Connect with us

ŞİRKETLER

Prof. Seyfettin Gürsel: Ülkede erken sanayisizleşme yaşanıyor

Profesör Doktor Seyfettin Gürsel, 100 yıllık Cumhuriyet tarihini ekonomi tarihinde istihdam ilişkilerini, işgücü piyasasını, hangi olayların nelere yol açtığını anlattı. Tarım toplumu olduğu için ilk yıllarda tam istihdam diyebileceğimiz bir tablodan işsizliğin en büyük sorunlardan biri haline geldiği dönemlere dikkat çeken Gürsel, kadınların istihdamda artan rolüne karşın eşit istihdamın hâlâ çok uzağında olduğuna dikkat çekti. Ülkede istihdam yapısında hizmetler sektörünün ağırlıklı hale geldiğini bunun zenginleşme sonrası olması gereken bir durum olduğunun altını çizen Gürsel, Türkiye’de erken sanayisizleşme yaşandığını dile getirdi.

Yayınlanma:

|

Tarımsal üretimin yoğun olduğu dönemlerde tam istihdam diyebileceğimiz toplumdan erken sanayisizleşmeye varan ülkede, beşeri sermayenin yapısı, gelişimi, işgücü piyasasının ne zaman ortaya çıktığı, göçün istihdama etkisini tarihsel süreç içinde aktaran Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’in istihdam piyasasının nasıl bir gelişim gösterdiği, tarımda makineleşmenin artılara ve eksilerine, toplumu nasıl bir üretim sürecinden geçtiğine ilişkin değerlendirmeleri şöyle:

Genç cumhuriyet perişan bir ekonomi devraldı

Yeni kurulmuş cumhuriyet ille bir sıfat yakıştırmak gerekirse oldukça geri bir ekonomi devraldı. Hatta perişan bir ekonomi devraldığını bile söyleyebiliriz. Neden böyle diyorum? Bir kere birincisi nüfus… Çalışabilir nüfusun yüzde 80’i, hatta biraz daha fazlası tarımda. Tarımda ama tarımda da küçük, kendini ancak geçindiren aile çiftlikleri var ya da kısmen ancak ticari pazara yönelik üretim de yapan küçük orta büyüklükte çiftlikler var bunlar da sayılı. Tarım mekanize olmamış, traktör sayısı yani tek tek saysanız sayabilirsiniz o kadar az. Diğer tarım aletleri de öyle. Yani teknoloji, tarım teknolojisi son derece ilkel teknoloji. Kentler, kent gibi değil. Bazı kentlerde kısmen bir nüfus var ama bu kentler hani İstanbul’u dışarıda tutarsak aslında bir kasaba büyüklüğünde. Yani tarım dışında imalat sanayi diyebileceğimiz bir imalat yok.
Sanayi tesisi diyebileceğimiz tesis sayısı son derece az ve çok küçük. Kısmen 19. Yüzyılın sonunda tekstilde bir gelişme oldu. Kumaş dokuma vesair sanayinde ama sonuçta manzara bu…

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nasıl bir beşeri sermaye vardı?

Beşeri sermaye konusuna gelince, ilk nüfus sayımı 1927. Dolayısıyla 1922 ve 23’te de ne kadar nüfus vardı tam bilmiyoruz ama kabaca 27’de 14 milyon olduğunu kabul edersek cumhuriyet kurulduğunda da 13 milyon filandı. Ve bu 1914’teki Osmanlı döneminde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına tekabül eden alandaki nüfusun oldukça altında bir nüfus…

