Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. BORATAV: 2025 yılı 2024’ü aratacak mı?

Bu elli yıllık dönemi, hem dünya, hem Türkiye için “bir zirveden bir dip noktasına sürükleniş” olarak görüyorum. Dünya gezintisi ile başlayalım. “Gezinti” olduğu için betimleme ile yetinelim…

Yayınlanma:

|

2024’ü tamamladık; 21’nci yüzyılın ilk çeyreğine girdik.

Hem dünya, hem Türkiye için yarım yüzyıllık bir tarih gezintisi yapmanın en uygun zamanıdır. “Bilanço” değil, birikmiş izlenimlerin, olayların kaynaşmasından oluşan iddiasız bir “gezinti” olarak okunabilir.

Bu elli yıllık dönemi, hem dünya, hem Türkiye için “bir zirveden bir dip noktasına sürükleniş” olarak görüyorum.

Dünya gezintisi ile başlayalım. “Gezinti” olduğu için betimleme ile yetinelim. Çözümlemeyi ileriye bırakalım.

1974-1975: Altın Çağ’ın zirve noktası…

II’nci Dünya Savaşı’nı izleyen 30-35 yıllık dönemi “kapitalizmin Altın Çağı” olarak nitelendirenlere ben de katılıyorum. Bu Altın Çağ, bölüşüm ilişkilerinde ve siyaset alanında emekçi sınıflar ile çevre ekonomileri lehine önemli dönüşümler içerdi.

Batı toplumlarında savaştan dönen milyonlarca emekçi, büyük buhran koşullarına dönüşü reddetmekteydi. Sermaye sınıfları, hem kapitalizmin ana parametrelerini koruyan, hem de sınıflar-arası yerleşik dengeyi dönüştüren refah devleti ilkelerini benimsedi. Batı kapitalizmi otuz küsur yıl boyunca tam istihdam koşulları içinde yaşadı. Millî hasılada ücretlerin payı tırmandı; büyüme temposunun rekor düzeylere yükselmesi kâr kitlesinin artmasını da sağladı.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllar, sömürgeciliğin son bulduğu, Afrika ve Asya’da siyasal bağımsızlığın yaygınlaştığı dönemdir. Bağımsızlaşan ülkeler, Bağlantısızlar Topluluğu oluşturdu. Topluluk, Birleşmiş Milletler’de 77’ler Grubu olarak Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen başlığı altında Batı Bloku ile müzakereler yürüttü. Uluslararası ekonomik ilişkilerde de çevre ekonomileri lehinde anlamlı kazanımlar sağlandı.

Uluslararası siyasette Altın Çağ’ın zirvesini temsil eden sembolik bir tarih, 30 Nisan 1975’tir: Amerikalı diplomatlar ve yakın işbirlikçileri Saygon’daki büyükelçilik binasını panik içinde helikopterlerle terk etmektedir. Kent, Vietkong gerillaları ve Kuzey Vietnam tanklarınca işgal edilmektedir. Benzer sahneler 46 yıl sonra (16 Ağustos 2021’de) Kabil Havaalanı’nda tekrarlanacaktır.

Saygon’un Nisan 1975’te düşmesinin kapitalizmin tarihi açısından iki sembolik önemi daha var. Birincisi, ABD’nin Vietnam yenilgisine Amerikan halkının katkısıdır. 1968’de Batı Avrupa’da patlak veren ilerici, anti-kapitalist kalkışmaya, Amerikalılar da (özellikle “Vietnam’a gitmeyi reddeden gençlerle) katıldı. Kongre, kura çekimi ile belirlenen zorunlu/muvazzaf askerliği yasalaştırmıştı. Anti-emperyalist içerik kazanan barışçı muhalefetin baskısı Vietnam savaşını sürdürmeyi imkânsız kılacaktır.

Vietnam’da ABD’nin yenilgisinin ikinci sembolik önemi, ülkenin Kuzey ve Güney bölünmesine son veren Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir yıl sonra kuruluşu ile ilgilidir. Bu yeni devletin katılmasıyla reel sosyalizmin genişliği, zirveye, dünya coğrafyasının yaklaşık üçte birine ulaştı. Sadece “alternatif bir sistem” olarak varlığı dahi, dünya siyasetinin dengelerini değiştirmektedir.

