EKONOMİ
Prof.Dr. Yeldan: Üçüncü nesil kriz
Türkiye’nin ‘üçüncü nesil bir kriz’ yaşadığını söyleyen Prof. Dr. Yeldan, “Durgun, düşük ücretli, düşük yatırım performanslı, vasıfsızlaştırılmış bir ülke olmanın krizini yaşıyoruz” dedi. Yeldan, kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu kaydetti.
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye seçim döneminde neler yaşadı? 2026’ya ertelenen tek haneli enflasyona kadar ülke ekonomisini ne bekliyor? Yaşanan enflasyonun kaynağı ne? Ülkenin içerisinde bulunduğu bu döneme ‘kriz’ denilebilir mi? Prof. Dr. Erinç Yeldan ile tam 59 dakika boyunca bu sorular çerçevesinde sohbet ettik. Özetleyecek olursak, Yeldan, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu dönemi ‘üçüncü nesil bir kriz’ olarak tanımlıyor. Prof. Dr. Yeldan, kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu kaydetti.
Seçim öncesi ve sonrası birbirinin zıttı ekonomi politikaları ile karşı karşıyayız. Öncelikle buradan başlayabiliriz. Son bir seneyi nasıl ele alırsınız?
Son bir sene çok uzun ve karmaşık tarihçe. Kısa bir süre gibi gözüküyor ama içerisinde neredeyse her gün, her saat mikro ihtiyati tedbirler, makrosunu geçtim artık! Güncel tedbirler aracılığıyla bir yapboz tablosuna dönmüş ekonomi idaresi oldu. Bunu bir iki cümleyle özetlemek zor ama tasarımın genel hatlarıyla özetlemek gerekirse şunu diyebiliriz: 2015-2016’dan başlayarak AKP ekonomi idaresi, iktidarını bir arada tutabilmek için yepyeni rant kaynakları oluşturmak durumundaydı. Hemen hemen iktisat biliminin bütün kısıtlamaları, bütün koşullandırmaları şu veya bu şekilde ötelenip, rant ve haksız kazançlar yaratmayı amaçlayan yapboz politikaları sürdürüldü.
Ulusal ekonomi, deyim yerindeyse ‘ucuz bol kredi’ye kavuşturuldu. Bunun için de düşük faiz politikası, aynı zamanda propaganda malzemesi olarak dini motifler de kullanılarak, kamuoyunda sanki Türkiye’de yepyeni bir büyüme modeli tasarlanıyormuş gibi devreye sokuldu. Bütün bu karmaşanın bir bedeli olacaktı. Yüksek enflasyonla bu politikaların bedeli ödenmekte.
Seçimden hemen sonra büyük medya ve ‘rasyonale dönüş’ şovuyla bu işi bilen ekip görev başına getirildi imajı kurgulandı. Haziran ayından sonra Türkiye’de izlenen politikalar, doğrudan doğruya yerli ve uluslararası finans sermayesinin potansiyel bir döviz krizi ve yüksek enflasyondan tahrip edilmiş finansal varlıklarını onarma stratejisidir. Türkiye’de hemen hemen hiçbir teknolojik veya rekabetçi hamle söz konusu değilken, doğrudan doğruya finans sermayesinin kayıplarını telafi etme, onarma stratejisi gündeme konulmuştur. Mehmet Şimşek uluslararası finans sermayesinin ‘en güvenilir’, ‘en gözde’ teknokrat idarecisi öyküleriyle bu görevi üstlenmiştir. 2023 yaz ayları, aynı AKP’nin hemen 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş programını devralması, 2009 küresel krizi sonrasında tekrardan finans sermayesinin kayıplarını onarmak için attığı adımların bir uzantısıdır. Ne var ki, AKP ekonomi idaresinin siyasi ve ekonomik reel gerçeklerle karşılaştığında, 2003-2008 veya 2010-2015 kadar elinin rahat olmadığı bir konjektördeydik. Artık o dönemlerdeki gibi bol sıcak para sermayesinin mevcut olmadığı bir konjonktürdeyiz; AKP’nin güvendiği “yabancılar” da bir türlü gelmiyor.
Bir de 2024 yerel seçimleri var…
Çok yüksek enflasyon ile yerel seçimlere gidilecek. AKP için hayat memat meselesi olan İstanbul metropolünün artık kaybedilmemesi lazım. Çünkü İstanbul AKP’nin çok ihtiyaç duyduğu imar rantlarının, kent rantlarının ana kaynağı. Deprem dönüşümü, Kanal İstanbul gibi çok büyük projeler altında oradaki kent ormanlarının arazilerin kentsel dönüşüm altında yerleşme merkezlerinin yeniden inşaat rantına dönüştürülmesi ancak ve ancak İstanbul’un kazanılmasıyla söz konusu olacak.
