Connect with us

GÜNCEL

Seçim Sonrası: Riskler, Fırsatlar ve Potansiyeller

Yayınlanma:

|

Bu pazar seçim olsa Erdoğan kazanır mı? Bu soru, Türkiye’nin siyasi haritasının önemli oranda değiştiği 31 Mart 2024 seçimleri sonrası ortaya çıkan yeni durumu ve sonrasını analiz etmek için iyi bir başlangıç sorusu olabilir.

Mayıs seçimlerinden bu yana ne değişti? Mart seçimlerinde değişimi yaratan dinamikler neler? Her geçen gün ağırlaşan iktisadi ve siyasi kriz seçmenlerin siyasi tercihlerinde kalıcı bir değişim mi yarattı? Yoksa seçmen stratejik oy mu kullandı, yerel seçimler olduğunu dikkate alarak iktidarı cezalandırdı mı? Ümit Akçay’ın Gazete Duvar’da ileri sürdüğü gibi Mayıs seçimlerinden bu yana halkın kemerini daha da sıkan iktidar kaybetti ve kemer sıkmanın yarattığı yaraları sarmayı vaat eden muhalefet kazandı mı?

Bu sorular sıkça tartışılıyor. Bu yazıda Mart seçimlerinin ortaya çıkardığı riskleri ve fırsatları tartışıp potansiyellere işaret etmek istiyorum. Yazının ana tezi şu: 2024 yerel seçimlerinin sonuçlarını belirleyen ana aktörler seküler-milliyetçi seçmenler ile dindar-muhafazakâr seçmenler. Bu durum sanıldığının aksine Türkiye’nin değişim yönünde sınırlı bir potansiyele sahip olduğuna işaret ediyor.

Riskler, fırsatlar ve potansiyellere geçmeden önce biraz uzun bir durum tespitiyle başlayalım.

Durum tespiti: Herkes oy kaybederken CHP oylarını artırdı

Öncelikle, durum tespiti yaparken yöntemsel olarak iki hususun altını çizmeliyim. İlki, karşılaştırmalarda yerel meclis seçimlerini baz aldım. Yerel meclis seçimleri dediğimizde 30 büyükşehirde ilçe belediye meclis seçimlerini, kalan 51 küçük şehirde ise il genel meclisi seçimlerini kastediyorum. Bu tercihin temel gerekçesi genel seçimlere kıyaslama açısından daha doğru sonuçlar vermesi; belediye başkanı gibi kişisel faktörlerin görece daha az etkili olması ve parti tercihinin daha fazla belirleyici olması.

İkinci olarak, katılım oranında 2019 yerel seçimlerine kıyasla %6; 2023 genel seçimlerine kıyasla %8,5 azalma olduğundan, oy oranları değil normalize edilmiş seçmen sayılarını baz aldım. Bu noktada 2019 yerel seçimlerine kıyasla 2024 yılında seçmen sayısı yaklaşık %7,597 oranında arttı. Tüm parti oylarını değerlendirirken katılım oranının düşüşünün yanı sıra seçmen sayısındaki artış göz ardı edilmemeli. Bu değişimler dikkate alınmadan tek başına oy oranları üzerinden yapılan analizler bizi yanlış sonuçlara götürür.

Seçim sonuçlarına baktığımızda, son birkaç seçimde en fazla oyu alan ve öne çıkan 5 parti içerisinde CHP 2019 yerel seçimlerine kıyasla oy sayısını artırdı. Buna karşın AK Parti, MHP, İYİ Parti ve DEM Parti’nin oylarında dikkate değer düzeyde azalma meydana geldi.

2019 yerel seçimlerindeki performansı göstermesi durumunda, seçmen sayısındaki artışla birlikte CHP’nin 2024 yerel seçimlerinde 14,22 milyon oy alması beklenirdi. Oysaki 10 seçmenine 1 seçmen daha eklemeyi başararak reel olarak 15,79 milyon oy aldı.

AK Parti’nin 2019 yerel seçimlerindeki performansı göstermesi durumunda 21,26 milyon oy alması beklenirdi. Yaklaşık 10 seçmenden üçünün desteğini kaybeden AK Parti 14,85 milyon oy alabildi.

Yaklaşık 4,04 milyon oy alması beklenen MHP 4 seçmenden 1’ini kaybetti ve aldığı oy 3,02 milyon ile sınırlı kaldı.

İYİ Parti en fazla seçmen kaybeden parti oldu. Yaklaşık olarak 10 seçmenin 4’ünü kaybetti ve 3,63 milyon oy alması beklenirken 2,10 milyon oy aldı.

DEM Parti 2,91 milyon oy alması beklenirken, 2,65 milyon oy aldı ve yaklaşık olarak 100 seçmenden 9’unun desteğini kaybetti.

