Connect with us

GÜNCEL

Yapay Zekada İdeoloji Savaşları

Yayınlanma:

|

1950’li yıllarda yapay zeka alanındaki çalışmalar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığında nihai hedef netti: Günün birinde insan zekası ile yarışabilecek, hatta onu geçebilecek güçlü yapay zekayı yaratmak. Zamanla, bu hedefe ulaşabilmek için ne yapılması gerektiği hakkında iki farklı görüş ortaya çıktı. İlki, zekanın tamamen fiziksel bileşenler ve bunların birbiri arasındaki etkileşiminden doğduğunu, dolayısıyla zekanın “programlanabilir” olduğunu iddia eden görüş. İkincisiyse, bilgimizin büyük ölçüde örtük olduğunu ve sağduyu, farkındalık ve sorgulama gibi yetilerin matematiksel semboller ile tanımlanamayacağı, dolayısıyla asla programlanamayacağını savunan görüş. İşte bu yazı, bu iki görüşü en büyük destekçilerinin fikirlerini temel alarak tanıtmayı ve hangisinin ağır bastığı konusunda bir sonuca varmayı amaçlıyor. İlk ekipte Marvin Minsky ve John McCarthy gibi “yıldızlar” var. İkinci ekipte ise Hubert L. Dreyfus ve Noam Chomsky…

İlk görüşün en büyük savunucusu hepimizin bildiği bir isim: Marvin Minsky. 1968 yılında MIT Yapay Zekâ Laboratuvarı’nı kuran iki kişiden biri. Bu konudaki fikri ise oldukça net: “Birkaç milyon devreden oluşan bir bilgisayar geliştirirsek sağduyu ve farkındalık sahibi bir yapay zeka elde ederiz”. Kulağa oldukça hoş geliyor, hele ki buna en güzel örnek olan insan beynini düşündüğümüzde: Milyarlarca “akılsız” nöronun kendi aralarında yine milyarlarca sinaptik bağlantı kurarak zihni oluşturması. Peki, gerçekten böyle mi? İnsan zekası veya insan zihni, yalnızca “hesaplama” odaklı bir bakış açısına indirgenebilir mi? İşte karşımızda ChatGPT, büyük veriden beslenen bir yapay dil işleme modeli. Dünyamızı üç yaşındaki bir çocuk kadar algılama yetisinden dahi yoksun.

John McCarthy de bu görüşün önde gelen isimlerinden biri. Zekayı “hedeflere ulaşmada izlenilen sürecin hesaplamalı kısmı” olarak tanımlıyor. Onun da fikri oldukça net: “Akıllı bir makinenin sahip olması gereken bilgiyi temsil etmek için bir dil ve bu bilgiyle akıl yürütmek için matematiksel mantığın araç olarak kullanılmasıyla bir bilgisayarda insan düzeyinde zekaya ulaşabilmek mümkündür.”

Karşıt görüşte ise ilk bahsedeceğim isim Hubert L. Dreyfus. Yapay zekayı en sert eleştiren bilim insanlarından biri. Tüm camiadan dışlanmak pahasına fikirlerini oldukça sivri bir dille, çekinmeden ve üstüne üstlük bu alandaki çalışmaların neredeyse “kutsal” kabul edildiği 1960’lı yıllarda yayınlayan bir düşünür. Marvin Misky yapay zekanın Batman’i ise, Dreyfus da Joker’i.

Dreyfus yapay zeka camiasında pek sevilmeyen bir figürdü ve hayatı boyunca da eleştirildi. Bu eleştirilerin sebebi Dreyfus’un fikirlerinden ziyade oldukça sert bir dilinin olmasıydı. 1965 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde önde gelen bir düşünce kuruluşu olan RAND Corporation çatısı altında yazdığı “Alchemy and AI” başlıklı yapıtı bunun en açık örneklerinden biridir. Kitapta Dreyfus oldukça alaycı bir şekilde yapay zeka çalışmalarını simya ile karşılaştırmış ve bu çalışmaları “mitoloji ve hüsnükuruntudan başka bir şey olmayan teorik bir temele dayanarak metalleri altına dönüştürmeye yönelik yanlış yönlendirilmiş bir girişim” olarak nitelendirmiştir. Ayrıca, yapay zekanın, ilerleyemeyeceği sınırlar olduğunu ve bu sınırlara yakında ulaşılacağını ima etmiştir. Tek cümlede özetlemek gerekirse Dreyfus bilgimizin büyük bir kısmının örtük olduğunu, bu nedenle de asla programlanamayacağını iddia etmiştir. İşin ilginci, John McCarthy de 1983 yılında kaleme aldığı bir makalede sağduyu psikolojisinin tanımlayamayacağını belirtmiştir: “Bir çocuk başkalarına istek ve inançlar atfetmeyi karmaşık bir şekilde öğrenir ve bunu asla tanımlara dökmeyi öğrenemez”. Peki, tanımlayamadığımız bir şeyi nasıl programlayabiliriz?