Neredeyse iki sene sonra artık enflasyonun tek haneye düşeceğini öngörmüş durumdalar. Yani enflasyonla mücadele 2026’ya kadar devam edecek bir tasarım olarak gözüküyor. Kaçınılmaz olarak enflasyonla mücadelenin geciktirilmesi, döviz kurundaki olumsuz konjonktürü devam ettirecek. Bunun baskılandırılması, TCMB’ye büyük maliyetlere neden olacak. Türkiye’nin cari işlemler dengesindeki olumsuz eğilim sürdürülecek ve bunun yarattığı işsizlik baskısı ücretleri daha da aşağıya çekecek.
Artık yerel seçimlerdeki siyasi rekabet kısıtları ortadan kalktıktan sonra da AKP, emek aleyhtarı yüzünü çok daha somut bir şekilde sergileyecek.
Fakat yüksek enflasyon ortamında yani 2024’ün mayıs ayına kadar yükselmesi öngörülen enflasyon ortamında bu bir kaşık bal ile yamalanmış düşük orta gelir ücretli kesim, bir buçuk 2 ay içinde en geç aslında hayat pahalılığının devam etmekte olduğunu fark edecek.
KÂR İTİLİMLİ ENFLASYON
Hocam, ücretler konusunda klişeleşmiş, her ücret artışı gündeminde ortaya atılan tartışmalar var. Türkiye’de dahi enflasyonun kaynağı nedir? Ücret artışlarının enflasyona etkisi nasıl oluyor?
Biz, çok yakın bir süre içerisinde Korkut Boratav hocanın liderliğinde Ahmet Haşim Köse arkadaşımla beraber İktisat ve Toplum Dergisi için bir çalışma yürüttük. Çok uzun süreli bir çalışmaydı. Üzerinde 3-4 aydır çalışıyorduk. Burada bütün dünyada tartışılmaya başlayan ‘Enflasyonun ana kaynağı, bileşenlerin nedir ?’ sorusuna Türkiye verileri kullanarak yanıt bulmaya çalıştık.
Ana yaklaşımımız Türkçe’de kâr itkili enflasyon olarak biliniyor. Ücret maliyetlerinden değil ücretlerin bastırılarak kâr oranlarının yükseltildiği yepyeni bir üretici enflasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye çalıştık. Washington’da emek yanlısı, Ekonomik Politikaları Araştırma Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalarda Amerika için örneğin; 1979-2019 dinamiklerinin tersine artık ücretlerin Amerikan enflasyonu içerisindeki sorumluluğunun payı yüzde 8’iken kâr marjlarının payı yüzde 54 olarak belirleniyordu. Biz de Türkiye’de 2015’ten başlayarak 2021 sonuna kadar kâr marjlarının Türkiye genelinde yüzde 14’ten yüzde 22’ye, sanayi sektörleri ortalamasında ise yüzde 11’den yüzde 18’e kabaca 7 puan yükseltildiğini ve bunun da üretici fiyat enflasyonunda özellikle çok belirleyici bir unsur olduğunu gösterdik.
Reel ücretlerin ise sanayinin hemen hemen bütün sektörlerinde ve Türkiye ekonomisi ortalamasında kabaca yüzde 10 ile yüzde 20 arasında geriletilmiş olduğunu gösterdik. Asgari ücretteki yamalara, memur maaşlarındaki ötelenmelere rağmen bu kâr etkili enflasyonun dinamikleri o kadar dirençli, o kadar uzun süreliydi ki ücretlerdeki bu 1-2 aylık iyileştirmeler emekçiye refah artışı sağlamadı, ücret artışı getirmedi. 2021 sonu itibariyle 2015’e göre emeğin milli gelirden aldığı pay yaklaşık 10 puan geriletildi. Reel ücretler yaklaşık yüzde 15 ile yüzde 25 sektörlere göre reel olarak geriletilmiş oldu.
Bütün bu çalkantılı dönemin maliyeti, düşük orta gelirli, yüksek orta gelirli bütün ücret gruplarına, özellikle düşük vasıflı, genç kadın emekçilere, kayıt dışı çalışan erkek emekçilere, yüklenerek, dibe doğru yarış içerisinde reel ücretler reel gelirler geriletilmiş oldu.
