GÜNCEL
Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte
Yayınlanma:
3 saat önce|
Yazan:
BankaVitrini
Nvidia’nın güçlü bilançosunun ardından dün teknoloji hisselerinde yaşanan coşku, bu sabah yerini daha temkinli bir seyre bıraktı. Nvidia hisseleri dün gece yaklaşık %9 yükselirken, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü Nasdaq endeksi geceyi %1,6 yükselişle tamamladı. Lâkin dün yaşanan iyimserliğin bu sabah Pasifiğin diğer yakasına yansımasının sınırlı kaldığını görüyoruz. Gösterge endeks Tokyo borsası ve teknoloji odaklı Tayvan borsası %1 yükselirken, Güney Kore’nin KOSPI endeksi %1 geriledi. ABD borsalarının vadeli endekslerinde ise yatay bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Tokyo’da bu sabah açıklanan enflasyon verisi Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz artırabileceği beklentisini desteklerken, piyasaların gözü bugün KKTC saati ile 17.00’de Jackson Hole’da konuşacak Fed Başkanı Kevin Warsh’a çevrildi. Warsh öncesinde Eylül toplantısına yönelik faiz artırımı ihtimali yaklaşık %35 seviyesinde fiyatlanırken, yıl sonuna kadar 25 baz puan artırımına ise kesin gözüyle bakılıyor.
Warsh’un bugüne kadar faizlerin geleceğine ilişkin açık yönlendirme yapmaktan kaçınması (forward guidance) nedeniyle piyasaların asıl aradığı cevap, faiz ne zaman artacak sorusundan ziyade Fed’in hangi şartlarda harekete geçeceği noktasında olacaktır. Jackson Hole konferansı başlarken, Fed cephesinde üç başkanın peş peşe verdiği enflasyon uyarılarının ardından Warsh’un bugün kullanacağı tonun, tahvil faizleri, dolar ve hisse senedi piyasalarının kısa vadeli yönü açısından kritik önem taşayacağını hatırlatmak isteriz.
Kıymetli metaller cephesinde ise altının ons fiyatı Warsh’un konuşması öncesinde hafif de olsa defansa çekilerek 4,600 doların hemen altına geriledi. Teknik bir bakış açısıyla, 5,600 dolar zirvesi ve 3,942 dolar dibi arasında 4,576 dolar seviyesinin önemli bir Fibonacci düzeltme seviyesi olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu minvalde haftalık kapanışın 4,576 dolar seviyesi üzerinde olmasını önemseyeceğiz. Öte yandan, son dört haftadır kesintisiz bir şekilde yükselen ve neredeyse son altı gündür 70 dolar seviyesinin hemen kıyısında bekleyen gümüşün ons fiyatı ise bir sonraki hamle için enerji biriktirdiğini düşünüyoruz. 70 dolar seviyesinin üzerinde olası bir kapanışla birlikte, 200 günlük ortalamanın geçtiği 72,35 dolar seviyesinin süratle radar menziline gireceğini düşünüyoruz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 80 bin dolar seviyesinin kıyısında beklerken, bir sonraki önemli seviyenin ise 84 bin dolar olacağını düşünüyoruz.
Büyük resimde, Fed’in faiz artırmakta zorlanacağı, ABD’de yaklaşan seçimlerle birlikte Trump’ın giderek topal ördek konumuna düşeceği ve bütçe tavanı tartışmalarının bir noktada hükûmetin yeniden kapanmasına yol açabileceği beklentileri önemli satır başlıkları olarak ön plana çıkıyor. Buna, hızla büyüyen kamu borcu karşısında kâğıt para ve mevcut finansal sisteme yönelik sorgulamanın da devam etmesini eklediğimizde, kıymetli metaller ve Bitcoin açısından ana yönün yukarı olmaya devam edeceğini düşünüyoruz.
Tahvil piyasasında son haftalarda egemen olan sert hareketlerin ardından bu sabah göreceli olarak sakinliğin hâkim olduğunu görüyoruz. ABD’nin 30 yıllık tahvil faizi %5,20, 10 yıllık faizi %4,67 civarında seyrederken, son günlerde bebek adımlarıyla da olsa yukarı yönlü bir seyir izleyen dolar endeksi (DXY) 99 seviyesinde yatay kaldı. Pariteler cephesinde doların son günlerde hafif de olsa toparlanmasıyla birlikte EURUSD paritesi 1,17 seviyelerinden 1,1650 seviyelerine gerilerken, benzer bir şekilde GBPUSD paritesi de 1,37 seviyesindeki direnci test edemeden 1,36 seviyesinin hemen altına geriledi. Japonya’da bu sabah açıklanan enflasyon verileri ardından BoJ’un faiz artırımına gideceğine yönelik beklentilerinin arttığını görüyoruz. Hatırlamak gerekirse, Haziran ayında politika faizini %1’e çıkararak 31 yılın en yüksek seviyesine taşıyan BoJ, Temmuz toplantısını pas geçmişti. Son verilerin ardından 18 Eylül toplantısında faizin %1,25’e yükseltilmesi daha güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. Küresel piyasalarda bir tarafta Fed’in yeniden faiz artırıp artırmayacağı tartışılırken, diğer tarafta Japonya’nın uzun yıllar süren düşük faiz döneminden çıkışını hızlandırabileceği bir döneme giriliyor.
Jeopolitik cephede ise ABD’nin İran’a yönelik baskısını askerî unsurlardan ziyade ekonomik yaptırımlar üzerinden sürdüreceği yönünde son günlerde artan haber akışının ardından, Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftayı %5,5 düşüşle 90 doların altında kapatmaya hazırlanıyor. Katar Başbakanı’nın dün Tahran’da yaptığı görüşmelerde seyrüsefer serbestisinin yeniden sağlanması öne çıkarken, İran da gemi trafiğinin normale dönmesi için talep edeceği koşulları hazırlamayı kabul etti. Haber akışında ayrıca İran ile Umman’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yönetimi ve gelirlerin paylaşılması konusunda prensipte anlaştığını görüyoruz.
Fiilî deniz trafiğinin ise hâlâ savaş öncesinin oldukça altında olduğunu belirtmek gerekiyor. İran’ın hazırlayacağı şartların ABD tarafından kabul edilip edilmeyeceği belirsizliğini korurken, Katar ve Umman’ın devreye girmesiyle boğazın yeniden açılabileceği beklentisinin güçlenmesi petrol arzına ilişkin risk primini azaltarak fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor.
Türkiye cephesinde ise her hafta perşembe günü olduğu üzere TCMB’nin haftalık verilerini enine boyuna irdeledik. En güncel verilere göre TCMB’nin net yabancı para pozisyonu, altın fiyatlarındaki yükselişin de desteğiyle 54 milyar dolar seviyesine ulaştı. TCMB’nin döviz alımları daha yavaş bir hızda da olsa devam ederken, rezervlerin önemli bir bölümünün altından oluşması nedeniyle fiyat artışının yarattığı değerleme etkisi de toplam rezervleri destekliyor. Mevcut seyir korunursa, savaş öncesi dönemin manşet seviyesi olan 70 milyar doların yakın zamanda yeniden hedef hâline geleceğini düşünüyoruz.