Büyük bir nüfus kaybı söz konusu. Bir kere Birinci Dünya savaşında önemli bir kayıp yaşandı. Ardından kurtuluş savaşında insani kayıp var. Beşeri sermaye açısından daha önemli bir sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Aşağı yukarı 1 milyon 200 bin Ermeni nüfus yaşıyordu 1914’te. Bir buçuk milyon Rum nüfus vardı. Ermeni nüfus birkaç yüz bin ya kaldı ya kalmadı. 1922’ye geldiğimizde nüfus mübadelesi yapıldı Yunanistan’la. İstanbul’daki 1,5 milyon ve Bozcaada ve Gökçeada’daki küçük Rum köyleri hariç bütün Rum nüfus Yunanistan’a gitti. Yaklaşık bir küsur milyon bir buçuk milyona yakın ama bize Yunanistan’dan sadece 500 bin kişi geldi. Bu miktar olarak da büyük bir kayıp. Ama şunu da vurgulamakta yarar var, gene Osmanlı istatistiklerinin gösterdiği gibi bu Ermeni ve Rum nüfusta okur yazarlık ve profesyonel meslekler, eğitim düzeyi Türk müslüman nüfusa göre daha yüksekti. Yani bir de oradan networkler gitti. Yani bunlar zanaatkârdı, tüccardı, vesaireydi. Dolayısıyla uzun lafın kısası, Cumhuriyet ilan edildiğinde son derece geri, yüzde 80’den fazlası tarımda olduğu tarımda mekanizasyonun, makineleşmenin olmadığı ilkel yöntemlerle tarım yapıldığı, kentlerde sanayinin olmadığı, bundan ibaret bir ekonomi devraldı Cumhuriyet.

Çok farklı ekonomik sistemler deneyimlendi

100 yıllık bir şeyden bahsediyoruz. Bu 100 yıl içinde biz çok farklı ekonomik sistemler deneyimledik. Bunların bir kısmı hele ilk yıllarda kısaca söyleyeceğim bugünkü genç ve orta kuşağın hatta benim kuşağımda hiç yaşanmayan sistemler hatta genç kuşakların hayal bile edemeyeceği ekonomik sistemler, kurallar, dünyalar vardı.
Bir kere 1929’a kadar ekonomik sistem bizim Osmanlı’da ne geçerliyse oydu. Dışı açık gümrük, vergileri son derece düşük, ihracat- ithalat serbestisi var. Sermaye akımları serbestisi var. Döviz serbestisi var. Türk lirası serbest piyasada değeri belirleniyor. Döviz – kur şimdi bugünkü çok benzer bir sistem ama kurucu kadro bundan hiç memnun değildi. Bu Lozan antlaşmasının bu bir parçasıydı. Çünkü orada çok ısrar edildi. Karşı taraf sistem bozulsun istemedi. Bizim taraf da ancak 5 yıllığına bunu kabul etti. Hatta o dönemde o kadar ilginç bir düzen vardı ki bugün belki hayal edilmesi bile zor. Merkez bankası yoktu çünkü. Biz aşağı yukarı 7 yıl merkez bankası olmadan yaşadık. Nasıl oldu? Bir para var mı var. Osmanlı’dan kalma banknotlar tabi ki sabit oldu. Kaç para ise onlara, bin Türk lirası diyelim cumhuriyet sembolleri konuldu. Biz 1920’lerde para arzını kendiliğinden idare eden bir sistemde yaşadık.
Bunu bugün hayal bile etmesi mümkün değil.
Peki bu sistemden kurucu ekip niye memnun değil, çünkü bu bu kadar gümrük vergilerinin çok düşük olduğu dışı açık ekonomide Türkiye’nin sanayileşemeyeceğini düşünüyorlardı. Çünkü almış başını gitmiş Avrupa’da sanayi bir düzeye gelmiş, rekabet etmeniz mümkün değil. Onun için iç pazarı korumamız lazım.
Dolayısıyla 5 yıl dolar dolmaz, 1929’da hükümet çok ciddi gümrük vergilerini arttırdı. Yeni bir sisteme geçti. İç piyasayı koruma altına aldı. Ve Merkez Bankası kuruldu. Sermaye giriş çıkışları serbestisi son buldu.

Merkez Bankası’nın sabit kur rejimine geçtik. Merkez Bankası da bundan sorumlu kurum olarak devam etti. Şimdi bu yepyeni bir sistemdi o dönem ve yarım yüzyıl sürdü. Bu sistem 1980’lere kadar sürdü.

