: Sen hiç burada değildin ki Oktay hep para bırakıp gittin.İşgal evinde üstlendiği baba rolünde de Oktay tüm açıklarını para ile kapatmaya çalışıyor. Yukarıda söylemiştim, tekrar edeyim. Öğrenilmiş şeyler çok zor söner.

Uysallar ‘ın Derdi Neydi? : Ece, Ege ve Nil

En kolayı Ece Uysal olacak. Ece’den başlayalım. Ece Uysal küçük bir kız çocuğu ancak sonradan öğrendiğimiz üzere abisinin ona “hızlı büyümesi” için anlattığı olumsuz yaşam olayları ve toplumsal gerçekler nedeniyle duygusal çalkantılar yaşıyor. Bilişsel gelişim olarak henüz soyut işlemler dönemini tamamlamamış çocuklar için biz yetişkinlerin “alışkın olduğu ve kanıksadığı” durumlar ağır travmatik etkiler yaratabilir. Biraz da duyarlı bir yapısı varsa ki Ece öyle, yıkım etkisi yaratır. Sokakta kağıt toplayan çocukların “aç kaldığı” için kağıt topladığı düşüncesini (gerçeğini) bir çocuğa anlatmak nereden baksanız duygusal istismar. Bunu idrak edecek yaşa geldiğinde çocuklar zaten kendisi sorar ya da yaşına uygun açıklamalar vermek gerekir.

Ege Uysal : Kimlik Kazanımına Karşı Kimlik Karmaşası

Ege Uysalkimlik krizi yaşayan ve bu kriz evde kimse tarafından görülmediği için yaklaşık iki senedir kronik olarak bocalayan bir çocuk. Uysallar üyesi olan herkesin muzdarip olduğu yalnızlık ve sessiz çığlık Ege Uysal’a da sirayet etmiş durumda. Ancak o da babasının izinden gidiyor ve ilkel bir savunma mekanizması olan bastırmayı kullanıyor. Bu sayede sınava yetişememe hususunda kendi suçunu yok sayıyor ve sınav görevlisini suçlayabiliyor. Sonrası saç baş yoldurtan türden bir karmaşa zaten. Sosyal hizmet uzmanı Seher’i biraz daha yakından tanısaydık aşırı verici ve koruyucu tavrının altında hangi olumsuz yaşam deneyiminin yattığını öğrenebilirdik. Ancak fırsatımız olmadı.

Nil Uysal : Beden Dismorfik Bozukluğu İçin İlk Adımlar

Öncelikle şunu söyleyelim. Nil Uysal Beden Dismorfik Bozukluğu’na sahip değil. ancak karakterin devamında bu patoloji hayli olası. Nil evliliğinde yalnızlaştığını ve eşiyle uzaklaştıklarını fark eden bir kadın. Kendi deyimiyle 17 yılını bu evliliğe ve çocuklarına adıyor ancak karşılığında bir sohbet bile alamıyor. Uysallar Ailesi’nde git gide yalnızlaşan Nil Uysal iş aramaya karar veriyor. Ancak deneyimsiz geçen 17 sene ve plazaların “genç ve güzel” kriteri yoluna taş koyuyor. Evliliğinde ve anneliğinde mutsuz, bir şeylere geç kalmış, emekleri boşa gitmiş hisseden bir kadın Nil. Çareyi ise geçen zamanı ve boşa giden emeğini telafi edebilmek için “gençleşmekte” buluyor.

Bu girişim başlangıçta iş bulabilmek için yapılmış gibi görünse de botoksun asıl amacının kırışıklık gidermek olmadığını çok geçmeden anlıyoruz. Asıl amaç özgürleşmek, başka bir hayat ihtimalini denemek, gençleşmek ama boşa giden emekleri unutarak gençleşmek. Nil yüzünü, hayatının bir telafisini yaratmaya çalışır gibi gençleştiriyor. Biraz çizgi çıkınca da öfke patlamaları ve kaygı sahneleri baş gösteriyor. Uysallar içinde alamadığı ilgi ve sevgiyi Suat’tan almaya başlamış olmasına rağmen ufacık bir kırışıklığın geri gelmesi onu çılgına çeviriyor. Başarısızlık hissi, boşa giden yıllar, doğum tarihi de geri geliyor. Yüzüne aynada dakikalarca bakması, doktorun kapısına dayanması… Bizim göremediğimiz bir çizgi için daha önce çektiği tüm çileyi tekrar çekmeye karar vermesi. Birkaç adım ötesinin Beden Dismorfik Bozukluğu olduğuna alamet aslında.