Sermaye ve emperyalizmin karşı saldırısı

1970’li yıllar son bulurken uluslararası sermaye, Batı işçi sınıflarının ve Üçüncü Dünya’nın Altın Çağ kazanımlarını, neoliberal bir karşı saldırı ile eritmeyi, tersine çevirmeyi kararlaştırdı. Bu ekonomik saldırı, emperyalizmin saldırganlaşması ile bütünleşti. Elli yıllık dönemin “iniş aşaması” böylece başladı.

21’nci yüzyıla geçişte önce sosyalizmin zayıf halkası Yugoslavya’da, sonra Müslüman coğrafyasının laik, “aykırı” toplumlarında ABD’nin sürüklediği rejim değiştirme operasyonları tasarlandı, uygulandı; milyonlarca insanın ölümüne yol açtı.

1980 sonrasında Afrika’da, Güney Amerika’da “şok tedavisi” içeriği kazanan neoliberal dönüşümün mağdurları, Müslüman coğrafyanın savaş kurbanları ile birleştiler; Avrupa ve ABD’nin Güney sınırlarına yığılan göç dalgaları oluşturdular. Göç, Batı emekçi sınıfların bileşimini etkiledi. Reel sosyalizmin krizi komünist partileri dağıtmaktaydı. Avrupa sosyal demokrasisi sınıfsal programını terk etti; neoliberalizme teslim oldu. “Sahipsiz” kalan Batı işçi sınıfı saflarında milliyetçi eğilimler yeşerdi.

Reel sosyalizm SSCB’de ve Avrupa’da “kendiliğinden” dağılmaya başlamıştı. Emperyalizm bu süreci (gerekirse şiddet yoluyla) hızlandırmaya, denetlemeye yöneldi. Yugoslavya sosyalizmi Almanya’nın tetiklediği parçalanma savaşları ile tarihe karıştı. Gorbaçov, SSCB’yi ekonomide “piyasacı reformlar”, siyasette Komünist Parti iktidarına son veren “liberal dönüşüm” ile canlandırmaya kalkıştı. “Hile ve desiseler” sonunda Batı blokuna teslim oldu.

Doğu Avrupa’da (önceki Sovyet cumhuriyetleri dahil) komünist iktidarların son bulması yetmedi; bu ülkeler tümüyle NATO’ya alındı. Hedef (yeni adıyla), Rusya Federasyonu’nu çökertmeye dönüştü. Ta ki Putin, milliyetçi bir refleksle NATO’nun Ukrayna’ya ve Kafkasya’ya da taşınarak Rusya’yı tamamen kuşatmasını önlesin…

‘Kuyunun dibine’ ulaşıldı mı?

Elli yıllık çevrimin “iniş aşaması” bitmedi mi? Gözlemler “kuyunun dibine” henüz ulaşılmadığını gösteriyor.

Uluslararası siyaseti 2022 sonrasında iki tehlikeli, kapsamlı savaş biçimlendiriyor. Birincisi, Ukrayna’dadır: Bu ülkede Rusya dostu başkan Yanukeviç’e karşı ABD-AB ittifakının 2014’te düzenlediği “renkli darbe” uzantılarına Putin, Şubat 2022’de bir Özel Askerî Operasyon ile son vermeyi kararlaştırdı. ABD, bu savaşı en azından Putin’i devirmek için bir fırsat olarak kullanmaya kalkıştı. NATO’da oybirliği sağlanamadığı için bir “vekâlet savaşını” uygun gördü. Almanya, Britanya, Fransa’nın ve Avrupa Komisyonu’nun tam desteği sağlandı. Rusya’ya karşı “savaşın vekili” Ukrayna oldu. Batı İttifakı’nın sınırsız silah, kredi desteği ile Zelenski, “savaşı son Ukraynalı’ya kadar sürdürecektir”. 

Ne var ki, beklenti gerçekleşmiyor; Rusya vekâlet savaşını kazanmakta; “savaşabilecek son Ukraynalı” tükenmek üzeredir. Başkan Biden, görevini Trump’a devretmeden bir ay önce “çılgınca bir hamle daha” yaptı: ABD yapımı füzeler Ukrayna tarafından Rusya-içindeki hedeflere karşı kullanılmaya başlandı. Bu tür bir adımın vekâlet savaşını ABD-Rusya savaşına dönüştürebileceğini Putin daha önce açıklamıştı. Şu anda insanlık, bir nükleer felaket olasılığı da içeren III’ncü Cihan Savaşı eşiğindedir.

