Connect with us

ŞİRKETLER

Daha Akıllı Bir Robot Stratejisi

Yayınlanma:

|

General Motors 1982 yılında, “geleceğin fabrikası”nı inşa ettiğini açıkladı. Michigan’daki Saginaw tesisi, Japon otomobil üreticileri Toyota ve Nissan ile rekabetin yoğun olduğu bu dönemde GM’in işini canlandırarak üretimi otomatikleştirecekti. GM, bu karardan iki yıl önce zarar hanesine 763 milyon dolar yazmıştı: Bu, şirketin 72 yıllık tarihinde zarar açıkladığı ikinci yıldı. CEO Roger Smith, Toyota’ya ait bir fabrikayı ziyaret ettikten sonra, GM’in rekabet edebilmek için otomasyona geçmesi gerektiğine karar verdi.

Saginaw projesi, üretimi üstlenecek 4 bin robottan oluşan bir ordu üzerine kuruluydu. Amaç üretkenliği ve esnekliği artırmaktı. Robotlar, GM’in beş yıllık üretim döngüsünü iki yıl kadar kısaltacak ve çeşitli GM modelleri arasında geçiş yapabilecekti. Çalışan üretkenliği yüzde 300 artacaktı. Manuel sistemler ve arayüzler ortadan kaldırılacaktı. Robotlar o kadar etkin olacaktı ki insan çalışan sayısı ciddi anlamda azalacaktı, hatta ışıkları açmaya dahi gerek kalmayacaktı.

Ne var ki GM’in “karanlık fabrika” deneyi tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Geleceğin fabrikasındaki üretim maliyetleri, binlerce sendikalı işçiye istihdam sağlayan fabrikalardaki maliyetleri aştı. Tesislerin birçoğunda robotlar bir araba modelini diğerinden ayırt etmekte dahi zorlanıyordu: Düşünün, Buick’lerin tamponlarını Cadillac’lara monte ediyorlardı ya da tam tersi. Robotlar aynı zamanda boya işinde de korkunç derecede kötülerdi; üretim bandındaki arabaları unutup birbirlerini spreyliyorlardı. GM, Saginaw fabrikasını 1992 yılında kapattı.

Bilim adamları ve mühendisler, tesisin kapanmasından bu yana geçen 30 yılda robotik donanımında (fiziksel makineler) ve otomasyon yazılımında (makinelere güç veren bilişim zekası) kayda değer ilerlemeler kaydettiler. Robot ve benzeri otomasyon teknolojileri, yinelemeli görevleri giderek daha güvenli ve daha doğru bir şekilde gerçekleştiriyor. Robotlar metalleri tutarlı bir biçimde ve yaralanmalara mahal vermeksizin kesebiliyor ve kaynak yapabiliyorlar. Birbirlerini değil, arabaları boyuyorlar. Yani otomasyon artık fabrikaların da ötesinde yeni ve daha sofistike bağlamlarda uygulamalara sahip.

Ne var ki otomasyon teknolojisindeki gelişmelere rağmen, karanlık, yani minimum insan çalışan ile verimli ve esnek otomasyon temelli üretim, iki temel nedenden dolayı gerçeklikten uzak bir fikir olarak kalmaya mahkum. İlk olarak, söz konusu teknoloji sınırlı düzeyde benimsenmiş durumda. ABD Nüfus Sayımı Bürosu’nun verilerine göre, 2018 yılında Amerikalı imalat firmalarının yüzde 10’undan azı robotlardan faydalanıyordu. Covid pandemisinin ve evde kalmaya bağlı olarak artan sipariş yükünün fabrika otomasyonuna olan talebi artırmasının beklendiği 2020 yılında dahi ABD, Almanya ve Japonya’daki robot satın alımları 2019 seviyelerinin altındaydı. Çin’de ise, otomasyonu artırmaya yönelik ulusal strateji kapsamında robotların benimsenmesi için sağlanan ciddi sübvansiyonlara rağmen, robot kullanan üreticilerin genele oranı kabaca ABD ile aynı seviyelerde. Üstelik çalışmalar, otomasyon teknolojisini benimseyen şirketlerin verimlilikleri arttıkça daha az değil, daha fazla işçi işe aldıklarını gözler önüne seriyor.

İkincisi, araştırmamız şirketlerin bir taraftan otomasyon sayesinde verimliliklerini artırırken diğer taraftan ise süreç esnekliği anlamında kayıplar yaşadıklarını gösteriyor. Üçüncü taraf danışmanların desteğiyle yürütülen rutin robot bakımlarında (örneğin sensörlerin yeniden kalibrasyonu) üretim durma noktasına gelebiliyor. Önceden programlanmış robotlar, sadece belirlenen görevleri tamamlamak için çalıştığından bu durum operasyon çalışanlarının inovasyon yapma kapasitesini engelleyebiliyor. Bunun gibi daha pek çok örnek sıralayabiliriz. Biz buna sıfır toplamlı otomasyon diyoruz.