Ortaya Karışık Uysallar Dizisi Kapanışı

Otoriter Ebeveynlik ve Uysal Yetiştirmek

Şimdi size benim dikkatimi çeken bazı detaylardan ve kendi sloganlarımdan bahsedeceğim. Sonra da yazıyı sonlandıracağız. Ancak ağırlıklı olarak çocuk çalışan bir psikolog olarak şunu da belirtmek istiyorum: Otorite güzel bir şey değildir. Olcay Uysal tamamen otoriter bir ebeveynlik tutumuyla yetiştirmiş Oktay’ı. Oktay da her önüne gelen boyun eğen, elin adamı gelip anahtarını istediğinde veren, patronu kovmakla tehdit ettiğinde ufacık bir tepki bile gösteremeyen biri haline gelmiş. Girişimcilik yok utanç var. Kimlik yok karmaşa var, kim olduğunu bilmemek var. Bu kısımda belki Erikson okumak da isteyebilirsiniz. Ancak ben ebeveynlik tutumlarını okumanızı tavsiye ederim. Her istediğinizi kabul eden bir çocuğunuz olması sizi iyi anne-baba yapmıyor sevgili dostlar. Çocuğunuzu tahakküme boyun eğen bir uysal yapıyor. Bırakın arada itiraz etsin. İtiraz etmeyi de öğrensin, reddetmeyi de.

Yıkım Videosu 

Oktay Uysal’ın Uysallar dizisi boyunca hemen her bölümde bina yıkım videosu izlediğini gördük. Bununla ilgili birkaç fikrim var. Birincisi; Uysallar dizisi tema itibariyle özgürleşme çabasını anlattığı için, uzun emeklerle yapılmış bir binanın yıkımına sık sık yer verilmesi, her şeyin bir anda yerle bir olabileceğini ve özgür kılınabileceğini hatırlatmak amacı taşıyordu.

İkincisi Oktay’ın kimliği ile ilgili. Oktay bir mimardı ve yıkmaktan değil inşa etmekten sorumluydu. Yıkım videolarında bu kadar keyif alması bence gerçek hayatta göstermediği başkaldırının bir sembolüydü. Yapmaktan çok yıkmaktan zevk alıyordu ve bunu yıkım videoları sayesinde zararsız bir şekilde sergiliyordu. Kendi kimliğine saldırıyor aslında sembolik olarak kendisini de yıkıyordu. Bundan da haz alıyordu.

https://youtube.com/watch?v=jj0YQ4SsjEs%3Ffeature%3Doembed

Bir diğer fikrim de yıkım videoları çoğu insan için (ben dahil) keyif verici ve rahatlatıcı olduğu için Uysallar senaryosuna dahil edildiği yönünde. Diziyi izlerken yeri geldi dişimizi sıktık yeri geldi yumruğumuzu. Söylenmemiş sözlere karakterler kadar biz de içerledik ve gerildik. Bu gerilimin bir katarsisi olmasın mı? Bence yıkım videoları sadece biz rahatlayalım diye bile konmuş olabilir.

Berhudar ve Arı Vızıltısı

Berhudar Bey’e derinlemesine bakamadık çünkü yazı yine çok uzadı. Ama izlerken eşime Berhudar’ın bazı konuşmalarına arı vızıltısının eşlik ettiğini söylemiştim ve bunun palavrayla ilgisi olabilir demiştim. Nitekim bir süre sonra bir soruşturma olmadığını da gördük. Bu ilk öğrendiğimiz dümenlerden biriydi hatta.