Anlık yükseltmeler, yandaş medya gruplarının vitrinde ‘halkımızı enflasyona ezdirmeyeceğiz’ propagandası sürdürülürken, ücretlilerin gelirlerinin böylesine tahribatı son derece pasif, edilgen ve olası iktidara geldiğinde de AKP’den farklı olarak emekten, halktan yana ne yapacağını bir türlü açıklayamayan, hatta buna da inanmayan, başarısız ve şu anda da kendi içerisinde liderlik kavgasına düşmüş parçalanmış muhalefetin de eseri.
Bu günkü sonuçlara bakarsak 1970-1980 enflasyonuna göre çok farklı bir enflasyon dinamiğiyle karşı karşıyayız. Hem Türkiye’de hem de kapitalizm merkez ekonomilerinde.
İzlenmekte olan politikalar 2026 sonrasına ötelenmiş enflasyonla mücadele, kısa dönemde de finans sermayesinin kayıplarını en aza indirgeyecek, yabancı yatırımcı –geldi –geliyor -gelmek üzere -kapımız ardına kadar açık, söylemiyle finans kapitalin önceliklerine hizmet eden bir ekonomik anlayışıyla karşı karşıyayız.
Burada da dramatik olarak herhalde en çarpıcı yanılsama şu: Yabancı yatırımcı denilen şahıs aslında yatırımcı değil finansal spekülatör. Reel sektörde yeni teknoloji, yeni fabrika, yeni iş sahası açacak yeni üretkenlik artışına yol açacak teknolojik hamleden gerçek anlamda sermaye yatırımından değil, spekülatif para sermayeden bahsediyoruz. Oradaki ‘yatırım’ sözcüğü de aslında herhalde iktisat medyasının en büyük yalanlarından tanesi olarak karşımızda duruyor.
Belirsizlik ve güvensizlik ortamında elindeki ürünü daha yüksek kâr oranıyla satma olanağına sahip olan çoğunlukla tekelci işletmeler, bunu sonuna kadar kullanıp enflasyon dinamiklerini bu şekilde harekete geçiriyorlar.


Ve uzun süre sabredeceğiz…
Bakın enflasyonu 2026 sonuna kadar yani bu söz telaffuz edildiği zamandan, yaz aylarından başlarsanız neredeyse 3 sene öteledik. 3 sene ‘sabır’ edeceğiz. Hakikaten 3 senelik zaman dilimi varsa enflasyonu tek haneye düşürmek, büyüme hızımızı tekrardan yüzde 5’e kalıcı olarak monte etmek için klişe ön yargılı basit ‘ücret maliyetlerini düşürmek zorundayız’ gibi sloganlarla değil ekonominin ve dünyanın gerçekleriyle beraber hareket etmek durumundayız. Mademki sabır isteniyor, bu sabrı sonunda rekabetçi daha verimli daha üretken bir ekonominin ön koşullarını yaratmak için kullanmak zorundayız, fedakarlıkları emekçi halka yıkarak değil.
TÜRKİYE KRİZİN İÇİNDE
Türkiye’nin ekonomik krizde olduğu veya ucundan döndüğü yönünde görüşler var. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bu döneme ekonomik kriz diyebilir miyiz?
Bu çok önemli bir soru. Türkiye bir krizin içinde, bunu net bir şekilde ifade edebilirim.
Ekonomik kriz, iktisat tarihinde dinamikleri, çözüm yolları dahil olmak üzere birkaç kategoride değerlendirilir. 70-80’lerin krizlerinin özellikleri şöyle sıralanabilir: ‘Popülist’ müdahaleler, siyaseten rastgele politikalar izleyen bir devletin sorgusuz sualsiz yaptığı harcamalar, döviz kurlarının çoğunlukla sabit olduğu rejimler, denetleyici mekanizmalarının piyasaların regülasyonunun tamamlanmadığı koşullar. Bunlara birinci nesil krizler diyorduk.