MIT’nin Work of the Future görev gücü kapsamında yürüttüğümüz onlarca görüşme ve saha ziyaretinin yanı sıra, yapay zeka ve robotik araştırma, geliştirme ve uygulama deneyimlerimizden de yararlanarak, şirketlerin sıfır toplamlı otomasyondan kaçınabileceklerini gördük. Tabii ki bunun için karanlıkta üretim stratejisinden vazgeçmeleri gerek. Şirketler projelerin başarısını, makinelerin maliyetini ve çıktısını insan işçilerin maliyet ve çıktısıyla karşılaştırarak ölçmeyi bırakmalılar; bu yaklaşım, otomasyonun bir süreci birden fazla boyutta iyileştirmeye nasıl katkıda bulunabileceğini gözden kaçırıyor. Şirketler bunun yerine şu gibi sorulara odaklanmalılar: Mevcut durumda otomatikleştirilecek görevleri yerine getiren bir ekip yeni bir şey yaparken daha verimli sonuçlar çıkarabilecek mi? Otomasyon teknolojisini kullanan ekipler, bu teknolojiyi kullanmayan ekiplere göre daha yenilikçi fikirler üretecek mi veya daha çeşitli görevler üstlenecek mi?

Bu makalede, verimliliği ve esnekliği artıran yeni teknolojilerin tasarımı ve dağıtımı olarak tanımladığımız pozitif toplamlı otomasyon kavramını tanıtıyoruz. Pozitif toplamlı otomasyon, operasyon çalışanlarının robotları eğitmesini ve hata ayıklamasını kolaylaştıran teknolojilerin tasarlanmasına, hangi görevlerin otomatikleştirileceğini belirlemek için aşağıdan yukarıya bir yaklaşım benimsenmesine ve başarıyı ölçmek için doğru metriklerin seçilmesine bağlı.

“KARANLIK” OTOMASYONUN SINIRLAMALARI

Verimliliği en üst seviyeye çıkarmak için tasarlanan otomasyon teknolojileri esnekliği üç temel şekilde sınırlayabilir: 1) Dış ortamlarındaki değişikliklere kolayca adapte olamazlar; 2) programlama ve onarım için özel, derin teknik beceriler gerektirirler ve 3) insan geribildirimi veya girdisi olmadan çalışan “kara kutular” olma eğilimindedirler. Bu sınırlamalar genellikle şirketleri karanlıkta üretim hedefinden vazgeçmeye ve bunun yerine insan çalışanların esneklik, yaratıcılık ve doğaçlama becerilerine güvenmeye zorluyor.

Elon Musk, 2017’de Tesla’nın Model 3’ünün seri üretimi için karanlık fabrika fikrini yeniden canlandırmaya çalıştı. Şirket, Kaliforniya’daki fabrikasında üretimi artırmaya yardımcı olmak, işe alım ve eğitim zorluklarının üstesinden gelmek için robotlar üretti. Ancak Tesla üretimde gecikmeler yaşadı ve Musk’ın “çılgın, karmaşık bir konveyör bant ağı” olarak tanımladığı bu sistemde yol almakta zorlandı. GM gibi Tesla da rotasını ters yöne çevirerek otomasyon yatırımlarının bir kısmından vazgeçti ve kalifiye işgücünü artırdı. Musk’ın vardığı sonuç şu oldu: “İnsanlara hak ettikleri önem verilmiyor.”

Çin’deki üreticiler de benzer bir sonuca vardı. Başlangıçta robotları, elektronik bileşenleri elle hareket ettirmek ve monte etmek için fabrikalarda yaygın olarak kullanmayı planladılar, ancak robotların elektronik bileşenlerin montajı için gerekli hassas görevleri insanlar kadar iyi yapamadığı ortaya çıktı. Harvard’dan sosyolog Ya-Wen Lei, bir imalat şirketinin üst düzey yöneticisinin şu sözlerini aktarıyor: “Robotlar hassas ve pahalı bileşenleri genellikle kırıyor. Bu süreçte insan vücudunun sihirli bir mekanizma olduğunu gördüm.”

Dilerseniz bir de üretim ve robotik dünyasının dışından bir örnek ele alalım. MD Anderson Kanser Merkezi, 2013 yılında doktorların kapsamlı araştırma veritabanlarındaki tedavi seçeneklerini hızlı bir şekilde bulmalarına yardımcı olmak için IBM’in Watson adlı yazılımını kullanmaya başladı. Ancak yazılım, hastaların karmaşık tıbbi kayıtlarını anlamlandırmakta zorlanıyor, teşhis önerileri sunmak için ayrıntılı insan girdilerine ihtiyaç duyuyordu. Watson bazı vakalarda ortaya güvenilmez veya eksik bulgular çıkarıyordu. Ayrıca tıbbi bulgular değiştiğinde (örneğin, yeni bir klinik çalışma sonucu yeni bir tedavi yaklaşımı önerildiğinde) insanların Watson’ın önerilerini manuel olarak güncellemesi gerekiyordu. Kullanıcılar ilk coşku dalgasının ardından Watson’ın uygulamalarının sınırlı olduğuna kanaat getirdiler. MD Anderson programı 2017 yılında iptal etti.