Elbette, tıpkı bir ordunun envanteri gibi TCMB’nin rezervlerinin de güçlü olması büyük önem taşıyor. Rezervlerdeki güçlenmenin devam etmesi, bir taraftan TL’nin istikrarlı seyrini desteklerken, diğer taraftan enflasyon görünümünün de izin vermesi hâlinde TCMB’ye faiz indirimleri açısından daha geniş bir hareket alanı sağlayacağını düşünüyoruz. TCMB’nin politika faizinde ilk indirime Ekim toplantısıyla başlamasını beklerken, haftaya Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. BloombergHT’nin anketine göre 3 Eylül’de açıklanacak Ağustos verisinin %1,9 artış kaydetmesi bekleniyor. Bu sonuçla yıllık TÜFE artışı %31,6 seviyesinde olacak.
TCMB verilerinden devam edersek, 21 Ağustos ile sona eren haftada yurtiçi yerleşiklerin DTH hacminin 1,14 milyar dolar artış kaydettiğini görüyoruz. Tüzel kişilerin DTH stokunda son üç haftadır devam eden yükseliş dikkat çekerken, TL’nin toplam mevduat havuzundaki payı %61 seviyelerinin hemen üzerinde kalarak güçlü seyrini korumaya devam ettiğini görüyoruz. Menkul kıymet istatistiklerinde ise yurt dışındaki yerleşiklerin hisse senedi portföyü 0,15 milyar dolar daha artış kaydederken, son haftalarda hisse senetlerine yönelik ilginin ise göze çarpmaya başladığının altını çizmek isteriz.
Bu bağlamda, son dört haftayı yükselişle tamamlayan Borsa İstanbul ana endeksi ayı da %8,30 yükselişle tamamlamaya aday görünüyor. TCMB’nin hafta başında attığı normalleşme adımı sonrasında dün KKTC Merkez Bankası da politika faizini 300 baz puan indirerek %35,50’den %32,50 seviyesine çekti. Piyasa faizleri topyekûn etkilenirken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi 100 baz puan kadar gevşedi. Mevduat faizleri ve beraberinde kredi faizlerinde de gevşeme başlarken, USDTRY kuru, otoritenin kontrolünde bebek adımlarıyla yükselişini sürdürerek hafta sonu fonlama etkisinin de yardımıyla pazartesi valörlü işlemlerde 48,24 seviyesine yükseldi. Pariteler cephesinde yaşanan hafif de olsa geri çekilmeye paralel EURTRY kuru 56,00, GBPTRY kuru ise 65,50 seviyelerine doğru gevşerken, yurdum insanının bir numaralı yatırım aracı olan gram altının ise 7,100 TL seviyelerinde salındığını görüyoruz.
Emre Değirmencioğlu
İlginizi Çekebilir
Gülbeyaz Gergün
Artık batmak da pahalı: Bir firmanın iflasının gerçek maliyeti ne?
Yayınlanma:
2 saat önce|
28/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye ekonomisinde son birkaç yıldır firmaların temel gündemi yüksek faiz, finansmana erişim, düşen satışlar ve bozulan nakit akışı oldu. Ancak iş dünyasının karşı karşıya kaldığı başka bir sorun daha giderek belirginleşiyor:
Artık yalnızca işletmek değil, şirketi kapatmak, konkordatoya gitmek ve hatta iflas etmek de ciddi para gerektiriyor.
Başka bir ifadeyle şirketlerin önünde giderek daha tuhaf bir tablo oluşuyor: “Yaşamak için nakit lazım, batabilmek için de nakit lazım.”
Bir firma finansal olarak çöktüğünde ekonomik hayat bir anda sona ermiyor. İşçi kıdem ve ihbarları, vergi ve SGK borçları, banka kredileri, çekler, senetler, tedarikçi alacakları, kiralar, hukuki giderler, avukatlık ücretleri, bilirkişi ve komiser giderleri, mahkeme masrafları, varlıkların satılması ve şirketin tasfiyesi yıllarca devam edebiliyor.
Dolayısıyla “şirket battı” denilen nokta aslında çoğu zaman ekonomik sorunun sonu değil, yeni ve pahalı bir sürecin başlangıcı oluyor.
Konkordatoya girmek bile artık ciddi para gerektiriyor
Konunun en çarpıcı göstergelerinden biri konkordato sürecindeki maliyetler. Adalet Bakanlığı’nın 26 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe koyduğu yeni Konkordato Gider Avansı Tarifesi’nde maliyet kalemleri yeniden yükseltildi.
Yeni tarifeye göre konkordato başvurusunda yalnızca bazı temel giderler için;
- Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ilanları için en az 2.600 TL,
- konkordato komiseri için aylık en az 3.380 TL üzerinden beş aylık ücret,
- diğer işlemler için 1.690 TL,
- iflasa tabi borçlular için ayrıca 68.900 TL iflas gideri
öngörülüyor.
Bunlara tebligatlar, posta giderleri, bilirkişiler, Basın İlan Kurumu ilanları ve diğer yargılama masrafları da ekleniyor. Üstelik bunlar sadece mahkemeye yatırılması gereken resmî gider avansları.
Gerçek hayatta şirketin mali müşavir, bağımsız denetçi, avukat, finansal danışman, konkordato projesi hazırlığı ve şirket değerleme maliyetleri bunların çok üzerine çıkabiliyor. Yani nakdi kalmamış bir şirketin kendisini konkordato yoluyla koruyabilmek için dahi önce nakit bulması gerekiyor.
Bu başlı başına önemli bir paradoks.
Bir yıl içerisinde iflas gideri yaklaşık yüzde 30 arttı
Maliyet artışının boyutunu eski tarifeyle karşılaştırdığımızda daha net görüyoruz.
16 Ağustos 2025 tarihli tarifede iflasa tabi borçlular için konkordato gider avansı içindeki iflas gideri 53.000 TL idi. Konkordato komiseri için aylık asgari tutar 2.600 TL, diğer giderler ise 1.300 TL olarak belirlenmişti.
26 Ağustos 2026 tarifesinde ise;
İflas gideri: 53.000 TL → 68.900 TL
Komiser asgari aylık ücreti: 2.600 TL → 3.380 TL
Diğer giderler: 1.300 TL → 1.690 TL haline geldi.
Üç kalemde de artış yaklaşık % 30. Başka bir ifadeyle enflasyon yalnızca çalışan ücretini, elektriği, hammaddenin fiyatını ve finansman maliyetini artırmadı.
Batmanın maliyetini de artırdı.
Asıl maliyet mahkeme harcı değil
Bir firmanın iflas maliyetini değerlendirirken en büyük hata yalnızca mahkeme masraflarına bakmak olur.
Çünkü gerçek maliyet şirket bilançosunun çok daha derinlerinde bulunuyor. Örneğin 100 çalışanı bulunan bir sanayi şirketini düşünelim.
