Connect with us

ŞİRKETLER

2024’te Çalışan Konfor alanı

Yayınlanma:

|

Hayatınızın yaklaşık üçte birini işte geçirdiğiniz gerçeğini hiç düşündünüz mü? Bu, işyerinde mutlu olmanın ve iyi iş çıkarmanın önemini ciddi şekilde yeniden düşünmenizi sağlıyor. Geçtiğimiz çeyrek yüzyıl boyunca “işyeri refahı” kavramı neredeyse küresel düzeyde tanınmaya ve kabul görmeye başladı. Aslına bakılırsa, çoğu kuruluşta neredeyse hiç var olmayan bir durumdan, kesinlikle tartışılamaz bir duruma geçiyor.

Peki sağlıklı yaşam zirveye ulaştı mı? İşverenler yalnızca onay kutusu gerekliliğini yerine getirmekle yetiniyor mu? Yoksa proaktif olarak geçmişten dersler çıkarıp, zihinsel ve fiziksel sağlığımızı iyileştirecek, daha üretken ve keyifli bir çalışma ortamı yaratacak önemli trendleri mi önümüze koyuyoruz? 2024 ve sonrasında başarılı bir organizasyonda “İşyerinde Refah” nasıl görünecek?

2023 sonuna gelirken çalışanların ruh sağlığı ve refahına verilen önem, kurumsal stratejiler içerisinde “sahip olunması güzel olur”dan “sahip olması gereken”e dönüştü.

Kurumsal dünya sürekli olarak geliştikçe daha sağlıklı, daha mutlu ve daha üretken bir işgücünü teşvik etmeye yönelik yöntem ve uygulamalar da gelişiyor. HR.com Research Institute’un 2023 raporuna göre sağlıklı yaşam hâlâ birçok şirket için en önemli öncelik; ancak aynı zamanda kurumsal stratejinin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Son iki yılda, tüm kuruluşların yarısından fazlası refah programlarında orta düzeyde sonuçlar bildirdi; neredeyse yüzde 20’si yüksek derecede başarı bildirdi. Dahası, şirketler fiziksel sağlığın ötesine geçen refah ve farkındalık programlarına giderek daha fazla yatırım yapıyor. Devam eden zihinsel sağlık girişimleri, farkındalık programları ve danışmanlık hizmetlerine erişim, kapsamlı refah stratejilerinin ayrılmaz bileşenleri haline geliyor. Bu önlemler, sürekli olduklarından ve çalışanların refahına yönelik daha geniş, uzun vadeli bir planın parçasını oluşturduklarından, daha kalıcı sonuçlar veriyor. 2024 senesi ile birlikte, çalışanların yüzde 59’u mevcut işverenlerinden daha iyi sağlık ve refah programları sunan bir şirkette işe girmeyi önceliklendireceklerini söylüyor.

2023 Aralık sayısı Forbes dergisinde Kara Denninson tarafından kaleme alınan bir yazıda çalışanların sağlığına ve mutluluğuna öncelik veren şirketlerin uzun vadeli başarıya ulaşma olasılığının yüksek olduğu belirtiliyor. Bu şirketler, çalışanları şirket içinde tutma, gelir artırma ve üretkenliği artırma konularında başarılı oluyor. Özellikle Z kuşağı gibi günümüzün çalışanlarının, kendi refahlarına uygun bir çalışma ortamında potansiyellerine ulaşmalarının ve genel üretkenliğe katkıda bulunmalarının önemi vurgulanıyor.

2024 ile birlikte çalışanların refahına odaklanan ve bunu şirket kültürü olarak benimseyen şirketlerin iş büyümesi hızlanıyor. Çalışan mutluluğunun bir kuruluşun kârlılığı üzerinde önemli bir etkiye sahip olabileceği bir sır değil. U.S. Bureau of Labor Statistics’e göre, kurumsal iş dünyasında işten ayrılma oranlarının yüzde 60’a vardığı bir dönemde, çalışanların çalıştıkları şirketlerde kalma oranını artıracak proaktif stratejiler benimsemek için daha iyi bir zaman olamaz. Şirketler, çalışanlarının ruh sağlığını destekleyen bir çalışma kültürüne ve refahına yatırım yapmalıdır; bu, sürekli personel değişimini azaltmalarına ve yeni yetenekleri işe almanın şaşırtıcı maliyetini ortadan kaldırmalarına olanak tanır. Z Kuşağı olarak adlandırılan ve ruhsal sağlık sorunlarına duyarlı bir nesil olan yeni nesil, bireysel veya kurumsal başarı istedikleri kadar, aynı şiddetle duyulmak ve görülmek istiyor. Şirketler, özellikle Z Kuşağı çalışanlarına aitlik duygusunu verecek şirket refah uygulamalarını ne kadar erken benimserse, onları o kadar uzun süre meşgul ve üretken tutabilir. Sonuçta kimse kendisine ihtiyaç duyulmadığını hissettiği bir yerde bulunmak istemez.