AK Parti’nin kaybının kaynakları: Küskünler

Seçimlere ilişkin eksiksiz bir tablo sunmaktan ziyade yerellerde özgün durumların olduğunu da bilerek genel eğilimi anlamak için oluşturduğum Tablo 1’deki verileri analiz etmeden önce, AK Parti–MHP koalisyonunun kaybedip CHP’nin uzun yıllar sonra birinci çıktığı bu seçimde ilk olarak katılım oranındaki düşüşün altını çizmeliyiz. Zira, AK Parti liderliğindeki iktidar blokunu destekleyen seçmenlerin muhtemelen büyük çoğunluğunu oluşturduğu, sandığa gitmeyen seçmen sayısı yaklaşık 3,74 milyon. Protesto oy olma ihtimali yüksek olan ilave geçersiz oylarla birlikte bu rakam yaklaşık 4 milyonu buluyor.

2019 yerel seçimlerinde 57,09 milyon seçmenin 48,27 milyonu oy kullandı ve oyların yaklaşık 46,26 milyonu geçerli sayıldı. 2024 seçimlerinde seçmen sayısı 61,43 milyon; kullanılan oy sayısı 48,20 milyon, geçerli oy sayısı ise 45,80 milyon. İki seçim arasındaki seçmen sayısı değişimini dikkate aldığımızda, 2019 seçimlerine benzer bir katılımın olması durumunda kullanılan oy sayısının 51,94 milyon; geçerli oy sayısının ise 49,77 milyon olması beklenirdi.

Bu rakamlar dikkate alındığında, 2019 yerel seçimlerine kıyasla oy kullanması beklenen tam olarak 3.738.337 kişi sandığa gitmemiş durumda. 2019 seçimlerine kıyasla 229.707 daha fazla oy geçersiz sayılmış aynı zamanda. Bu geçersiz oylar hatalı oy kullanımından olabileceği gibi bilinçli bir tercih sonucu da gerçekleşmiş olabilir. Başka bir ifadeyle 2019 seçimlerine benzer bir katılım ve benzer bir geçersiz oy oranı olsaydı, muhtemelen büyük çoğunluğu iktidar blokundan yana yaklaşık 3.97 milyon daha fazla oyun geçerli sayılacağı beklenirdi.

Detaylı bir analizi gerektirse de iktidar blokundaki yaklaşık 7,49 milyon seçmen kaybının önemli bir kısmı katılım oranının düşüklüğü ve protesto oylardan kaynaklandı. CHP ve DEM Parti seçmeni içerisinde de katılımın düştüğünü varsaysak bile, mevcut iktisadi ve siyasi krizden kaynaklı olarak esas olarak iktidar bloku seçmeninin katılım göstermediği söyleyebilir.

Dindar-muhafazakâr seçmenler: “Anadolu’da (kısmi) miras değişimi”

Seçime katılımın düşüklüğünün yanı sıra, ikinci olarak, AK Parti’nin dindar-muhafazakâr tabanının önemli bir kısmı 2024 yerel seçimlerinde Yeniden Refah Partisi’ni (YRP) tercih etti. Kasım 2018 tarihinde kurulan YRP, 2019 yerel seçimlerine girmedi. Bundan dolayı kıyaslamalar için Mayıs 2023 seçimlerini baz alabiliriz. YRP, 2023 Mayıs seçimlerinde %2,8’e denk düşen, 18.689’u yurtdışı seçmenlerinden olmak üzere toplam 1.529.119 oy aldı. 2024 yerel seçimlerinde ise meclis seçimlerinde %7,0’ye denk düşen 3.190.511 oy aldı. Mayıs seçimlerindeki yurt dışı seçmeni dışarıda bırakıldığında, YRP’nin oy sayısını net olarak 1.677.081 artırdığı görülüyor.

Bahadır Özgür’ün Gazete Duvar için kaleme aldığı Millî Görüş Hareketi’nin en fazla oy aldığı 25 ildeki AK Parti ve YRP oyları kıyaslaması, YRP oylarının büyük oranda AK Parti’den geldiğini ve “Anadolu’da (kısmi) miras değişimi” gerçekleştiğini gösteriyor. Özgür’ün ifadesiyle “AKP’nin 2004’ten beri neredeyse hiç gedik açtırmadığı, yüksek oylarla seçim kazandığı” bu 25 ilde AK Parti toplamda yaklaşık 4,53 milyon oy alırken, YRP 1,76 milyon oy aldı.

Dindar-muhafazakâr blokun (YRP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi) aldığı toplam oylar kıyaslandığında, AK Parti dışındaki dindar-muhafazakâr seçmenlerin oyları 2019 yılında 1,31 milyon civarındayken 2024 seçimlerinde 4,05 milyona yaklaştı. Büyük çoğunluğu YRP’ye akan yaklaşık 2,63 milyon oy artışının esas olarak AK Parti’den geldiği açık.

