DOĞAYI KUCAKLAYAN VE SAVAŞ KARŞITI ŞİİRLERİYLE ABBAS KARAKAYA “Taşıran Damlanın Cesareti”
“İTHAF
Küçük karabalıklara Tarçın ve kekiğe Kendilerine tırmanan dağlara”
Şiir sanatının önemli yanı yaşadığı çağı bütünlüğü içinde çelişkileriyle gösterebilmesidir. Sanatın kalıcılığı ve sanatçının toplumsal bağ kurması için yaşadığı çağın sorunlarını hissettirme arasında diyalektik bir bağ vardır. Bir diğeri ise sanat eserinin ileride kalması ve gelecek yüzyılda da etkili olmasıdır. Sanat eserinin bilinç taşıması hele tarihsel bilinç bu olgularla iç içedir. Üretilen bir sanat eserinin estetik nesne olarak önemi o eserin tartıştırdığı toplumsal bilinç ve kalıcılığını sağlayan tarihsel bilinçtir. Sanatçının büyüklüğü bu sorunsallıkla ilgilidir. Bu sorun sanatçının özne olarak toplumsal bağ kurmasıyla ilgilidir. Bütün bu söylediklerim Abbas Karakaya’nın şiirindeki özelliklerden dolayıdır. Karakaya’nın şiirinde iki tema öne çıkar. Savaş karşıtlığı teması ve doğaya yabancılaşma. Bu iki tema şiir geleneği içinde şimdiye kadar çok az işlenmiştir. Günümüzün bu toplumsal gerçekliğini şiirleriyle önümüze taşır Karakaya. Şimdi doğaya yabancılaşmayı gösteren şiirlerine bakalım.
PAZAR GÜNÜ
Sokaklar tenha Dükkânlar kapalı Bankalar, borsalar Kapalı Pazar günleri
Ağaçlar kapalı değil Deniz kapalı değil Pazar günleri Yüzüyor balıklarıyla
Bu kısa şiir doğaya hissetmenin veya doğaya yönelmenin küçük bir nüvesi olarak görülebilir. Oysa Karakaya’nın insan doğa çelişkisi üzerinden devam eder. İnsanın doğaya yabancılaşmasını ve insanla doğa arasındaki mesafeyi gösterir Karakaya.
AKSAZ’da Dağlar, dağlara tutunmuş Çalılar, ağaçlar bir yaz günü Bir başına demlenen deniz Sessizliklerine aldılar beni de
Nasıl oldu bilemedim Parmağımı derin çizdi bıçak Fışkırdı kanım göle Nilüferlerin üstüne
Karanlık denizin derinliğinde Ağzıma saplanan zıpkın Gözlerimden boşalan ateş Gölü, nilüferleri de örttü sis
Yeni doğmuş, yavru bir arının Sesi kadar duydu mu beni? Doğanın haşin, sonsuz belleği Bastırırken otları parmağıma
Bu şiiri üstteki çağrı özelliği taşıyan şiirle koparmamak lazım. Doğayla insan arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından güzel bir şiir. Fakat bu şiire insan merkezli bakışın dışına çıkarak doğa merkezli bir şiir olarak görürüz. Doğaya dair ise onun bir canı, ruhu olduğunu gösterir bize bu şiir. Doğa insanın bir parçası doğa varlığımızın nedeni, doğanın varlığı bizim varlığımız olur böylece. Akan kan doğanın kanıdır. Bu diyalektik bakış Karakaya’nın doğa algısını gösterir. Sabaha Doğru şiirinde şöyle diyor. “Sabaha yürü Pürenlerin salınışı içine İlk öpüşün hatırasını düşürecek Ayak bileklerinden tanıdığın Senden hoşlanan kız gelecek aklına” Bu şiir doğayla hafıza arasındaki ilişkiyi gösterir. Şiir geleneği içinde bu tarz bir imgelem pek göremeyiz. İnsanın bir özelliğini önümüze sererken, sanatın içerik olarak genişlemesi de diyebiliriz. Hafıza sorununu sadece insanın doğaya yabancılaşması olarak görmek yetmez. Aynı zamanda insan doğa uyumunu da gösterir. Bu şiirle içselleştiremediğimiz bir olgu önümüze çıkar; doğa belleği diriltir, insanın hafızasını canlı tutar olay ve olgulara derinlikli bakmasını sağlar. Bellekle doğa arasındaki ilişki milyonlarca yıl içinde oluşmuş ilişkidir. İnsanın kendi benliğini hissetmesi kendi ve doğasıyla ve dış doğayla uyumuyla ilgilidir. Kentleşme ve sanayi toplumu bu uyuma darbe vurmuştur. Belleğin oluşması doğanın değiştirip dönüştürülmesi süreciyle ilgilidir. Gerçekten insan doğadan uzaklaştıkça, doğa içinden edindiği belleğinden uzaklaşır. Bu şiiri yeniden insanı yabancılaşmasını aşması için güzel bir gerekçedir. İnsanlığın evrensel bir sorununu doğaya yabancılaşmanın farklı bir nüansını, hem de hiç irdelenmemiş bir nüansını görürüz.