2020’den bu yana hibrit, esnek, uzaktan ve ofis çalışmasıyla ilgili işverenler ve çalışanlar arasındaki görüşmeler devam edecek. Ancak dünya çapında pek çok kişi için ofise dönüş büyük ihtimalle gündemde olacak. KPMG CEO Outlook anketi, dünya genelinde liderlerin yüzde 64’ünün 2026 yılına kadar ofis içi çalışmaya tam bir dönüş öngördüğünü ortaya çıkardı. Bundan dolayı şirket refah ve kültür çalışmalarının önemi artıyor. Şirket refahı bağlamında tüm şirket çalışanlarını aynı anda memnun etmek pek gerçekçi olmamakla birlikte, 2023 yılında yüzde 63’e varan devir oranları göz önüne alındığında, işverenler bu durumun ideal olmadığı konusunda hemfikirdir.

Sonuç olarak, liderlerin ve şirketlerin yeni dünya düzeninde insan ve refah boyutuna odaklanmaları, çalışanların fiziksel refah, zihinsel refah, sosyal refah, finansal refah ve spiritüel refah alanlarını destekleyerek, onlara gerekli motivasyonu sağlamak, şirketin ciro ve kârını önemli ölçüde arttırmakla kalmayıp, çalışanların daha iyi katılımına, hastalık nedeniyle devamsızlıkların azalmasına ve daha yüksek performans ve üretkenliğe yol açıyor.

2024 yılında, yenilikçi teknolojiler, bütünsel yaklaşımlar ve çalışan sağlığını ve mutluluğunu ön plana çıkaran yenilenen organizasyonel anlayışla karakterize edilen çalışan refahı stratejilerinin kavramsallaştırılması ve uygulanması eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşacak. Çalışanların iş arkadaşlarıyla, yöneticileriyle, liderleriyle ve kuruluşlarıyla olan ilişkileri önemli ölçüde gelişiyor. Gallup 2023 State of the Global Workplace 2023 raporunda, yöneticilere kuruluşlarının 2023’te ne gibi değişiklikler yaptığı sorulduğunda, yüzde 64’ü çalışanlara ek iş sorumlulukları verildiğini söyledi. Yüzde 51’i ekiplerin yeniden yapılandırılmasını belirtti. Yüzde 42’si ise bütçe kesintilerini bildirdi. 2024’te kazanmak için liderlerin, işgücünün ve organizasyon kültürünün değişen ihtiyaçlarını daha iyi desteklemek için yönetim stratejilerini yeniden düzenlemeyi düşünmeleri gerekiyor.

Bu yazıda, 2024’te iş refahı konusunda gemiyi yönlendirecek altı temel refah trendini inceliyoruz.

1. Çalışan refahının anahtarı olan kültür, liderlik ve yönetim davranış uyumunu sağlayın.

2024 yılında daha fazla işletme, yüksek duygusal zekâ ve empati ile donatılmış liderler yetiştirmeye büyük önem verecek. Kendi refahını ön planda tutan ve sağlıklı çalışma alışkanlıklarına örnek olan liderler, organizasyon genelinde olumlu bir dalgalanma etkisi yaratır. Refah yöneticileri tarafından hazırlanan liderlik geliştirme programları, stres yönetimi, etkili iletişim ve destekleyici bir çalışma kültürünün yaratılmasına odaklanan bileşenleri içerecek şekilde gelişiyor. Ekiplerinin refahını anlayan ve bunlara öncelik veren liderlerin zorlukların üstesinden gelmek, işbirliğini teşvik etmek ve sonuçta başarıya ulaşmak için daha donanımlı oldukları kabul edilmektedir. İşgücünün refahına değer veren bir kültür, liderlerin olumlu çalışma alışkanlıklarının örnekleri olarak hizmet ettiği tepeden başlar. Bu yaklaşım, refahın yalıtılmış bir girişim olarak değil, kurumsal yapının ayrılmaz bir parçası olarak algılandığı çalışan refahını artıran kültürel bir değişim yaratır.