Bir robotun dış koşulları değiştiğinde otomatik sistemin yeniden programlanması, yeniden test edilmesi ve yeniden eğitilmesi gerekir. Kaldı ki koşulların değişmesi kaçınılmazdır; tıpkı bir firmanın üretim sürecini güncellemek veya bir ürünün yeni bir versiyonunu üretmek istediğinde olacağı gibi. Yeni bir şey yapmak için otomatik bir sisteme geçmenin maliyeti, genellikle insan çalışanlardan oluşan bir ekibe geçiş yapmaktan çok daha yüksektir. Değiştirme maliyetlerinin bu kadar yüksek olmasının bir nedeni, otomatik sistemi ayarlamak, onarmak ve yeniden programlamak için gereken uzmanlığın ekseriyetle sistemi kullanan ekibin dışındaki kişilerden tedarik edilmesidir. Bir üretim ekibi, otomatik bir sistemi yeniden programlamak için üçüncü taraf bir entegratörün veya onarım ekibinin desteğine ihtiyaç duyabilir. Bir hastanede faturalandırma sistemi hata verdiğinde ise muhasebe ekibinin yazılımı düzelttirmek için BT’den yardım istemesi gerekebilir. İşte gerçek “karanlık” bu noktada başlar.

POZİTİF TOPLAMLI OTOMASYON

Şirketler pozitif toplamlı otomasyon sağlayabilmek için sistemlerini hem üretkenlik hem de esneklik açısından tasarlamalılar. Esnek otomasyon için üç kuraldan bahsedebiliriz.

Kolay anlaşılır araçlar tasarlayın ve eğitime yatırım yapın. Birçok robot ve otomatik sistem, üçüncü taraf teknik danışmanlar tarafından katı ve kırılgan olacak şekilde tasarlanıp yapılandırılıyor. Üretim ortamındaki veya süreçteki küçük değişiklikler dahi sistemi engelleyebiliyor. Şirketler bu gibi sorunları önlemek için, sınırlı teknik becerilere sahip operasyon çalışanlarının söz konusu sistemleri gerçek zamanlı olarak tamir etmelerine veya ayarlamalarına olanak tanıyacak, düşük kodlu programlama arayüzleri gibi kolayca anlaşılabilir teknolojileri otomasyon sistemlerine dahil etmeliler.

Çalışanların, otomasyonun işleyişine ince ayar yapamadıkları için sistemi kullanmayı bütünüyle reddettikleri bir örnek ele alalım. Amerika’da bilimsel algılama ekipmanlarının montajının yapıldığı bir fabrikada, bir robot bir teknisyenle yakın bir işbirliği içinde çalışıyor. Teknisyen pedala bastığında, robot tepedeki düzeneği manevra ettiriyor, önce sola döndürüp ardından teknisyenin bağlantı elemanlarını yerleştirme ve hassas sensörleri takma gibi el hassasiyeti gerektiren işleri gerçekleştirebileceği şekilde aşağıya ve öne doğru eğiyor. Teknisyen ve robot beraber çalışarak, görevleri teknisyenin tek başına yapabileceği sürede veya daha erken tamamlayabiliyor. Burada robotun yaptığı iş sayesinde teknisyen boynunu rahatsız pozisyonlara sokmak veya bileğini bükmek zorunda kalmıyor. Ne var ki bu robot çoğunlukla kullanılmıyor. Teknisyenler seçme şansları olduğunda robot desteği olmadan çalışabilecekleri bir sonraki istasyonu tercih ediyorlar. Bir çalışan kendisine neden diye sorulduğunda, robotun hareket setinin önceden programlandığını ancak kendisinin farklı bir sıralama ile çalışmayı tercih ettiğini belirtti. Sistem robotun hareketlerini yönlendiren karmaşık kodlama nedeniyle çok katı bir işleyişe sahip olduğu için, teknisyen robotu veya çalışma alanını kendi tercihlerine göre ayarlayamıyor.

Start-up’lar ve araştırma laboratuvarları artık operasyon çalışanlarının robotları yapılandırmasına ve sorunları gidermesine yardımcı olabilecek düşük kodlu otomasyon yazılımlarına odaklanıyor. Diğer düşük kodlu araçlar, robotların bir insan uzmandan yeni ve çok adımlı görevleri öğrenmelerini sağlıyor. İnsan süreci gösterirken, robot ise izliyor ve öğreniyor. Robot görevi yerine getirmeye hazır olduğunda insan, robotun işi düzgün bir şekilde yapmasını sağlamak için süreci gözlemliyor.