Uysallar Dizisi Berhudar Karakteri
UYSALLAR DİZİSİ BERHUDAR KARAKTERİ

Soruşturma hakkında Berhudar Bey, Uysallar’ın babası Oktay’a detay verirken hep bir vızıldama vardı. Vızıldamak halk dilinde sıklıkla yok yere şikayet etmeyle, durmadan homurdanmayla denk şekilde cümle içinde kullanılır. Hatta boş konuşan biri için “sinek mı vızıldıyor” da deriz çocuksu bir tavırla. Bence fondaki bu ses bize Berhudar Bey’in bol keseden salladığını anlatmak istemişti. Berhudar Bey’in sözde iş aşkı için de Kin Hubbard’ın şu sözünü yazalım: Bir arı hiçbir zaman daha yavaş vızıldayamayacağı için göründüğü kadar meşgul değildir.

Uysallar Dizisi Posteri

İstanbul’da olanlar metrolarda, billboardlarda Uysallar posterlerini görmüştür. Karakterin üzerinde bir kesik ya da sayfa yırtılmış gibi bir alan var. Buradan da fosforlu renklerle betimlenmiş deri desenleri görünüyor. Vahşi hayvanların derileri. Zebra, leopar, çita… Posterlerin bilerek böyle hazırlanmasında elbet bir alt metin var. Benim fikrim; birkaç çizik ya da tek bir yara ya da tek bir açıkla hepimizin vahşi yönünü ortaya çıkarabileceğine olan atıfla ilgili. Uysallar posterleri bence bize içimizdeki vahşi hayvanı hatırlatmak istiyor. Özgür, dürtüsel, bilinçsiz, yarınsız, anı yaşayan… Uysallar ‘ın aslında hiçbirinin göründüğü gibi uysal olmadığını anlatıyor. Vahşilikleri yalnızca yaralandıkça çıkıyor.

Dipnot Fikirlerle Uysallar

  • Kısa bir slogan: Uysallar ‘daki en aklı başında insan Fevzi’dir. Aksini iddia edeni argümanlarıyla yorumlara beklerim.
  • Mert’in paranoyası apolitik addedilen “eğlence odaklı” insanları temsil ediyor olabilir. Korku kalıcı değişimlere sebep olmasa da çoğu davranışın şekillenmesi için yeterlidir. Ve hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir.
  • Özgürleşme isteğiyle boğuşmakta olan Oktay Uysal ‘ın çalıştığı mimarlık şirketinin hapishane işine girmesi ciddi bir kıskacın içinde olduğunu hatırlatma görevi görmüş olabilir. Zira bu sırada ikinci panik atağını geçirdi.
  • Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisini bilirsiniz. Önce fizyolojik ihtiyaçlar sonra güvenlik sonra ait olma. Peşinden saygınlık ve son olarak kendini gerçekleştirme. Kendini gerçekleştirmeye en yakın isim bence Moloz’du. Yaşı da oldukça genç. Burada temel ihtiyaçların “doyumcu bir yaklaşımla” karşılanmasının gerekli olmadığını da görmüş oluyoruz. Aslolan yeterli olana ulaşmak ve kendisi üzerine düşünebilmek. Moloz, “özkaynakları ile yetebilir hale gelmek insanı huzura kavuşturuyor” der gibi bir karakter.

Bir yazının daha sonuna geldik ey kaos sevdalıları (ben hariç ben düzen severim). Gönül isterdi ki Berhudar Bey, Seher, Suat, Yağmur ve niceleri hakkında konuşmaya devam edelim. Ama biliyorsunuz ki bir gün yazılar biter hatıralar kalır. Kimi seversen sev… Şakaaaa! Adios my friend.

Psikolog Selin Cennet Gülmez
SELİN CENNET TÜRKER

Okumaya devam et

GÜNCEL

Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te

Yayınlanma:

|

Yazan:

Jeopolitik riskler, savaşın tedarik zincirlerinde yarattığı kırılmalar ve petrol ile doğalgaz sevkiyatına ilişkin endişelerin körüklediği enflasyon korkusu, risk iştahını baskılarken tahvil faizlerini de yukarı taşımaya devam ediyor. Buna rağmen dün piyasaların bir nebze olsun soluklandığını gördük. Haber akışında Trump yönetiminin 3 Kasım’daki ara seçimler öncesinde savaşın daha fazla büyümesini istemediği dikkat çekerken, makro cephede ise gözler yarın açıklanacak ABD tarım dışı istihdam verisine çevrildi.