Dreyfus bu görüşlerinde yalnız değil. Örneğin, 21.yy’ın en büyük dilbilimcilerinden biri olarak kabul edilen Noam Chomsky’ye göre ChatGPT gibi programların “güçlü yapay zekânın” ilk parıltıları olarak görülmesi bir hezeyandan ibaret. İşte 2023 yılında bu konuda New York Times’a yazdığı yazıdan çarpıcı bir kesit:

“İnsan zihni, ChatGPT ve benzerleri gibi, yüzlerce terabaytlık veriyi tıka basa dolduran ve en olası konuşma yanıtını ya da bilimsel bir soruya en olası yanıtı tahmin eden hantal bir istatistiksel kalıp eşleştirme motoru değildir. Aksine, insan zihni az miktarda bilgiyle çalışan şaşırtıcı derecede verimli ve hatta zarif bir sistemdir; veri noktaları arasında kaba korelasyonlar çıkarmaya değil, açıklamalar yaratmaya çalışır.”

Bundan daha güzel ifade edilemezdi herhalde.

Bir başka örnek, Berkeley’de felsefe profesörü olarak görev yapan John Searle. 1979 yılında John McCarthy’nin “Makinelere Zihinsel Nitelikler Atfetmek” başlıklı makalesinde “Termostatlar kadar basit makinelerin inançları olduğu söylenebilir ve inançlara sahip olmak, problem çözme performansı gösterebilen çoğu makinenin bir özelliği gibi görünmektedir” şeklindeki iddiasına yalnızca bir yıl sonra geliştirdiği Çince Odası Deneyi ile cevap verdi. Kısaca hatırlayalım: Kendinizi Çince sembollerden oluşan çeşitli sepetlerin olduğu bir odaya kilitlenmiş olarak hayal edin. Odada Çince karakterleri nasıl manipüle edeceğinize dair talimatlar içeren ana dilinizde bir kural kitabı var. Kural kitabı sadece aşağıdaki gibi kurallar sağlar: “[X] sembolünü görürseniz, [Y] sembolü ile cevap verin” gibi hiçbir sembolün anlamını bilmiyorsunuz, yalnızca kitabın belirlediği kuralları uyguluyorsunuz. Şimdi, bazı Çince karakterlerin odanın dışındaki biri tarafından kapının altından atıldığını varsayalım. Bu mesajlara, sepetlerden karakterleri alarak kural kitabına göre sıralayarak ve kapının altından atarak yanıt verebilirsiniz. Diyelim ki talimatlar o kadar açık ve detaylı ki çok geçmeden cevaplarınız ana dili Çince olan birinden ayırt edilemez hale geliyor. Odanın dışındaki kişi artık sizin Çinceyi anladığınızı ve konuştuğunuzu düşünüyor.

Peki, bu deneyden Çince anlayıp konuşabildiğiniz çıkarımını yapmak mümkün mü? Searle’a göre değil. Bir dili “bilmek” sadece bir grup sembolü ve bu sembollerin/harflerin doğru şekilde manipüle edilmesinden çok daha fazlasıdır. Ortaya çıkan şeyi yorumlama ve buna anlam yükleme yetisi gerektirir.

Denebilir ki, Dreyfus da Searle de Chomsky de filozof. Dolayısıyla bu görüşün savunucuları esas olarak filozoflar mı? Hayır, değil. Mesela sanal gerçeklik kavramının yaratıcısı olan, Microsoft’un OCTOPUS’u (Office of the Chief Technology Officer Prime Unifying Scientist) Jaron Lanier’i ele alalım. Kendisi “Yapay Zeka” terimine bile karşı. Büyük dil modelleri ile yarattığımız şeyi anlamanın en iyi yolunun onu sosyal işbirliğinin yeni bir biçimi olarak görmek olduğunu söylüyor.

Peki sonuç?

Bu savaşın henüz kazananı yok ama hangi tarafın kazanmasının muhtemel olduğuna ilişkin kuvvetli işaretler var. Örneğin, 2003 yılında WIRED ile yaptığı bir ropörtajda Marvin Minsky yapay zekanın beyin ölümünün gerçekleştiğini itiraf etmiştir. Yapay zeka çalışmalarının asıl amacından saparak yolunu kaybettiğini ve günümüzde hiçbir sistemin sağduyu ve sorgulama yetilerinde sahip olmadığını belirtmiştir. Ona göre en büyük sorun, insanların bilgisayarların bu yetileri edinmesi ile ilgilenmemesidir. Bir diğer örnek ise Douglas Lenat tarafından 1984 yılında başlatılan ve hâlâ devam eden Cyc Projesi. Projenin internet sayfasında açık açık “gerçek” yapay zekânın mantık ile örüntü tanımanın bir bileşimi olduğu yazılmış. Amacıysa dünyanın nasıl çalıştığına ilişkin temel kavram ve kuralları kapsayan ontolojik bir veritabanı oluşturmak. Sağduyulu bilgiye, Dreyfus’un da vurguladığı gibi “örtük” bilgiye odaklanan bir proje. Fakat maalesef, Jaron Lainer’in de dediği gibi henüz dünyamızı en temel düzeyde bile “anlama” yetisine sahip tek bir yapay zeka sistemine bile ön ayak olamadı.