Çalışanların ortalama kıdemi 8 yıl ve ortalama ücret maliyeti yüksekse, şirketin kapanması halinde ortaya çıkabilecek kıdem, ihbar ve kullanılmamış izin yükümlülükleri milyonlarca hatta onlarca milyon liraya ulaşabilir.
Buna; vergi borçları, SGK primleri, kullanılmış banka kredileri, leasing borçları, çek ve senetler, tedarikçi hesapları, kiralar, teminat mektupları, döviz açık pozisyonları, müşteri avansları, stokların değer kaybı eklendiğinde şirketin kapanmasının ekonomik maliyeti faaliyet dönemindeki zararından bile büyük hale gelebilir.
Bu nedenle finansal olarak zora giren birçok şirketin sahibi şirketi hemen kapatamıyor. Firma fiilen çalışmasa dahi hukuken ve finansal olarak yaşamaya devam ediyor.
Bir firma battığında aslında kimler para kaybediyor?
İflasın ekonomik maliyeti yalnızca sermayedarın kaybettiği özkaynak değildir. Bir şirket battığında zarar dalga dalga ekonomiye yayılır.
1. Şirket sahibi sermayesini kaybeder
Yıllar içerisinde şirkete konulan sermaye, makineler, tesisler ve işletme sermayesi erir.
Özellikle borçlu şirketlerde şirket varlıkları satıldığında satış bedeli çoğu zaman defter değerinin oldukça altında gerçekleşir. Bir fabrikanın çalışan bir işletme olarak değeri örneğin 500 milyon TL olabilirken, makineler tek tek satılmaya başlandığında toplam ekonomik değer bunun çok altına düşebilir.
Ekonomide buna kabaca tasfiye değeri kaybı denilebilir.
2. Banka kredi zararına uğrar
Şirketin kullandığı krediler ödenemez hale gelir.
Teminatların nakde çevrilmesi zaman alır ve teminatların satış değeri kredi bakiyesinin altında kalabilir. Banka takip hesaplarına aldığı krediler için karşılık ayırır. Dolayısıyla tek bir firmanın batışı bankanın bilançosunu da etkiler.
Firma büyükse veya aynı sektörde çok sayıda şirket eş zamanlı sorun yaşıyorsa bu etki sistemik hale gelebilir.
3. Tedarikçi domino etkisi yaşar
Türkiye’de belki de iflasların en tehlikeli kısmı burasıdır.
Şirket A, Şirket B’ye 10 milyon TL borçlu olabilir. A şirketinin batması yalnızca A’nın sorunu değildir. B şirketi 10 milyon TL alacağını tahsil edemezse bu defa kendi çalışanının maaşını, vergisini veya banka kredisini ödeyemeyebilir. B’nin sıkıntıya girmesi C ve D şirketlerine yansır.
Böylece bir firmanın finansal problemi ticari bulaşma mekanizmasına dönüşür. Özellikle uzun vadeli çekle çalışan sektörlerde bu etki çok daha güçlüdür.
Konkordato verileri alarm veriyor
Türkiye’de konkordato ilanlarının seyri de şirketlerin yaşadığı finansal stresin boyutunu gösteriyor.
Temmuz 2026’da takip edilen ilanlarda 311 konkordato ve 26 iflas ilanı yer aldı. Ağustos 2026’nın 27’sine kadar ise aynı veri tabanında 227 konkordato ve 9 iflas ilanı kaydedilmiş durumda.
Başka bir konkordato takip veri tabanının 25 Ağustos 2026 itibarıyla sunduğu istatistiklerde ise son 12 aylık veri havuzunda binlerce ilan görülüyor; en yoğun sektörler arasında inşaat, tekstil, sanayi, hizmet ve otomotiv bulunuyor.
Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekiyor: “Konkordato ilanı sayısı” ile “konkordato talep eden şirket sayısı” aynı şey değildir.
Bir şirket için geçici mühlet, kesin mühlet, mühlet uzatımı, alacaklı toplantısı veya başka aşamalarda birden fazla ilan yayımlanabilir. Dolayısıyla ilan sayısını doğrudan “batan şirket sayısı” şeklinde yorumlamak doğru olmaz.
Ancak ilan yoğunluğundaki yükseliş şirketler üzerindeki finansal stres açısından önemli bir öncü gösterge niteliğinde.
TOBB verileri başka bir gerçeği gösteriyor
TOBB’un en son yayımladığı verilere göre 2026’nın ilk yedi ayında Türkiye’de 16.170 şirket kapandı.
Aynı dönemde kapanan şirket sayısı 2025’in ilk yedi ayına göre yüzde 2,5 azalmış olsa da sayı hâlâ oldukça yüksek.
Sadece Temmuz 2026’da 2.686 şirket kapandı.
Temmuz ayında kapanan şirket ve kooperatiflerin; 934’ü toptan ve perakende ticarette, 386’sı imalatta, 223’ü inşaatta faaliyet gösteriyordu.
Özellikle imalat şirketlerinin kapanması farklı okunmalı. Çünkü ticari bir işletmenin kapanması ile üretim yapan bir fabrikanın kapanmasının ekonomik çarpanı aynı değildir.
Fabrika kapanınca sadece şirket kapanmaz. Makine parkı atıl kalır. Nitelikli personel dağılır. Tedarik zinciri zarar görür. İhracat bağlantısı kaybolabilir. Yan sanayi müşterisini kaybeder. Bankanın kredisi takibe düşebilir. Devlet vergi ve SGK geliri kaybeder.
Bulunduğu bölgedeki tüketim de geriler. Bu nedenle bir sanayi şirketinin batmasının sosyal maliyeti, bilançoda görünen zarardan çok daha büyüktür.
Çalışanın maliyeti: İşsizlik yalnızca maaş kaybı değildir
Firma battığında çalışan açısından ilk kayıp işidir.
Ancak ekonomik etki bununla sınırlı değildir. Çalışanın düzenli geliri kesildiğinde; konut kredisi, kredi kartı, ihtiyaç kredisi, kira, eğitim harcamaları, tüketim harcamaları üzerinde baskı oluşur.
Dolayısıyla şirket iflasları birkaç ay gecikmeyle bankaların bireysel takip hesaplarına ve bölgesel perakende satışlara dahi yansıyabilir. Bu nedenle şirket iflası mikro ekonomik bir olay değil, aynı zamanda hane halkı bilançosunu etkileyen makroekonomik bir olaydır.
Devlet de ciddi gelir kaybediyor
Faaliyetini sürdüren şirket devlete; KDV, kurumlar vergisi, gelir vergisi stopajı, SGK primi, damga vergisi, ÖTV ve farklı harçlar üzerinden sürekli gelir üretir.
Şirket kapandığında bu gelir akışı sona erer. Üstelik şirketin geçmiş vergi ve SGK borçları da tahsil edilemiyorsa devlet iki kez kaybeder: Hem geçmiş alacağını tahsil edemez hem gelecekte doğacak vergi gelirini kaybeder.
Bu nedenle şirketlerin sağlıklı biçimde faaliyetlerini sürdürebilmesi sadece patronların meselesi değildir. Kamu maliyesinin de doğrudan konusudur.