Sonra finansal serbestleştirmeyle beraber, Sovyet sistemi sonrasında kurulan finansal küreselleşme altında finansal sermaye hareketlerinin aşırı oynak, belirsizlik yaratan spekülatif saldırıları altında peş peşe yaşanan krizler geliyor. Çoğunlukla da iktisatçıların “ahlaki tehlike” diye tanımladığı, bir yerde bir rant mekanizması kaçınılmaz olarak krizi tetikliyor. Meksika 1994, Arjantin 2001, Türkiye 2001, Türkiye 1994, Brezilya 1998, Asya ülkeleri 1997 gibi… Bunlar da ikinci nesil krizlerdendi. Her 2 kriz biçiminin ve bizde oluşan kriz algısının tezahürü: Derin bir çöküş, banka iflasları, şirket iflasları, döviz kurunda muazzam hareketlenme, işsizlik…
94-2001’i hatırlayacak olursanız, Türk lirasının birdenbire yüzde 50-60 reel olarak değer kaybetmesi, enflasyonun fırlaması onlara yetişmeye çalışan gecelik faizlerin yüzde 400-500 çıkması, para piyasasının fon piyasasının çökmesi… Nihayetinde sermaye el değiştirirdi. Yakınlarda yitirdiğimiz Jim Crotty hocanın sözleriyle, ‘Sermaye hiçbir krizi boşa geçirmez, sarf etmez’ sözünü kanıtlar nitelikte rakamlara baktığınız vakit yepyeni bir denge sürdürülüyor, anlık bir muazzam çöküş söz konusu değil. Ama enflasyon, döviz kuru, finansal piyasalar ve büyüme, işsizlik tekrardan rehabilite edilmiş, toplumsal maliyetleri emeğin üzerine yıkılmış, yolumuza devam ediyoruz. Üçüncü nesil diye hitap edilen bir kriz dalgasıyla karşı karşıyayız. Bu üçüncü nesil krizler, uzun vadeye yayılmış bir durgunluk, süregelen işsizlik, “büyük durgunluk” diye anılan düşük üretkenlik ile tezahür ediliyor. Kapitalizm bir türlü yeni bir ivmelenme gerçekleştiremiyor, finansal rantlar ile tekelci karlarını beslemeye çabalıyor. Kabaca ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekte kuşkusuz.
Peki hocam, bu üçüncü nesil krizin Türkiye’ye has özellikleri var mı?
Arka planda ana dinamik bir türlü üretkenlik kazanımlarını harekete geçiremeyen, uluslararası çalışma örgütünün tanımıyla ‘insan onuruna yakışır’ yüksek ücretli, güvenceli istihdam biçimlerini bir türlü yaratamayan kapitalizm gerçeği var. Türkiye de uluslararası iş bölümüne ucuz iş gücü ve ucuz ithalat deposu olarak katılan ‘taşeron ekonomi’ sıfatıyla büyük durgunluktan nasibini alıyordu.
Buna Türkiye’nin yaşadığı hukuk ve bürokrasi cinayeti, eğitim cinayeti, gençlerimizin geleceklerinden umudunu kesmeleri, sanayicinin ihracatçının Türkiye coğrafyasından umudunu yitirmeleri, Anayasa mahkemesinin bir ‘terörist’ ilan edildiği, hukukun çiğnendiği, Boğaziçi Üniversitesi’nden örneklerle eğitimin her kademesinin Anaokullarına kadar vasıfsızlaştırıldığı, İslamlaştırıldığı, çağdışılaştırıldığı bir ekonomi içindeyiz. Korkut hocanın betimlemesiyle, büyük çürüme…
Bütün bunların tezahürü sanki bir düdüklü tencerenin sibobu gibi yüksek enflasyon olarak tezahür ediyor. Bu anlamda bir krizin zaten ortasındayız. 1. ve 2. nesil krizlerde gördüğümüz muhteşem çöküşü değil, düşük ücretli düşük üretkenlikle düşük yatırım performanslı sıradanlaşmış vasıfsızlaştırılmış bir ülke olmanın krizini yaşıyoruz.
Bu bugüne kadar gördüğümüz krizlerden farklı. İşte o yüzden de zaten bir-iki kaşık bal ile sanki düşük gelirli vatandaşlarımıza birtakım kaynak transferleriyle “kriz olmadı” denilirken, aksine bu yeni biçim genel durgunluk krizi devam ediyor.
Kavva GÜMÜŞKAYA-BİRGÜN
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Dünya Kupası'nda devlerin savaşında muazzam ekonomik başarı 19/07/2026
- Merz'den kapsamlı kabine değişikliği mesajı 19/07/2026
- Dr. Can Fuat Gürlesel hayatını kaybetti 19/07/2026
- MÜSİAD Başkanı Özdemir, yılın ikinci yarısına ilişkin beklentilerini açıkladı 19/07/2026
- Trump'tan İran'ın mutabakat açıklamasına yanıt 19/07/2026
- Engelli araç ithal işlemlerinde randevu sistemi geliyor 19/07/2026
- Elektrikli araç şarj hizmetlerinde büyük artış 19/07/2026
- İran'dan Kuveyt'teki ABD hedeflerine saldırı 19/07/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi - 19 Temmuz 2026 19/07/2026
- ABD'den ölen askerleri için misilleme saldırısı 19/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