İkinci kapsamlı savaş, Orta Doğu’da yaşanıyor. Batı İttifakı’nın sınırsız desteği ile İsrail’in 2023’te Gazze’de başlattığı insafsız saldırı, genişletilerek İran dahil tüm Orta-Doğu’ya taşınacak mı? Bu tasarıma, Trump dahil emperyalizmin tam desteği var. İsrail, ABD ve Türkiye’nin işbirliği sayesinde El Kaide’nin ikinci türevi olan HTŞ, laik, anti-emperyalist Arap milliyetçiliğinin temsilcisi Baas’ın altmış yıllık Suriye iktidarına son verdi. Bu “kazanım” sözü geçen tasarımın stratejik bir adımı olarak yorumlanabilir. Sonrasını endişeyle izlemekteyiz.

Gazze soykırımı Batı’da videolardan canlı olarak izlendi; insanlık tamamen ölmediği için tepkileri tetikledi. Öncelikle Amerikan üniversitelerinde sert protestolara, işgallere yol açtı. İster istemez 1970’li yıllarda ABD’de Vietnam savaşını frenleyen anti-emperyalist hareketin yeniden filizlenmesi akla geldi. Ama, kalkışmalar yerel güvenlik güçleri ile üniversite yönetimlerince hızla bastırıldı. Tekrarı güç görülüyor.

Sol siyasetin sosyal demokrat kanadından beklentiler beyhudedir. İngiltere İşçi Partili başbakan Starmer, Siyonist eğilimlidir; Ukrayna’dan Rusya’ya Britanya yapımı füzeler yollamaktadır. Almanya’da Sosyal Demokrat başbakan Scholz, hem Ukrayna savaşını, hem Gazze soykırımını silah, mühimmat ile sınırsızca destekleyen Batılı liderlerin ön-safındadır. Şubat 2025’te erken seçime gitmekte olan ülkesinde Ukrayna savaşına ilkesel, sert muhalefet, şimdilik sağ (AfD) ve sol (BSW) milliyetçi partiler ile sınırlıdır.

Uluslararası siyasette sağduyuyu temsil eden lider kaldı mı? Donald Trump bu doğrultuda bir soruyu, “ABD, Çin’le birlikte tüm dünya sorunlarını çözebilir” diye yanıtlamış (Xinhua, 16 Aralık 2024).

Güzel, umut verici bir vaat… Ne var ki, dalgalı sicili nedeniyle Trump’ı ciddiye almak kolay değil…Yani, henüz kuyunun dibine ulaşılmadı.

“Elli yıllık Türkiye gezintisi” bir sonraki yazıda…

Tüm okurlarımın yeni yılını kutlarım. “Gideni aratmasın” dileğiyle…

Prof. Dr. Korkut BORATAV –  sol.org.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

JPMorgan frene bastı, BofA kârı aldı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Küresel yatırım bankalarının Türkiye pozisyonlarında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bir yanda JPMorgan, 2018’den bu yana ilk kez Türkiye kurumsal kredi görünümünü “ağırlığını artır” seviyesinden “nötr”e çekti. Diğer yanda Bank of America, Türk lirası carry trade pozisyonunu kârla kapattı.

Bu iki karar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Yabancı yatırımcı Türkiye’den tamamen çıkmıyor; ancak artık “yüksek faiz-getiri” hikâyesini daha seçici, daha kısa vadeli ve daha korumacı bir risk yönetimiyle izliyor.

JPMorgan ne yaptı?

JPMorgan’ın kararı, Türkiye varlıklarına yönelik sert bir satış tavsiyesi değil. Ancak banka, Türk şirket tahvillerinde daha önce taşıdığı iyimser ağırlığı azalttı. Türkiye görünümünün “nötr”e çekilmesi, yabancı yatırımcının artık yüksek getiri potansiyelinin yanında artan riskleri de daha fazla dikkate aldığını gösteriyor.

Raporda öne çıkan risk başlıkları şöyle:

Türkiye’nin temel dış dengesinde bozulma, enerji fiyatlarındaki artış, jeopolitik riskler, yerel siyasi belirsizlik, erken seçim ihtimali, yeniden dolarizasyon riski ve şirketlerin döviz açık pozisyonları.

Bu tablo özellikle Türk şirket tahvilleri açısından önemli. Çünkü kurumsal kredi yatırımcısı sadece ülke faizine bakmaz; şirketlerin döviz borcu, nakit akışı, dış finansmana erişimi ve kur şoklarına dayanıklılığına da bakar.