İflasta varlıklar neden değer kaybediyor?
Bir şirket faaliyetine devam ederken varlıkları bir bütün olarak değer taşır.
Fabrika binası, makineler, çalışanlar, müşteri portföyü, marka, dağıtım ağı ve bilgi birikimi birlikte şirket değerini oluşturur.
İflas halinde ise bu bütünlük parçalanır. Makine tek başına satılır. Gayrimenkul ayrı satılır. Marka değer kaybeder. Müşteri başka üreticiye gider. Çalışan rakip şirkete geçer. Stok hızla nakde çevrilmeye çalışılır. Bu nedenle şirketin faaliyet değeri ile tasfiye değeri arasında çok büyük fark oluşabilir.
Örneğin faaliyet halinde 1 milyar TL değer yaratabilecek bir işletmenin tasfiye sonunda 400-500 milyon TL tahsilat üretmesi şaşırtıcı olmayabilir. Geri kalan tutar ekonominin gerçek servet kaybıdır.
İflas harcı da var
2026 yılı harç tarifesinde iflasın açılması veya konkordato isteği ve masaya katılma için maktu harç 1.206 TL olarak uygulanıyor.
Ancak daha önemli kalem, iflasta paylaşılan para üzerinden alınan yüzde 4,55 oranındaki harç. Konkordatoda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden de binde 2,27 oranında harç bulunuyor. Dolayısıyla büyük şirketlerde tasfiye edilen varlıkların boyutu arttıkça süreçte ortaya çıkan parasal maliyetler de büyüyebiliyor.
“Zombi şirket” tehlikesi
Batmanın pahalılaşmasının ilginç bir yan etkisi daha var: Kapanması gereken şirket kapanamıyor.
Ekonomide bu tip firmalar zaman zaman “zombi şirket” olarak adlandırılır.Şirket; yatırım yapamaz, borcunu azaltamaz, kâr üretemez, çalışan sayısını koruyamaz, bankadan yeni kredi alamaz ama hukuken faaliyet göstermeye devam eder.
Firma sadece borcu çevirmek için yaşamaktadır. Bu durum ekonomide verimsiz kaynak kullanımına yol açar. Banka kredisi üretken yatırıma değil eski borcun çevrilmesine gider. Şirket sahibi yeni yatırım yapamaz. Tedarikçi parasını alamaz. Ekonomik kaynaklar yıllarca problemli şirketin bilançosunda kilitlenir.
Konkordato neden bu kadar arttı?
Sorunu sadece “şirketler kötü yönetildi” diye açıklamak kolaycı olur. Elbette kötü yönetilen, aşırı borçlanan veya yanlış yatırım yapan şirketler bulunuyor. Ancak bugün çok daha geniş bir ekonomik sorunla karşı karşıyayız.
Şirketlerin üzerinde aynı anda birkaç baskı bulunuyor:
Yüksek finansman maliyeti TL ticari kredi faizlerinin uzun süre çok yüksek seviyelerde kalması işletme sermayesi ihtiyacı yüksek firmaları zorluyor.
Krediye erişim sorunu Firma yüksek faiz ödemeyi kabul etse dahi bankanın kredi limitine ulaşamayabiliyor.
Vadelerin uzaması Piyasada tahsilat süreleri uzadıkça şirketler müşterilerini finanse etmek zorunda kalıyor.
Çeklerin ödeme zinciri Bir şirketin çekini ödememesi onlarca firmanın nakit akışını etkileyebiliyor.
Düşük iç talep Talepteki yavaşlama stokların eritilememesine ve kapasite kullanımının gerilemesine yol açıyor.
Enflasyon Personel, enerji, kira, lojistik ve diğer işletme giderleri yükseliyor.
Sonuçta kâğıt üzerinde kâr eden bir şirket bile nakit üretemediği için konkordatoya sürüklenebiliyor.
Asıl tehlike: Sağlıklı şirketlerin de zincire çekilmesi
Bugünkü ekonomik ortamda en önemli risk yalnızca sorunlu şirketlerin batması değil.
Sorunlu şirketlerin sağlıklı şirketleri de beraberinde aşağı çekmesi.
Örneğin güçlü bilançosu bulunan bir üretici 50 müşterisine vadeli mal satmış olabilir. Bu müşterilerin birkaçının konkordatoya gitmesi halinde üretici; alacağını tahsil edemez, KDV’sini daha önce ödemiş olabilir, hammaddesinin parasını ödemek zorundadır, çalışan maaşını ödemek zorundadır, bankaya kredi taksitini yatırmak zorundadır.
Bir başka firmanın konkordatosu böylece sağlıklı şirketi de finansal sıkıntıya sürükleyebilir. Ekonominin en tehlikeli aşaması tam da burasıdır.
Firma iflaslarının bulaşıcı hale gelmesi.
Bir şirketin gerçek batış maliyeti nasıl hesaplanmalı?
Bir şirket battığında ekonomik maliyeti yalnızca “ödenmeyen borç” olarak hesaplamak yanıltıcıdır.
Gerçek maliyet hesabında en az şu unsurlar bulunmalıdır:
| Maliyet | Kim etkileniyor? |
|---|---|
| Kaybedilen özkaynak | Ortaklar |
| Tahsil edilemeyen krediler | Bankalar |
| Ödenmeyen ticari borçlar | Tedarikçiler |
| Kıdem ve ücret alacakları | Çalışanlar |
| Vergi ve SGK kaybı | Kamu |
| Varlıkların düşük fiyata satılması | Şirket/alacaklılar |
| Üretim kaybı | Ekonomi |
| İhracat kaybı | Cari denge |
| İşsizlik | Çalışan/kamu |
| Hukuki-tasfiye giderleri | Şirket/alacaklılar |
| Bilgi ve yetişmiş personel kaybı | Sektör |
| Tedarik zinciri bozulması | Diğer şirketler |
| Bölgesel tüketim kaybı | Yerel ekonomi |
Bunların tamamını topladığınızda bazı şirketlerin iflasının ekonomiye maliyetinin şirketin bilanço büyüklüğünün bile üzerine çıkabildiği görülür.
Bir örnek: 500 milyon TL cirolu firma battığında ne olur?
Basitleştirilmiş bir örnek yapalım.
Yıllık cirosu 500 milyon TL olan bir sanayi şirketinin; 150 milyon TL banka borcu, 100 milyon TL tedarikçi borcu, 30 milyon TL çalışan yükümlülüğü, 20 milyon TL vergi ve SGK borcu olduğunu varsayalım.
Şirketin fabrika, makine ve stoklarının bilanço değeri 250 milyon TL olsun. Ancak zorunlu satışlarda bunların yalnızca 150 milyon TL’si nakde çevrilebilsin.
Bu durumda şirketin bilançosunda görünen borç problemi bir yana, tek başına 100 milyon TL’lik tasfiye değeri kaybı oluşur. Üzerine alacaklı zararları, çalışanların gelir kaybı, bankanın karşılık maliyeti, devletin gelecekte tahsil edemeyeceği vergiler ve kaybolan üretim eklenir.
