Connect with us

GÜNCEL

Sinan Alper: Kaybedilmiş Seçimin Sosyal Psikolojik Otopsisi

Yayınlanma:

|

Seçim dönemi kapandı. Birçok insan için sonuçlar sürprizdi ama herkes bunun aslında son derece öngörülebilir olduğunu, nasıl da aylar önce Kılıçdaroğlu’nun kesinlikle kaybedeceğini öngördüklerini anlatmakla meşgul. Bir olayı olduktan sonra, post-hoc açıklamak kolaydır, millet olarak da en sevdiğimiz aktivitelerden biridir. Ancak bu tarz açıklamaların sorunu, öne sürdüğümüz açıklamanın gözlemlediğimiz sonucun (seçim sonucunun) gerçek sebebini açıklayıp açıklamadığından hiçbir zaman emin olamamamızdır. O yüzden açıklamanızın daha güvenilir olması için, sonucu olaydan önce, a priori öne sürmeniz; bir şeyleri henüz yaşanmadan tahmin etmeniz gerekir. Ben, yazının sonunda değineceğim bir sebeple, sonucu öngöremedim. Kılıçdaroğlu’nun ilk turda kazanamayabileceğini ama kesinlikle önde bitireceğini düşünüyordum; birçok anket firması da bana katılıyordu. Ancak yine de aşağıda vereceğim açıklamaların güvenilir olduğu konusunda sizi ikna edebilecek bir ayrıntım var:

Biz 2020 yılında bunun kitabını yazmıştık.

SAĞCILIĞIN VE SOLCULUĞUN PSİKOLOJİSİ: Farklı Dünyaların İnsanları

Sağcılığa ve solculuğa sosyal psikolojik bir bakış açısı sunan bu kitapta, yaşanılan çevrenin tehditkârlığı ve…

www.nobelyayin.com

Doç. Dr. Onurcan Yılmaz’la beraber yazdığımız, “Sağcılığın ve Solculuğun Psikolojisi: Farklı Dünyaların İnsanları” isimli kitabımız 2020 Mart ayında çıktı. Daha henüz pandeminin bile tam olarak farkında değildik ilk çıktığında. Üzerinden epey zaman geçti, kitap dördüncü baskısında. Ancak anlattıkları günümüzle yakından ilişkili. Kitabı iki cümleyle şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Sağcılar, solculara kıyasla, dünyayı daha tehlikeli ve öngörülemez bir yer olarak algılarlar.
  • Gelenekçilik, otoriteye itaat, korku ve kaygı duymaya meyilli olmak, farklı insan gruplarına karşı mesafeli olmak gibi muhafazakarlıkla ilişkili özellikler, gerçekten tehlikeli olan bir dünyada işe yarayacak özelliklerdir.
  • Dolayısıyla, tehlike ve öngörülemezlik arttıkça sağcılık artar, artması da kendi içinde mantıklıdır; zira tehlikeli bir dünyada hayatta kalmayı sağlayacak adaptif tepkiler geliştirmenizi sağlar.

Korkmayın, bu yazıda kitabı anlatmayacağım. Bu seçime özel, bağımsız bir akış sunacağım. Ama anlatacağım şeylerin çoğunun ana teması, kitabın ruhuyla önemli ölçüde örtüşüyor.

Şimdi geçelim sosyal psikolojik otopsiye. Bu seçim niye kaybedildi, sosyal psikoloji kuramlarıyla açıklamaya çalışacağım. İlginç bir örnekten başlayayım.

  1. “Bunlar LGBT’ci…”

28 Mayıs akşamı, seçim sonuçları netleştikten sonra Recep Tayyip Erdoğan, Kısıklı’da halkın karşısına çıktı. Unutmayın, henüz daha balkon konuşması bile yapılmamış; kazanılmış seçimden sonra yapılan ilk konuşmadan bahsediyoruz. Erdoğan, konuşmasında şu sözleri kullandı:

Bu CHP LGBT’ci midir, bu HDP LGBT’ci midir, bu İyi Parti LGBT’ci midir, yanındaki o bazı ufaklıklar var onlar da LGBT’ci midir? Peki AK Parti’ye LGBT sızabilir mi? Cumhur İttifakı’nın diğer üyelerine sızabilir mi? Bizde aile kutsaldır.

Ne alaka, değil mi? Neden ilk bahsedilen şeylerden biri bu olsun? Üstelik bu partilerin hiçbiri seçim sürecinde LGBT’ye dair bir şey gündeme getirmedi.

Tabii bu tekil bir vaka değildi. Tüm seçim dönemi boyunca AKP’li siyasetçiler LGBT konusunu defalarca gündeme taşıdılar. Sanki bu toplumda tartışılan sıcak konulardan biriymiş gibi, konuyu ısrarla buraya çektiler.

Lafı uzatmayacağım. Buradaki taktik belli. Toplumun önemli kısmı eşcinselliğe soğuk yaklaştığından, muhalefeti LGBT ile ilişkilendirerek bir çeşit karalama kampanyası yürütüldü. Özellikle bu konunun seçilmesi de tesadüf değil. Eşcinsellik, maalesef toplumun önemli bir kısmının gözünde bir çeşit ahlaksızlık. Konunun cinsellikle alakalı olması ise ahlaksızlığı turbo moduna geçiriyor. Nitekim, bazı araştırmacılara göre, dinlerin başarılı olarak yayılmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri, cinsel hayata sınırlamalar getirmeleri. Cinsellikle ilgili normların dışına çıkan bir iddiada bulunduğunuzda akan suların durması garip değil yani. Evrimsel bir geçmişi var.

Lafı uzatmayacağım dedim ama yine uzadı. Özetin özeti: Karşı taraf ahlaksız ve bu yüzden onların hiçbir dediğine güvenemezsiniz demek istiyorlar. Evrimden devam edelim ve bu konunun neden son derece önemli olduğundan bahsedelim.

Sosyal psikolojide Kalıpyargı İçerik Modeli isimli bir kuramsal model var. Buna göre, insanlar kalıpyargılarını (belli gruplara dair genelleştirilmiş inançlarını) iki farklı boyutta kurgularlar: Sevecenlik ve yetkinlik. Sevecenlik boyutu, bir insanın (veya grubun) ne kadar güvenilir, uyumlu, dürüst, iyi niyetli olduğuna dairdir. Yetkinlik ise becerikli, çalışkan, zeki olmaya dairdir. Bu modele göre, evrimsel geçmişimiz boyunca, bu iki boyuta dikkat etmek bizim oldukça işimize yaramıştır. İlk defa karşılaştığımız insanların sevecenliğine bakarak o kişilerin bize zarar verip vermeyeceğini; niyetlerinin iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışırız. Yetkinlik boyutu ise, niyetlerini uygulamaya geçirme potansiyelleri hakkında bize bilgi verir. Biri iyi niyetli ama oldukça beceriksizse işimize yaramayacaktır. Hem kötü niyetli hem de becerikliyse yandık demektir.