Sanayi yok, ücretli işçilik yok

Yüzde sekseni köylülerden oluşan bir toplumda işsizlik tabii ki gündemde değil çünkü çalışıyorlar. Ha ne kadar kazanıyorlar, nasıl geçiniyorlar ayrı bir konu. Oraya geleceğim çünkü 1930’larda büyük bir şok yaşandı. Bunu da bugünkü kuşak bilmez. Hayal de edemez.
O zaman kentlerde de zaten sanayi yok, yani ücretli işçilik de yok ya da çok çok az. O dönemler 100 binden daha az olduğu tahmin ediliyor ücretli işçiliğin. Dolayısıyla işsizlik çok uzun süre 1950’lere kadar hiçbir zaman aslında ekonominin gündeminde olmadı. Tabii başka şeyler oldu. 1950’lilerden itibaren aslında Türkiye ekonomisi hem sanayileşmeye hem modernizasyona başlıyor. Daha önce başladı ama çok sınırlıydı. Esas önemli genç kuşakların da bilmesi gereken Cumhuriyet iktisat tarihinde 1930’lu yıllardır. 1933 dahil 30-33…
Şimdi bizimkiler, 1929’da hükümet ekonomiyi kapatmaya karar verdi. Zaten Merkez Bankası da kuruldu ama bağımsız falan değil tabi hükümete bağlı. Yani faizi de hükümet belirliyor kur zaten sabit. Tabii, dolayısıyla bir dışa kapalı komuta ekonomisine girdik. Yeni gümrük tarifeleri oluşturuldu ama aradan birkaç hafta geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde kıyamet koptu, Borsa çöktü New York borsası ve gelişmiş ülkeler çok ciddi bir depresyona girdiler. O meşhur büyük bunalım dediğimiz olay patlak verdi.

Yoksullaşma unutulmadı

O yıllar hayal edilemeyecek deflasyon dönemi aynı zamanda. Deflasyon ne demek, fiyat seviyesi mutlak olarak düşüyor. Yani şöyle örnek vereyim, ekmek 10 TL aradan 3-5 ay geçiyor, ekmek 9 TL oluyor sonra 8 TL oluyor sonra 7 TL veya buğdayın kilosu 5 TL. Bir bakıyorsunuz bir yıl sonra 2 buçuk lira.
Şimdi bu tabii bize de yansıdı. Neden yansıdı? Uluslararası tarım fiyatları bizim tarım fiyatlarını etkiledi o kadar. Arpa, buğday vs. aşağı yukarı bir yıla hatta bir buçuk yılı içinde yarıya düştü. Şimdi tabi o küçük, orta hatta büyük piyasaya, pazara ürün satan çiftçiler ki unutmayın nüfusun yüzde sekseninden bahsediyoruz. Muazzam bir yoksullaşma içine girdiler, gelir kaybına girdiler. Ve bunun etkileri daha sonra görülecektir. Bunu unutmadılar.

Memur ve ücretli altın çağını yaşadı

Bu arada o dönem az sayıdaki ücretli çalışan ve memurlarda bir altın çağı yaşandı adeta. Neden neden altın çağı yaşandı? Memur maaş olarak 100 TL alıyorsa deflasyon oldu. Ekmek fiyatı düşüyor diye indirir misiniz maaşı, tabii ki indirmezsiniz dolayısıyla reel olarak çok ciddi ücret artışları oldu. Bunu özel sektör de tam ne olduğunu anlayamadığı için çok geç yanıt verdi. Burada hani az sayıdaki ücretli işçi de yararlandı.
Tabii o yılları bir çeşit altın çağı olarak hafızalarına kaydettiler bunu bunu. Bunun da bilinmesinde yarar var. Bir daha zaten hiç böyle bir dönem yaşanmadı.
1950’lerde hakikaten yaşanan önemli bir dönüşümdür. Sanayileşme daha önce başladı çünkü 1930’da efendim iç pazar korundu, gümrük vergileri yükseldi, önemin hükümeti umdu ki artık özel teşebbüs yatırım yapacak, fabrikalar kuracak, içeride üretim yapılacak, bakıyorlar ki bir şey olduğu yok. Neden yok? Çünkü birikimleri yok, sermayeleri yok. Daha önceden bir sermaye birikimi olmamış. Yani ticarette de yeterince sermaye birikimi olmamış. Birikim vardı daha çok azınlıklarda ama azınlıklar gidince…