CHP içinde güçlenen seküler milliyetçiler

Üçüncü olarak, CHP’nin AK Parti ve MHP tabanında aldığı oy sayısı sanıldığının aksine çok fazla değil. CHP’nin oy sayısındaki artışın kaynağını esas olarak seküler-milliyetçi taban oluşturuyor.

Seküler-milliyetçi oyların Mayıs seçimlerindeki ana adreslerinden biri olan İYİ Parti bu yeni desteğin ana kaynağını oluşturuyor. AK Parti ve Erdoğan karşıtlığının en yüksek olduğu seçmen tabanının İYİ Parti tabanı olduğu dikkate alındığında, İYİ Parti’den ayrılan seçmenlerin CHP’ye yöneldiği söylenebilir. İYİ Parti’nin yerel meclis bazındaki oy kaybı yaklaşık 1,53 milyon. Bu neredeyse CHP’deki artışa denk bir oy sayısı.

Ultra-nasyonalist (İYİ Parti, Zafer Partisi, MHP ve BBP) partilerin toplam oylarına baktığımızda, ultra nasyonalist 5 seçmenden birinin tercihini değiştirdiği görülüyor. Bu değişim ya sandığa gitmeme ya da başka partiye yönelme şeklinde oldu. AK Parti’nin oy kaybettiği ve CHP’nin oylarını artırdığı dikkate alındığında, -partiler arası oy geçişlerine ilişkin detaylı araştırmalarla teyit edilmesi gerekmekle birlikte- ultra-nasyonalist partilere oy veren seçmenin CHP’ye yöneldiğini öngörebiliriz.

Zafer Partisi, Demokratik Sol Parti (DSP), Memleket Partisi gibi CHP ve İYİ Parti geleneğinden kopan ya da bu geleneklere yakın partilere baktığımızda, seküler-milliyetçi blok oylarının 2019 seçimlerine kıyasla toplamda %5,04 puan arttığı ve 920 bin yeni seçmenin bu partilere yöneldiği görülüyor. Bu seçmen tabanının da önemli oranda AK Parti ve MHP içindeki seküler-milliyetçi gruplardan olduğu söylenebilir. Zira tek başına MHP içindeki oy kaybı 1 milyonu aşıyor. CHP’nin Bolu, Afyonkarahisar, Aydın gibi illerdeki ultra-nasyonalist adaylarının aldığı yüksek oylar, Mansur Yavaş’ın Ankara’da elde ettiği büyük başarı da seküler-milliyetçi seçmen desteğini teyit ediyor. CHP’deki oy artışının yaklaşık 400 bini tek başına Ankara’da gerçekleşti.

Yukarıdaki veriler dikkate alındığında, dördüncü olarak, AK Parti’nin esasında dindar-muhafazakâr ve içindeki seküler-milliyetçi tabanından oy kaybettiği görülüyor. Başka bir ifadeyle AK Parti seçmen çekirdeğinin ve çeperinin bir kısmını aynı anda kaybetti.

DEM Parti ve yenilen kayyım siyaseti

Beşinci olarak, HDP’nin halefi DEM Parti 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana süregelen oy kaybını önemli oranda geriye çevirmeyi başardı. 2023 Mayıs seçimlerinde 2018 genel seçimlerine kıyasla ortalama 4 seçmeninden birini kaybeden DEM Parti, küskün seçmenlerinin büyük bir kısmının desteğini yeniden kazandı. Özellikle Van’da mazbatanın ikinciye verilmesi kararı sonrası sokağa taşan toplumsal tepkiler, yaklaşık 8 yıldır de-mobilize olan DEM Parti seçmeninde yeni bir heyecanın oluştuğunu gösteriyor.

DEM Parti’nin bu başarısı AK Parti liderliğindeki iktidar blokunun kayyımlara dayalı siyasetinin başarısız olduğunu ortaya koyuyor. DEM Parti’ye yönelik tüm “güvenlikleştirici siyasete” rağmen, Kürt itirazı canlılığını koruyor. 2024 Newroz kutlamalarında ilk sinyallerini veren yeniden canlanma ve mobilizasyon seçim sonuçlarına da yansıdı.

Detaylı bir analizi gerektiren DEM Parti performansına genel olarak baktığımızda 8 yıllık kayyım uygulamalarından sonra Kürt siyaseti yerel meclis seçimlerinde 12 ilde birinci oldu; belediye seçimlerini 10 ilde kazandı (ki buna taşıma seçmenlerle MHP ve AK Parti’nin kazandığı Kars ve Şırnak da eklenmeli); Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerinin de içinde olduğu 7 ilde oyunu artırdı.

