Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

KOSTÜMSÜZ ASLA! YA PARANI YA CANINI ABD’DE CADILAR BAYRAMI

Yayınlanma:

|

Halloween bitti çok şükür. Şimdi sırada Şükran Günü var. O zamana kadar dinleneceğiz. :)) Halloween ya da Cadılar Bayramı’nın esas kutlaması 31 Ekim’de yapılsa da kutlamalar bu tarihten bir hafta, on gün önce başlıyor. Sağda solda (okul, kilise, halk kütüphanesi, açık hava) bir dizi etkinlikler oluyor. Etkinliklere insanlar kostüm giyerek geliyorlar. Gorilden Robin Hood’a, kanatlı meleklerden astronotlara, Süpermenlere, dinozorlara, iskelete, hayalete kadar bir sürü kıyafet, kostüm… Çocuklarla özdeşleştirilen bir bayram olsa da, kutlamalara çocuklarını getiren ebeveynler de çoğunlukla kostümlü geliyor. İşi maskeyle geçiştirenler de var. Bizim gibi hiçbir şey takıp takıştırmayan da. Aslında Cadılar Bayramı’nda kostüm giyme bizatihi kutlamanın kendisi, omurgası oluyor. Bu yüzden bu bayram en başta bir modacılık faaliyetidir demek yanlış olmaz. İşin içinde büyük para var. 2021 yılı verilerine göre ABD’de bu bayram için harcanan miktar 11 milyar ABD doları. Harcamalarda aslan payını kostüm, kıyafet, süsle(n)me kalemi alıyor, sonra da şeker, çikolata sektörü. Balkabağı de ciddi bir ticari harcama kalemi.

Cadılar Bayramı’nda şeker çok tüketiliyor. Kutlamaların ayrılmaz bir parçası. Kim bilir, belki ilerde bu bayramın adı Şeker Bayramı olacak. 31 Ekim akşamı mahallelerde çocuklar ellerinde kova ya da bez çantalarla dolaşıp büyüklerden şeker, çikolata, karamel istiyorlar. Şeker istemenin kalıplaşmış bir ifadesi var: “Trick or treat?” Bu ifade Türkçeye “şaka mı, şeker mi?” diye çevrilse de İngilizcedeki anlamını tam olarak vermiyor. Çünkü trick‘in buradaki kullanımda bir tehdit (de) var. Türkçe illa şaka diyeceksek, “eşek şakası” demeliyiz. Bu kalıplaşmış ifadenin ruhuna daha uygun bir karşılık “ya canını ya paranı” olabilir. Ancak kimse kimseye para vermiyor.

Halloween’in iki bin yıldan çok daha fazla zaman önce, Hristiyanlık öncesi bir dönemde, bugünkü İrlanda, İskoçya’da yaşayan toplulukların Pagan kökleri olan hasat sonu kutlamalarından türediği düşünülüyor. Bu topluluklara göre 31 Ekim’de aydınlık günlerden karanlık günlere, yani yazdan kışa geçiliyor. Bu dönem aynı zamanda, yaşayanlarla ölülerin birbirlerine en çok yaklaştıkları zaman olarak kabul ediliyor. Ayrıca, bu tarih, yakın zamanda ölenlerin ruhlarının ruhlar âlemine göçme zamanı olarak da kabul ediliyor. Kostümler bu ruh göçü sırasında yaşayanların göçen (kötü) ruhlardan saklanmaları, zarar görmemeleri için,  evlerin önüne bırakılan yiyeceklerse ruhları memnun etmek için. Hristiyanlığın gelmesiyle bu kutlamalara Hristiyanlığın renkleri, kavramları ekleniyor ki halloween kelimesindeki hallo kelimesi İngilizcedeki holly, yani kutsal kelimesinden, ween ise arife, öngün anlamına gelen eve kelimesiyle alakalı. Yani Hristiyan din adamlarını, şehitlerini anma gününe dönüşüyor. Halloween kutlamaları, pratikleri ABD’ye 19. yüzyılda gelen İrlandalı, İskoç göçmenler tarafından taşınıyor. 1950’lerden sonraysa televizyonun etkisiyle kutlamalar yaygınlaşıyor, bugünkü seküler, ticari halini almaya başlıyor. Yine bu tarihlerden sonra, kutlamalara çocuklar ve şeker tüketimi damgasını vurmaya başlıyor. 20. yüzyılın sonundan, içinde bulunduğumuz yüzyılın başından beri de internetin etkisiyle Türkiye dâhil dünyanın başka ülkelerinde de bu bayram kutlanmaya başlanıyor.