İki boyut var ama biri diğerinden daha önemli. Sevecenliğin önceliği var, çünkü yetkinlik değerlendirmemiz tamamen sevecenlik algımıza bağlı. Eğer birini soğuk bulduysak, o kişinin çok zeki ve becerikli olması bizim için tehdit olacatır. Ama eğer sıcak bulduysak, kendimize çok güvenilir ve işe yarar bir müttefik bulduk demektir. Dolayısıyla en baştaki sevecenlik algımız, tüm süreci etkilemektedir.

Dönelim Kılıçdaroğlu’na. Kılıçdaroğlu, kampanya boyunca yetkinliğini ispatlamak için oldukça uğraştı. Bilim, eğitim, ekonomi, dış ilişkiler gibi birçok konuya hakim olduğunu göstermek için çok sayıda içerik üretti, projelerini paylaştı.

Peki karşı taraf ne yaptı?

Kılıçdaroğlu’na LGBT’ci dediler. Daha da önemlisi ve hepimizin malumu olduğu üzere, PKK’lı dediler. Bu iki anahtar sözcük, herhalde Türkiye halkının çok çok büyük bir çoğunluğunu tetiklemeye yetiyordur. Özellikle PKK’yla sizi ilişkilendiren ithamlar üzerinize yapıştıktan sonra artık iyi bir insan (“sevecen”) olduğunuza dair insanları ikna etmeniz oldukça zor. Ekonomiyi de düzeltseniz, bizi uzaya da çıkarsanız insanlar artık sizi dinlemeyecektir. Yetkin biri olsanız bile, bu yetkinliğinizi şeytani amaçlar için kullanacaksınız demektir çünkü.

Tabii bu noktada hassas bir konuya daha değinmemiz gerekiyor. Kılıçdaroğlu’na yöneltilen ithamların toplumun bir kesimince çok kolay kabul edilebiliyor olmasının önemli sebeplerinden biri muhtemelen Alevi olmasıydı. Alevilere yönelik önyargı ve ayrımcılığın bu topraklarda yüzlerce yıllık tarihi var. Nispeten yakın tarihler olarak sayılabilecek 1978 Maraş Katliamı, 1993 Sivas Katliamı gibi bu ayrımcılığın vahşete dönüştüğü örnekleri yaşadık. Alevilere yönelik bu tutumun bittiğini söylemek ise oldukça güç. Sivas Katliamı’nda insanların yakılarak öldürüldüğünü hatırlayarak, seçim döneminde atılmış ve binlerce beğeni almış şu tweet’e tekrar bakın:

Alevilerin “dinsiz” olduğuna ve bu sebeple de hiçbir ahlaki pusulaları olmadığına dair inanç, maalesef korkunç olduğu kadar yaygın da. Dindar birinin gözünde “dinsiz” biri yukarıda bahsettiğimiz “sevecenlik” değerlendirmesine -100 puanla başlıyor. Ne yaparsa yapsın haksız oluyor ve yaptığı şeyi kötücül bir amaçla yapmış oluyor. Ne demek istediğimi anlamak için, 30 saniyenizi ayırarak şu videoyu izleyin:

Tabii mesele Kılıçdaroğlu’ndan ibaret de değil. CHP’ye oy vermenin “günah” olduğunu düşünen hatırı sayılır sayıda insan var ülkemizde. 2016 yılında Yeni Akit’te yazdığı yazıda İbrahim Bektaş, CHP’ye oy vermiş kişileri “tövbe etmeye” çağırıyor ve CHP’deki Alevilerden ve bu kişilerin, kendi iddiasına göre, “Allah’tan korkmuyor” olmasından şu şekilde şikayet ediyordu:

“Geçen ay yapılan kongreden sonra da tamamen Alevilerin güdümüne girdiler.

En son ankette kendi seçmenlerinin % 66’sı partilerinin Alevi partisi olduğunu onayladı.

Bütün bunların üstüne, Ermeni kökenli bir milletvekilleri ‘biz Allah’tan değil, hukuktan ve bu ülkenin elden gitmesinden korkuyoruz” diyerek açıkça küfre daldıklarını ilan etti.

Ne yazık ki CHP’li vekilin ifadesindeki “Biz” kelimesi CHP’lileri kapsıyor ve onlardan da bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar “Hayır, biz Allah’tan korkuyoruz” türünden herhangi bir açıklama gelmedi.”

“Allah korkusu” evrimsel açıdan önemli bir kavram. Kalıntıları günümüz Şanlıurfa’sında bulunan 12.000 yıllık Göbekli Tepe bir çeşit tapınaktır ve en önemli işlevlerinden birinin “tanrı korkusu” yaratmak olduğu düşünülmektedir. Buna göre, insanların küçük kabilelerinin sınırlarından çıkıp geniş çaplı işbirliğine girebilmesi ve büyük işler başarabilmesi için, aralarındaki ilişkiyi gözleyecek ve kuralları çiğneyenleri cezalandıracak bir sisteme ihtiyaçları vardı. Her şeyi görebilen ve her şeye gücü yeten “Büyük Tanrı(lar)” inancı bu ihtiyacı tam olarak karşılıyordu. Aklınızdan geçirdiğiniz şeyi bile bilebilen ve sizi çok ağır cezalara çarptırabilecek bir tanrının varlığına inanan insanlar, birbirlerine kazık atmadan büyük işler başarabiliyordu. İnsanlığın yerleşik hayata geçmesinin ve günümüzde bildiğimiz anlamda medeniyeti kurmasının öncüllerinden birinin, bahsettiğim işlevi sebebiyle, “Allah korkusu” olduğu düşünülüyor.

Günümüzde yapılan sosyal psikoloji çalışmaları da, ateistlere yönelik önyargının temelinde, bir tanrı tarafından izlendiklerini düşünmediklerinden ahlaklı davranamayacaklarına dair kabulün yattığını göstermektedir. Dolayısıyla, birisini “dinsiz” görmenin getirdiği negatif tutum, aslında bu güven eksikliğinden dolayıdır.