Şirketler, doğru donanım ve yazılımı seçmenin yanı sıra, operasyon çalışanlarının teknolojiyi yalnızca kullanmaları noktasında değil, aynı zamanda yeni uygulamalar için yeniden yapılandırma konusunda da bağımsızlıklarını geliştirmelerini sağlamak amacıyla eğitime yatırım yapmalılar. Eğitimin birden fazla rolde birden fazla kişiyi kapsaması gerekir, ki tek bir başarısızlık noktası olmasın ve çıktıların tasarımı, entegrasyonu ve ölçümüne yönelik farklı bakış açılarının dikkate alınması sağlansın. Otomasyona yatırım yapan şirketler, teknolojinin hangi yöne, nasıl evrildiğini takip etmeli ve gelişen teknolojilere paralel olarak beceri geliştirmek veya güçlendirmek için yeni fırsatları tespit etmeliler.

Operasyon çalışanlarından geribildirim isteyin. Şirketler otomasyonda yukarıdan aşağıya bir yaklaşım benimsediklerinde, birincil hedef genellikle verimliliği en üst düzeye çıkarmak olur. Üst düzey yöneticiler organizasyonun süreçlerini analiz eder ve bir danışmanlık firmasının veya BT ekibinin yardımıyla otomasyona yönelik araçlar geliştirirler. Ancak bu yöneticiler genellikle sürecin ne içerdiğine, otomasyona ne kadar esneklik kazandırılması gerektiğine ve sistemin hangi tür durumlarda yetersiz kalabileceğine dair ayrıntılı bir kavrayıştan yoksundur. Aşağıdan yukarıya yaklaşım, bir sürecin nasıl yürütüleceğiyle ilgili en yakın perspektife sahip olan operasyon çalışanlarına, sürecin nasıl otomatikleştirileceğine dair öneriler sunma ve fikir geliştirme sorumluluğu yükler. Araştırmamız operasyon çalışanları (fabrika işçisi, faturalandırma uzmanı, müşteri hizmetleri temsilcisi gibi) tarafından esnek bir şekilde yönlendirilebilen ve yönetilebilen otomasyonların, gerek çalışanların gerek şirketlerin inovasyon yapma kabiliyetini geliştirdiğini ve ileri taşıdığını gösteriyor. Otomasyonu aşağıdan yukarıya doğru uygulamak, çalışanların sürece katkı sunmasını kolaylaştırıyor.

Örneğin, Mass General Brigham hastane sisteminin tamamında idari otomasyonu aşağıdan yukarıya bir yaklaşımla kurguladı. Uygun teknolojiyi belirlemeye yardımcı olacak bir danışmanlık firmasıyla işbirliği yaparak işe başlayan hastane ağı, daha sonra idari departmanlarındaki dağıtık ekiplere hangi görevlerin otomatikleştirilmesi gerektiğini sordu. Rutin süreçlere yakın çalışanlar, uzman kliniklere yapılan hasta sevklerini takip etmek, çalışanların lisanslarının güncel olup olmadığını kontrol etmek ve gelen ödemeleri yönetmek gibi birçok sıradan faaliyet belirledi. Hastane daha sonra botları programlayacak insanları işe aldı ve başta otomasyonu uygulayacak ekiplerden olmak üzere şirket içinden yetenekler bulmaya odaklandı. Ekip üyelerinin her biri, yazılımı sürecin incelikleriyle tam olarak nasıl eşleştireceklerini tespit etmek amacıyla, botları programlama konusunda eğitimli kişilerle birlikte çalıştı. Görevleri otomatik hale getirilen insanlar projeyi desteklediler çünkü ilk kez 2018 yılında faaliyete geçen bu botlar sayesinde artık aşırı sıkıcı buldukları işleri yapmak zorunda kalmıyorlardı.

Ohio merkezli G&T Manufacturing, 2016 yılında benzer bir dönüşüme başladı. Yirmi kişilik fabrika, havacılıktan tarıma kadar pek çok endüstri için çok çeşitli parçalar üretiyor. Fabrika çalışanları eskiden neredeyse 20 kilo ağırlığındaki parçaları, metal kesen ve şekillendiren bir torna tezgahına fiziksel olarak sokup çıkarıyor ve bu işlemi bir saat içinde defalarca tekrarlıyorlardı. G&T, elle yapılan bu işi otomatikleştirmek istedi. Benzer durumdaki şirketler genelde otomasyon sürecini yönetmeye yardımcı olması için üçüncü taraf bir entegratörün uzmanlığına güvenir.