Hepimiz, farkında olmasak bile bu görüşlerden birine kendimizi yakın hissediyoruz. Şahsi fikrim yapay zekayı “programlama” boyutuna indirgeyen görüşün nakavt olmak üzere olduğu yönünde. Dreyfus’un da dediği gibi: [Bakış açımızı değiştirmediğimiz sürece] Güçlü yapay zekaya ulaşmamız imkansız, çünkü bilgisayarlar bu dünyada yaşamıyorlar. Bizim dünyamızın bir parçası değiller.

Yazıyı yine Dreyfus’tan alıntı yaparak bitireyim: “Nobody has any idea [about consciousness] and they should just keep quiet until they do”.

Barış Yalın UZUNLU-HBR

Okumaya devam et

GÜNCEL

Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?

İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.

Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.

Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?

Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?

Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.

Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.

Bayram KOÇSOY – Emekli Banka Müdürü

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi

Kuveyt Türk Bireysel ve Özel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Oral, “Yapay zeka destekli model sayesinde müşterilerimizi tek tip bir değerlendirme yerine kendi ödeme alışkanlıkları, işlem düzenleri ve ihtiyaçları doğrultusunda ele alabiliyoruz” dedi

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kuveyt Türk, bireysel finansman süreçlerinde yapay zeka destekli yeni uygulaması ‘Sizi Bilir’ ile müşteriye özel kar oranı dönemini başlattı.

Bankadan yapılan açıklamaya göre, Kuveyt Türk, yeni uygulamasıyla finansman teklifi süreçlerinde müşteri deneyimini daha hızlı ve kişiselleştirilmiş hale getirmeyi hedefliyor.

Yapay zeka tabanlı tahminleme modeliyle geliştirilen sistem, müşterilerin harcama alışkanlıkları ve finansman geçmişlerini analiz ederek kendilerine uygun kar oranı sunulmasını sağlıyor.

Uygulama, veri temelli ve kişisel finansal davranışlara duyarlı bir yapı sunarak, her müşterinin kendi finansal yolculuğunu dikkate alan modelle çalışıyor.

Bireysel müşterilere yönelik olarak hayata geçirilen uygulamada finansal profili güçlü müşteriler avantajlı kar oranlarından yararlanabiliyor.

Müşteriler böylece hem finansal yüklerini daha etkin yönetirken, kendilerine özel tasarlanmış teklifle daha güvenli kararlar alabiliyor.

Müşteriler, ihtiyaç duydukları finansmana Kuveyt Türk Mobil ve Kuveyt Türk şubeleri üzerinden daha kısa sürede ve daha kişiselleştirilmiş koşullarla ulaşabiliyor.

‘Sizi Bilir’ modeli, Kuveyt Türk’ün yapay zeka temelli çözümleri bankacılık süreçlerine entegre etme vizyonunun önemli bir parçasını oluşturuyor.

Banka, müşterilerine bütünleşmiş, hızlı ve kişiselleştirilmiş bir bankacılık deneyimi sunmak için yapay zeka destekli çözümlerini daha geniş bir alana yayarak çalışmalarına hız veriyor.

– ‘Amacımız, finansman teklif süreçlerini daha kişiselleştirilmiş bir yapıya kavuşturmak’

Açıklamada görüşlerine yer verilen Kuveyt Türk Bireysel ve Özel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Oral, ‘Sizi Bilir’ modeliyle amaçlarının, finansman teklif süreçlerini daha kişiselleştirilmiş ve müşteri odaklı bir yapıya kavuşturmak olduğunu belirtti.

Oral, yapay zeka destekli model sayesinde müşterilerini tek tip bir değerlendirme yerine kendi ödeme alışkanlıkları, işlem düzenleri ve ihtiyaçları doğrultusunda ele alabildiklerini aktararak, şunları kaydetti:

‘Bu yaklaşım, finansal profili güçlü müşteriler için daha avantajlı koşullar sunulmasına imkan tanırken tüm müşterilerimiz için dengeli ve sürdürülebilir finansman çözümleri üretmemizi sağlıyor. Kuveyt Türk olarak teknolojiyi, müşteri deneyimini iyileştiren ve güven ilişkisini güçlendiren bir araç olarak konumlandırmaya devam edeceğiz.’

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.