Kılıçdaroğlu bu meselelere hiç girmedi diyemeyiz. “Alevi.” başlıklı videosu Twitter’da 115 milyondan fazla izlendi ve Türkiye siyasi tarihi açısından oldukça önemli ve anlamlı bir olaydı.

Kimliği haricinde, Kılıçdaroğlu kişilik yapısı olarak da oldukça “sevecen” bir insan olduğunu göstermek için çalışmadı dersek yalan olur. Kampanya boyunca güleryüzlü olmaya çalıştı, kavgacı bir tutum göstermedi, eliyle yaptığı kalp işaretini kampanyanın merkezine taşıdı.

Rakipleri ise onun ahlaki karakterini karalamakla meşguldü. Resmi ağızlardan doğrudan Alevilik meselesine girilmedi belki ama sosyal medyada bolca konuşuldu. Ayrıca ahlaki açıdan güvenilir bir insan olmadığını göstermek için Kılıçdaroğlu’nun PKK ile ilişkilendirildiğini gördük. Peki neden Kılıçdaroğlu’nun değil de, iktidarın kampanyası tuttu?

Bu sorunun tabii ki önemli tarihsel cevapları var. Ancak ben taktiksel boyutta kalacağım. Öyle bir taktiksel hata yapıldı ki, etkisi sadece bu konuya dair değildi ve muhtemelen kampanyanın her parçasını ekledi.

(Sonraki bölüme geçmeden önce bir parantez açmalıyım: “Kılıçdaroğlu Alevi olduğu için aday olmamalıydı” gibi bir şey söylemeye asla çalışmıyorum. Toplumun en gerici kesimlerinin haksız önyargılarına göre kendimize sınırlar çekersek, toplum hiçbir zaman ilerleyemez. İlerletebilmek için bu önyargıları kırmak gerekir. Ancak bir şeyi kırmak için var gücünüzle vurmanız gerekir, üfleyerek kıramazsınız. Anlatmaya çalıştığım ve sonraki bölümlerde biraz daha ayrıntılandıracağım şey tam olarak bu.)

Seçimin ikinci turundan önce, Kemal Kılıçdaroğlu ünlü YouTube kanalı BaBaLa TV’ye çıktı. Dört saatlik yayının en başlarında, Kılıçdaroğlu’nun seyirciye hitaben yaptığı konuşmada ilk söylediği şeylerden biri şu oldu:

“Goebbels diye bir adam var, duyanınız var mı?”

Joseph Goebbels, Nazi Almanyası’nda propaganda bakanlığı yapmış bir isim. Kendisine atfedilen en ünlü sözlerden biri şu şekilde:

Bu sadece Goebbels’in şahsi fikri olsaydı, hasta bir adamın neyse ki doğru olmayan sayıklamaları olarak görülebilirdi. Ancak maalesef tespitinde haklı. Sosyal psikoloji çalışmaları, bir mesajı ne kadar çok tekrar ederseniz, karşı tarafı o kadar çok inandıracağınızı göstermektedir.

Bir şeyi çok fazla duyduğumuzda, hafızamızda yer ediyor ve bir noktadan sonra onu doğruluğu ispatlı, kesin bir şeymiş gibi düşünmeye başlıyoruz. İddiayı ilk nerede duyduk, kimden duyduk, bize nasıl bir kanıt gösterildi, hepsini unutuyoruz; ama sık tekrar edilmiş mesajın içeriği aklımızda kalıyor. O mesajın güvenilir olup olmadığına dair bütün ayrıntıları unutup, sadece mesajın içeriğini hatırladığımızda da, ne kadar saçma bir iddia olursa olsun inanma olasılığımız artıyor. Kılıçdaroğlu karşıtı kampanyanın da ana stratejisi tam olarak buydu.

Bıkmadan, usanmadan, her gün ısrarla tekrarlayarak Kılıçdaroğlu’nun PKK’yla anlaştığını söylediler (araya garnitür olarak “LGBT’cilik” de sıkıştırdılar). Bu iddiaları siyasetçiler o kadar çok tekrarladı ki; televizyonlarda, gazetelerde bu eksende o kadar çok haber çıktı ki, emin olun birçok insan konunun tam olarak nasıl başladığını bile hatırlamıyordur. 2022’nin sonlarında, ana gündemimiz ekonomik krizdi. Şubat 2023’te depremler oldu ve binlerce insanımızı kaybettik. Büyük İstanbul depreminin yaklaştığını hatırladık. Bu arada ekonomi daha da kötüye gitti. Ancak ne olduysa, birkaç ay içinde, seçim sürecini PKK tartışması domine etti. Birden fazla sebepten bahsedebilirsiniz ama bana göre en önemli faktör “tekrar”dı. O kadar çok tekrar edildi ki, herkes bir numaralı gündemin bu olması gerektiğine inandı.

Her ne kadar Goebbels’ten haberdar olduğu anlaşılsa da, Kılıçdaroğlu’nun tekrarın gücünü içselleştiremediğini ve uygulamaya dökemediğini düşünüyorum. Bu noktada, birbiriyle ilişkili iki ana yanlış yapıldı:

  • Kılıçdaroğlu, çok fazla sayıda konudan bahsetti. Birçok insan bunun iyi bir şey olduğunu düşünebilir, “Ne güzel işte, Türkiye’nin her sorununa bir çözüm getiriyorlar.” diyebilir ama ben katılmıyorum. Zaman sınırsız değil ve bu durum size iki seçenek sunuyor: (1) Fazla konu, az tekrar; (2) Az konu, fazla tekrar.

Hem fazla konu hem de fazla tekrar yapamazsınız, çünkü öyle bir zamanınız yok. Eğer Kılıçdaroğlu kilit 2–3 mesaj belirleyip, sabah akşam bunlardan bahsetseydi, şansı muhtemelen daha yüksek olacaktı. Bu söylediğim, ikinci tur kampanyası sürecinde yapılmaya çalışıldı. Suriyeliler meselesi ön plana çıkarıldı ve bu tek mesaj üzerinden çok fazla tekrar yapıldı. Ama seçime birkaç gün kalmışken başlamak yeterince etki etmemişe benziyor. İşe yarayacağı düşünülen taktiğe üç ay önceden de başlanabilirdi. CHP’nin “dinsiz” olduğuna dair propaganda on yıllardır devam ediyor, örneğin.