2. Tükenmişlik sendromunun önlenmesine öncelik verin.

2023 Şubatta Forbes’ta yayınlanan ‘’New Outlook On Burnout For 2023: Limitations On What Managers Can Do’’ yazısına göre Slack tarafından yakın zamanda yapılan bir anket, tükenmişliğin küresel olarak arttığını ortaya çıkardı. Orta düzey yöneticilerin yüzde 43’ü tükenmişlik yaşadığını bildiriyor ve bu diğer çalışan gruplarından daha fazla. İş tükenmişliği hem insanları hem de kariyeri öldürüyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), tükenmişliği, Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’ndaki durum da dahil olmak üzere başarılı bir şekilde yönetilemeyen kronik işyeri stresinden kaynaklandığı düşünülen bir sendrom ve tıbbi bir teşhis olarak sınıflandırıyor. İşinize olan zihinsel mesafenin artması, işinizle ilgili olumsuzluk veya alaycılık duyguları, mesleki etkinliğin azalması tükenmişlik (burnout) sendromu sayılıyor. Ne yazık ki tükenmişliğin hızlı bir çözümü yok, çünkü iyileşme zaman alıyor. Bu, tükenmiş çalışanın kariyerinin gidişatını yok etmekle sonuçlanabilir. En büyük panzehir önleyici tedbirlerdir. Gallup’ın Wellbeing at Work araştırmasının yazarları Jim Clifton ve Jim Harter tükenmişliği önlemek için beş eylem öğesi sunuyor: Kuruluşunuzdaki herkesin güçlü yönlerini bildiğinden emin olun. Yüksek gelişim kültürüne yol açan, çekicilikten işe alıma, katılım ve performansa kadar bir çalışan deneyimi tasarlamak için güçlü yönlere dayalı bir strateji kullanın. Kötü niyetli yöneticileri kaldırın. Hiçbir kuruluş, işlerin yapılmasına güvendiğiniz insanların hayatlarını mahveden yöneticilere tolerans göstermemelidir. Günümüzün iş gücünde, kötü yöneticiler en büyük riskinizdir. Becerikli yöneticiler patronluktan koçluğa geçiş yapmalı. Yöneticilerinizin zihniyetini patrondan koça dönüştürmek için kanıtlanmış yöntemleri kullanın. Bunu, yüksek performanslı ekipleri öğrenmekle başlayan, bir yıl süren bir yolculuk olarak düşünün. Her yönetici en az haftada bir kez hedef belirleme ve anlamlı geribildirim sağlama konusunda uzmanlaşmalıdır. Mutluluğu kariyer gelişimi konuşmalarının bir parçası haline getirin. Yöneticiler güveni sağladıktan sonra ekipleriyle birlikte sadece kariyer hedefleri ve gelişim hakkında değil, yaşam, genel amaç ve refah hakkında da büyük hayaller kurabilirler. Daha az çalışmak, daha mutlu çalışmak anlamına gelmiyor. Bu nedenle, kuruluşunuzda kariyer refahını odak noktası haline getirmenin yollarını bulmak önemlidir.

3. İş-yaşam dengesinin sağlanmasında esneklik ilkesini unutmayın.

Araştırmalar her ne kadar 2030 senesine kadar tam zamanlı ofis hayatına geri dönüleceğini ortaya çıkartsa da, Trajectory tarafından yürütülen araştırmaya göre evden çalışan kişilerin yüzde 54’ü gelecekte daha fazla boş zaman ayırmayı planladığını ifade ediyor. Uzaktan çalışma ve hibrit, çalışanların refahını artırmak ve çalışanların esnekliğini ve özerkliğini artırmak için kasıtlı bir seçim haline geldi. Bu değişim, yalnızca daha iyi bir iş-yaşam dengesi arayışından değil, aynı zamanda üretkenlik üzerindeki fark edilebilir olumlu etkiden de kaynaklanmaktadır. Araştırmalar, uzaktan çalışanların genellikle daha düşük stres düzeylerine sahip olduğunu ve zihinsel sağlıklarının iyileştiğini, bunun da genel bir refah duygusuna önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteriyor. Geleceğe bakıldığında işletmeler, uzaktan çalışmanın faydalarının ekip bütünlüğünden ödün vermeden optimize edilmesini sağlayarak kesintisiz uzaktan işbirliğini kolaylaştıran en son teknolojilere yatırım yapmaya hazırlanıyor. Dahası, şirketler artık çalışanların yalnızca işçi olmadığının farkına varıyor; onlar kişisel yaşamları, tutkuları ve ilgi alanları olan benzersiz bireylerdir ve bunu benimsemek performansın anahtarıdır. 2024 yılında, çalışanlarını iş dışında hobilerini ve kişisel gelişimlerini sürdürmeye aktif olarak teşvik eden işletmeler, artan refahın ve dolayısıyla daha yüksek performansın faydalarından yararlanacak.