Bu tablo seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldıran kayyım siyasetinin Kürt sokağında beklenen rızayı üretmediğini gösteriyor. Kayyımlara dayalı siyaset Kürt meselesini ertelemekten öteye Kürt sahasında bir etki yaratmadı. Aksine AK Parti Kürt illerinin neredeyse tamamında oy kaybetti. Doğu Anadolu Bölgesinde %43,3’ten %32,5’e gerileyen AK Parti, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde %44,0’ten %28,6’a geriledi. DEM Parti ise ilk bölgede oy oranını %25,0’dan %25,4’e; ikinci bölgede ise %31,7’den %32,7’e çıkardı.

Fırsatlar

Yukarıda tablo bir bütün olarak değerlendirildiğinde, altı çizilmesi gereken en önemli husus şu: Türkiye’de büyüyen bir değişim arzusu var. Sayısal verilerden öteye bu değişim arzusu CHP için büyük bir fırsat sunuyor. Türkiye’nin 30 büyükşehrinden 14’ünü, 51 il belediyesinin 21’ini, 973 ilçe belediyesinin 337’sini ve 390 belde belediyesinin 61’ini kazanan CHP, bir önceki yazıda tartıştığım üzere barınma, beslenme, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, kültürel hizmetler, ulaşım gibi alanlarda sosyal-demokrat bir belediyecilikle iktisadi kriz karşısında kent ve kır yoksullarını koruyan, kamucu bir siyaset inşa edebilir, bu değişim dalgasını daha da büyütebilir. Sosyal-demokrat belediyecilikle ayrıca din/mezhep, etnisite/ulus, yerellik/göçmenlik, hayat tarzı gibi kimlikler üzerinden yarılmış Türkiye toplumu için kapsayıcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir kimlik siyaseti sunabilir, ortak bir gelecek ufkunun yolunu yerellerden açabilir, buralarda ilk deneyimleri inşa edebilir. Seçimi önde kapattığı 35 il ve büyükşehir belediyesinin nüfus büyüklüğü ve bu illerin sahip olduğu ekonomik kaynakların payı dikkate alındığında, Mart seçimleri CHP’ye Türkiye genelinde yeni bir hikâye yaratmak, yeni bir yol inşa etmek için büyük bir fırsat penceresi sundu. Sembolize etmek gerekirse İstanbul İttifakı, Türkiye İttifakı olabilir.

Bu değişim mesajını AK Parti de alabilir. İktisadi ve siyasi alanda derinleşen krizler karşısında hızlı bir normalizasyon sürecine yönelebilir. Türkiye’de büyük bir sermaye transferi sürecine dönüşen ve büyük bir bölüşüm şokuna neden olan iktisadi kriz çerçevesinde kaynakların bölüşümünde yeni bir siyasete yönelebilir. Önümüzdeki 4 yıllık seçimsiz süreç ekonomiyi düzeltmenin yanı sıra, yeni anayasa, ittifak politikası, Kürt meselesi, dış politika gibi alanlarda yeni bir siyaset inşası için Erdoğan’a önemli bir fırsat penceresi sunuyor.

Seçimler öncesinde başlayan ve Van mazbata krizinin çözümüne de olumlu yansıyan Kürt siyasetiyle temas arayışları AK Parti’nin bu fırsatı değerlendirip değerlendirmeyeceğini izleyebileceğimiz ilk alan olacak. Bu teması birçok göstergeyle izlemek mümkün. Bununla birlikte Leyla Zana’nın yaklaşık 8 yıllık sessizlikten sonra DEM Parti çalışmalarına dahil olması ve seçimler boyunca yaptığı konuşmalar; yine Selahattin Demirtaş’ın Kobani savunmalarından başlayarak ve en son Van mazbata krizinde yaptığı açıklamadaki  açık sözleri AK Parti ile DEM Parti arasında temasların olduğunu gösteriyor. Şu sözler özellikle dikkat çekiciydi:

“Buradan sizler aracılığıyla Sayın Cumhurbaşkanı’na seslenmek istiyorum. … Bu gidişata daha en başından dur demenizi bekliyoruz. Tüm sorunların diyalog ve karşılıklı güven çerçevesinde çözümüne dönük iradeyi boşa çıkaran bu hukuksuz girişime, ülkenin Cumhurbaşkanı olarak dur demenizi bekliyoruz.”

Riskler, Tehditler, Potansiyeller

Öte yandan, Erdoğan iktidar blokunu muhafaza ederek otoriter merkezileşmeyi daha da ileri safhalara taşıyabilir. Sekiz yıllık kayyım siyaseti devam edebilir. Bunu, belediyelerin yetkilerinin ve kaynaklarının merkezde bakanlıklara ve yerellerde valiliklere devredildiği yeni bir merkezileşme ve de-konsantrasyon siyaseti izleyebilir. Merkezi hükümetin önemli oranda kaynakları tükettiği bir bağlamda, 18 büyükşehir başta olmak üzere yerel yönetimlerde muhalefetin kaynak dağıtan yeni bir aktör olarak güçlenmesi AK Parti tarafından bir risk olarak okunabilir.