  • Karşı taraf, sizinle ilgili bir iddiayı çok kez tekrar ettiğinde, sizin yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri kendi mesajınızı daha da fazla tekrar etmektir. Kılıçdaroğlu’nun Alevi videosu önemliydi, evet, ama tek bir videoydu. Yüzlerce yıllık geçmişi olan bir önyargıyı tek bir videoyla kıramazsınız. Karşı taraf sizin için her gün PKK’lı diyorken, siz konunun aslını tek bir kez açıklayıp, insanların da bu açıklamayla ikna olmasını bekleyemezsiniz. İki ay boyunca Kılıçdaroğlu’nun Kandil’le anlaştığına dair haberler izleyen bir vatandaş, bunu yalanlayan tek bir açıklamaya denk geldi diye bir anda mucizevi şekilde Kandil iddiasının yalan olduğuna ikna olmayacaktır.

Hitap ettiğiniz kitleyi tanımak, sadece o kişilerin değerlerini, dertlerini bilmek değildir. Aynı zamanda neyi nasıl anlatırsanız anlaşılacağını bilmektir. Türkiye nüfusunun neredeyse %40’ı, okuduğunu anlama, basit problem çözme gibi becerilerden yoksun.

Bu becerilerin siyasi görüşe göre ayrıştığı gibi bir iddiada bulunmaya çalışmıyorum. Muhtemelen toplumun her kesimi bu dertten muzdarip. Eğitim eksikliği sebebiyle, kendi dilinde okuduğunu anlama konusunda bile zorlanan bir kitleye 20 farklı konudan bahsettiğinizde ve her konuyu birer videoyla geçtiğinizde, muhtemelen hiçbir tesiri olmamaktadır. Basit, vurucu ve çok tekrarlı mesajlar çok daha işlevsel olacaktır.

4) Erken Kalkan Yol Alır

Tekrar önemli. Önemli olan bir başka konu ise zamanlama.

Seçim dönemi dezenformasyon festivali gibiydi. Asılsız iddiaları, çarpıtmaları, montajları gördük.

Peki bir yanlış bilgiyle nasıl mücadele edersiniz? Onun doğrusunu anlatarak, yanlış bilgiyi çürüterek mi? Bunu da yapabilirsiniz tabii ama yapabileceğiniz daha iyi bir şey var: Önceden çürütme (prebunking).

Sander van der Linden, son kitabı Foolproof’ta önceden çürütmeye dair güncel literatürü özetlemektedir. Kitap boyunca da “virüs” benzetmesi kullanmaktadır. Aynı benzetmeyi kullanarak anlatmaya çalışayım.

Yanlış bilgiyi bir virüs gibi düşünün. Bu virüsle mücadele etmenin en etkin yollarından biri, COVID-19 pandemisinde gördüğümüz gibi, aşıdır. Aşı sayesinde, virüs henüz vücudumuza girmeden bağışıklık sistemimizi hazırlarız. Böylece virüs gerçekten geldiğinde hazır oluruz ve virüs bizi hasta edemez. Önceden çürütme tekniği de tam olarak bunu önermektedir. Buna göre, insanları daha yanlış bilgiye maruz kalmadan önce hazırlamalıyız ki, yanlış bilgiye maruz kaldıklarında buna inanmasınlar. Bu hazırlama aşamasında insanlara gelecekte maruz kalabilecekleri yanlış bilgiden bahsedilir ve bunun neden yanlış olduğu anlatılır. Böylece gerçekten yanlış bilgiye maruz kaldıklarında o bilgiye nasıl karşı çıkacaklarını bilirler, “bünyelerine” kabul etmezler ve o yanlış bilgi virüsüyle “enfekte” olmazlar.

Kılıçdaroğlu’nun kampanyası üzerinden örneklendirelim. Henüz Kılıçdaroğlu’nun adaylığı kesinleşmemişken ve HDP’nin kendi adayını çıkarıp çıkarmayacağı belli değilken, Kılıçdaroğlu veya İmamoğlu gibi bir isim aday gösterilirse, HDP’nin bu adayı destekleyebileceği konuşuluyordu. Sonrasında Kılıçdaroğlu’nu desteklemeleri çok sürpriz bir gelişme olmadı.

İşte henüz bu aşamadayken, HDP’nin Altılı Masa’nın adayını desteklemesi durumunda, Cumhur İttifakı’ndan nasıl bir karşı hamle gelebileceği az buçuk belliydi. Erdoğan çok uzun yıllardır HDP’ye tüm kapıları kapatmış durumda. En büyük müttefiki MHP ile beraber HDP’ye sempatiyle yaklaşmayacakları ve sert bir saldırıya geçecekleri öngörülebilir bir şeydi. Kılıçdaroğlu ekibinin, daha henüz karşı taraftan buna dair hiçbir şey gelmemişken, halkı konuya dair “aşılaması” gerekirdi. HDP’nin Kılıçdaroğlu’nu desteklemesi durumunun nasıl eleştirilebileceğine dair simülasyonlar geliştirip, bütün bu eleştirileri çürüten bilgilerle beraber ellerinden geldiğince halka duyurmalı, böylece karşı taraf bu eleştirileri gerçekten öne sürmeye başladığında, “aşılanmış” kitlelerin bu argümanları yeterince ikna edici bulmamasını sağlamalıydılar. Eğer siz bu önceden çürütmeyi etkin şekilde yaparsanız, örneğin, HDP’nin de Altılı Masa’nın ortağı olduğuna dair bir iddiayı gördüğünüzde, zihninizde bu iddiaya nasıl cevap vereceğinizi de bilirsiniz. Böylece iddiaya inanma olasılığınız azalır. Ancak daha önceden uyarılmamışsanız ve bir anda böyle bir iddiayla karşılaşırsanız, inandırıcı bulma olasılığınız çok daha yüksektir. Çünkü elinizde kullanabileceğiniz karşı-argüman yoktur. Aşılanmış olsaydınız, bu karşı-argümanları daha ilk saniyeden kolayca üretebilecektiniz.

Önceden çürütme veya aşılama tekniğinin iki farklı çeşidi var. Birincisi “olgu bazlı” (fact-based) aşılama. Burada insanlara gerekli bilgileri veriyorsunuz. Mesela diyorsunuz ki:

“HDP’nin de Altılı Masa’da olduğuna dair iddialar duyabilirsiniz. Birileri size Kılıçdaroğlu’nun HDP’ye çeşitli vaatlerde bulunduğunu söyleyebilir. Ancak bu iddialar tamamen yanlıştır. Altılı Masa’nın bileşenleri CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Part, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’dir. Bu partiler dışında hiçbir oluşum yoktur. Bu partilerle beraber bir mutabakat metni imzaladık. Metinde halkımıza şunları şunları vaat ettik. Buna katılan herkes bize oy verebilir. Oy verene vermeyin diyemeyiz. Ama hiçbir partiye özel vaatte bulunmayacağız. Biz olduğumuz yerde duracağız, olduğumuz yeri beğenen oy versin.”