BofA ne yaptı?

Bank of America ise Ocak ayında dolar/TL’de 46,20 seviyesinden açtığı 3 aylık kısa dolar/TL pozisyonunu, kur 44,89 seviyesine geldiğinde kârla kapattı. Bu işlem, klasik anlamda TL carry trade stratejisinin başarılı bir örneği oldu.

Yani BofA, yüksek TL faizinden kazandı; aynı zamanda kurun vadeli piyasanın ima ettiği seviyeden daha aşağıda kalmasından ek getiri elde etti. Ancak pozisyonun kapatılması “TL hikâyesi bitti” anlamına gelmiyor. Banka, dolar/TL’nin ileride de vadeli piyasanın ima ettiği seviyelerin altında kalabileceğini belirtirken, TL’de nominal değer kaybı hızının artabileceği uyarısını da yaptı.

Bu mesajın sade karşılığı şu: TL hâlâ getiri sunuyor, fakat aynı pozisyonda kalmanın riski arttı.

Bu kararların arkasındaki ana senaryolar

1. Kâr realizasyonu senaryosu

BofA’nın hamlesi öncelikle kâr realizasyonu olarak okunmalı. Carry trade pozisyonlarında yatırımcı sonsuza kadar beklemez. Faiz getirisi oluştuğunda ve kur beklenenden daha sakin kaldığında pozisyon kapatılır.

Bu, Türkiye’den çıkıştan çok, “elde edilen kârı masaya koyma” hamlesidir.

2. Siyasi risk senaryosu

JPMorgan’ın raporunda siyasi belirsizlik vurgusu dikkat çekiyor. Türkiye piyasalarında son haftalarda muhalefet partisi ve yargı süreçleri üzerinden oluşan politik gerilim, BIST, tahvil ve kur tarafında dalgalanma yarattı.

Yabancı yatırımcı açısından en büyük risk, ekonomi programının seçim veya siyasi baskı nedeniyle gevşetilmesi ihtimalidir. Erken seçim senaryosu gündeme gelirse, piyasa bunu kamu harcamalarında artış, kredi genişlemesi, ücret ayarlamaları ve dövize yönelim riskiyle birlikte fiyatlar.

3. Dolarizasyon senaryosu

Türkiye’de yerleşiklerin yeniden dövize dönmesi, yabancı yatırımcının en yakından izlediği başlık. Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası TL’ye ilgiyi artırmıştı. Ancak seçim beklentisi, enerji şoku veya siyasi belirsizlik artarsa, yerli yatırımcı yeniden döviz talebine yönelebilir.

Bu durumda Merkez Bankası rezervleri güçlü olsa bile, rezervlerin ne kadarının piyasa stresinde kullanılacağı kritik hale gelir.

4. Enerji ve cari açık senaryosu

Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Orta Doğu kaynaklı gerilimler ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinden TL üzerinde baskı oluşturabilir.

Enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin döviz ihtiyacı büyür. Bu da hem kur beklentisini hem enflasyon patikasını hem de şirketlerin maliyet yapısını bozar.

5. Şirketlerin döviz açık pozisyonu senaryosu

JPMorgan’ın dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri şirketlerin döviz açık pozisyonu. Eğer şirketin geliri TL, borcu döviz ise kur artışı bilançoyu bozar. Kurumsal kredi yatırımcısı için bu doğrudan tahvil geri ödeme riskidir.

Bu nedenle JPMorgan’ın “nötr” kararı sadece Türkiye ekonomisine değil, Türk şirketlerinin döviz riskine yönelik de bir uyarıdır.

Yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor mu?

Hayır. Verilen mesaj “Türkiye’den çıkıyoruz” değil; “Türkiye riskinde daha seçici davranıyoruz” mesajıdır.

Yabancı yatırımcı için Türkiye hâlâ yüksek faiz, güçlü carry getirisi ve kontrollü kur nedeniyle cazip olabilir. Ancak risk primi düştükçe ve siyasi/jeopolitik risk arttıkça, aynı getiriyi almak için daha fazla risk taşımak gerekir.

Bu nedenle yabancı kurumlar artık uzun vadeli ve yüksek riskli pozisyonlar yerine; kısa vadeli, likit, yüksek kaliteli ve gerektiğinde hızla kapatılabilecek pozisyonları tercih ediyor.

Türkiye açısından ne anlama geliyor?

Bu gelişme ekonomi yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin son dönemdeki sermaye girişi büyük ölçüde güven, yüksek faiz ve kur istikrarı üzerine kuruldu.