Dün açıklanan ve öncü gösterge olarak yakından izlenen özel sektör istihdamı Ocak ayından bu yana en düşük seviyede sonuçlandı. Bu veri, yarın açıklanacak tarım dışı istihdamın da zayıf gelebileceği beklentisini güçlendirdi. Takdir edeceğiniz üzere, hem tam istihdam hem de fiyat istikrarını gözetmekle yükümlü Fed’in, istihdam tarafında belirgin bir zayıflama varken faiz artırımına gitmesi kolay bir tercih olmayacaktır. Piyasaların dün bir miktar rahatlamasının arkasında da büyük ölçüde bu düşüncenin yattığını düşünüyoruz.

Öte yandan, oy hakkına sahip New York Fed Başkanı Williams, enflasyonla ilgili ılımlı açıklamalarda bulundu. Yükselen uzun vadeli faizlerin güçlü ekonomiyi yansıttığını ve faiz kararı öncesinde verileri izlemeye devam edeceğini söylerken, iyimser bir tonda konuştu. Williams, enflasyon üzerindeki başlıca baskıların gümrük vergileri ve Orta Doğu’daki gerilimin yükselttiği enerji fiyatlarından kaynaklandığını belirtti. Buna karşılık, tarifelerin fiyatlar üzerindeki ilk etkilerinin zayıflamasıyla temel enflasyon eğiliminin kademeli olarak aşağı geldiğini, enerji fiyatlarındaki artışın ise şimdilik ekonominin geneline yayılan ikincil bir enflasyon baskısına dönüşmediğini ifade etti.

Williams’ın açıklamaları, zayıf özel sektör istihdam verisi ile birleşince, piyasalardaki faiz artırım korkularını hâliyle bir nebze de olsun törpüledi. Eylül toplantısında 25 baz puanlık faiz artışı ihtimali bir hafta önceki %37 seviyelerinde salınırken, Fed Başkanı Warsh’un Jackson Hole toplantısında şahin bir üslûp takınmasıyla hafta başı %65 seviyesine kadar yükselmişti. Williams’ın dünkü ılımlı açıklamaları ardından Eylül ayına yönelik beklenti %60 seviyesine gerilerken, yıl sonuna kadar olan artırım beklentisi ise 37 baz puanda önemli bir değişim kaydetmedi.

ABD borsaları dün geceyi %0,5 civarında yükselişle tamamlarken, teknoloji cephesinin ağır toplarından Broadcom’un bilançosu büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımlarının hız kesmediğini gösterdi. Şirketin üçüncü çeyrekte yapay zekâ çipi gelirleri üç kattan fazla artarak 16,7 milyar dolara ulaşırken, 2027 mali yılı için yapay zekâ çipi gelir tahmini 115 milyar dolara yükseltildi. 2028 yılında ise bu rakamın yaklaşık 230 milyar dolara çıkması bekleniyor. Geçen çeyrekte 30 milyar doları aşan siparişler güçlü talebe işaret ederken, dördüncü çeyrek gelir tahmininin beklentinin hafif altında kalmasıyla Broadcom hisseleri kapanış sonrası işlemlerde yaklaşık %1 geriledi.

Yeni güne başlarken, Asya piyasalarında, son günlerde tarihî seviyelere yükselen tahvil faizlerinin bir miktar geri çekilmesiyle hisse senetleri ve kıymetli metallerde tepki alımları görüldü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde hafif de olsa artılar göze çarparken, Asya borsalarında ise alımların hız kazandığını görüyoruz. Güney Kore borsası KOSPI %1,5 yükselirken, diğer bölge borsalarında bu kadar kuvvetli olmasa da genele yayılan yeşil renk dikkat çekiyor. ABD 10 yıllık tahvil faizi yaklaşık beş baz puan kadar gerileyerek %4,77 seviyesine çekildi. Hatırlanacağı üzere dün sabah piyasaların kılavuz kargası konumunda 10 yıllık faiz son üç yılın zirvesini test etmişti. Gözlerin üzerine çevrili olduğu Japonya’nın 30 yıllık tahvil faiz bugünkü tahvil ihalesi öncesinde zirveden 10 baz puan kadar geriledi. Dolar endeksi 99,5 civarında seyrederken para birimleri liginde ise EURUSD paritesi 1,16 seviyesinin etrafında salınırken, GBPUSD paritesi ise 1,35 seviyesine toparladı. Japon Yeni ise dolar karşısında son iki günde %1,5 değer kazarak 157,50 seviyelerine geri çekildi.

Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, Hürmüz endişelerine paralel 95,50 dolar seviyelerinde salınmak suretiyle son altı haftanın zirvesine yakın seyretmeye devam ederken, rafineri ürünlerindeki sert artış dikkat çekmeye devam ediyor. Kış ayları öncesinde stok seviyelerine ilişkin soru işaretlerine paralel Avrupa gösterge doğalgaz fiyatları neredeyse son 4 yılın en yüksek seviyesine yaklaşırken, son iki ayda ise %50’den fazla artış kaydetti.

Kıymetli metaller cephesinde ise özellikle hafta başı raporumuzda belirttiğimiz kısa vadeli gümüş grafiğinin hayat bulmaya başladığını görüyoruz. Teknik mânâda Ters Omuz Baş Omuz (TOBO) formasyonunun çalışması için 71 dolar seviyesinin üzerinde kapanış görmemiz gerekiyor. Böyle bir durumda 92 dolar seviyelerini hedefleyeceğiz. Henüz pozisyonu olmayan yatırımcıların mevcut seviyelerden (66 dolar) giriş yaparak 63 dolar altında zarar kes çalıştırması ya da bizim gibi mevcut uzun pozisyonlarını artırmak isteyen yatırımcıların ise 71 dolar seviyesinin geçilmesini (teyit) beklemesinin daha doğru bir karar olacağını düşünüyoruz. TOBO’nun hedef seviyesi 92 dolar olarak görülüyor (bakınız grafik). Önümüzdeki seneyi de kapsayacak şekilde uzun vadeli beklentimiz ise 220 dolar ile değişmedi.

Uzun bir süredir altını çizdiğimiz üzere, Fed’in enflasyonla mücadelede yeteri kadar cesur olamayacağını düşünüyoruz. Doların ABD tarafından âdeta bir ‘silah’ olarak kullanılmasıyla birlikte merkez bankalarının yaktığı işaret fişeğinin ardından, ABD doları ve ABD tahvillerinden uzaklaşma eğiliminin devam etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Değişen bu düzende altının da doların karşısında alternatif olma hikâyesini koruduğunu düşünüyoruz. Dünyada her bir birim gelire karşı yaklaşık üç birim borcun bulunması da kâğıt ve mürekkep para sistemine (fiat) yönelik sorgulamanın devam edeceğine işaret ediyor. Bu nedenle kıymetli metallerde yüksek volatilite ‘yeni normal’ olmaya aday olsa da, temel hikâyenin çok fazla değişmediği kanaatindeyiz.

Altının ons fiyatı dün 4,282 dolar seviyesine kadar gevşemesinin ardından bu sabah 4,440 dolar seviyesine yükseldi. Teknik bir bakış açısıyla, altında tıpkı gümüşte olduğu üzere daha da yukarı seviyeleri hedeflemek adına 4,640 dolar seviyelerinin üzerinde kapanış görmek isteyeceğiz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 78 bin dolar sınırında kalarak Cuma günü açıklanacak ABD istihdam verisini beklemeye başladı. Yukarıda da dile getirdiğimiz üzere, dün açıklanan özel sektör istihdamının beklentiyi karşılayamaması, işgücü piyasasında bir miktar yavaşlama olabileceği düşüncesini güçlendirdi.

Türk mali piyasalarında ise SPK düzenlemesinin ardından hisse senetlerinde hareketli seyrin devam ettiğini görüyoruz. Özellikle isim vermek istemesek de bahse konu portföy yönetim şirketlerinde üst düzey istifalar göze çarparken, fonlarda ve yoğunlaştıkları hisselerde ise ilginç gelişmeler yaşanıyor. Fonlardan yaşanan güçlü çıkışlar likidite baskısı yaratırken, gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyoruz. Bu bağlamda Borsa İstanbul 100 endeksi haftanın ilk üç gününde %4 gerilerken, en büyük 30 şirketin işlem gördüğü BIST30 ise %2,7 geriledi. Alternatif piyasalarda ise sakin seyir korunmaya devam ediyor. Şöyle ki, USDTRY kuru bebek adımlarıyla 48,30 seviyesine gelirken, iki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi %40 seviyesinin hemen altında salınmaya devam ediyor. CDS risk primi 221 baz puanla uzun bir süredir olduğu üzere yatay.