(Küçük bir not: Altılı Masa’nın mutabakat metni aşırı uzundu. Onu kim okuyacak? En fazla 3–5 çok temel prensip olmalı ve bunlar sürekli her yerde tekrar edilmeli, insanların kafasına kazınmalıydı.)

İkinci aşılama tekniği ise “teknik bazlı” (technique-based) aşılama. Burada bilgi vermekten ziyade, karşı tarafın dezenformasyon süreçlerinde kullanabilecekleri yöntemlere dair insanları uyarırsınız. Kılıçdaroğlu’nun attığı şu tweet aslında teknik bazlı bir aşılamadır. Çünkü olası bir dezenformasyon girişimini, kullacağı teknikle beraber (“Cambridge Analytica’cılık) önceden duyurmaktadır.

Ancak buradaki sorun, okuyan herkesin anlayacağı şekilde konunun açıklanmamasıdır. “Cambridge Analytica”nın ne olduğunu Türkiye’de kaç vatadandaş bilmektedir? Benzeri manipülasyon girişimlerini Türkiye’de gördüklerinde nasıl tanıyacaklardır, nasıl maruz kaldıkları anda teşhisi koyup savunmaya geçebileceklerdir? Konunun çok daha basit, somut ve örneklerle anlatılması gerekirdi. Ve de 2 Mayıs’tan çok çok daha önce bu konu açılmalıydı. Halk o kadar antrenmanlı olmalıydı ki, montaj bir videoyu gördüğü anda şak diye tanımalıydı.

PKK ile ilgili tartışmaların seçim gündemini domine etmesi, sosyal psikolojik açıdan oldukça anlaşılabilir. Çünkü tehlike, kurulu düzenin destekçisidir. Kurulu düzen bize güvenlik ve öngörülebilirlik sağladığından, tehlikeyi gördüğümüz anda kurulu düzene daha sıkı sıkıya sarılırız.

Sistemi Meşrulaştırma Kuramı tam da bu konuyla ilgilidir. Kurama dair verilen en popüler örnekle, 11 Eylül Saldırıları’yla başlayalım.

Kaynak: https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:George_W_Bush_approval_ratings_with_events.svg

Yukarıdaki grafik, George W. Bush’un “görev onay oranını” (yani bir başkan olarak performansından halkın ne kadar memnun olduğunu) gösteriyor. Eylül 2001 civarında oran %52’yken, Ekim başında bir anda %90’a fırlıyor. Neden? Çünkü 11 Eylül Saldırıları. Aynı gün içinde olan terör saldırıları sebebiyle halk paniğe kapılıyor ve iki konudan endişe duymaya başlıyor:

  • Belirsizlik: Halk, “Bildiğimiz anlamda Amerikan hayatı bitti mi; artık ne zaman nerenin patlayacağını bilmediğimiz bir kaosun içinde mi yaşayacağız?” diye düşünmeye başlamıştır. Yarın ne olacağının bilindiği, standart hayatın dışına çıkılmış gibi hissedilmektedir.
  • Güvenlik: İnsanlar güvende olmak, hayatta kalmak isterler. Ancak canlarına kast eden bir düşman olduğunda, bunu garanti görmek oldukça güçtür.

Eylül 2001’e kadar milyonlarca Amerikalı’nın Bush’a dair eleştirileri vardı belki. Ama standart Amerikan hayatının alternatifi olarak El Kaide’yi gördüklerinde, ellerindeki kurulu düzenin aslında ne kadar iyi olduğunu “fark ettiler” ve Bush’a olan destekleri arttı. İlgili kuram tam olarak bunu öngörmektedir. Kurulu düzen bizi güvende tutar ve belirsizlikten kurtarır. O yüzden de tehlike anında kurulu düzenin “değerini anlarız”.

Benzeri bir süreç aslında Türkiye’de de yaşandı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde, AKP %40.9 oy almış ancak tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkaramamıştır.

Kaynak: https://twitter.com/evrenselgzt/status/986602577545527296

Ancak takip eden yaz günleri, oldukça çatışmalı ve kanlı geçmiştir. Suruç Saldırısı, “hendek operasyonları”, Ankara Garı Saldırısı gibi olaylar seçimden sonraki aylarda terörü bir numaralı gündem haline getirmiştir. 1Kasım 2015’te yapılan seçimde AKP oylarını bir anda yaklaşık 8.5 puan arttırmış ve tek başına yeniden iktidar olmuştur. Bush ve 11 Eylül örneğinden çok farklı değildir yani.

2023 seçimlerinde, neyse ki, bu kadar çok ölüm yaşamadık. Ancak bir numaralı gündemin terör olması gerektiğine halkın önemli bir kısmı katıldı. Bu da, benzeri bir seçim sonucunu görmemize sebep oldu.

Peki, böyle durumlarda muhalefet partisi ne yapabilir? İnsanlar tehlike anında kurulu düzene sarılıyorlarsa, o zaman kurulu düzeni değiştirmek imkansız mıdır?

Bu sorunun cevabını vermek için yukarıda bahsettiğim iki faktöre, güvenlik ve belirsizliğe geri dönmeliyiz. Eğer sistemi değiştirmek istiyorsanız, var olan sistemin artık güvende tutamadığına ve onlara öngörülebilir, düzenli bir gelecek sunamadığına dair insanları ikna etmelisiniz. Ancak Kılıçdaroğlu’nun kampanyası bu konuda yeterince başarılı olamadı. İkinci tura kadar, şu anki sistemin nasıl çökmüş olduğuna ve tehlikelere zemin hazırladığına dair argümanları çok fazla göremedik.

Özellikle “belirsizlik” faktörünün hakkının yeterince verildiğini düşünmüyorum. 21 senelik AKP iktidarını bitirmeyi vaat ediyorsanız, bu bildiğimiz anlamda hayatın sonu demektir. Birçok insan için büyük bir belirsizliktir. Bunu vaat eden liderin, belirsizliği mümkün olduğunca ortadan kaldırması gerekir. Seçilirse olacak olanları o kadar somut anlatmalıdır ki, ertesi gün uyandığımızda ne olacağını kesin olarak bilelim.

