GÜNDEM
Almanya solu Ukrayna harekâtına nasıl bakıyor?
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Rusya’nın Ukrayna harekâtı devam ederken, Avrupa solu kritik kararlar vermesi gerektiği bir dönemecin içerisine girdi. Rusya politikasında yeterince “dik duruşlu” olmamakla suçlanan Alman solu da kendisini sağ/liberal çevrelerin hazırladığı bir sınavın içinde buldu.
Sağ-liberal çevrelerin NATO övücü siyaseti, NATO’nun varlığının gerekliliğine dair tartışmayı kasıtlı olarak dolaşıma sokmuş durumda. Her kim NATO, ABD ve Batı’nın işlediği savaş suçlarından bahsederse siyasi kimliği ne olursa olsun “Putinci” veya “Rusya destekçisi” olarak itham edilebilmekte. Sosyal medyada ağır dezenformasyon içeren haberlerin düzeltilmesi dahi gazetecilerin Putinci kimliğinin sorgulanmasına sebebiyet veriyor.
Almanya’da NATO karşıtlığını düstur edinmiş siyasi hareket de benzer şekilde baskı altına girmiş durumda. Parti tabanı ve meclisteki konumundan dolayı başta Sol Parti (Die Linke) olmak üzere barış politikasında hemfikir sosyalist partiler ve bazı antifaşist hareketler de bu baskıdan nasibini alıyor. Sol Parti hem geçmişi nedeniyle hem de siyasi olarak parlamentodaki diğer partilerin aksine Rusya ile ilişkilerde barışçıl bir politikanın benimsenmesi gerektiğini belirten bir çizgiye sahip. Tarihsel ve bir o kadar da güncel sebeplerden kaynaklanan bu ayrışma Almanya’da hem seçimlerde hem de hükümetin dış politikalarında her daim bir tartışma başlığı olarak güncelliğini sürdürmekte. Nitekim Sol Parti Ukrayna krizine ilişkin Rusya’nın meşru güvenlik çıkarlarının bulunduğunu ve NATO’nun buna saygı göstermesi gerektiğini sıkça belirtmekteydi. Parti programında NATO’yu “Anakronizm” olarak nitelendiren Sol Parti içinde NATO’dan çıkış siyasetini destekleyen kesimler var. Ancak Rusya’nın Ukrayna harekâtı sonrasında gözler Sol Parti’nin de içinde bulunan ve kimi çevrelerce “Russlandversteher” olarak adlandırılan ve Rusya politikasında “anlayışlı” olmayı savunan siyasetçilere çevrildi.
Basında Sovyetler düşmanlığı, NATO karşıtlığına aşırıcılık yaftası
Almanya basınında benzer şekilde Putin ve Rus düşmanlığı ile birlikte Sovyetler Birliği düşmanlığı da fırsattan istifade devreye sokulmuş durumda. Kamu yayıncısı ARD’ye bağlı Tagesschau’nun online platformunda Kerstin Palzer tarafından yapılan analizde şunlar vurgulanıyor*: “Bunun devamında Rus dış politikasına duyarlılık sonucu doğuyor. Bu, Ukrayna gibi ülkelerin Rusya’nın çıkarlarına tabii olması ile bağlantılıdır. Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olmadığı kanısıyla Sovyetler Birliği bu inançta yaşamaya devam ediyor. Bu inancın temsilcileri meclis fraksiyonunda da yer alıyor. (Burada Sol Parti işaret ediliyor.) Bunlardan Rusya’yı eleştirenler ise bazen “Russia-Today-Fraktion” olarak ifade ediliyor. Sol Parti’nin Rusya ile ilişki durumu karmaşık.”
Güncel gelişmeler Sovyetler düşmanlığının yanısıra ABD’yi de aklamak adına bir araç olarak kullanılıyor. Almanya’nın muhafazakâr Frankfurter Allgemeiner gazetesinin eski editörü gazeteci yazar Dr. Hugo Müller-Vogg, Focus-Online portalında yayınlanan makalesini şöyle tamamlıyor*: “En azılı “Emperyalist ABD” eleştirmeleri bile daha fazla inkâr edemez: Dünya barışını tehlikeye atan emperyalist Moskova’da oturuyor. Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusunun fiili işgalinden şikayetçi olanlar şimdi haklı çıktı. Ancak Putin’in gerçek karakterini en başından beri tanıyanlar bile bu “Zafer” den mutlu olamazlar.”