Planlı kalkınma ile tanıştılar

Şimdik böyle olunca ne yapalım diyorlar. 1930’da Sovyetler hızlı sanayileşmeye geçmiş. Planlar yapıyorlar. Planlı kalkınma, sanayileşme bizimkilerin de dikkatini çekiyor. 1932’de Cumhur reisi Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet Bey’i maliye bakanıyla birlikte Moskova’ya yolluyor. ‘Bak bakalım orada ne yapıyorlar? Bize oradan bir şey yarar olur mu’ diye. Uzatmayalım, anlaşma yapılıyor. Sovyetler Birliği hem kredi veriyor, hem teknisyenler yolluyor. Uzun lafın kasası devlet eliyle sanayileşmenin tohumları, daha doğrusu ilk adımı 1932’de bu ziyaretle yapılıyor ve 34’te de biz bunlara daha sonra kamu iktisadi teşebbüsleri dedik KİT’lerin kuruluşu başlıyor.
Bugün bile hatırlar, hatta belki genç kuşaklar bile bilir Sümerbank basmaları tekstilde, sonra şeker fabrikalarının kurulması vesaire böyle bir hamle başlıyor.
O yüzde 80’i tarımda olan nüfusun içinde bir küçük damla ama bir ilk adım. 1950’ye geldiğimizde hâlâ Türkiye’nin nüfusu yüzde sekseni köylü-çiftçi.
Ama oradan itibaren artık hızlı bir sanayileşme başlıyor ama önce tarımda mekanizasyon da başlıyor. 2 bin traktör vardı Türkiye’de 1950’de 2-3 yıl sonra 40 bine çıktı.

Rezervler birikti

Tabii ki diğer tarım aletleri de arttı. 13 milyon herhalde 1950’lere geldiğimizde 22 milyonuz artık. Bu nüfus bizim ekilebilir topraklara göre çok az, yani ekilmeyen topraklar var hatırı sayılır büyüklükte. Nüfus büyüdükçe yeni genç kuşaklara açıldı o tarlalar. Teknoloji hala eski sayılırdı o dönem. Geleneksel yöntemlerle üretim yaptılar. 1950’de tabii siyasi arka planı da unutmayın. Biz, Avrupa Konseyi, batının müttefiki olduk, Marshall yardımları oldu. Bir de ikinci dünya savaşı yılları var ama orayı geçiyorum. Çünkü savaş koşullarında ilk çılgın enflasyonu ikinci dünya savaşında yaşadık.

Savaşta ithalat zorunlu olarak kısıldı. Akdeniz savaş meydanı… Tarım ürünlerini savaş nedeniyle ihraç ettik. Tarımdan başka bir şey ihraç ettiğimiz yok, arttı mı fiyatları? arttı. Biz de bir güzel rezervler biriktirdik mi? Dolarları biriktirdik, onları da yeni hükümet, Demokrat Parti hükümeti bir güzel ithalata harcadı. Makinaları getirdi. Traktörleri vesaire tabi orada lüks Amerikan arabaları da gelmeye başladı. 1949 doğumluyum, 4-5-6 yaşlarına geldiğimde sokakta tek tük de olsa lüks arabaları şevroleleri görmeye başladık.

Sonra değirmenin suyu bitti.. Mekanizasyonla birlikte hızla tarımsal üretim arttı. Türkiye’nin hem ekonomi, hem toplumsal tarihinde tarımdan, köyden kentlere göç başladı. Çok hızlı bir göç oldu üstelik. Ve bu göç hâlâ aslında devam ediyor. Tabii son dönemde yavaşladı, hatta bir parantez açarsak bugün İstanbul’da koşullar o hale geldi ki yaşam koşulları şimdi. Çoğunluk özellikle düşük gelirler acaba İstanbul’dan Anadolu’ya gidebilir miyiz? Diye düşünmeye başladılar.