Bununla bağlantılı olarak, kabinede görev alacak kişilerin tamamen sürpriz olmasının da son derece kötü bir tercih olduğunu söylemeliyim. Bu belirsizliği kurulu düzenin temsilcisi olarak Erdoğan kaldırabilir ama bir muhalefet lideri çok daha “az sürprizli” olmak zorundadır. Örneğin, terörle mücadelede deneyimli ve güvenilir eski bir generalin ismi milli savunma bakanı olarak duyurulsaydı, Kılıçdaroğlu’nun bu konudaki eleştirilere cevap vermede eli oldukça rahatlardı; birçok insanın da aklında bir soru işareti, belirsizlik kalmazdı.

Bahsedeceğim son şey, değişimin bir “hikayesinin” olmaması. Benlik algısına dair yapılan psikoloji çalışmaları göstermektedir ki, biz kim olduğumuzu anlarken aslında kendimize bir çeşit hikaye anlatırız. Hayatımızın farklı dönemlerinde çelişkili davranabiliriz, bir gün sevdiğimizi başka gün sevmeyebiliriz, ama bütün bu akışı açıklayan bir hayat hikayemiz olursa, kendimizle çelişiyormuş gibi hissetmeyiz.

Bir film karakteri düşünün. Başta son derece sıradan olan karakterin hikayesi yeterince iyi anlatılırsa, o karakterin filmin sonuna doğru bir yerleri havaya uçurması veya silahsız birini öldürmesi bile son derece makul algılanabilir. Çünkü olayların sebebi vardır ve hikayeyi içselleştirdiğiniz zaman bütün bu değişim size son derece anlaşılır gelmektedir.

İşte biz kendimizle ilgili de böyle hikayeler anlatırız. Bazı olayları senaryomuza dahil etmez, bazı şeyleri çarpıtır, bazılarını abartırız belki; ama her şeyi öyle bir sırayla ve akışla bir hikayeye dönüştürürüz ki, ne yaparsak yapalım haklıyızdır ve kendimizle çelişmiyoruzdur.

Bu konunun siyasette tartışıldığını sanırım hiç görmedim ama oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer bunca zamandır Erdoğan’a oy vermiş bir vatandaş bir anda Kılıçdaroğlu’na oy verecekse, kendisine anlatması gereken bir hikaye var. O zaman neden Erdoğan’a vermişti, şu an neden Kılıçdaroğlu’na verecek oyunu? Nasıl oluyor da bu iki oyu veren kişi aynı kişi olabiliyor? Nasıl bir hikaye, bu iki farklı tercihi aynı kişinin hayatında birleştirebiliyor?

Ben bir muhalefet lideri olsam, seçim kampanyama ilk önce buna dair bir anlatıyı geliştirmekle başlarım. Öyle bir geçiş hikayesi sunarım ki, bunca yıldır rakibime oy vermiş vatandaşlar bana oy verirken kendilerini asla bir ikiyüzlü veya dönek gibi hissetmezler. Siyasi fikirlerini değiştirmelerine rağmen özsaygılarını koruyacakları bir anlatı oluşturmaları için onlara elimden geldiğince yardım ederim.

Altılı Masa’daki liderlerin ikisinin (Babacan ve Davutoğlu) AKP’de bakanlık ve hatta başbakanlık yapmış isimler olduğunu düşündüğümüzde, bu stratejinin yeterince kullanılmamış olmasını oldukça şaşırtıcı buluyorum. Geçiş hikayesini yaratmak için daha ideal kimi bulabilirsiniz ki?

Yazının en başına dönerek bitireyim. “Madem bu kadar her şeyi biliyordun, seçim sonucunu nasıl tahmin edemedin?” diye soracak olabilirsiniz. İnsanların dünyayı algılama biçimlerinin onların psikolojilerini nasıl etkileyeceğini biliyordum ama bu kadar çok insanın dünyayı bu şekilde algılayacağını tahmin etmemiştim. Halkın en önemli gündeminin ekonomik sorunlar olacağını düşünmüştüm. Televizyon izlemiyor olmam da bu hatayı yapmamda katkı sahibi olmuş olabilir.

Gelin bir anlaşma yapalım: Ben biraz daha fazla televizyon izleyeyim, siz de siyasi politikaları belirlerken veya talep ederken sosyal psikolojiden yararlanmaya başlayın.

Kaynak: Kaybedilmiş Seçimin Sosyal Psikolojik Otopsisi | by Sinan Alper | Jun, 2023 | Medium

Okumaya devam et

BORSA

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor: Borçlanma araçlarında ikinci dalga

Kontrolmatik’te Mayıs ayında başlayan borç ödeme sorunu Eylül ayında yeni bir halkaya dönüştü. Şirketin 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun anapara ve kupon ödemesi yapılamazken, aynı gün bir başka tahvilin kupon ödemesi de gerçekleştirilemedi. Böylece şirketin vadesinde yerine getiremediği borçlanma aracı yükümlülükleri 1 milyar TL’yi aştı. Asıl dikkat çekici tablo ise şirket bilançosundaki yüksek finansal borç, düşük nakit ve kısa vadeli yükümlülük baskısı.

Kontrolmatik Teknoloji Enerji ve Mühendislik A.Ş.’de borç ödeme krizi yeniden gündemde.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) 4 Eylül 2026 tarihli bildirimine göre şirket tarafından ihraç edilen TRFKNTR92611 ISIN kodlu 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun itfa ve kupon ödemesi vadesinde gerçekleştirilemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719 ISIN kodlu tahvilin kupon ödemesi de şirketin gerekli tutarı MKK sistemine aktarmaması nedeniyle yatırımcılara ödenemedi.

Bu gelişme tek başına değerlendirildiğinde bir tahvil ödeme problemi gibi görünebilir. Ancak Kontrolmatik’in son dört aylık ödeme takvimine bakıldığında çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor.

Mayıs’ta başlayan süreç Eylül’de devam ediyor

Kontrolmatik’in borçlanma araçlarında ilk büyük ödeme sorunu 15 Mayıs 2026’da yaşandı.

Şirketin;

  • TRSKNTR52618 kodlu tahvilinin 250 milyon TL anaparası,
  • TRFKNTR52615 kodlu finansman bonosunun 200 milyon TL anaparası

ile bunlara ilişkin son kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

İki aracın toplam anaparası 450 milyon TL, kuponlarla birlikte vadesinde yapılamayan ödeme ise yaklaşık 502,2 milyon TL oldu.