Bugün sabah saatlerinde TÜİK tarafından açıklanacak Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. Anketlere göre aylık TÜFE artışının %2,0 civarında gelmesi beklense de, İTO verisi ardından gerçekleşmenin %2 seviyesinin altında kalması ihtimali kuvvet kazandı. Enflasyon verisinin ardından yarın TCMB’nin değerlendirme raporunu takip edeceğiz. Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz, hazırlıklarda son aşamaya gelindiğini, 2027-2029 dönemi OVP detaylarını 6 Eylül Pazar günü paylaşmayı planladıklarını belirtti. İç talepteki ivme kaybı dün açıklanan otomobil ve hafif ticari araç verileriyle de teyit edildi. ODMD verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç satışları Ağustos ayında geçen yılın aynı ayına göre %20,3 daralarak 81,031 adet olarak gerçekleşti. Enflasyondaki iç talep etkisi her geçen gün daha da azalırken, TCMB’nin 10 Eylül toplantısını pas geçmesini beklerken, ilk faiz hamlesinin Ekim toplantısında geleceğini düşünüyoruz.

Her perşembe olduğu üzere bugün TCMB’nin haftalık verilerini inceleyeceğiz. Yurt dışında ise ABD’de haftalık işsizlik maaşı başvuruları, hizmet PMI ve ISM verileri takip edilebilir.

Gümüş

17884110871a60829c0387aeb0c69bd8a7b3a07fab_1_1200.jpg

Altın

17884110872cf1c9f6e7b803244fcf7f49d93f6872_2_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte

Yayınlanma:

|

Yazan:

Nvidia’nın güçlü bilançosunun ardından dün teknoloji hisselerinde yaşanan coşku, bu sabah yerini daha temkinli bir seyre bıraktı. Nvidia hisseleri dün gece yaklaşık %9 yükselirken, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü Nasdaq endeksi geceyi %1,6 yükselişle tamamladı. Lâkin dün yaşanan iyimserliğin bu sabah Pasifiğin diğer yakasına yansımasının sınırlı kaldığını görüyoruz. Gösterge endeks Tokyo borsası ve teknoloji odaklı Tayvan borsası %1 yükselirken, Güney Kore’nin KOSPI endeksi %1 geriledi. ABD borsalarının vadeli endekslerinde ise yatay bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Tokyo’da bu sabah açıklanan enflasyon verisi Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz artırabileceği beklentisini desteklerken, piyasaların gözü bugün KKTC saati ile 17.00’de Jackson Hole’da konuşacak Fed Başkanı Kevin Warsh’a çevrildi. Warsh öncesinde Eylül toplantısına yönelik faiz artırımı ihtimali yaklaşık %35 seviyesinde fiyatlanırken, yıl sonuna kadar 25 baz puan artırımına ise kesin gözüyle bakılıyor.

Warsh’un bugüne kadar faizlerin geleceğine ilişkin açık yönlendirme yapmaktan kaçınması (forward guidance) nedeniyle piyasaların asıl aradığı cevap, faiz ne zaman artacak sorusundan ziyade Fed’in hangi şartlarda harekete geçeceği noktasında olacaktır. Jackson Hole konferansı başlarken, Fed cephesinde üç başkanın peş peşe verdiği enflasyon uyarılarının ardından Warsh’un bugün kullanacağı tonun, tahvil faizleri, dolar ve hisse senedi piyasalarının kısa vadeli yönü açısından kritik önem taşayacağını hatırlatmak isteriz.

Kıymetli metaller cephesinde ise altının ons fiyatı Warsh’un konuşması öncesinde hafif de olsa defansa çekilerek 4,600 doların hemen altına geriledi. Teknik bir bakış açısıyla, 5,600 dolar zirvesi ve 3,942 dolar dibi arasında 4,576 dolar seviyesinin önemli bir Fibonacci düzeltme seviyesi olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu minvalde haftalık kapanışın 4,576 dolar seviyesi üzerinde olmasını önemseyeceğiz. Öte yandan, son dört haftadır kesintisiz bir şekilde yükselen ve neredeyse son altı gündür 70 dolar seviyesinin hemen kıyısında bekleyen gümüşün ons fiyatı ise bir sonraki hamle için enerji biriktirdiğini düşünüyoruz. 70 dolar seviyesinin üzerinde olası bir kapanışla birlikte, 200 günlük ortalamanın geçtiği 72,35 dolar seviyesinin süratle radar menziline gireceğini düşünüyoruz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 80 bin dolar seviyesinin kıyısında beklerken, bir sonraki önemli seviyenin ise 84 bin dolar olacağını düşünüyoruz.