Göç neden arttı?

Tarımda mekanizasyon varsa daha az insanla, daha çok üretim yapıyorsunuz demektir. Ve giderek toprakların üretim limitine de erişildi. Tam ne zaman erişildi? Onu da söyleyeyim.. 1960’ların başında eriştik. Ondan sonra o günden bugüne biz kentleşme nedeniyle aslında ekilebilir alanlarımızın yüz ölçümünü giderek yitiriyoruz…

Önce tabii bu çok yavaş başladı ama son yıllarda ne kadar hızlı geliştiğini hepiniz görüyorsunuz. Herkes kendi şehrinde, kentinde eskiden tarım alanları tarlalar bugün sitelerle fabrikalarla doldu.
Bu artış kamu iktisadi teşebbüsleri de (KİT) kapatmadı. Demokrat Parti aksine geliştirmeye devam etti. Kamu iktisadi teşebbüslerini ama. Başka bir gelişme daha yaşandı 1950-54 yılları çok ilginç bir dönemdir. Çünkü tarım üretimindeki büyük artış yaşanırken bir yandan da Kore savaşı başladı.
Kore savaşı başlayınca tahılların fiyatları artıyor. Biz de tahıl üretiyoruz, satıyoruz. Tütün, pamuk ne üretiliyorsa satılıyor ve iyi bir zenginleşme yaşanıyor.

Makro dengeler bozulmaya başladı

O yıllarda çok ciddi bir refah artışı oldu. Bu da işte o demokrat partiye oy veren kitlenin hafızasında altın bir çağ olarak kaldı. O kadar ki bu 1954’te Demokrat Parti tekrar oylarını arttırarak seçimleri kazandı ama savaş bitti, fiyatlar düştü. Merkez Bankası’ndaki rezervler bitti.
Ondan sonra bizimkiler hâlâ büyüme peşinde koştukları için başladılar makro dengeleri bozmaya…
Enflasyon artmaya başladı. Sabit kurdasınız. Öyle bir Türk lirasını Koruma Kanunu çıkmıştı ki 1930’larda eğer cebinizde polis 1 dolar bulursa hapse giriyordunuz. Döviz tabii karaborsaya düştü. Çünkü merkez bankası ithalatçı firmalara o da sabit kurdan işlem yapıyor. Enflasyon almış yürümüş, Türk lirası aşırı değerli. Tabii ki karaborsa oluştu. Bu tabii rüşvetlere yol açtı.
İlk defa Türkiye iş gücü piyasasının ortaya çıktığı ve şekillenmeye başladığı yıllar 1950’li yıllardır.

İşsizlik sahneye çıkmaya başladı

Şimdi o dönemde TÜİK hane halkı işgücü anketi istatistikleri yapmadığı için 1989’da başlayacaktı. Nüfus sayımlarından bakılıyor çalışan, işsiz sayısına. Önce yüzde 3-4-5 giderek 1970’lerin sonuna doğru geldiğimizde hakikaten yüzde 8-9’a kadar işsizlik oranının arttığını ve işsizliğin toplumsal bir yavaş yavaş sorun haline geldiğini görüyoruz.

Tabii bu arada o dönemde önemli bir şey daha var göçle birlikte istihdam piyasası açısından. Tarımda üretim yapan aileler kente gecekondulara yerleşiyorlar. Erkekler ya fabrikada çalışıyor ya bakkallık yapıyor ya başka bir hizmet alanında çalışıyor. Ama gelen kadınlar eğitimli değil, okur yazar olanı bile az. Bunlar köydeyken tarımda çalışıyorladı ancak kente geldiklerinde çalışmaz oldular. Onun için kadınlar iş gücüne katılımı yüzde yirmilere kadar düştü.