Daha önemlisi, şirket aynı gün banka kredilerinin yeniden yapılandırılması için Halkbank ve VakıfBank’a başvurduğunu KAP’a açıkladı.

Şirket, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Geçici 32. maddesi kapsamındaki Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması çerçevesinde mevcut banka kredilerinin yeniden yapılandırılmasını istedi. Amaç; borçları yeni bir ödeme takvimine bağlamak, operasyonların devamlılığını sağlamak ve özellikle varlık satışları yoluyla mali yapıyı güçlendirmek olarak açıklandı.

Haziran: İki kupon daha ödenemedi

Sorun Mayıs ayıyla bitmedi.

5 Haziran 2026’da TRFKNTR92611 ve TRSKNTR32719 kodlu iki borçlanma aracının kupon ödemeleri de gerçekleştirilemedi. Her iki aracın nominal değeri 100’er milyon TL ve dönemsel kupon oranı yüzde 11,59 seviyesindeydi. İki kuponun toplam tutarı yaklaşık 23,18 milyon TL oldu.

Bu gelişmenin ardından söz konusu borçlanma araçları Borsa İstanbul Borçlanma Araçları Piyasası’nda Gözaltı Pazarı’na alındı.

Temmuz: 400 milyon TL’lik bono da ödenemedi

Bu kez 3 Temmuz 2026’da 400 milyon TL nominal değerli TRFKNTR72613 kodlu finansman bonosunun itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bononun dönemsel kupon oranı yüzde 15,32 idi. Yaklaşık 61,28 milyon TL kupon ile 400 milyon TL anapara dikkate alındığında vadesinde yapılamayan toplam ödeme yaklaşık 461,28 milyon TL seviyesine ulaştı.

Ve şimdi Eylül…

4 Eylül’de yeni 100 milyon TL’lik halka

4 Eylül’de vadesi gelen 100 milyon TL nominal değerli TRFKNTR92611 finansman bonosunun hem anaparası hem de kuponu ödenemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719’un kuponu da ödenemedi.

Böylece Kontrolmatik’te: 15 Mayıs → 5 Haziran → 3 Temmuz → 4 Eylül olmak üzere dört ayrı kritik ödeme tarihinde aksama yaşandı.

Bugünkü iki kuponun tutarı ayrıca hesaplanmadan dahi, bu tarihlerde vadesinde gerçekleştirilemeyen anapara ve kupon ödemeleri 1,08 milyar TL’yi aşmış durumda.

Buradaki kritik nokta şu: Artık mesele tek bir tahvilin ödenememesi değil; şirketin borç servis kapasitesinin süreklilik gösteren biçimde zorlanmasıdır.

Borsa İstanbul neden Yakın İzleme Pazarı’na aldı?

Kontrolmatik açısından bir başka önemli gelişme de 18 Haziran 2026’da yaşandı. Borsa İstanbul, KONTR paylarını Yıldız Pazar’dan çıkararak Yakın İzleme Pazarı’na aldı.

Kararın dayanağı Kotasyon Yönergesi’nin 35/1-d maddesi oldu. Bu düzenleme, finansman sıkıntısını gösteren derecede vadesi geçmiş finansal, ticari, kamu veya personel borçlarının bulunması gibi durumlarda şirket paylarının Yakın İzleme Pazarı’na alınabilmesine imkân tanıyor.

Bu karar, piyasaya verilen önemli bir mesajdı: Kontrolmatik’teki ödeme problemi artık yalnızca şirket ile alacaklıları arasındaki özel bir finansman meselesi olarak görülmüyor; yatırımcıların korunmasını gerektirecek ölçüde piyasa düzenlemesi konusu haline gelmiş durumda.

Kredi notu da alarm veriyor

Mayıs ayındaki ödeme aksaklığının ardından Kontrolmatik’in uzun vadeli ulusal kurum kredi notu B- (tr)/Negatif’ten prD (tr)/Negatif’e indirildi. “prD” seviyesine geçiş, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda temerrüt/ödeme problemi yaşadığını gösteren çok daha ağır bir kredi risk sinyali.

Bu nedenle Eylül ayında yaşanan yeni ödeme aksaklığı, yatırımcı açısından Mayıs’taki gelişmeden bağımsız değerlendirilemez.

Kaynaklar: KAP, MKK, Borsa İstanbul ve Kontrolmatik finansal raporları ile güncel piyasa haberleri taranarak hazırlanmıştır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

BORSA

Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Maliye’nin geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen “sıcak para” düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı Kararı ile para piyasası fonlarından elde edilen kazançlarda, özellikle kurumsal yatırımcılar açısından yüzde 10 stopaj dönemi başladı. Ancak düzenleme bireysel yatırımcıları kapsamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Kararı, 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesi kapsamında uygulanan tevkifat oranlarında değişikliğe gidildi.

Kritik değişiklik: Para piyasası fonlarında yüzde 10 stopaj

Yeni düzenlemeyle;

  • Kurumlar Vergisi mükelleflerinin
  • Sermaye piyasası mevzuatına göre kurulmuş yatırım fonları ve yatırım ortaklıklarıyla benzer nitelikte olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen mükelleflerin,
  • Para piyasası fonu katılma paylarından
  • Ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonlardan

elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj uygulanacak.

Buna karşılık aynı kapsamdaki mükelleflerin, bu düzenleme kapsamındaki para piyasası fonları dışındaki söz konusu kazançlarında yüzde 0 stopaj uygulaması korunuyor.

Asıl hedef kurumsal ve yabancı sermaye

Düzenlemenin en dikkat çekici tarafı, bireysel yatırımcı ile kurumsal yatırımcı arasında ayrım yapılması.

Gerçek kişilerin para piyasası fonlarından elde ettiği kazançlara ilişkin mevcut stopaj uygulaması bu kararla değiştirilmiyor. Para piyasası fonlarında gerçek kişiler için halihazırda uygulanan oran yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Yeni yüzde 10’luk düzenleme ise ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcıların para piyasası fonlarındaki getirilerini hedefliyor.

Bu yönüyle karar, “vatandaşın fon kazancına yeni vergi geldi” şeklinde okunmamalı.

Yerli şirket için vergi yükünden çok zamanlama değişiyor

Düzenlemenin yerli kurumlar açısından önemli bir teknik ayrıntısı bulunuyor.