Böylesi bir eğilim muhtemelen 2028 seçimlerinde AK Parti’nin daha büyük bir siyasi kayıp yaşamasına neden olacaktır. Bununla birlikte, AK Parti içerisindeki rasyonalite kaybı, kurulan ittifaklar, kurumsal yapıların zayıflaması, teşkilatın altının önemli oranda kazılması gibi faktörler dikkate alındığında bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali düşük değil. Bu seçeneğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin ilk sinyalini kayyım politikası üzerinden izlemek mümkün olacaktır. Van mazbata krizi şimdilik iyimser bir tablo ortaya çıkarmış olsa da bu konuda net bir politika değişiminin olduğunu iddia etmek için biraz beklemek gerekiyor.

CHP açısından en büyük riski içinde büyüyen seküler-milliyetçi siyaset oluşturuyor. İYİ Parti’nin bir tür CHP’nin içine yerleştiği bu yeni durum Türkiye’yi seküler ve dindar renkleriyle milliyetçi-muhafazakâr bir siyasete mahkûm edebilir. CHP içerisindeki sosyal-demokrat siyasetin zayıflaması ve seküler-milliyetçi siyasetin güçlenmesi durumunda iktidar bloku içerisinde de dindar milliyetçi-muhafazakâr siyaseti sürdürmek kolaylaşacaktır.

Mayıs seçimlerinden bu yana seküler-milliyetçi siyaset kilit aktör olarak Türkiye’nin siyasi tablosunu şekillendiriyor. Kilit aktör tartışmaları DEM Parti üzerinden yürürken, asıl kilit aktör rolünü farklı siyasi partiler içerisinde, yine bürokraside hacminden büyük bir etkiye sahip seküler-milliyetçi siyaset oynuyor. 2028 seçimlerinde toplumun çoğunluğunun rızasını almaya aday CHP’nin büyük bir imtihanla karşı karşıya olduğu söylenebilir: Seküler-milliyetçi tabanını sosyal-demokrat bir siyasetle dönüştürmek.

Tüm bu tablo içinde Kürt siyasetinin ve YRP’de temsilini bulan dindar-muhafazakâr siyasetin alacağı pozisyonlar kritik bir öneme sahip. Sadece iktisadi krizden dolayı değil, AK Parti’nin en son Gazze meselesinde daha da artan “normatif güç kaybı”, YRP üzerinden dindar-muhafazakâr siyaseti büyütebilir, bu da AK Parti’yi değişime zorlayabilir. Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi gibi dindar-muhafazakâr siyaset hattında duran partilerin YRP etrafında kümelenmesi, belki birleşmesi hem yerel yönetimlerde hem de parlamentoda bu siyaseti beklenmedik şekilde büyütebilir; kısmi miras değişimi tamamlanabilir. Türkiye’de AK Parti ve CHP arasındaki oy geçişlerinin sınırları dindar-muhafazakâr siyaset için önemli bir potansiyel sunuyor.

DEM Parti’nin liderlik ettiği Kürt siyaseti ise ikili bir imtihanla karşı karşıya. Bir yandan AK Parti ile diyalog ve müzakere zemini oluşturmak ve Kürt meselesinin çözümüne dönük yeni bir sayfa açmak; bir yandan da AK Parti’nin ana rakibi olan CHP ile yerellerde uzlaşı inşa ederek CHP içindeki sosyal-demokrat siyaseti desteklemek zorunda. Sanıldığının aksine bu iki siyaset birbirine karşıt değil, destekleyici siyasetler. Zira, AK Parti ile diyalog zemininin kurulamaması ve bunu takip edecek bir kayyım uygulaması İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya gibi şehirlerde CHP’nin yapabileceklerinin de sınırlarını çizecek, var olan sınırları daha da daraltacaktır. Bu noktada DEM Parti “Büyük Kürt Barışı”nı CHP ve AK Parti arasında bir siyasi rekabet unsuru haline getirebildiği ölçüde Türkiye’deki değişim dalgasına katkı sunabilir, bu dalganın bir parçası olabilir. Bu, DEM Parti için büyük bir meydan okuma, ama Türkiye için büyük bir değişim potansiyeli demek.

Cuma Çiçek-Birikim Dergisi

Okumaya devam et

BORSA

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor: Borçlanma araçlarında ikinci dalga

Kontrolmatik’te Mayıs ayında başlayan borç ödeme sorunu Eylül ayında yeni bir halkaya dönüştü. Şirketin 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun anapara ve kupon ödemesi yapılamazken, aynı gün bir başka tahvilin kupon ödemesi de gerçekleştirilemedi. Böylece şirketin vadesinde yerine getiremediği borçlanma aracı yükümlülükleri 1 milyar TL’yi aştı. Asıl dikkat çekici tablo ise şirket bilançosundaki yüksek finansal borç, düşük nakit ve kısa vadeli yükümlülük baskısı.