Gelişme şöyle özetlenebilir, 1950’den 1980’e kadar ortalama yüzde 5 büyüdü Türkiye. Nüfus da kabaca yüzde ikinin üstünde artıyor. Kişi başına gelir artışı yüzde 2,7. Her yıl gelir reel yüzde 2,7 artıyor.
Ciddi bir refah artışı oldu, ne kadar eşit dağıtıldı o ayrı bir konu ama 1979’a geldiğimizde yarısı hâlâ devlet destekli öbür yarısı özel kesim korunan bir şekilde de olsa sanayileşme başladı. Koç otomobil üretmeye başladı. Gümrüklerle korunuyorlar, üretilen ürünler çok ahım şahım değil ama bir sanayi başlıyor. Genç kuşaklar hatırlar mı bilmem Anadolu üretilmeye başlandı…
Bir miktar ihracat yapmaya bile başlandı. İşgücü piyasasından bahsettik ama finansal piyasa hâlâ yoktu.

İşçi örgütlenmeleri ücretler üzerinde olumlu bir katkı yaptı

1961 anayasasının getirdiği özgürlükler ortamında 1960’ların başında sendika kurma özgürlüğü, toplu sözleşme hakları sağlandı. Avrupa’da 19. Yüzyıldan beri büyük mücadeleler, ayaklanmalar sonucu elde edilmiş bu haklar bizde epey geç bir şekilde gelmiş oldu. Ama şunu söylemek mümkün tabi, bir işçi sınıfı yok ki bu tip ögrütlenmeler de olsun.
Bu sendikalaşma ve toplu sözleşme en azından bunun mevcut olduğu kesimlerde ücret artışları, reel ücret artışlarının olduğunu da gördük. Yani ülke yüze 5 büyürken aslında çalışan sınıfa, emekçi sınıfı da bu büyümeden payını aldı. Ama zaman zaman bu ciddi sorunlar da yarattı. 1969 yılı İzmit’ten başlayan İstanbul’a büyük bir işçi yürüyüşü yaşandı. Grevler artmaya başladı.

Sonraki yılları vasat bir ekonomik kalkınma performansı olarak değerlendirmek lazım.
1960’larda benzer koşullara sahip Güney Kore sanayileşmeyi geliştirdi, ihracatı sanayiye oturttu. Peki onlar ne yaptılar, farkı neydi? Çünkü onlar sanayileşmeyi ihracata oturttular ve bu teknolojiyi de geliştirdiler. Teknolojiyi geliştirmek için eğitim lazım. Bakıyorsunuz ortalama eğitim yılı Güney Kore’de , biz sekiz yıla zor çıkardık.
Ve artık 1980’lere geldiğimizde manzara şöyleydi; büyük bir kriz, kapalı komuta ekonomisi iflas etmiş, muazzam bir cari açık.
Enflasyon yüzde de 100’ü bulmuş. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla yüzde 5 küçülmüş, ciddi bir işsizlik ortaya çıkmış. Sistem iflas etmiş. Şimdi beğeniriz, beğenmeyiz çok eleştirildi ama Türkiye’nin yeni bir sisteme geçmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Öyle veya böyle o yeni sistemi de işte biliyorsunuz o zaman eski DPT Müsteşarı Turgut Özal, sonra da Demirel’in kurduğu azınlık hükümetinde 1980 yılının başında meşhur 24 Ocak kararları ileTürkiye ekonomisi yeni bir sisteme adım adım geçti.

Reel ücret kayıpları yüzde 25’i aştı

1980 darbesi sonrası politik hayat askerlerin kurguladığı gibi olmadı, onların kurturduğu parti değil Turgut Özal’ın partisi kazandı. 1989’da Türkiye artık tamamen bir dünya ekonomisine entegre olmuş bir haline geldi. Ancak, yeterince derin bir finans piyasası yok. Cari denge hâlâ çok açık veriyor. Enflasyon hâlâ çok yüksek. Özal onu indirmeyi beceremedi. 12 Eylül rejiminin dayattığı reel ücret kayıpları yüzde 25’i bulmuştu. 1989’a geldiğimizde bütün onun rövanşını aldıişçi sınıfı. 1989’da muazzam bir ücret artışı oldu. Dış kaynağı diye serbestleştirdiler ama bu seferde ekonomiyi yönetemediler ve 1990’lı yıllarda çok ciddi ev yapımı krizlere sahne oldu. 1990, 1994,1998 ve en sonda 2001.