Burada da entegratör, G&T’nin robotları çalıştırmasına yardımcı oldu; ancak şirketin başkan yardımcısı Colin Cutts onları nasıl eğiteceğini kendi kendine çözmek durumunda kaldı. Daha sonra G&T’nin makinistlerine robotları programlamayı ve sorun gidermeyi öğretti. Makinistler, fabrikanın robotları için G&T bir parçanın üretiminden diğerine geçerken, süreçleri iyileştirirken veya yeni bir şey keşfederken uyarlanabilecek programlama talimatları kütüphaneleri geliştirdiler. Cutts’ın amacı, robotları değişen üretim ortamına adapte etmek için gereken uzman bilgisini, yani yazılım becerilerini bir makinistin günlük işinin bir parçası haline getirmek.

G&T bu yeni sistemi benimsemeden önce, makine başına parça yükleme, indirme ve denetlemeden sorumlu tek bir makinist çalışıyordu. Şimdi her üç makineye sadece denetleyici rolü üstlenen bir makinist düşüyor. Makinistler kaldırma ve yükleme işleri yerine parça incelemeye ve ortaya çıkan sorunları çözmeye odaklanıyorlar. Bu görev otomatikleştirildiğinden beri, G&T’deki hurda ve atık yüzde 12 seviyesinden yüzde 1’in altına düştü, işçi başına üretim ise üç kattan fazla arttı.

Doğru KPI’ları seçin. Otomasyonda başarının anahtarı olabilecek tek bir denklem yok. Şirketler, otomatikleştirilecek her bir süreci, ilgili her ekibi ve görevleri değişebilecek her bir çalışanı dikkate alan KPI’lar geliştirmeliler. Ayrıca, ürün inovasyonu, çalışan memnuniyetini ve güvenliğini artırma ve yeniden tasarlanan süreçler gibi maddi olmayan faydaları da hesaba katmalılar.

Verimlilik, otomasyon teknolojisini benimseyen şirketler için bir numaralı motivasyondur; ancak daha derine indiğimizde ve yöneticilerden kararlarını daha ayrıntılı olarak açıklamalarını istediğimizde, motivasyonlarının büyük ölçüde farklı olduğunu gördük. Bazı şirketler tehlikeli görevleri yerine getirecek otomasyon sistemleri kurdu. Bazıları, çalışanlarının üstlenmek istemediği görevleri otomatize etme yoluna gitti. Diğerleri atık azaltımına veya süreç güvenilirliğinin iyileştirilmesine odaklandı. Görüştüğümüz birkaç şirket robotları ya meraktan kullanmaya başlamıştı ya da rakiplerinin yolundan gittikleri için. Öyle ki uygulamayı başlattıktan aylar sonra hâlâ iş gerekçelerinin ne olduğunu çözmeye çalışıyorlardı.

Nüanslı motivasyonlara sahip işletmeler için asıl meydan okuma, başarıyı ölçmenin de nüanslı hale gelmesi gerektiğini kavrayabilmektir. Bazı durumlarda, manuel bir sistemi otomatik bir sistemle “elma-elma” mantığıyla karşılaştırmak mantıklı olmayacaktır: Otomatik sistemler süreçlerin yeniden yapılandırılmasını gerektirir; verimsiz olan adımların kaldırılması ve belki de başka adımların eklenmesi söz konusudur. Şirketler bunu hesaba katmak için üç seviyede, bir dizi metrik geliştirmeliler: makine, sistem ve ekip. Makine düzeyinde, başarı ölçütleri pratik esnekliğe odaklanabilir: Otomatik bir sistemin yeni bir görevi öğrenmesi bir insan çalışana kıyasla ne kadar sürer? Sistem düzeyinde, ölçüt anahtarlama maliyetlerine odaklanabilir: Bir robotun veya otomatikleştirilmiş bir yazılımın yeni bir süreci başlatıp çalıştırması ne kadar zaman alır?

En önemlisi elbette insan ekiplerin başarı ölçütleri: Otomatik sistem insanların işlerinde daha iyi olmalarını sağlıyor mu? Ekip üyelerinin performansı daha önceki dönemlere kıyasla daha yüksek mi? Becerilerinden daha yaratıcı bir biçimde faydalanabiliyorlar mı? Otomasyon teknolojisinin varlığı, ekiplerin başka türlü yapamayacakları şeyleri yapmalarına olanak sağlıyor mu?

General Motors’UN geleceğin fabrikası için belirlediği vizyon, çalışanların görüş alanını ışıklandırmaya gerek kalmadan üretkenlik ve esneklik elde edebilmekti. Ancak otomasyonun sınırındaki şirketlerden öğrendiğimiz şey şu: Karanlıkta üretim gibi bir konuda başarılı olsalar dahi muhtemelen ancak geçer not alabilir durumdalar. Şirketler verimlilik ve esnekliği bir araya getirmenin, insanların döngüde kalmasını gerektirdiğini; teknolojilerin nerede işe yaradığını ve nerede geliştirilebileceğini bu şekilde öğrenebileceklerini gördüler. İşletmeler için en faydalı çözüm akıllı makinelerin, yöneticilerin, mühendislerin ve operasyon çalışanlarının güçlü yönlerinden yararlanan pozitif toplamlı bir otomasyon olacaktır. Amaç insansız değil, otomatik sistemlerin insanları işlerinde daha ehil ve daha elzem hale getirdiği bir vizyon kurgulamak olmalıdır.