Daha önce para piyasası fonu kazançlarında stopaj yapılmaması, bu kazançların vergiden tamamen istisna olduğu anlamına gelmiyordu. Kurumların elde ettiği kazanç kurum kazancına dahil ediliyor ve geçici vergi ile kurumlar vergisi hesabında dikkate alınıyordu.

Yeni yüzde 10’luk stopajın ise yerli kurumlar açısından geçici vergi ve nihai kurumlar vergisinden mahsup edilebilmesi, düzenlemenin etkisini daha çok verginin ödenme zamanlaması ve nakit akışı açısından önemli hale getiriyor. Bu ayrım daha önce kamuoyuna yansıyan düzenleme çalışmalarında da özellikle vurgulanmıştı.

Yabancı yatırımcı açısından daha kritik

Düzenlemenin finansal piyasalar açısından asıl önemli tarafı ise yabancı kurumsal yatırımcılar.

Yerli kurum açısından yüzde 10’luk kesinti mahsup mekanizması nedeniyle esas etki nakit akışı ve verginin zamanlaması üzerinde olurken, yabancı yatırımcı açısından yüzde 10 stopajın nihai vergileme niteliği taşıması söz konusu.

Bu nedenle kararın, Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişlerinde kullanılan para piyasası fonlarının cazibesini bir miktar azaltması beklenebilir.

Nitekim düzenleme hazırlıkları kamuoyuna ilk yansıdığında Maliye’nin hedefinin, para piyasası fonlarında yoğunlaşan kısa vadeli sermayeyi daha uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönlendirmek olduğu aktarılmıştı.

Eski fonlar da tamamen kapsam dışında değil

Kararın en önemli ayrıntılarından biri de geçiş hükmü.

Düzenleme yalnızca karar tarihinden sonra alınacak fonları ilgilendirmiyor. Kararda, kararın yayımlandığı tarihten önce iktisap edilmiş para piyasası fonu katılma paylarının elden çıkarılması halinde, kararın yayımından elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmına da yüzde 10 stopaj uygulanacağı açıkça belirtiliyor.

Yani sistem kabaca şöyle çalışacak: Fon daha önce alındı → eski döneme ait kazanç korunuyor → 5 Eylül 2026 sonrası döneme denk gelen kazanç → yüzde 10 stopaj kapsamına giriyor.

Bu ayrıntı özellikle yüksek tutarlı kurumsal fon portföyleri açısından önemli.

Maliye neden para piyasası fonlarına yöneldi?

Burada düzenlemenin yalnızca “vergi toplama” amacıyla açıklanması eksik kalır. Para piyasası fonları, yüksek faiz ortamında şirketler ve büyük yatırımcılar açısından likit, günlük nakde dönüşebilen ve görece düşük riskli bir park alanı haline geldi.

Dolayısıyla kısa vadeli sermaye; mevduat → para piyasası fonu → repo / DİBS / kısa vadeli sermaye piyasası araçları gibi kanallarda hareket edebiliyor.

Maliye’nin burada yaptığı hamle, kısa vadeli sermayenin vergi maliyetini artırarak yatırımcı davranışını değiştirmeyi hedefliyor.

Özellikle yabancı yatırımcı açısından artık hesap şu olacak: Fon getirisi – yüzde 10 stopaj = net getiri

Bu hesap, Türkiye’ye kısa vadeli giren yabancı sermayenin alternatif yatırım araçlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.

Bankalar ve portföy yönetim şirketleri açısından ne anlama geliyor?

Düzenlemenin bir başka etkisi de fon tercihlerinde değişim yaratabilir.

Kurumsal yatırımcı açısından para piyasası fonlarının net getirisi düşerken, vergisel açıdan daha avantajlı olan diğer sermaye piyasası araçlarının göreceli cazibesi artabilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde; Para piyasası fonları → tahvil/bono → hisse senedi → daha uzun vadeli yatırım araçları arasında portföy kaymaları görülebilir.

Ancak bunun boyutunu belirleyecek temel faktör sadece vergi olmayacak. Faiz seviyesi, TL’nin seyri, enflasyon beklentileri ve yabancı yatırımcının kur beklentisi de belirleyici olacak.

Bankavitrini.com analizi: “Sıcak paraya ince ayar”

Bu kararın bence en önemli mesajı yüzde 10’luk oran değil, sermayenin vadesine ilişkin verilen mesajdır.

Maliye, para piyasası fonlarında bekleyen kısa vadeli kurumsal sermayeye şunu söylüyor: “Türkiye’de kısa vadeli ve yüksek likiditeli yatırım yapabilirsin ancak bunun vergisel maliyeti artık sıfır değil” özellikle yabancı yatırımcı açısından bu oldukça önemli.

Çünkü yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi kadar hangi vadede geldiği de ekonomi yönetimi açısından kritik.

Kısa vadeli sermaye;

  • Merkez Bankası likiditesini rahatlatabilir,
  • TL varlıklara talep yaratabilir,
  • rezerv dinamiklerine katkı sağlayabilir.

Ancak aynı sermaye hızlı biçimde çıkışa da dönebilir.

Dolayısıyla düzenleme, “sermayeyi kovmak” değil, sermayenin vadesini ve kullanım alanını değiştirmek amacı taşıyan bir vergi ayarı olarak okunabilir.

Fakat bir risk de var

Vergi maliyetinin artırılması kısa vadeli sermayeyi otomatik olarak uzun vadeli yatırımlara dönüştürmez.

Eğer yatırımcı açısından tahvil, hisse senedi veya doğrudan yatırımın risk-getiri dengesi yeterince cazip değilse, yatırımcı sadece başka bir ürüne geçmek yerine Türkiye’den çıkmayı da tercih edebilir. Bu nedenle düzenlemenin başarısı, yalnızca toplanacak vergiyle değil; “Para piyasası fonundan çıkan paranın nereye gittiğiyle” ölçülecek.

Eğer para piyasası fonlarından çıkan kurumsal sermaye Borsa İstanbul’a, uzun vadeli tahvillere, şirket finansmanına ve doğrudan yatırımlara yönelirse düzenlemenin ekonomi politikası açısından hedefi gerçekleşmiş olacak.

Ancak para Türkiye dışına çıkarsa, düzenleme kısa vadeli sermayenin vadesini uzatmak yerine sermaye çıkışını hızlandırma riski taşıyabilir.

Dolayısıyla yüzde 10’luk stopaj, basit bir vergi değişikliği değil; Türkiye’nin kısa vadeli sermaye politikasında önemli bir yön değişikliğinin işareti.

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yayımlanan mevzuat metni

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.