Kontrolmatik Teknoloji Enerji ve Mühendislik A.Ş.’de borç ödeme krizi yeniden gündemde.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) 4 Eylül 2026 tarihli bildirimine göre şirket tarafından ihraç edilen TRFKNTR92611 ISIN kodlu 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun itfa ve kupon ödemesi vadesinde gerçekleştirilemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719 ISIN kodlu tahvilin kupon ödemesi de şirketin gerekli tutarı MKK sistemine aktarmaması nedeniyle yatırımcılara ödenemedi.

Bu gelişme tek başına değerlendirildiğinde bir tahvil ödeme problemi gibi görünebilir. Ancak Kontrolmatik’in son dört aylık ödeme takvimine bakıldığında çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor.

Mayıs’ta başlayan süreç Eylül’de devam ediyor

Kontrolmatik’in borçlanma araçlarında ilk büyük ödeme sorunu 15 Mayıs 2026’da yaşandı.

Şirketin;

  • TRSKNTR52618 kodlu tahvilinin 250 milyon TL anaparası,
  • TRFKNTR52615 kodlu finansman bonosunun 200 milyon TL anaparası

ile bunlara ilişkin son kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

İki aracın toplam anaparası 450 milyon TL, kuponlarla birlikte vadesinde yapılamayan ödeme ise yaklaşık 502,2 milyon TL oldu.

Daha önemlisi, şirket aynı gün banka kredilerinin yeniden yapılandırılması için Halkbank ve VakıfBank’a başvurduğunu KAP’a açıkladı.

Şirket, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Geçici 32. maddesi kapsamındaki Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması çerçevesinde mevcut banka kredilerinin yeniden yapılandırılmasını istedi. Amaç; borçları yeni bir ödeme takvimine bağlamak, operasyonların devamlılığını sağlamak ve özellikle varlık satışları yoluyla mali yapıyı güçlendirmek olarak açıklandı.

Haziran: İki kupon daha ödenemedi

Sorun Mayıs ayıyla bitmedi.

5 Haziran 2026’da TRFKNTR92611 ve TRSKNTR32719 kodlu iki borçlanma aracının kupon ödemeleri de gerçekleştirilemedi. Her iki aracın nominal değeri 100’er milyon TL ve dönemsel kupon oranı yüzde 11,59 seviyesindeydi. İki kuponun toplam tutarı yaklaşık 23,18 milyon TL oldu.

Bu gelişmenin ardından söz konusu borçlanma araçları Borsa İstanbul Borçlanma Araçları Piyasası’nda Gözaltı Pazarı’na alındı.

Temmuz: 400 milyon TL’lik bono da ödenemedi

Bu kez 3 Temmuz 2026’da 400 milyon TL nominal değerli TRFKNTR72613 kodlu finansman bonosunun itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bononun dönemsel kupon oranı yüzde 15,32 idi. Yaklaşık 61,28 milyon TL kupon ile 400 milyon TL anapara dikkate alındığında vadesinde yapılamayan toplam ödeme yaklaşık 461,28 milyon TL seviyesine ulaştı.

Ve şimdi Eylül…

4 Eylül’de yeni 100 milyon TL’lik halka

4 Eylül’de vadesi gelen 100 milyon TL nominal değerli TRFKNTR92611 finansman bonosunun hem anaparası hem de kuponu ödenemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719’un kuponu da ödenemedi.

Böylece Kontrolmatik’te: 15 Mayıs → 5 Haziran → 3 Temmuz → 4 Eylül olmak üzere dört ayrı kritik ödeme tarihinde aksama yaşandı.

Bugünkü iki kuponun tutarı ayrıca hesaplanmadan dahi, bu tarihlerde vadesinde gerçekleştirilemeyen anapara ve kupon ödemeleri 1,08 milyar TL’yi aşmış durumda.

Buradaki kritik nokta şu: Artık mesele tek bir tahvilin ödenememesi değil; şirketin borç servis kapasitesinin süreklilik gösteren biçimde zorlanmasıdır.

Borsa İstanbul neden Yakın İzleme Pazarı’na aldı?

Kontrolmatik açısından bir başka önemli gelişme de 18 Haziran 2026’da yaşandı. Borsa İstanbul, KONTR paylarını Yıldız Pazar’dan çıkararak Yakın İzleme Pazarı’na aldı.

Kararın dayanağı Kotasyon Yönergesi’nin 35/1-d maddesi oldu. Bu düzenleme, finansman sıkıntısını gösteren derecede vadesi geçmiş finansal, ticari, kamu veya personel borçlarının bulunması gibi durumlarda şirket paylarının Yakın İzleme Pazarı’na alınabilmesine imkân tanıyor.