HBR – Ben Armstrong – Julie Shah

BEN ARMSTRONG, MIT Industrial Performance Center’da idari direktör ve araştırmacı bilim insanı olarak görev almaktadır ve merkezin bünyesindeki Work of the Future inisiyatifinin eş yöneticisidir. JULIE SHAH, MIT’de H.N. Slater Havacılık ve Uzay Bilimleri Profesörüdür. Interactive Robotics grubunu yönetmektedir ve Work of the Future inisiyatifinin eş yöneticisidir.

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Yayınlanma:

|

Sanayide iş var, çalışacak insan yok: Eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Türkiye sanayisi uzun süredir nitelikli teknik eleman bulmakta zorlanıyordu. Ancak son dönemde sorun yalnızca kaynakçı, CNC operatörü, dikiş makinecisi, bakım teknisyeni gibi ara elemanlarla sınırlı kalmadı; fabrikalar artık vasıfsız/düz işçi bulmakta da zorlanıyor.

Bu tablo, klasik “işsizlik var ama işçi yok” çelişkisini yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda iş arayan milyonlarca kişi, diğer yanda üretim hattını döndürecek çalışan bulamayan fabrikalar var. Sorunun temelinde yalnızca ücret değil; çalışma koşulları, vardiya düzeni, ulaşım, barınma, genç kuşağın iş tercihleri, mesleki eğitim yetersizliği ve sanayinin sosyal cazibesini kaybetmesi bulunuyor.

Asgari ücret artık sanayi işi için yeterli motivasyon oluşturmuyor

Sanayide özellikle mavi yaka işler ağır çalışma temposu, vardiya sistemi, fiziki yıpranma, servis bağımlılığı ve kimi zaman sağlıksız çalışma ortamlarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık çalışanların eline geçen ücret, yaşam maliyetleri karşısında tatmin edici bulunmuyor.

Asgari ücretin biraz üzerinde teklif edilen ücretler dahi birçok çalışan için yeterli görülmüyor. Çünkü kira, ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlardaki artış, sanayi ücretlerini reel olarak zayıflatıyor. Çalışan açısından soru artık şu hale geldi: “Bu tempoya, bu yıpranmaya, bu ücrete değer mi?”

Yeni kuşak fabrika düzeninden uzaklaşıyor

Genç kuşak için iş yalnızca gelir kapısı değil; yaşam kalitesi, esneklik, sosyal çevre, statü ve psikolojik tatmin anlamına da geliyor. Fabrika ortamı ise birçok genç tarafından ağır, tekdüze, baskılı ve gelecek vadetmeyen bir alan olarak görülüyor.

Kurye, e-ticaret, kafe, güvenlik, hizmet sektörü veya dijital platform işleri daha esnek ve daha görünür seçenekler sunuyor. Sanayide kariyer basamağı, sosyal itibar ve gelir artışı beklentisi zayıf kaldıkça gençler üretim hattından uzaklaşıyor.

Sorun teknik elemandan düz işçiye indi

Geçmişte sanayicinin ana şikâyeti “nitelikli ara eleman yok” şeklindeydi. Bugün tablo değişti. Artık paketleme, yükleme-boşaltma, üretim destek, temizlik, depo, montaj ve vardiyalı hat işlerinde de ciddi açık oluşuyor.

Bu durum sanayi için kritik bir eşik anlamına geliyor. Çünkü teknik eleman eksikliği verimliliği düşürürken, düz işçi eksikliği doğrudan üretim hattını durdurabiliyor. Fabrika kapasitesi kâğıt üzerinde var olsa bile, çalışan bulunamadığında makine, sipariş ve yatırım boşa düşüyor.

Yabancı işçi yeni çıkış kapısı oldu

Bazı fabrikalar çözümü yabancı işgücünde aramaya başladı. Suriyeli çalışanların ardından Türkmenistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden gelen işçiler birçok sektörde daha görünür hale geldi. Tavukçuluk, tekstil, gıda, inşaat, lojistik ve bazı ağır sanayi kollarında yabancı işçi kullanımı artıyor.

Son dönemde Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinden işçi getirilmesi de tartışma konusu oldu. Özellikle tavukçuluk gibi çalışma koşulları ağır, vardiya düzeni yoğun ve işgücü devri yüksek sektörlerde yabancı çalışanlar daha fazla gündeme geliyor.