4. Aidiyet ve bağlantı duygularını güçlendirin

Teknolojik gelişmeler görünüşte bağlantı kurmamızı kolaylaştırmış olsa da, küresel yalnızlığın paradoksal yükselişi bu konuyu kritik bir sağlık sorunu haline getirdi. Bu kriz, insanların iş yerindeki bağlantıları algılama biçiminde bir değişimi sürdürüyor ve birçok insanın daha derin bir aidiyet duygusuna duyduğu çaresiz ihtiyacın altını çiziyor. Çalışanlar, gerçek bağlantı arayışı içinde, kendilerini gerçekten ait hissettikleri işyerleri arıyor. Bu, özellikle onlarca yıldır her gün kalabalık bir ofise girme deneyimi yaşamış ya da yaşamamış, birçok üst düzey kişinin, mezunlar ve kariyerinin başındaki yetenekler için çok önemli. Refah yöneticilerin derinlemesine ele aldığı bu iki ihtiyacın (aidiyet ve bağlantı) nasıl dengeleneceğini bulmak, 2024 yılında şirketler için temel refah odağı olacak.

5. Kapsayıcı ve çok kuşaklı refah programları geliştirin

2024’te işyeri refahının büyük bir temel taşı çeşitlilik ve kapsayıcılığa yapılan vurgudur. Çeşitliliğe gerçekten değer veren bir işyeri, genel refahın temel bileşenleri olan derin bir aidiyet duygusunu ve psikolojik güvenliği teşvik eder. Mevcut ortamda şirketler, farklılıkları kutlayan ve tüm çalışanlar için eşit fırsatlar sağlayan kültürler yaratmak için aktif olarak çalışıyor. DEI girişimleri, çalışanların gerçekten dinlendiğini, saygı duyulduğunu ve değer verildiğini hissedeceği ortamlar yaratmayı hedefleyerek uyumluluk gerekliliklerinin ötesine geçmiştir. Bireysel katkılara yapılan bu vurgu, yalnızca refahı artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yenilikçiliği ve yaratıcılığı da körüklüyor .Her kuşağın kendine özgü değerleri ve öncelikleri olduğundan, herkese uyan tek bir yaklaşım işyerinde sağlıklı yaşama ulaşmada yetersiz kalacaktır. Nesil farkındalığı, kapsayıcı bir refah stratejisinin önemli bir bileşenidir.

6. Yapay zekâ ve teknolojinin çalışan refahı entegrasyonunu benimseyin.

2024’teki teknolojik gelişmeler, dijital sağlık platformları, giyilebilir teknolojiler ve yapay zekâ odaklı çözümlerin sağlıklı yaşam programlarının merkezi bileşenleri haline gelmesiyle çalışanların refahı için yeni bir ortam oluşturuyor. Bu yenilikler, gerçek zamanlı sağlık ve refah izlemeyi, kişiselleştirilmiş sağlık ve refah planlarını ve çok sayıda sağlık kaynağına ve hizmetine anında erişimi kolaylaştırarak çalışanların refahına yönelik gelişmiş ve özel bir yaklaşıma olanak tanıyor. Bu teknolojik çözümler, koruyucu sağlığın geliştirilmesinde, potansiyel sağlık sorunlarının erken tespitine ve yönetimine olanak sağlamada etkilidir. Kişiselleştirilmiş verilerin varlığı, çalışanların sağlık durumları hakkında bilgi edinmelerine ve yaşam tarzları ve sağlık tercihleri konusunda bilinçli kararlar almalarına olanak tanıyor. Dahası, sanal sağlık platformları sağlık hizmetlerine erişilebilirlik sağlıyor, boşlukları kapatıyor ve sağlık hizmetlerine erişimdeki engelleri aşıyor.

HBR

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.