Sonuçta 500 milyon TL ciro yapan bir şirketin batmasının ekonomiye gerçek maliyeti birkaç yüz milyon TL’yi kolaylıkla aşabilir. Bu nedenle konkordato ve iflas meselesine yalnızca “borçlu-alacaklı ihtilafı” olarak bakmak büyük hata olur.
Adalet Bakanlığı da konkordato sistemini yeniden sıkılaştırıyor
Konkordato sayılarındaki artış başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi: Sistemin kötüye kullanılması.
Adalet Bakanlığı Mayıs 2026’da konkordato sisteminde güvenilirliğin artırılması amacıyla yeni düzenlemeler yaptı. Bakanlık, başvurularda sunulan belge ve raporların daha etkin denetlenmesini, sürecin şeffaflaştırılmasını ve kötü niyetli başvuruların engellenmesini hedeflediğini açıkladı.
Bu son derece önemli. Çünkü konkordato gerçekten finansal olarak geçici sıkıntıya giren ancak yaşama şansı bulunan şirketi korumalıdır.
Konkordato; borçtan kaçmanın, tedarikçiye ödeme yapmamanın, şirket varlıklarını korurken alacaklıyı zarara uğratmanın bir yöntemi haline gelirse ticaret hayatındaki güven tamamen bozulur. Ancak diğer taraftan sistem gereğinden fazla zorlaştırılırsa gerçekten kurtarılabilecek şirketler de iflasa sürüklenebilir. İhtiyaç duyulan şey bu iki uç arasında doğru dengeyi kurmaktır.
Ekonomi politikasının gözden kaçırmaması gereken maliyet
Türkiye’de enflasyonla mücadele için uygulanan sıkı para politikasının amacı fiyat istikrarını sağlamak.
Fakat politikanın reel sektör bilançosunda oluşturduğu hasarın da yakından takip edilmesi gerekiyor.
Çünkü enflasyonu düşürürken;üretim kapasitesini, ihracatçı firmayı, sanayi altyapısını, yetişmiş çalışanı, sermayeyi kaybederseniz enflasyon düştüğünde karşınızda daha küçük bir üretim ekonomisi bulabilirsiniz.
Kapanan fabrikayı birkaç ayda yeniden kuramazsınız. Dağılan tedarik zincirini birkaç haftada yeniden oluşturamazsınız. Kaybedilen müşteriyi bir telefonla geri getiremezsiniz.
Bu nedenle ekonomi yönetiminin sadece; “Enflasyon ne kadar düştü?” sorusunu değil, “Bu düşüş sırasında kaç işletmenin bilançosu bozuldu?” sorusunu da sorması gerekiyor.
Sonuç: Ekonomi “batmanın maliyetini” de hesaplamak zorunda
Türkiye’de uzun zamandır şirketlerin borçlanma maliyetini konuşuyoruz.
Artık başka bir maliyet kalemini daha konuşma zamanı geldi: İflasın maliyeti.
Bir şirketin batması yalnızca patronun sermayesinin yok olması değildir.
Bir fabrika battığında; banka alacağını kaybeder, tedarikçi tahsilat yapamaz, çalışan işini kaybeder, devlet vergi kaybeder, makineler değer kaybeder, üretim azalır, ihracat düşer, başka şirketlerin nakit akışı bozulur.
En önemlisi de yıllar içinde oluşturulmuş ekonomik organizasyon ortadan kalkar. Bugün Türkiye’deki paradoks tam olarak burada: Firmaların yaşaması pahalı, ancak artık ölmesi de ucuz değil.
26 Ağustos 2026’da yürürlüğe giren yeni konkordato tarifesi bunun küçük ama sembolik bir göstergesi. İflas giderinin bir yılda 53 bin TL’den 68 bin 900 TL’ye yükselmesi teknik olarak küçük bir rakam gibi görülebilir.
Ancak şirketin avukatından işçi tazminatına, değer kaybeden fabrikasından bankanın takipteki kredisine kadar bütün tabloyu birlikte değerlendirdiğinizde karşımıza çok daha büyük bir gerçek çıkıyor: Türkiye’de artık “batmanın ekonomik faturası”, şirket bilançosunun çok ötesine geçmiş durumda. Bu nedenle ekonomi politikasının önümüzdeki dönemde yalnızca problemli şirketleri tasfiye etmeye değil, yaşama kabiliyeti bulunan şirketlerin finansman kaynaklı olarak ölmesini önlemeye odaklanması gerekiyor.
Çünkü bazı şirketleri kurtarmanın maliyeti yüksek olabilir.
Ama unutulmaması gereken başka bir gerçek var: Bazen bir firmayı batırmanın ekonomiye maliyeti, onu yaşatmanın maliyetinden çok daha yüksek olabilir.
Erol TAŞDELEN – bankavitrini.com
GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
3 gün önce|
25/08/2026Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
Erol Taşdelen
Kargolar dolandırıcılığın tahsilat aracına dönüştü?
Yayınlanma:
4 gün önce|
24/08/2026Yazan:
Erol Taşdelen
İnternet dolandırıcılığında yeni açık: Kargo teslim ediyor, banka ödemeyi yapıyor, mağdur parasını alamıyor
Sosyal medya üzerinden yapılan sahte veya yanıltıcı satışlarda yeni bir mağduriyet zinciri oluşmuş durumda. Dolandırıcı ürünü pazarlıyor, kapıda ödeme veya kartla ödeme altyapısını kullanıyor, kargo şirketi paketi teslim ediyor; kutudan sipariş edilen ürün yerine değersiz veya tamamen farklı bir ürün çıktığında ise tüketici adeta sistemin ortasında yalnız kalıyor. Satıcıya ulaşılamadığı için “iade kodu” alınamıyor, kargo şirketi ürünü geri kabul etmiyor veya bedeli iade edemiyor, banka ise işlemi teslim edilmiş bir alışveriş olarak değerlendirebiliyor. Mevcut sistemde kargo, ödeme ve bankacılık süreçleri arasındaki bu kopukluk dolandırıcıların kullanabileceği ciddi bir alan yaratıyor.
Dolandırıcılık yöntemi son derece basit
Özellikle Instagram, Facebook, TikTok ve benzeri sosyal medya kanallarında tüketicilerin karşısına son derece profesyonel hazırlanmış reklamlar çıkıyor.
Piyasa fiyatı 5.000 TL olan bir elektronik ürün 1.999 TL’ye, pahalı bir ayakkabı veya mont 1.500 TL’ye, teknolojik bir cihaz ise olağanüstü indirim iddiasıyla satışa sunulabiliyor.
Tüketicinin güvenini artırmak için de özellikle şu ifade kullanılıyor: “Kapıda ödeme imkânı.”
Tüketici açısından bu yöntem ilk bakışta güvenli görünüyor. Çünkü düşünce şu: “Ürün gelmeden parasını ödemiyorum, dolayısıyla dolandırılamam.”
Oysa sistem tam tersine çevrilmiş durumda. Dolandırıcı siparişi alıyor. Paketi hazırlıyor. Fakat paketin içerisine reklamda gösterilen ürünü değil, çok daha ucuz, ilgisiz veya değersiz başka bir ürün koyuyor.