Ancak bu yöntem kalıcı çözüm değil. Yabancı işçi kısa vadede üretim hattını döndürebilir; fakat yerli işgücünün sanayiden kopuşunu, ücret dengesizliğini ve çalışma koşullarındaki yapısal sorunu çözmez.

İşverenin sorunu yalnızca “eleman yok” değil

Sanayici açısından bakıldığında işgücü sorunu üretim planlamasını, sipariş teslimini, ihracat kapasitesini ve yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. İşçi bulunamadığında makineler boş kalıyor, vardiya düşüyor, teslim süresi uzuyor, maliyet artıyor.

Ancak çalışan açısından bakıldığında da sorun net: düşük ücret, ağır koşul, sınırlı sosyal hak, belirsiz kariyer ve düşük motivasyon. Bu nedenle mesele yalnızca “gençler çalışmak istemiyor” basitliğine indirgenemez. Asıl sorun, sanayi işlerinin çalışan açısından cazibesini kaybetmesidir.

Sanayi için yeni sosyal sözleşme şart

Türkiye üretim ekonomisini büyütmek istiyorsa, sanayi işçiliğini yeniden cazip hale getirmek zorunda. Bunun için yalnızca ücret artışı değil, bütüncül bir çalışma hayatı reformu gerekiyor.

Öncelikli adımlar şunlar olmalı:

  1. Sanayide ücretler asgari ücretin anlamlı biçimde üzerine çıkarılmalı.
  2. Vardiya, servis, yemek, barınma ve yan haklar yeniden düzenlenmeli.
  3. Mesleki eğitim fabrikalarla entegre edilmeli.
  4. Gençlere üretimde kariyer yolu gösterilmeli.
  5. Tehlikeli ve ağır işlerde çalışma koşulları iyileştirilmeli.
  6. Yabancı işçi kullanımı kayıtlı, denetimli ve adil ücret ilkesiyle yürütülmeli.
  7. Sanayi bölgelerinde sosyal yaşam, ulaşım ve barınma altyapısı güçlendirilmeli.

Türkiye üretmek istiyorsa işçiyi yeniden kazanmalı

Sanayide eleman bulamama sorunu artık geçici bir insan kaynakları problemi değil; üretim ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüşüyor.

Fabrika açmak, makine almak, ihracat bağlantısı kurmak tek başına yeterli değil. O makineleri çalıştıracak, üretim hattını sürdürecek, işi sahiplenip meslek haline getirecek insan kaynağı yoksa sanayi büyüyemez.

Türkiye’nin önündeki soru şudur: Sanayi, gençler ve çalışanlar için yeniden cazip bir gelecek sunabilecek mi?

Bu soruya güçlü bir cevap verilemezse, üretim hattındaki açık yalnızca yabancı işçiyle kapatılmaya çalışılır. Ancak bu da Türkiye’nin asıl ihtiyacını karşılamaz: nitelikli, kalıcı, motive ve yerli üretim kültürüne bağlı bir sanayi işgücü.

*************

Kaynak notu: İŞKUR’un 2025 araştırmasında 1 milyon 730 bin işyeri içinde 166 bin işyerinde 398 bin 618 kişi için eleman temininde güçlük çekildiği; nedenler arasında mesleki beceri eksikliği, yeterli başvuru olmaması, talep edilen ücretin yüksek bulunması ve çalışma şartlarının beğenilmemesi yer alıyor. TÜİK verilerinde 2025’te sanayi istihdamı 6 milyon 578 bin kişi olarak görülürken sanayinin istihdam payı geriliyor. Çalışma Bakanlığı yabancı çalışma izinleri istatistikleri de işgücü açığında yabancı çalışan kanalının büyüdüğünü gösteriyor.

Okumaya devam et

GÜNCEL

TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA

Yayınlanma:

|

Yazan:

SEKTÖR NEDEN SIKIŞTI? Artan maliyetler, yüksek faizler, savaş riski ve rekabet kaybı turizm sektörünü zorluyor

BANKAVİTRİNİ ÖZEL ANALİZ

Türkiye ekonomisinin döviz kazandıran en önemli sektörlerinden biri olan turizm, son yılların en zor dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yandan turizm gelirleri artmaya devam ederken, diğer yandan sektörün önemli bir bölümünde kârlılık eriyor, nakit akışı bozuluyor ve işletmeler finansman baskısı altında eziliyor.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan verilere göre Türkiye genelinde yaklaşık 1.500 otelin satışa çıkarılmış olması, yaşanan sıkışıklığın boyutunu gözler önüne seriyor. Satışa çıkan tesislerin önemli bölümü Antalya, Muğla, Aydın, İzmir ve İstanbul gibi turizmin lokomotif bölgelerinde bulunuyor.

Bu tablo, ilk bakışta bir çelişki gibi görünüyor:

Turist geliyor.

Turizm geliri artıyor.

Ancak oteller satılıyor.

Peki neden?