Büyük resimde, Fed’in faiz artırmakta zorlanacağı, ABD’de yaklaşan seçimlerle birlikte Trump’ın giderek topal ördek konumuna düşeceği ve bütçe tavanı tartışmalarının bir noktada hükûmetin yeniden kapanmasına yol açabileceği beklentileri önemli satır başlıkları olarak ön plana çıkıyor. Buna, hızla büyüyen kamu borcu karşısında kâğıt para ve mevcut finansal sisteme yönelik sorgulamanın da devam etmesini eklediğimizde, kıymetli metaller ve Bitcoin açısından ana yönün yukarı olmaya devam edeceğini düşünüyoruz.

Tahvil piyasasında son haftalarda egemen olan sert hareketlerin ardından bu sabah göreceli olarak sakinliğin hâkim olduğunu görüyoruz. ABD’nin 30 yıllık tahvil faizi %5,20, 10 yıllık faizi %4,67 civarında seyrederken, son günlerde bebek adımlarıyla da olsa yukarı yönlü bir seyir izleyen dolar endeksi (DXY) 99 seviyesinde yatay kaldı. Pariteler cephesinde doların son günlerde hafif de olsa toparlanmasıyla birlikte EURUSD paritesi 1,17 seviyelerinden 1,1650 seviyelerine gerilerken, benzer bir şekilde GBPUSD paritesi de 1,37 seviyesindeki direnci test edemeden 1,36 seviyesinin hemen altına geriledi. Japonya’da bu sabah açıklanan enflasyon verileri ardından BoJ’un faiz artırımına gideceğine yönelik beklentilerinin arttığını görüyoruz. Hatırlamak gerekirse, Haziran ayında politika faizini %1’e çıkararak 31 yılın en yüksek seviyesine taşıyan BoJ, Temmuz toplantısını pas geçmişti. Son verilerin ardından 18 Eylül toplantısında faizin %1,25’e yükseltilmesi daha güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. Küresel piyasalarda bir tarafta Fed’in yeniden faiz artırıp artırmayacağı tartışılırken, diğer tarafta Japonya’nın uzun yıllar süren düşük faiz döneminden çıkışını hızlandırabileceği bir döneme giriliyor.

Jeopolitik cephede ise ABD’nin İran’a yönelik baskısını askerî unsurlardan ziyade ekonomik yaptırımlar üzerinden sürdüreceği yönünde son günlerde artan haber akışının ardından, Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftayı %5,5 düşüşle 90 doların altında kapatmaya hazırlanıyor. Katar Başbakanı’nın dün Tahran’da yaptığı görüşmelerde seyrüsefer serbestisinin yeniden sağlanması öne çıkarken, İran da gemi trafiğinin normale dönmesi için talep edeceği koşulları hazırlamayı kabul etti. Haber akışında ayrıca İran ile Umman’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yönetimi ve gelirlerin paylaşılması konusunda prensipte anlaştığını görüyoruz.

Fiilî deniz trafiğinin ise hâlâ savaş öncesinin oldukça altında olduğunu belirtmek gerekiyor. İran’ın hazırlayacağı şartların ABD tarafından kabul edilip edilmeyeceği belirsizliğini korurken, Katar ve Umman’ın devreye girmesiyle boğazın yeniden açılabileceği beklentisinin güçlenmesi petrol arzına ilişkin risk primini azaltarak fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor.