Türk lirasına güven son derece azaldı

Biz çok farklı bir sisteme girdik. Dolarizasyon arttı. Çünkü siz bu kadar enflasyonu belirsiz fiyat istikrarını sağlayamazsanız döviz kuru bir dönem alıp başını gidiyor. Bir dönem düşüyor. Bir sürü belirsizlik var. Bu durumda insanlar da bu sefer tasarruflarını dövizde tutma yoluna gittiler.Çifte paralı bir sistem. Türk lirasına güven son derece azaldı. Tabii ki 2001 reformu 2001 krizi aslında yine bu sistem içinde kalmak şartıyla çok önemli bir dönüm noktasıdır. Belki onunla tamamlayabiliriz. 2001 krizi de yine ev yapımı bir kriz bir. Yani biz yarattık onu. Daha doğrusu hükümet yarattı. Bazı şeyleri sürdüremediler IMF’yle aslında anlaşmış durumdayız. 2000’in başında enflasyon çok yüksek düşürmeye çalışılıyor. Bunun bedelini ödemek istemediler. Bir bedeli olduğunun farkında olduklarından da emin değilim hükümet olarak. Sonunda kıyamet koptu. 2000 Kasım ayında bir takım bankalar battı. Alelacele IMF ciddi bir para yolladı tekrardan. Ama bizimkiler gerekli tedbirleri almayı reddettikleri için zaten piyasada faizler de alıp başını gitti.

İşgücü piyasası 1950’lerde kurulduğu

Türkiye’de işgücü piyasası1950’lerden itibaren yavaş yavaş ortaya çıktı. Nereden baksan sanayide de gelişme oldu. Ücretli kesim hani 1920’lerde 1930’larda tamamen marjinalken çoğunluğa geçti. Bugün aşağı yukarı çalışanların yarıdan fazlası ücretli, ücretli, maaşlı veya yevmiyeli.
İstihdam çok önemli çünkü bir taraftan Türkiye hâlâ nüfusu artan bir ülke. Bu ne demek? Her her yıl yeni bir 15 yaş üstü kuşak ekleniyor iş gücü piyasasına. Bunların erkek takımı tabii ki mi 15’ten sonra, artık 18’den sonra giriyor. O yıllarda çoğu 15 itibaren çalışmaya başlıyordu ya da iş aramaya başlıyordu.
Kadınlarda ortalama eğitim içinde yüksek öğrenim mezunu kadınların büyük bir hızla arttı. Arttıkça tabii ki katılım arttı. 1950’lilerde yüzde 20’lere kadar düşen kadın istihdamı 1970’lere gelindiğinde arttı, şimdi yüzde 35’e geldi.

2010’larda eğitimi düşük kadının da payı arttı

Eğitim düzeyleri itibariyle katılıma baktığımız zaman bizim Avrupa’nın en kötü, en düşük kadın iş gücüne katılım oranlarına sahip 2 ülkesi var İtalya ve Yunanistan. Burada kadının istihdama katlımı yüzde 50 küsurlardır. Biz hâlâ 35’teyiz ama yüksek öğrenim kadınlarda iş gücüne katılım oranlarımız hemen hemen eşit. Dolayısıyla bir eğitim düzeyi yükseldikçe tabi katılıyorlar ama son yıllarda 2010’lardan sonra düşük eğitimli kadınlar da işgücüne daha fazla katılmaya başladı.
Şimdi dolayısıyla lafı nereye getireceğim iş gücü hem nüfus nedeniyle hem kadınların iş gücüne katılımındaki artış nedeniyle artıyor mu her yıl? Kabaca 700 – 800- 900 bin artıyor. Siz bu kadar istihdam yaratmalısınız ki hiç olmazsa işsiz sayısınız. Sabit tutun. Bu kadar istihdam yaratmak demek yüzde 2, 2,5 daha fazla hatta istihdamı arttırmak demek. Her yıl bunu artırmak için büyümeniz lazım. Bu büyümenin de kaliteli ve uzun ömürlü olması için verimliliğe önemli ölçüde dayalı olması lazım. Bu şu demektir, en az yüzde 5 – 6’lık büyüme olmalı ki piyasa giren insanlar iş bulabilsin.