Asıl sorun turist sayısı değil, kârlılık

Turizm sektöründe yaşanan sıkıntının temelinde turist sayısındaki düşüş değil, maliyetlerdeki kontrolsüz artış bulunuyor.

Son üç yılda;

  • Personel giderleri,
  • Enerji maliyetleri,
  • Gıda ve içecek maliyetleri,
  • Sigorta giderleri,
  • Bakım-onarım harcamaları,
  • Finansman maliyetleri

olağanüstü yükseldi.

Özellikle yüksek faiz ortamında yatırım kredileri kullanan tesisler için borç servis yükü ciddi seviyelere ulaştı. Birçok otel dolu çalışmasına rağmen beklediği kârlılığı sağlayamıyor.

Turistler neden Yunanistan’a yöneliyor?

Türkiye uzun yıllar boyunca Akdeniz çanağının en avantajlı fiyat-performans destinasyonu olarak öne çıktı.

Ancak son dönemde bu avantaj giderek zayıflıyor.

Özellikle Yunanistan;

  • Ada turizmi,
  • Vize kolaylığı,
  • Daha sade fiyat politikası,
  • Küçük ölçekli butik işletmeler,
  • Alternatif turizm seçenekleri

ile önemli avantaj elde etmiş durumda.

Birçok Avrupalı turist artık Türkiye ile Yunanistan arasında fiyat farkının önemli ölçüde kapandığını düşünüyor. Türk turist açısından da tablo farklı değil.

Son iki yılda Yunan adalarına yönelik talepte ciddi artış yaşanması dikkat çekiyor.

Savaşların görünmeyen faturası

Turizm sektörünü etkileyen bir diğer önemli unsur ise jeopolitik riskler.

İsrail-İran gerilimi, Orta Doğu’daki çatışmalar ve bölgesel güvenlik sorunları doğrudan Türkiye’de yaşanmasa bile turist algısını etkiliyor.

Uluslararası tur operatörleri ve sigorta şirketleri;

  • Bölgesel riskleri,
  • Uçuş güvenliğini,
  • Politik istikrarı

yakından takip ediyor.

Bu nedenle bazı turistler rezervasyonlarını erteliyor veya alternatif destinasyonlara yöneliyor. Turizm sektöründe algı çoğu zaman gerçeklerden daha güçlü sonuçlar doğurabiliyor.

Yüksek faiz turizmi vuruyor

Turizm sektörünün bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri de finansmana erişim.

Birçok tesis pandemi sonrası dönemde kullandığı kredilerin yükünü hâlâ taşıyor.

Buna ek olarak;

  • Yüksek faiz oranları,
  • İşletme sermayesi ihtiyacı,
  • Artan yatırım maliyetleri

otel bilançolarını zorluyor.

Bu nedenle bazı işletmeler yatırımcı arayışına girerken, bazıları ise satış seçeneğini değerlendiriyor.

Bankalar için yeni risk alanı

Turizm sektöründeki sıkışıklık yalnızca otel sahiplerini değil bankacılık sektörünü de ilgilendiriyor.

Çünkü turizm yatırımları;

  • Uzun vadeli krediler,
  • Büyük tutarlı finansmanlar,
  • Gayrimenkul teminatları

üzerine kurulu bir yapıya sahip.

Eğer satış dalgası büyür ve sektör kârlılığı daha fazla bozulursa;

  • Takipteki kredi oranları,
  • Yeniden yapılandırma talepleri,
  • Finansal yeniden yapılandırma dosyaları

önümüzdeki dönemde artabilir.

Bu nedenle bankaların turizm kredilerini yalnızca teminat değeri üzerinden değil, işletmenin nakit üretme kapasitesi üzerinden değerlendirmesi gerekiyor.

Turizm sektörü bu krizden nasıl çıkabilir?

Sektör temsilcilerine göre çözüm yalnızca daha fazla turist çekmek değil.

Asıl ihtiyaç;

✓ Maliyetlerin kontrol altına alınması

✓ Finansman yükünün azaltılması

✓ Turizmin 12 aya yayılması

✓ Sağlık ve kongre turizminin geliştirilmesi

✓ Enerji maliyetlerinin düşürülmesi

✓ Rekabet gücünün yeniden kazanılması olarak öne çıkıyor.

Sonuç

Türkiye turizmi hâlâ dünyanın en güçlü destinasyonlarından biri olmayı sürdürüyor. Ancak sektör artık “turist sayısı” ile değil, “kârlılık” ile sınanıyor.

1.500 otelin satışa çıkması, turizmde yapısal sorunların büyüdüğüne işaret ediyor. Bugün oteller satılıyor. Yarın ise aynı sorunlar bankaların kredi portföylerine yansıyabilir.

Bu nedenle turizmde yaşanan gelişmeler yalnızca sektörün değil, bankacılık sisteminin ve reel ekonominin de yakından izlemesi gereken bir erken uyarı sinyali niteliği taşıyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.