SINIR TANIMAYAN LEYLEKLER
Göğü güzelleştiren siz Sınır tanımayan leylekler Uçtukça genişletiyorsunuz Yeryüzünü hepimiz için
Hepimizin başlangıcı su Bağlıyız geceyle gündüze Kemik, kas, sinir ve kan Derimizin altı da aynı
Kurşuna bağışıklığı Yok hiçbir canlının Çok şeyimiz ortak Çok şeyimiz tanıdık
Utanç duvarları Mayın tarlaları Dikenli teller Kalekollar kim için
Acıyla bakıyorlar bize Sınır tanımayan leylekler Süzülüp geçerken mezarsız Yoksul ölülerin üstünden
Gerçekten de kendine düşman kendi doğasına düşman insan dışında başka canlı var mıdır? Diğer canlılar ne kendi doğasına düşman ne doğaya. Onlar doğayla uyum içinde yaşarken bu uyumu insan paramparça eder. Bu leyleğin bilinci olsa insanın doğaya yabancılaşmasını anlayamaz. Kimin için bu Kalekollar, Dikenli teller. Çalınan Park şiirinde şöyle diyor. “Söktüler parkın ağaçlarını/ Orman içi villalarda yaşıyor/ Ağaçları söktürenler” Kapitalizmin doğayı bir meta, kar nesnesi olarak görür. Karakaya şiirinde kapitalizmin doğa tahribatını gösterdiği güzel dizeler bunlar.
İşte bu doğa sorgulanması, doğa tahribatını gösterilmesi Karakaya’nın şiirinde uç veren şiirler. Aynı zamanda çağın içinde yaşamanın, çağın sorunlarını anlamanın getirdiği bir sonuç bu. Şiirlerinde doğaya yabancılaşmanın ve kapitalizmin yarattığı doğa tahribatının öne çıkma nedeni, doğa sorununu doğru algılanmasından dolayıdır. Bu sorun günümüzün evrensel sorunudur. Bu sorunun şiir alanında fazla öne çıkmamasının nedeni, bu sorunun yakıcı olarak yeni görülmeye başlanması ve postmodern sanatın veya burjuva edebiyatın toplumsal sorunları dışlamasıyla ilgilidir. Sanatın toplumdan uzaklaşması, siyasallığını kaybetmesi toplumsal sorunları sahiplenen gerçekçi edebiyatın yeterli gücü olmamasıyla ilgilidir.
Bunun dışında günümüzün bir başka evrensel sorununu tema olarak işler Karakaya. Bu tema savaş temasıdır. Karakaya’nın şiiri içinde savaşla doğa arasındaki ilişkiyi gösteren şiirler de var. Savaşın doğada yarattığı tahribat günümüzde daha çok görülüyor. Doğaya yabancılaşma ile savaş arasındaki ilişki pek irdelenmemiştir. Bunun dışında savaş ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi şiirlerinde gösterir Karakaya.
GİTMİYORLAR SAVAŞA
Kuzey’i askere çağırıyorlar Kulak asmıyor çağrıya Rıfat Ilgaz Hamsiler de karşı savaşa Sırtlarını dönüyorlar sese
Güney’i itiyorlar savaşa “Fakirin kanını satacaklar yine” Diyor Orhan Kemal Hürü Ana, İnce Memed Onlar da karşı savaşa
Akdeniz’in sedir ormanları Bütün katlarıyla Toroslar Asi nehri ve kolları Gitmiyorlar, gitmiyorlar savaşa
Diyarbakır’da Tahir Elçi Dilinden düşürmedi savaşı Vazgeçmedi, eğilmedi Dicle’de atıyor nabzı şimdi
Babasız büyüyen çocuklar En iyi onlar bilir Babalarını göndermiyorlar savaşa.