Kargo geliyor. Tüketici ödemeyi yapıyor. Paket açılıyor. Ve gerçek o anda ortaya çıkıyor. Ancak para çoktan tahsil edilmiş oluyor.
Ticaret Bakanlığı da geçmişte mesafeli satışlara ilişkin yaptığı açıklamalarda özellikle sosyal medya ve kurumsal olmayan internet siteleri üzerinden gerçekleştirilen alışverişlerde; sipariş edilen ürün yerine başka ürün gönderilmesi, bedel iadesinin yapılmaması ve tüketicinin muhatap bulamaması gibi şikâyetlerin yaşandığını açıkça belirtmiş durumda.
Dolandırıcının en büyük avantajı: Paketin içeriği teslimattan sonra görülüyor
Buradaki temel sistem hatası çok açık.
Kargo şirketi açısından işlem: “Paket teslim edildi.”
Ödeme sistemi açısından: “Tahsilat gerçekleşti.”
Satıcı açısından: “Para alındı.”
Fakat tüketici açısından gerçek alışveriş henüz tamamlanmış değil. Çünkü tüketici satın aldığı ürünün gerçekten paketin içerisinde olup olmadığını ancak paketi açınca anlayabiliyor.
Dolandırıcılık tam da bu birkaç dakikalık hukuki ve operasyonel boşluktan yararlanıyor.
Örneğin vatandaş sosyal medyada gördüğü 3.000 TL’lik bir elektronik cihazı sipariş ediyor.
Kapıda kartla ödeme yapıyor. Paketi açtığında içerisinden 100-200 TL değerinde ilgisiz bir ürün çıkıyor.
Kargo görevlisine: “Bu benim aldığım ürün değil, geri alın” dediğinde ise sistem başka bir aşamaya geçiyor.
Kargo şirketi: “İade kodu gerekiyor”
Sorunun en kritik noktalarından biri burada başlıyor. Tüketici paketi teslim aldıktan sonra yanlış veya sahte ürün çıktığını fark ettiğinde ürünü kargo şirketine geri vermek istiyor.
Ancak birçok sistemde tüketiciden satıcının oluşturduğu bir iade kodu istenebiliyor.
Peki dolandırıcı satıcıya ulaşılamıyorsa? Telefon kapalı. WhatsApp mesajlarına cevap verilmiyor. Sosyal medya hesabı kapanmış. İnternet sitesi ortadan kalkmış. E-posta adresi sahte.
Tüketici iade kodunu kimden alacak?
Dolandırıcıdan!
Ortaya son derece çarpıcı bir durum çıkıyor: Tüketicinin dolandırıldığını ispatlayabilmesi ve ürünü geri gönderebilmesi için kendisini dolandıran kişinin işbirliğine ihtiyacı doğuyor.
İşte mevzuat ile operasyon arasındaki en önemli boşluklardan biri burada.
Üstelik Ticaret Bakanlığı’nın güncel tüketici bilgilendirmesinde, ön bilgilendirmede belirtilen kargo şirketiyle yapılan iadelerde tüketicinin iade masrafından sorumlu tutulamayacağı; belirli koşullarda başka kargo şirketleriyle iadede de tüketiciye maliyet yüklenemeyeceği açıkça belirtiliyor.
Dolayısıyla tüketici hukukunun tanıdığı iade hakkı ile sahadaki iade mekanizması arasında ciddi bir uygulama problemi ortaya çıkıyor.
İkinci kilit nokta: Para kimin elinde?
Asıl düzenlenmesi gereken konulardan biri de burası. Kapıda ödeme sisteminde kargo şirketi yalnızca taşıma hizmeti vermiyor. Bazı modellerde aynı zamanda tahsilat zincirinin de bir parçası haline geliyor.
Dolayısıyla şu sorunun cevabı kritik: Tüketici paketi teslim aldıktan birkaç dakika sonra sahte veya yanlış ürün gönderildiğini bildirirse tahsil edilen para neden satıcıya aktarılmaya devam ediyor? Burada bir “bekleme süresi” mekanizması tartışılmalıdır.
Örneğin kapıda ödemeli sosyal medya ve mesafeli satışlarda tahsil edilen bedel doğrudan satıcının kullanımına geçmemeli. Belirli bir süre bloke hesapta tutulmalı.
Tüketici bu süre içerisinde: “Sipariş ettiğim ürün gönderilmedi / farklı ürün gönderildi” bildiriminde bulunursa ödeme otomatik olarak dondurulmalıdır.
Böylece olay yalnızca tüketici ile dolandırıcı arasındaki bir hukuk mücadelesi olmaktan çıkar.
Banka tarafında da sorun var
İşlem kredi kartıyla yapıldığında tüketici bu defa bankasına başvuruyor: “Ben bu ürünü satın almadım. Sipariş ettiğim ürün yerine başka ürün gönderildi”.
Ancak bankacılık sistemindeki harcama itirazlarında kritik ayrım şudur: Kartın yetkisiz kullanılması başka şeydir, kart sahibinin işlemi kendisinin yapması fakat satıcının sözleşmeye uygun ürünü göndermemesi başka şeydir.
İkinci durumda olay basit bir “kart dolandırıcılığı” olmaktan çıkarak mal veya hizmet uyuşmazlığına dönüşebilir.
Tüketici de bu nedenle reklam görüntüsünü, sipariş kaydını, yazışmaları, kargo etiketini, kutu açılış görüntüsünü ve gönderilen yanlış ürünü ispatlamak zorunda kalabilir.
BDDK’nın kendi bilgilendirmesinde de bankacılık hizmetleriyle ilgili tutar iadesi içeren başvuruların hakem heyetlerine yönlendirilebildiği, diğer bankacılık şikâyetlerinin ise BDDK’nın elektronik şikâyet sistemine iletilebildiği belirtiliyor.
Fakat tüketicinin ihtiyacı aylar sürebilecek bir uyuşmazlık sürecinden önce paranın dolandırıcının eline geçmesini engelleyecek hızlı bir mekanizmadır.
Mevzuat aslında tüketiciye önemli haklar tanıyor
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği tüketiciye önemli korumalar sağlıyor. Ticaret Bakanlığı’nın güncel mevzuat sayfasında da 6502 sayılı Kanun ile ilgili ikincil düzenlemeler birlikte yayımlanıyor.
Mesafeli satışlarda cayma hakkının kullanılması halinde bedelin tüketicinin satın alma sırasında kullandığı ödeme aracına uygun biçimde ve tüketiciye ek maliyet getirmeden iade edilmesi gerekiyor.
Platform üzerinden gerçekleştirilen ve tahsiline aracılık edilen bazı mesafeli sözleşmeler bakımından aracı hizmet sağlayıcıların da iade konusunda yükümlülükleri bulunuyor. Yönetmelik, belirli şartlarda satıcı veya sağlayıcıyla birlikte aracı hizmet sağlayıcıya da sorumluluk yüklüyor.
