Connect with us

EKONOMİ

Ekonomide zaman kazanma çabası

Yayınlanma:

|

Bir noktadan sonra enflasyon ile hızlı büyümenin birlikte gerçekleşmesi olanaksız. Nakdiniz tükeniyor, kredi limitleriniz doluyor. Emtia fiyatlarının arttığı ve dövizin kontrol edilemediği koşullarda enflasyon düşmeyeceği için durgunluk içinde enflasyon süreci başlıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta kabine toplantısının ardından, “Biz faizi düşürmeye devam edeceğiz.” açıklamasını yaptı, bekleneceği üzere finansal piyasalar karıştı, dolar sıçradı. Bu filmi kaç kere gördüğümüzü artık sayamaz hale geldik. Ortada bir kasıt mı var, yoksa idraksizlik mi gerçekten karar vermek kolay değil. Alışıla geldiği üzere bu “mini” sarsıntının ardından bir ekonomik önlemler paketi gündeme geldi.

Merkez Bankası, Hazine, BDDK, SPK ekonomi bürokrasisinin tüm kurumları birbirinin ardı sıra yeni kararlar açıkladılar. Atılan tüm bu adımlar talebi kısmaya, dolayısıyla enflasyonun hızını kesmeye yönelik görünüyor. Zaten belli bir noktadan sonra enflasyon ile hızlı büyümenin birlikte gerçekleşmesi de olanaksız. Çünkü bir eşik geçildikten sonra enflasyon bireylerin ve şirketlerin satın alma gücünü erozyona uğratmaya başlıyor. Talebinizi öne çekmeye çalışsanız da, nakdiniz tükeniyor, kredi limitleriniz doluyor. Ekonomik durgunluk ve enflasyonun bir arada yaşandığı “stagflasyon” süreci başlıyor.

İlan edilen ekonomik önlemler arasında Hazine tarafından Gelire Endeksli Senetler (GES) ihracı, BDDK kararıyla yabancılara tahsisli swap olanağı sağlanması, tüketici kredilerine vade sınırı konulması, kredi kartlarında aylık asgari ödeme tutarlarının artırılması, ticari kredilerin zorunlu karşılık oranlarının yükseltilmesi gibi uygulamalar var. Bunlardan bir tek swap konusu döviz arzını genişletmeye yönelik, diğerleri sıkılaşma yönünde talebi dizginleyici özellikler taşıyor.

Ekonomi yönetiminin TCMB politika faizini artırmama konusunda inadı devam ediyor, bütçe kısıntılarına gitmekten ise şimdilik kaçınılıyor. Böylelikle para ve maliye politikalarını pas geçince, “makro ihtiyati” önlemlerle süreci yönetme, zaman kazanmaya çalışma çabası öne çıkıyor.

GES BİLMECESİ

Gelire Endeksli Senetler: Uzun süredir enflasyona endeksli kâğıtlar veya çok yüksek faizli “süper bonolar” beklenirken, hayatımıza GES giriverdi. Aslında bu finansal enstrüman ilk kez 80’li yıllarda Özal döneminde köprü, yol gibi kamuya ait altyapı tesislerinin gelirleri teminat gösterilerek Hazine’nin borçlanması örneği Gelir Ortaklığı Senedine benziyor. Bu kez de KİT’lerin gelirine endeksli, ilk uygulaması Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün (KEGM) bütçeye aktarılan gelirlerine dayalı bir borçlanma aracı söz konusu.

Gelgelelim GES’in ayrıntılarına girince, tasarruf sahibi açısından hiçbir cazibesi bulunmayan bir bonoyla karşılaşıyoruz. 6 ay vadeli, 3’er aylık %5.32 getiri öneriliyor. Bunun bileşik getirisi yıllık %23.04’lük bir orana denk düşüyor. Ayrıca ilgili KİT’lerin gelirlerine göre 95 ila 110 arasında değişen bir endeks değerine göre bu getirilerin oynaklık gösterebileceği açıklanıyor. Hesaplayınca dönem faizinin %5.05 ile %5.85 arasında değişebileceğini anlıyoruz.

GES’in biraz daha ayrıntılarına girdiğimizde karşımıza gariplikler çıkıyor. Öncelikle DHMİ’nin bütçedeki gelir tahmini 566 milyon TL, KEGM’nin 308 milyon TL. Bunlar güvence gösterilerek Hazine nasıl milyarlarca borçlanabilir? Bu tüm finans kurallarına aykırıdır. Örneğin benim 1 milyon TL değerinde bir evim varsa, bu evi ipotek ederek bankadan 300 bin TL borçlanmam anlaşılır bir işlemdir. Ancak bu evi teminat gösterip bankadan 30 milyon TL kredi çekmenin mantığı yoktur.

İkincisi, doların son bir ayda %14 yükseliş sergilediği, sırf nisan ayı enflasyonunun %7.25 açıklandığı bir konjonktürde 3 ayda %5.32’lik bir ödemenin yatırımcıyı ikna etme şansı bulunmuyor. Hazine’nin 2 yıllık gösterge faizinin bile %28’lerde seyrettiği düşünülürse bu bononun getirisi onun da oldukça altında.

Peki, ekonomi yönetiminin GES’ten ne beklentisi olabilir? Bu senetler sadece gerçek kişilere satılacak. Bu enstrümana yönelecek tasarrufların büyük ölçüde mevduat hesaplarının bozulmasıyla sağlanacağı tahmin edilebilir. GES’e gelen teklif kadar piyasadan bir likidite çekilmiş olacak. Banka bilançoları da bu miktar kadar küçülüp, krediler de daralacak. Bu paranın dövize yönelmesi veya mal ve hizmetlere talep yaratması önlenecek.