Bu karar, piyasaya verilen önemli bir mesajdı: Kontrolmatik’teki ödeme problemi artık yalnızca şirket ile alacaklıları arasındaki özel bir finansman meselesi olarak görülmüyor; yatırımcıların korunmasını gerektirecek ölçüde piyasa düzenlemesi konusu haline gelmiş durumda.

Kredi notu da alarm veriyor

Mayıs ayındaki ödeme aksaklığının ardından Kontrolmatik’in uzun vadeli ulusal kurum kredi notu B- (tr)/Negatif’ten prD (tr)/Negatif’e indirildi. “prD” seviyesine geçiş, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda temerrüt/ödeme problemi yaşadığını gösteren çok daha ağır bir kredi risk sinyali.

Bu nedenle Eylül ayında yaşanan yeni ödeme aksaklığı, yatırımcı açısından Mayıs’taki gelişmeden bağımsız değerlendirilemez.

Kaynaklar: KAP, MKK, Borsa İstanbul ve Kontrolmatik finansal raporları ile güncel piyasa haberleri taranarak hazırlanmıştır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

BORSA

Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Maliye’nin geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen “sıcak para” düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı Kararı ile para piyasası fonlarından elde edilen kazançlarda, özellikle kurumsal yatırımcılar açısından yüzde 10 stopaj dönemi başladı. Ancak düzenleme bireysel yatırımcıları kapsamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Kararı, 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesi kapsamında uygulanan tevkifat oranlarında değişikliğe gidildi.

Kritik değişiklik: Para piyasası fonlarında yüzde 10 stopaj

Yeni düzenlemeyle;

  • Kurumlar Vergisi mükelleflerinin
  • Sermaye piyasası mevzuatına göre kurulmuş yatırım fonları ve yatırım ortaklıklarıyla benzer nitelikte olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen mükelleflerin,
  • Para piyasası fonu katılma paylarından
  • Ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonlardan

elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj uygulanacak.

Buna karşılık aynı kapsamdaki mükelleflerin, bu düzenleme kapsamındaki para piyasası fonları dışındaki söz konusu kazançlarında yüzde 0 stopaj uygulaması korunuyor.

Asıl hedef kurumsal ve yabancı sermaye

Düzenlemenin en dikkat çekici tarafı, bireysel yatırımcı ile kurumsal yatırımcı arasında ayrım yapılması.

Gerçek kişilerin para piyasası fonlarından elde ettiği kazançlara ilişkin mevcut stopaj uygulaması bu kararla değiştirilmiyor. Para piyasası fonlarında gerçek kişiler için halihazırda uygulanan oran yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Yeni yüzde 10’luk düzenleme ise ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcıların para piyasası fonlarındaki getirilerini hedefliyor.

Bu yönüyle karar, “vatandaşın fon kazancına yeni vergi geldi” şeklinde okunmamalı.

Yerli şirket için vergi yükünden çok zamanlama değişiyor

Düzenlemenin yerli kurumlar açısından önemli bir teknik ayrıntısı bulunuyor.

Daha önce para piyasası fonu kazançlarında stopaj yapılmaması, bu kazançların vergiden tamamen istisna olduğu anlamına gelmiyordu. Kurumların elde ettiği kazanç kurum kazancına dahil ediliyor ve geçici vergi ile kurumlar vergisi hesabında dikkate alınıyordu.

Yeni yüzde 10’luk stopajın ise yerli kurumlar açısından geçici vergi ve nihai kurumlar vergisinden mahsup edilebilmesi, düzenlemenin etkisini daha çok verginin ödenme zamanlaması ve nakit akışı açısından önemli hale getiriyor. Bu ayrım daha önce kamuoyuna yansıyan düzenleme çalışmalarında da özellikle vurgulanmıştı.

Yabancı yatırımcı açısından daha kritik

Düzenlemenin finansal piyasalar açısından asıl önemli tarafı ise yabancı kurumsal yatırımcılar.

Yerli kurum açısından yüzde 10’luk kesinti mahsup mekanizması nedeniyle esas etki nakit akışı ve verginin zamanlaması üzerinde olurken, yabancı yatırımcı açısından yüzde 10 stopajın nihai vergileme niteliği taşıması söz konusu.

Bu nedenle kararın, Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişlerinde kullanılan para piyasası fonlarının cazibesini bir miktar azaltması beklenebilir.

Nitekim düzenleme hazırlıkları kamuoyuna ilk yansıdığında Maliye’nin hedefinin, para piyasası fonlarında yoğunlaşan kısa vadeli sermayeyi daha uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönlendirmek olduğu aktarılmıştı.

Eski fonlar da tamamen kapsam dışında değil

Kararın en önemli ayrıntılarından biri de geçiş hükmü.