O büyük resesyonun etkili olduğu 2008 -9 yılında tabii ki böyle olmadı. Çünkü bu krizlerde biz bu büyümeleri tutturamadık. Ciddi şoklar yaşadık ve dolayısıyla işsizlik de bu kriz dönemlerinde patlama yaptı. Hâlâ yüzde 9, yüzde 10 civarındayız ve bizim kadın iş gücüne katılımımız geride. İş gücü piyasası açısından ve işsizlik sorunu itibariyle Türkiye hâlâ ciddi bir başarı yakalayabilmiş değil.

Hizmetler sektöründe arttı

Türkiye’de önce tarımda çalışan yurttaşlar, sonra ağırlıklı olarak sanayide çalışıyorlardı. Şimdi ağırlıklı olarak hizmetler sektöründe çalıştıklarını görüyoruz. Bu bir kere sadece Türkiye için değil, genelde gelişmekte olan ülkelerde de hatta bazı gelişmiş ülkelerde de sanayisizleşme fenomeni diye bir sorun bir gözlem epey bir süredir iktisatçılar arasında tartışılıyor. Şimdi normali nedir? Yani iyi örnekler ya da tarihteki başarılı örneklere göre önce sanayileşirsiniz. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçersiniz. Tabi ki paralel olarak hizmetler de gelişir bu dönemde. Ama esas ana gövde sanayi olur. Sanayinin payı GSYİH içinde en büyük paydır. Çalışanların çoğu artık sanayide çalışır. Ancak zenginleşme arttıkça hizmetlere olan talep artmaya başlar. Tatiller, oteller, eğitim, finans ve sağlık da hizmetlerin içinde olduğu için tabii ki zenginleştikçe daha iyi eğitim, daha pahalı eğitim, daha sağlık, daha daha çok harcama vesaire tamam. Tamam, normali budur.

Erken sanayisizleşeme sorunu var

Şimdi gelişmiş ülkeler, zengin ülkelerde ne oluyor? Tarım yüzde 3-4 çalışan sayısı. Sanayide yüzde 20 civarında, gerisi yüzde yetmişi hizmetlerde. Şimdi erken sanayisizleşme meselesi söz konusu bazı yerlerde. Türkiye sanayileşmeye geriden başlayan geç kalmış bir ülke. Türkiye böyle bir ülke sanayi kuruyor, yüzde 24-25’lere çıkıyor ama hâlâ tarımda yüzde 20 küsur nüfus duruyor. Ondan sonra o yüzde 25’e geldikten sonra sanayinin payı azalmaya başlıyor ve hizmetler büyük bir süratle yükseliyor. Türkiye bunu yaşadı, başka ülkelerde de yaşandı. Buna erken sanayisizleşme adını veriyoruz bu olguya. Bu iyi ve sağlıklı bir şey değil. Yani biz zenginleşmeden önce hizmetlere girdik.

Vasat bir başarı söz konusuna

Düzey elbette küçümsenmemeli ama başka ülkelerle karşılaştırdığımız zaman vasat bir başarı olarak gözüküyor. Bir de bunun bölüşümü, eşitsizliği, gelir eşitsizliği var. Avrupa’da bir numarayız gelir eşitsizliğinde. Bir de bölgeler arası olağanüstü gelir eşitsizlikleri ve işsizlik eşitlikleri var. İşgücü piyasasında 26 bölgemiz var gün. Mardin Şırnak, Siirt vesaire bölgesinde ve birkaç diğer bölgede işsizlik oranı yüzde 30’dur. Batının bazı yerlerinde Manisa, Kastamonu, Bartın yüzde 7-8’dir. Yani uçurumu görebiliyor musunuz? Aslında Türkiye’de bir tane iş gücü piyasası da yok. Aslında çok sayıda iş gücü piyasası var.

Bloomberght

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.