İHTİYAÇ KREDİLERİNE KISITLAMA

Kredilerdeki genişlemeyi yavaşlatmak amacıyla 100 bin liranın üzerindeki bireysel kredilerin geri ödeme süresi 12 aya, 50 bin lira il 100 bin lira arasındakilerin ise 24 aya çıkarılıyor. Ayrıca tüketici kredilerindeki Banka Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) %5’ten %10’a yükseltiliyor. TCMB Finansal İstikrar Raporu’na göre ihtiyaç kredisi kullananların yüzde 70’inden fazlası ücretlidir. İhtiyaç kredilerinin yaklaşık yüzde 80’inin borcu 50 bin liranın altında bulunup, toplamın yüzde 40’ını oluşturuyor. Bu kredilerin büyük ölçüde satın alma gücünü korumak, enflasyon ortamında talebi öne çekmek için kullanıldığı biliniyor. Bu sıkılaştırma hem talebi zayıflatıcı, hem de ücretlilerin yaşamını daha zorlaştırıcı bir etki yaratacaktır.

KREDİ KARTLARIYLA HARCAMA ZORLAŞIYOR

Kredi kartlarında minimum ödeme tutarı da, 25 bin liranın altı kredi kartlarında %20’ye, daha yüksek limitlerde ise %40’a çıkarıldı. Bu adımın da sosyal sorunları derinleştirme olasılığı var. Bilindiği gibi kredi kartları hem bir ödeme aracı olarak kullanılıyor, hem de bir borçlanma olanağı yaratıyor. Bu borçlanma olanağını genellikle dar gelirliler kullanıyor, böylelikle nakit akışlarını düzenlemeye çalışıyor. Kredi kartlarında sıkılaşma hem yoksulların enflasyona karşı bir korunma araçlarını zayıflatacak, hem de borcunu ödememiş kişi sayısını artırabilecektir. Çünkü insanlar faizlerin düşük olduğu bir ortamda borcunu ödeyebilmek için büyük çaba gösteriyor. Faizler yükselip ödeme süresi daralınca bu motivasyon ortadan kalkacaktır.Zaten 2022’nin Ocak-Nisan döneminde borcunu ödememiş gerçek kişi sayısında, bir önceki yıla göre, tüketici kredilerinde %116, bireysel kredi kartlarında %127’lik bir sıçrama söz konusudur.

TİCARİ KREDİ MALİYETLERİ ARTACAK

Ticari kredilerde yüzde 10 oranında uygulanan zorunlu karşılık oranı da yüzde 20’ye çıkarıldı. Böylece hem kredilerin maliyeti artırılarak çekiciliği azaltılıyor, hem de miktarı kısılıyor. Ticari kredilerin yüzde 80’e yakını stok artırımı ve işletme sermayesi ihtiyacı için kullanılıyor. Bir yandan fiyatlar dolayısıyla işletme sermayesi ihtiyacı artarken, öte yandan kredilerin daralmasının piyasayı iyice boğması riski var. Şirketlerin de ilk çareyi işçi çıkarmakta ve/veya ücretleri eksik-gecikmeli ödemekte bulması tehlikesi baş gösterebilir.

SICAK PARAYA DAVETİYE ÇIKARILIYOR

Yabancıya swap olanağının genişletilmesi ise ekonomik paketin dövizi rahatlatmaya yönelik ayağını oluşturuyor. 2018’den beri Londra merkezli swap piyasasını boğma adımları nedeniyle yabancıların pozisyonu 4.1 milyar dolara kadar inmişti. Tahsisli swap diye adlandırılan uygulamayla sıcak paranın hisse senedi ve iç borçlanma senetlerine davet edilmesi amaçlanıyor. Açığa TL satışı yapılmayacağı taahhüdüyle bu olanağın tanınacağı bildirilmesine karşın düzenlemenin nasıl işleyeceği henüz bilinmiyor.

En son hisse senedinde yabancı pozisyonu 17.1 milyar dolara, tahvillerde 1.7 milyar dolara düşmüş bulunuyordu. Yabancıların tahvillerdeki payı 2012’de %23.2 iken, bugün %1.7 düzeyine inmiş durumda. Hisse senedi piyasasında ise geçtiğimiz hafta yabancı sahiplik oranı alışılanın çok altında %35 düzeylerindeydi. Yabancıların Türkiye pozisyonu dibe vurduğu için bu uygulama sınırlı da olsa bir döviz girişi sağlayabilir. Ancak bu miktarın dövizde bir gevşemeyi tetikleyecek bir düzeye ulaşmasını beklemek aşırı iyimserlik sayılmalı.

ERKEN SEÇİM ORTAMI BULUNMUYOR

Ülke risk primi CDS’in en son 799 puanla 800’ü aştığı, Türkiye’nin 5 yıl vadeli euro tahvilinin %10.78’e yükseldiği, dövizin oynaklığının yeniden arttığı kritik bir evreden geçiyoruz. Genel olarak “makro ihtiyati” önlemler olarak anılan bu tip politikalar, ancak para politikası ve maliye politikasıyla paralel devreye sokulduklarında elle tutulur sonuçlar verebilirler. Halkın satın alma gücünün zaten zayıfladığı bir konjonktürde bu uygulamalar talebi zayıflatabilirler. Özellikle emtia fiyatlarının arttığı ve dövizin kontrol edilemediği koşullarda enflasyon düşmeyeceği için, kaçınılmaz kader durgunluk içinde enflasyon anlamına gelen “stagflasyon” ile yüz yüze kalmak olur.

Tüm bu olgular, ekonomik anlamda erken seçim için uygun bir ortam bulunmadığına işaret ediyor. Büyük olasılıkla Haziran 2023’e kadar göreceli de olsa bir rahatlama tablosu ortaya çıkmayacak.

Hayri KOZANOĞLU

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.