Cadılar Bayramının tarihi de hemen hemen her tarihi olay gibi şaşırtıcı kırılmalar, dönüşümler ve değişimler barındırıyor, yukarıda kısaca işaret ettiğim gibi. Bu meyanda Halloween hakkında seyrettiğim bir videonun altına yazılmış bir yorumu almadan geçmeyeyim:  Funny how we Evangelicals are so focused on the pagan origins of the holiday that we completely ignore that it is Catholic veneration of the saints.

Cadılar Bayramı denilince akla en önce gelen şeylerden biri de (kostüm ve şekerden başka) balkabağı, balkabağı oymacılığı. Balkabağı da ucuz değil. Orta boy bir balkabağı 5 ila 10 dolar arasında. ABD’de en çok balkabağı Indiana’ya komşu Ilinois eyaletinde üretiliyor.

İçeriği biz dışarıdan gelenlere pek doyurucu, ilginç gelmese de Halloween haftası boyunca birçok yerde kostüm/lü etkinlikler yapılıyor. Hallowen temalı konserler, filmler, hikâye okumaları da cabası. Bu etkinliklerin en meraklı katılımcıları çocuk sahibi aileler. Sokak hayatının, sokağa çıkıp oynamanın olmadığı ülkede (en azından orta sınıf için bu böyle) Ekim ayının son on günündeki bu etkinlikler can simidi gibi geliyor o ailelere. Biz de Ulaş’la beraber dört etkinliğe katıldık. İlki bir kilisenin bahçesinde, ikincisi belediyenin panayır alanında, üçüncüsü halk kütüphanesinde, dördüncü, sonuncusu da 31 Ekim akşamı mahalledeki şeker toplama etkinliğiydi. Okuldaki kutlamaya (31 Ekim Pazartesi) da okula giden Ulaş olduğu için sadece o katıldı. Sınıfta öğrencilere Hallowen atıştırmalıkları, neyse onlar, verilmiş, daha ilginciyse o gün derste işlenen, yapılan her şeyin Hallowen’le alakalı olması. Bu kadar yoğun bir kutlama- 31 Ekim günkü derslerde bile- ilginç. Bu tekrar, kutlama yoğunluğu, özellikle de hedef kitlenin çocuklar olduğu düşünüldüğünde ortak bir toplumsal hafıza, tutkal oluşturma çabası olduğu söylenebilir. Aynı zamanda, şüphesiz, bu vurgunun, ekonomiyle de alakası olması gerektir.

Cadılar Bayramı Ekim’de başlayıp yılsonuna kadar süren Holiday Season (tatil/bayramlar sezonu) denilen dönemin ilk bayramı. Sırada Şükran Günü (Kasım ayının üçüncü Perşembesi) ve Noel  Bayramı var. Havaların soğuduğu bu aylara ‘planlamış’ bu bayramların belki de en güzel tarafı insanları sokağa, kamusal alanlara çıkartabilmesi. Bu bayramlar hayatlarını evlerinde ve arabalarında geçiren insanların sokağa çıkmalarına vesile olması. Yalnızlıktan, aşırıcı dozda bireyciliğe batmış bir toplumu her ne kadar yüzeysel de olsa sokakta buluşturması bu bayramın en güzel yönü bence. (peki, biz bunu neden 23 Nisanlarda yapamıyoruz?!) Ama kostümsüz asla! Yok, yok, kostümsüz de oluyor. J

ABBAS KARAKAYA –  31 Ekim- 1 Kasım 2022

Bloomington, IN

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.