Savaşın olumsuzluklarını ve kapitalizmin kendi varlığını devam ettirmenin bir yolunun savaş olduğunu şiirlerinde gösteriyor Karakaya. Savaş karşı olmanın yolunu şiirleriyle önümüze seriyor. Bu hümanist tutum şiirlerinde genelleşmiştir diyebiliriz. Savaş kültürünün yarattığı militarist tutuma da karşıdır diyebiliriz. Bu militarist tutum ile faşizm arasında ilişkiyi gören hisseden biridir. Karakaya’nın şiiri savaş karşıtlığıyla, az da olsa savaşma güdüsünden uzaklaşılacağına dair inanç vardır. Bu inanç ve düşünce günümüz şiirinde yoğun işlenmeli bence. Bu bakış aynı savaş ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi gösterir. Bu anlamda kapitalizmin sürekli hale getirdiği savaş ideolojisinin görünür hale getirir Karakaya’nın şiiri. Abbas Karakaya’nın şiiri, sanatın toplumsal sorgu özelliğini nasıl yitirildiğini gösterir. Postmodern sanat, sanatın temel işlevi olan sahicilik duygusunun yitimini sağlamıştır. Sanatla toplumsal mücadele arasındaki ilişkiyi tarumar etmiştir. Savaşın yarattığı tahribatı, insanın insana yabancılaşmasını, kapitalizmin insanda, doğada yarattığı tahribatı göstermeyen şiir, ne işe yarar. Bu anlamda Karakaya’nın şiiri, sanatla toplumsallığı ve toplumsal bağı yeniden kurar.
Karakaya’nın bu kitabı aynı zamanda 2017 2020 arasındaki olguları, sınıf savaşımını gösteren bir çeşit kılavuzdur. Toplumcu gerçekçi şiir içinde yaygın bir gelenektir bu. Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin Korkmazgil’de bu durum çok öne çıkar. Yaşadığın anı kavrayarak o anın psikolojisini şiire taşımaya görev edinmek, toplumcu gerçekçi bir tavırdır. Bir anlamda kitaptaki şiirlerin çeşitliliği bu tutumu karşılar. Bu anlamda sanat sanat için yapılmaz bir toplumsal sorumluluk üzerinde yapılır. Kapitalist sanat ister istemez sanatı, toplumsal sorumluluğun dışına atarak sanatı sanat için uygulayan bir alana dönüştürür. Bu sanatta toplumsal sorumluluk bulunmaz, sanat bir tekniğe dönüşür. Vicdandan, sorumluluktan uzaklaşır, sanatçı ve sanat eseri bir kapitalist kar marjı olur.
Abbas Karakaya’nın şiiri soru sordurma daha doğrusu insanı düşündürme üzerine şekillenir. Nesnelliği kavramanın yolu insanda merak dürtüsü ile ortaya çıkan soru sorma yani düşündürme pratiğiyle ilgilidir. Günümüz topluma soru sormayan, fazla düşünmeyen tüketici bir toplumdur. Şiirin böyle bir eğitme yanını işaret ederken, ortaya koyduğu şiir didaktik bir şiir değildir. Bu sorular sorarak dünyayı anlama biçimi genel şiir geleneğinin sorgulanması üzerinden ortaya çıkarılmıştır.
Şiirlerinde bir çocuksuluk varken, kendi çocuğunu da şiirine katar. Buradaki anlam farklı bir şekilde çocuksulluğu geniş tutmakla ilgilidir. Genel olarak sanatçının yaratma güdüsünü tetikleyen çocuksuluğun yarattığı oyun güdüsüdür. Şiire can katan katharsis duygusunu ortaya çıkartan bu çocuksu oyun güdüsüdür.
Karakaya şiirinde ironiyi geniş bir şekilde kullanıyor. Bu durum şiirine tatlı bir hale kazandırırken. Sorularla hayatı kavrama, ironi, çocuksuluk ve oyun güdüsü şiirlerinde rahatça girmemizi sağlıyor. Sağladığı haz dönüşüp değişmemizi sağlıyor. Son olarak Karakaya’nın Vasiyet şiirine bakalım.
VASİYET Ağaçlara özenirdi desinler Yaprakların fısıltısını duymaya çalıştı Razı gelirse dalı olayım bir ağacın Su taşıyayım köklerinden en tepeye Çayıra uzanayım yorulduğumda Cırcır böceği de olabilirim çalılarda
* Bu şiirinde varlığının nedeni doğaya dair büyük saygıyı görürüz. Ben de Abbas Karakaya’nın şiirine ‘ithaf’ şiiriyle başladım ‘Vasiyet’ şiiriyle bitirdim.
Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.
Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.
Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.
Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.
Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.
NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.
Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.
Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.
Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.
Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.
Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…
Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.
Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.
İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.
İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.
Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy
************
Edith Nesbit (1858-1924)
Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.