Türkiye cephesinde ise her hafta perşembe günü olduğu üzere TCMB’nin haftalık verilerini enine boyuna irdeledik. En güncel verilere göre TCMB’nin net yabancı para pozisyonu, altın fiyatlarındaki yükselişin de desteğiyle 54 milyar dolar seviyesine ulaştı. TCMB’nin döviz alımları daha yavaş bir hızda da olsa devam ederken, rezervlerin önemli bir bölümünün altından oluşması nedeniyle fiyat artışının yarattığı değerleme etkisi de toplam rezervleri destekliyor. Mevcut seyir korunursa, savaş öncesi dönemin manşet seviyesi olan 70 milyar doların yakın zamanda yeniden hedef hâline geleceğini düşünüyoruz.

Elbette, tıpkı bir ordunun envanteri gibi TCMB’nin rezervlerinin de güçlü olması büyük önem taşıyor. Rezervlerdeki güçlenmenin devam etmesi, bir taraftan TL’nin istikrarlı seyrini desteklerken, diğer taraftan enflasyon görünümünün de izin vermesi hâlinde TCMB’ye faiz indirimleri açısından daha geniş bir hareket alanı sağlayacağını düşünüyoruz. TCMB’nin politika faizinde ilk indirime Ekim toplantısıyla başlamasını beklerken, haftaya Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. BloombergHT’nin anketine göre 3 Eylül’de açıklanacak Ağustos verisinin %1,9 artış kaydetmesi bekleniyor. Bu sonuçla yıllık TÜFE artışı %31,6 seviyesinde olacak.

TCMB verilerinden devam edersek, 21 Ağustos ile sona eren haftada yurtiçi yerleşiklerin DTH hacminin 1,14 milyar dolar artış kaydettiğini görüyoruz. Tüzel kişilerin DTH stokunda son üç haftadır devam eden yükseliş dikkat çekerken, TL’nin toplam mevduat havuzundaki payı %61 seviyelerinin hemen üzerinde kalarak güçlü seyrini korumaya devam ettiğini görüyoruz. Menkul kıymet istatistiklerinde ise yurt dışındaki yerleşiklerin hisse senedi portföyü 0,15 milyar dolar daha artış kaydederken, son haftalarda hisse senetlerine yönelik ilginin ise göze çarpmaya başladığının altını çizmek isteriz.

Bu bağlamda, son dört haftayı yükselişle tamamlayan Borsa İstanbul ana endeksi ayı da %8,30 yükselişle tamamlamaya aday görünüyor. TCMB’nin hafta başında attığı normalleşme adımı sonrasında dün KKTC Merkez Bankası da politika faizini 300 baz puan indirerek %35,50’den %32,50 seviyesine çekti. Piyasa faizleri topyekûn etkilenirken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi 100 baz puan kadar gevşedi. Mevduat faizleri ve beraberinde kredi faizlerinde de gevşeme başlarken, USDTRY kuru, otoritenin kontrolünde bebek adımlarıyla yükselişini sürdürerek hafta sonu fonlama etkisinin de yardımıyla pazartesi valörlü işlemlerde 48,24 seviyesine yükseldi. Pariteler cephesinde yaşanan hafif de olsa geri çekilmeye paralel EURTRY kuru 56,00, GBPTRY kuru ise 65,50 seviyelerine doğru gevşerken, yurdum insanının bir numaralı yatırım aracı olan gram altının ise 7,100 TL seviyelerinde salındığını görüyoruz.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi

Yayınlanma:

|

Yazan:

2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.

Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.

Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.

Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?

Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.

1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.

Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.

Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.

Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.

Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.

Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu

Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.

Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.

Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.

Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.

Üç büyük vaat yerine getirilmedi

Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.

Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.

Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.

Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.

Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.

Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?

Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.

Acemoğlu daha derine bakıyor.

Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?

Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.

Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.

Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.

Teknoloji tarafsız değil

Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.

Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.

Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.

Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.

Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.

Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?

İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.

Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.

Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.

Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.

Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”

Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.

Peki bu kavram ne anlama geliyor?

Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor.  Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.

Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.

Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları

Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:

Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.

Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.

Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.

Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.

Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.

Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.

Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Roosevelt modeli neden önemli?

Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.

1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.

Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.

Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.

Demokrasi sandıktan ibaret değil

Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.

Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.

Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.

Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.

Türkiye açısından neden önemli?

Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.

Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:

Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?

Orta sınıf neden zayıflıyor?

Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?

Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?

Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?

Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?

Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?

Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.

Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil

Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.

Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.

Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”

Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.

Yapay zekâ çağının büyük sorusu

Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.

Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.

Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?

Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.

Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf

Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.

Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?

Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.

Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.

Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.

Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.

Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?

Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.

Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.

Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.