Fakat sosyal medya reklamı → bağımsız satıcı → kargo şirketi → kapıda ödeme → banka/POS zinciri klasik e-ticaret platformlarından çok daha dağınık.
Dolandırıcılar da tam olarak bu parçalanmış yapıdan yararlanıyor.
Kargo şirketi gerçekten yalnızca “taşıyıcı” mı? Bu noktada tartışılması gereken temel hukuki soru budur. Kargo şirketi sadece A noktasından B noktasına paket taşıyorsa sorumluluğunun sınırları farklı değerlendirilebilir.
Fakat aynı şirket; paketi taşıyor, tüketiciye teslim ediyor, ödemeyi tahsil ediyor, tahsilatı satıcıya aktarıyorsa, artık ekonomik işlemin kritik bir halkası haline geliyor. Kargı etiketlerine dikkat ettiniz mi gönderenin unvan/isim dışında adresi, irtibat numarası yok! Aradığımda “güvenlik nedeni ile yazmıyoruz” cevabı veriyorlar. Tam Türkiye işi!
Bu nedenle özellikle kapıda ödeme tahsilatı yapan kargo şirketlerinin sorumluluklarının ayrıca düzenlenmesi gerekiyor.
Kargo şirketinden paketin içindeki ürünün gerçek olup olmadığını teknik olarak bilmesi beklenemez. Fakat dolandırıcılık bildirimi geldikten sonra parayı satıcıya aktarmaması beklenebilir.Aradaki fark çok önemlidir.
Kargo şirketi ürünün doğruluğundan değil, tahsil ettiği paranın güvenli aktarım prosedüründen sorumlu tutulmalıdır.
“İade kodu” dolandırıcının kalkanına dönüşmemeli
Yeni düzenlemenin en önemli maddelerinden biri bu olmalıdır.
Tüketici; “Satıcıya ulaşamıyorum, yanlış ürün gönderildi” dediğinde sistem tüketiciden satıcının oluşturacağı iade kodunu beklememeli.
Kargo şirketlerinin merkezi bir: “Şüpheli satış / uyuşmazlık iade kodu” oluşturabilmesi sağlanmalıdır.
Tüketici e-Devlet, kargo şirketi veya ortak bir dijital sistem üzerinden başvuru yapabilmeli. Ürün kargoya teslim edilmeli. Gönderi kayıt altına alınmalı. Bedelin satıcıya aktarılması durdurulmalı. Böylece dolandırıcının sisteme müdahalesine gerek kalmadan tüketici ürünü geri verebilmelidir.
Çözüm: “Kapıda ödeme güvenli tahsilat sistemi” Türkiye’de bu tür işlemler için bankacılıktaki bloke hesap mantığına benzeyen yeni bir sistem kurulabilir.
Örneğin 2.000 TL’lik ürün kapıda teslim edildi. Kargo şirketi 2.000 TL’yi tahsil etti. Para hemen satıcıya gönderilmek yerine 24-48 saatlik güvenlik süresine alınabilir. Tüketici bu süre içerisinde itiraz etmezse para satıcıya aktarılır.
Tüketici: “Yanlış ürün geldi” bildiriminde bulunursa ödeme bloke edilir. Ürün kargoya geri verilir. Uyuşmazlık kayıt altına alınır.
Bu model, dolandırıcılığın ekonomik motivasyonunu önemli ölçüde azaltabilir.
Satıcı kimliği kargo şirketinde doğrulanmalı
Bir başka ciddi problem de göndericilerin kimliği. Binlerce paket gönderen bir satıcının; gerçek kişi mi, şirket mi, vergi mükellefi mi, hangi IBAN’a ödeme aldığı, hangi telefon numarasını kullandığı, hangi adres üzerinden faaliyet gösterdiği tespit edilebilir olmalıdır.
Özellikle kapıda ödeme hizmetinden yararlanmak isteyen ticari göndericiler için güçlendirilmiş kimlik doğrulaması getirilebilir.
Ödeme yapılacak hesap ile gönderici kimliği eşleştirilebilir. Belirli sayının üzerinde kapıda ödemeli gönderi yapan kişilerin ticari kimliği doğrulanabilir. Çok sayıda şikâyet alan göndericinin kapıda ödeme hizmeti geçici olarak durdurulabilir.
Böylece bugün bir sosyal medya hesabını kapatıp ertesi gün başka isimle satış yapabilen dolandırıcının hareket alanı daraltılabilir.
Kargo şirketlerinde “şüpheli gönderici” veri tabanı kurulmalı
Bankalarda şüpheli işlemler için kullanılan risk yaklaşımına benzer bir model kargo sektörüne de uygulanabilir.
Örneğin bir göndericinin yaptığı 1.000 kapıda ödemeli satışın 300’ünde:
- yanlış ürün,
- boş paket,
- sahte ürün,
- iade talebi,
- göndericiye ulaşılamaması şikâyeti bulunuyorsa sistem alarm üretmelidir.
Bu satıcıya ödeme otomatik olarak devam etmemelidir.
Kargo şirketlerinin kendi risk sistemleri bulunabileceği gibi sektör genelinde ortak bir “yüksek riskli gönderici havuzu” da oluşturulabilir. Sosyal medya platformları da zincirin dışında tutulmamalı
Dolandırıcılık çoğu zaman kargo şirketinde başlamıyor. Sosyal medya reklamında başlıyor.
Dolandırıcı yüz binlerce kişiye reklam gösteriyor. Siparişleri topluyor. Kargo üzerinden ürünü gönderiyor. Parayı tahsil ediyor. Hesabı kapatıyor. Sonra başka isimle yeniden ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yalnızca kargo şirketlerini düzenlemek yeterli olmayacaktır.
Reklam veren satıcının kimliğinin doğrulanması ve ticari reklam verenlerin izlenebilir hale getirilmesi de sistemin önemli bir ayağı olmalıdır.
Ticaret Bakanlığı’nın mevcut düzenlemeleri zaten elektronik ticaret alanında hukuka aykırı içerikler ve aracı hizmet sağlayıcıların yükümlülüklerini kapsayan geniş bir hukuki çerçeve oluşturuyor.
Ancak sosyal medya üzerinden başlayan ve kapıda ödeme ile tamamlanan satışlar için kurumlar arası daha bütünleşik bir modele ihtiyaç bulunuyor.
BDDK, Ticaret Bakanlığı, İçişleri ve Adalet Bakanlığı birlikte hareket etmeli
Sorunun tek bir kurum tarafından çözülmesi zor.
Ticaret Bakanlığı, mesafeli satış ve tüketici hakları boyutunu;
BDDK ve ilgili ödeme otoriteleri, banka, kart ve ödeme sistemleri boyutunu;
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, posta/kargo işletmecilerinin yükümlülüklerini;
İçişleri Bakanlığı, organize dolandırıcılık ve kimlik tespiti boyutunu;
Adalet Bakanlığı ise delil, hızlı müdahale, müsadere/bloke ve ceza hukuku boyutunu birlikte ele almalıdır.