Düzenleme yalnızca karar tarihinden sonra alınacak fonları ilgilendirmiyor. Kararda, kararın yayımlandığı tarihten önce iktisap edilmiş para piyasası fonu katılma paylarının elden çıkarılması halinde, kararın yayımından elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmına da yüzde 10 stopaj uygulanacağı açıkça belirtiliyor.

Yani sistem kabaca şöyle çalışacak: Fon daha önce alındı → eski döneme ait kazanç korunuyor → 5 Eylül 2026 sonrası döneme denk gelen kazanç → yüzde 10 stopaj kapsamına giriyor.

Bu ayrıntı özellikle yüksek tutarlı kurumsal fon portföyleri açısından önemli.

Maliye neden para piyasası fonlarına yöneldi?

Burada düzenlemenin yalnızca “vergi toplama” amacıyla açıklanması eksik kalır. Para piyasası fonları, yüksek faiz ortamında şirketler ve büyük yatırımcılar açısından likit, günlük nakde dönüşebilen ve görece düşük riskli bir park alanı haline geldi.

Dolayısıyla kısa vadeli sermaye; mevduat → para piyasası fonu → repo / DİBS / kısa vadeli sermaye piyasası araçları gibi kanallarda hareket edebiliyor.

Maliye’nin burada yaptığı hamle, kısa vadeli sermayenin vergi maliyetini artırarak yatırımcı davranışını değiştirmeyi hedefliyor.

Özellikle yabancı yatırımcı açısından artık hesap şu olacak: Fon getirisi – yüzde 10 stopaj = net getiri

Bu hesap, Türkiye’ye kısa vadeli giren yabancı sermayenin alternatif yatırım araçlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.

Bankalar ve portföy yönetim şirketleri açısından ne anlama geliyor?

Düzenlemenin bir başka etkisi de fon tercihlerinde değişim yaratabilir.

Kurumsal yatırımcı açısından para piyasası fonlarının net getirisi düşerken, vergisel açıdan daha avantajlı olan diğer sermaye piyasası araçlarının göreceli cazibesi artabilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde; Para piyasası fonları → tahvil/bono → hisse senedi → daha uzun vadeli yatırım araçları arasında portföy kaymaları görülebilir.

Ancak bunun boyutunu belirleyecek temel faktör sadece vergi olmayacak. Faiz seviyesi, TL’nin seyri, enflasyon beklentileri ve yabancı yatırımcının kur beklentisi de belirleyici olacak.

Bankavitrini.com analizi: “Sıcak paraya ince ayar”

Bu kararın bence en önemli mesajı yüzde 10’luk oran değil, sermayenin vadesine ilişkin verilen mesajdır.

Maliye, para piyasası fonlarında bekleyen kısa vadeli kurumsal sermayeye şunu söylüyor: “Türkiye’de kısa vadeli ve yüksek likiditeli yatırım yapabilirsin ancak bunun vergisel maliyeti artık sıfır değil” özellikle yabancı yatırımcı açısından bu oldukça önemli.

Çünkü yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi kadar hangi vadede geldiği de ekonomi yönetimi açısından kritik.

Kısa vadeli sermaye;

  • Merkez Bankası likiditesini rahatlatabilir,
  • TL varlıklara talep yaratabilir,
  • rezerv dinamiklerine katkı sağlayabilir.

Ancak aynı sermaye hızlı biçimde çıkışa da dönebilir.

Dolayısıyla düzenleme, “sermayeyi kovmak” değil, sermayenin vadesini ve kullanım alanını değiştirmek amacı taşıyan bir vergi ayarı olarak okunabilir.

Fakat bir risk de var

Vergi maliyetinin artırılması kısa vadeli sermayeyi otomatik olarak uzun vadeli yatırımlara dönüştürmez.

Eğer yatırımcı açısından tahvil, hisse senedi veya doğrudan yatırımın risk-getiri dengesi yeterince cazip değilse, yatırımcı sadece başka bir ürüne geçmek yerine Türkiye’den çıkmayı da tercih edebilir. Bu nedenle düzenlemenin başarısı, yalnızca toplanacak vergiyle değil; “Para piyasası fonundan çıkan paranın nereye gittiğiyle” ölçülecek.

Eğer para piyasası fonlarından çıkan kurumsal sermaye Borsa İstanbul’a, uzun vadeli tahvillere, şirket finansmanına ve doğrudan yatırımlara yönelirse düzenlemenin ekonomi politikası açısından hedefi gerçekleşmiş olacak.

Ancak para Türkiye dışına çıkarsa, düzenleme kısa vadeli sermayenin vadesini uzatmak yerine sermaye çıkışını hızlandırma riski taşıyabilir.

Dolayısıyla yüzde 10’luk stopaj, basit bir vergi değişikliği değil; Türkiye’nin kısa vadeli sermaye politikasında önemli bir yön değişikliğinin işareti.

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yayımlanan mevzuat metni

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.