Bu üç ayaktan biri zayıflarsa carry trade tersine dönebilir. Carry trade girerken döviz getirir, çıkarken döviz talebi yaratır. Bu nedenle sıcak para girişine dayalı rahatlama kalıcı sermaye girişiyle desteklenmezse kırılganlık üretir.

Piyasalar nasıl etkilenebilir?

Kısa vadede TL’de kontrollü seyir devam edebilir. Ancak kurda nominal değer kaybı hızlanırsa, yabancı yatırımcı yeni carry trade pozisyonu açmakta daha temkinli davranır.

Tahvil tarafında kısa vadeli ve yüksek kaliteli ihraçlara ilgi sürebilir. Buna karşılık uzun vadeli, düşük kaliteli veya döviz riski yüksek şirket tahvillerinde risk primi artabilir.

Borsada ise bankalar, ihracatçılar ve döviz pozisyonu güçlü şirketler ayrışabilir. Döviz açık pozisyonu yüksek, finansman maliyeti ağır ve iç talebe bağımlı şirketler daha kırılgan hale gelebilir.

Yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmiyor, frene basıyor

JPMorgan ve BofA’nın kararları birlikte okunduğunda, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında yeni bir dönem başladığı görülüyor.

Artık mesele sadece yüksek faiz değil. Yatırımcı; kurun hızı, rezervlerin dayanıklılığı, siyasi belirsizlik, enerji faturası, cari açık, şirket bilançoları ve erken seçim ihtimalini aynı anda fiyatlıyor.

Türkiye için asıl sınav, carry trade ile gelen parayı kalıcı sermaye girişine dönüştürmek olacak. Aksi halde bugün kârla kapanan pozisyonlar, yarın daha büyük çıkış riskinin öncü sinyali haline gelebilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Faizin olduğu yerde bereket olmaz”

Yayınlanma:

|

Yazan:

 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Finans Merkezinde gerçekleştirilen 3. Dünya İslam Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, Necmettin Erbakan’ın faiz konusundaki sözlerini hatırlatarak küresel ekonomik sistem ile uluslararası ilişkilere yönelik alternatif çözümlerin mümkün olduğunu vurguladı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ise 11 Haziran Perşembe günü gerçekleştireceği Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında yılın üçüncü faiz kararını açıklayacak.

“İslam ekonomisini ne kadar sahiplenirsek hedeflerimize o kadar çabuk ulaşırız”

İstanbul Finans Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı 3. Dünya İslam Ekonomi Zirvesi’nde kürsüye çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, küresel ekonomik sistem ile uluslararası ilişkilerde alternatif çözümlerin üretilebileceğine dikkat çekti. Konuşmasında insanlık ailesi olarak gerek ekonomik alanda gerekse uluslararası ilişkiler düzleminde çözümsüz olunmadığını ifade eden Erdoğan, bu doğrultuda daha fazla çaba harcanması gerektiğini belirtti.

İslam ekonomisinin sahiplenilmesi ile hedeflere ulaşma hızı arasında doğrudan bir bağ kuran Erdoğan, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Daha adil bir dünya mümkün derken, insanlık ailesi olarak gerek ekonomide gerekse uluslararası ilişkilerde çözümsüz değiliz. Daha çok çaba harcamalıyız. İslam ekonomisini ne kadar sahiplenirsek hedeflerimize o kadar çabuk ulaşırız”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirvedeki hitabında Necmettin Erbakan’ın faiz konusundaki yaklaşımına ve sözlerine de özel bir atıfta bulundu. Kültürümüzde yer alan bereket kavramının önemine değinen Erdoğan, sömürünün, haksızlığın ve sadece kâr odaklı düşüncelerin olduğu yerlerde bereketin barınamayacağını dile getirdi.

Erbakan’ın faiz konusundaki duruşunu hatırlatan Erdoğan, faizin olduğu bir yerde bereketin tesis edilemeyeceğini savunarak şu açıklamalarda bulundu:

“Bizde bereket diye bir kavram vardır. Rahmetli Erbakan Hocamızın dediği gibi 1 liralık kazanç 2 liralık kazançtan üstündür. Faizin olduğu yerde bereket olmaz. Sömürünün, haksızlığın olduğu yerde bereket bulunmaz. Yalnızca kâr düşüncesinin olduğu yerde bereket kendisine yer bulamaz”

investing.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.