Aslında Ticaret Bakanlığı yıllar önce dahi sosyal medya ve kurumsal olmayan internet sitelerinden yapılan, özellikle kapıda ödeme kullanılan alışverişlerde mağduriyetler yaşandığı konusunda tüketicileri uyarmıştı.
Demek ki sorun yeni değil.
Yeni olan, yöntemin giderek sistematik ve ölçeklenebilir hale gelmesi.
10 maddelik düzenleme önerim:
- Kapıda ödemelerde para anında satıcıya aktarılmamalı. Belirli bir güvenlik süresi uygulanmalı.
- Yanlış ürün bildiriminde ödeme otomatik bloke edilmeli.
- Satıcıya ulaşılamıyorsa tüketiciden satıcı kaynaklı iade kodu istenmemeli. Merkezi iade kodu oluşturulmalı.
- Kapıda ödeme hizmeti kullanan ticari göndericilerin kimlik ve hesap doğrulaması zorunlu olmalı.
- Tahsilat yapılan banka hesabının gerçek faydalanıcısı kayıt altında bulunmalı.
- Kargo şirketleri şüpheli gönderici risk sistemi kurmalı. Olağan dışı iade ve şikâyet oranları otomatik takip edilmeli.
- Bankalarda “ürün teslim edilmedi/farklı ürün teslim edildi” harcama itirazları için standart delil ve hızlı değerlendirme mekanizması oluşturulmalı.
- Sosyal medya reklamı veren ticari satıcılarda doğrulanmış kimlik sistemi güçlendirilmeli.
- Kargo, banka/ödeme kuruluşu ve kamu otoriteleri arasında dolandırıcılık vakalarında hızlı bilgi paylaşım altyapısı kurulmalı.
- Tekrarlayan şikâyetlerde göndericiye yapılan tahsilatlar geçici olarak durdurulabilmeli ve gerekli durumlarda adli mercilere otomatik bildirim mekanizması oluşturulmalı.
Kargoya “ürünü kontrol et” değil, “parayı koru” sorumluluğu getirilmeli
Burada kargo sektörüne haksız bir sorumluluk yüklemek de doğru olmaz. Kargo çalışanının binlerce farklı ürünün orijinalini, sahtesini veya siparişe uygunluğunu bilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla çözüm: “Kargo şirketi paketi açıp ürünü kontrol etsin” değildir.
Doğru çözüm: “Uyuşmazlık bildirildiğinde tahsil edilen paranın dolandırıcıya ulaşmasını engelleyecek mekanizma kurulsun” olmalıdır.
Bu hem uygulanabilir hem ölçülebilir hem de denetlenebilir bir sistemdir.
Kargo parayı tahsil ediyor ama tüketici faturayı ve gerçek satıcıyı göremiyor
Kapıda ödeme sistemindeki tartışılması gereken bir başka ciddi boşluk da fatura ve satıcının kimliği meselesidir.
Ortada son derece garip bir ticari işlem oluşabiliyor:
Bir ürün satılıyor. Kargo şirketi ürünü getiriyor. Kargo şirketi veya kullanılan tahsilat altyapısı tüketiciden parayı tahsil ediyor. Fakat tüketici satın aldığı mala ilişkin faturaya ulaşamayabiliyor.
Daha önemlisi, dolandırıcılık ortaya çıktığında tüketici bazen gerçek satıcının kim olduğunu dahi bilmiyor.
Bu durumda şu temel soruyu sormak gerekiyor: Kargo şirketi kimin adına para tahsil ediyor?
Bugünkü sistemde herkes görevini yapıyor, fakat vatandaş yine mağdur
Sorunun en çarpıcı tarafı burada.
Kargo şirketi: “Paketi teslim ettim.”
Banka: “Kart sahibi ödemeyi yaptı.”
Ödeme sistemi: “İşlem onaylandı.”
Satıcı: Ortada yok.
Tüketici: Parasını kaybetmiş durumda.
Her kurum kendi işlemine baktığında prosedür tamamlanmış görünüyor. Fakat zincirin tamamına bakıldığında ortada açık bir mağduriyet bulunuyor. Düzenlemenin artık işlemleri ayrı ayrı değil, satışın tamamını tek bir ekonomik işlem olarak görmesi gerekiyor.
Sonuç: Dolandırıcının paraya ulaşması zorlaştırılmadan sorun çözülemez
İnternet dolandırıcılığıyla mücadelede yalnızca vatandaşlara: “Dikkatli olun, güvenmediğiniz sitelerden alışveriş yapmayın” demek artık yeterli değil. Tüketicinin elbette dikkatli olması gerekiyor.
Ancak milyonlarca liralık reklam bütçeleri, profesyonel internet siteleri, sosyal medya reklam algoritmaları, kargo altyapısı ve ödeme sistemleri kullanılarak gerçekleştirilen organize dolandırıcılığın bütün sorumluluğunu tüketiciye yüklemek mümkün değildir.
Devletin yapması gereken dolandırıcılığı ekonomik olarak zorlaştırmaktır.
Bunun en etkili yolu da paranın dolandırıcıya ulaşmasını engellemektir.
Kapıda ödeme sisteminde tüketicinin itiraz edebileceği kısa bir güvenlik süresi, satıcıdan bağımsız iade mekanizması, doğrulanmış gönderici kimliği, kargo şirketlerinde risk takibi ve bankalarda standartlaştırılmış harcama itiraz süreçleri birlikte uygulanırsa bu yöntemle gerçekleştirilen dolandırıcılıkların önemli bölümü daha başlangıç aşamasında engellenebilir.
Çünkü mevcut sistemde en büyük açık şudur: Dolandırıcı kayboluyor, fakat kargo şirketi, banka ve ödeme altyapısı çalışmaya devam ediyor.
Ve sonunda faturayı hiçbir kusuru olmayan vatandaş ödüyor.
Artık düzenlenmesi gereken tam olarak bu boşluktur.
Erol TAŞDELEN – Ekonomost, Adalet Bakanlığı Bankacı Bilirkişisi Sc: 48413
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.623)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (591)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.980)
- GÜNCEL (4.572)
- GÜNDEM (3.565)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.734)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.480)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (827)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (117)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Artık batmak da pahalı: Bir firmanın iflasının gerçek maliyeti ne? 28/08/2026
- Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte 28/08/2026
- Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi 25/08/2026
- Kargolar dolandırıcılığın tahsilat aracına dönüştü? 24/08/2026
- İhracatta çifte baskıya Alhat’tan DFİF formülü 24/08/2026
- BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN TAŞIMAK İSTEMEDİĞİ RİSKİ REEL SEKTÖR TAŞIYOR.. 24/08/2026
- Bessent’in faiz hamlesi: DXY geriliyor, kıymetli metaller, Bitcoin yükseliyor 21/08/2026
- ABD Hazinesi’nden piyasalara ‘morfin’, kıymetli metaller yeniden sahnede 20/08/2026
- Erol TAŞDELEN yazdı: AKBANK, GARANTİ BBVA, İŞBANK, YAPI KREDİ 2026 İLK YARI PERFORMANSLARI 20/08/2026
- DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı 19/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