Alman sağ-muhafazakâr basının önde gelen gazetelerinden Welt başyazarı Ulf Poschardt ise “Merkez sallantıda, Nal yaşıyor.” başlıklı yazısında Ukrayna krizinin bir kez daha Hufeisen (Nal) teorisinin gerçekliğini ispat ettiğine işaret ediyor.* Literatürde Hufeisen olarak adlandırılan teoriye göre “sağ ve sol aşırıcılar” aynı kaynaklardan beslenir ve aynı siyasete hizmet ederler. Bu teoriye göre örneğin sağ aşırıcı olarak kabul gören Neo-Naziler ve sol ekstremist olarak kabul edilen komünistler demokrasiyi aynı ölçüde tehdit etmektedir. Poschardt yazısında bu ilişkiyi siyasi partilerin Ukrayna krizine verdiği tepkiler üzerinden ispatladığı kanaatinde. Sol Parti’nin gençlik örgütü linksjugend [‘solid] Berlin örgütünün NATO ve ABD karşıtı eylem çağrısını “aşırıcılıkla” suçluyor ve şunları ekliyor: “Kim Sol Parti ile koalisyona girerse, aşırıcılıkla savaşamaz. (…) Hufeisen yaşıyor. Rus saldırganlığı ve Alman partilerindeki reaksiyon bunu gösteriyor. Yalnızca Birlik (Hristiyan Demokrat Partisi – CDU) ve FDP (Hür Demokrat Parti) kendisini inandırıcı bir şekilde ifade eden partiler. Yeşiller ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) ise büyük ölçüde sallantıdaki liberal demokrasileri kucaklayan bir partiyle koalisyon içinde: Sol Parti.”
Sol Parti: Uluslararası hukuk ihlal ediliyor. Kanın dökülmesine son verin
Parlamento üyesi ve parti yöneticisi Jan Korte yapmış olduğu basın açıklamasında şunları ifade etti: “Öncelikle sivil kurbanları anmak istediğimizi söylemek istiyoruz ve özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bugün Ukrayna’dan kaçmakta olan insanların kabulünü garanti altına almasını ve bürokrasiye takılmadan yardımların ulaşılmasını sağlamasını belirgin şekilde netleştirmesi bekliyoruz. Eş zamanlı olarak ben ve grubum tüm insanları barış yanlısı eylemlere katılmaya davet ediyoruz. Tekrar belirtiyoruz: Bu haklı gösterilemeyecek, uluslararası hukuka aykırı bir taarruzdur. Moskova’ya uyarımız nettir: Başkan Putin, tüm birliklerinizi derhal geri çekin. Anlamsızca kan dökülmesine son verin.”
Sol Parti (Die Linke) Dışişleri Sözcüsü Gregor Gysi ise kamu yayıncısı ZDF’ye verdiği röportajda şunları ifade etti: “Bu canice bir saldırı harbinden başka bir şey değil. Bu en ağır şekilde kınanabilir ve kınanmalıdır.” Sunucunun Sol Parti’nin açık bir Rusya sorununun bulunduğu ve partinin bir bölümünün Putin’in hamlelerine karşı anlayışlı olmasına rağmen neden şu anda Putin’i bir savaş suçlusu olarak nitelendiriyorsunuz sorusu üzerine ise şu yanıtı verdi: “Bu saldırıların başlamamış olmasına dair duyulan umuda bağlıydı. Ancak bu umutlar yıkıldı. Neyin en iyi olacağına dair eleştirel olarak söylediğim her şey hurda oldu, çünkü Putin uluslararası hukuku ihlal eden canice bir savaşı başlatmaya karar verdi. Şimdiden sivil ölümler var. Her zaman bir barış partisi olan ve böyle kalmaya devam eden Sol Parti için hiçbir dayanak noktası kalmamıştır.”
Burada Putin’in savaşı haklı çıkarmak adına soykırım ve neonazilerden arındırma argümanlarını kullanmasını da açıkça bir delilik olarak mı buluyorsunuz sorusu üzerine ise şu cevapları verdi: “Her savaşta ölenler gerçektir ve bu tabii ki deliliktir. Buna dair Georg Bush’un Irak savaşını toplu imha silahlarını gerekçe göstererek bir yalanla başlatmasını hatırlatabilirim. Bu, savaşlarda böyledir. Haklı sebepler aranır, bulunur. Bunlara kesinlikle riayet edilemez, mantıksızdır. Ben bu noktada yaptırımların halka değil yöneticilere yöneltilmesi gerektiği noktasındayım. Halk bunun için bir şey yapamaz. Bu zor biliyorum ama bu zorlu bir ölçüp biçme.” Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattı projesinin durdurulması hakkında ise ABD’nin kaya gazı satmak istediği için bu yaptırımın üzerine daha fazla düşünülmesi gerektiğini ve bu projenin akıbetinin savaşın gidişatına göre belli olması gerektiğini ifade etti. Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkarılması ile ilgili ise Rusya’nın Çin ile ortak bir para birimine geçmesi riskinde olduğu gibi her detayın üzerine düşünülerek hareket edilmesi gerektiğini söyledi. Son olarak sözlerini şöyle tamamladı.: “Putin bitmiş bir durumda. Rus halkı üzerinde bir çoğunluğu vardı ama bunu kaybetti. Ukrayna halkı ise Putin’in bilmediği bir direnç gösterecek.”
Sol Parti parlamento grubu başkanı Dietmar Bartsch ise radyo yayıncısı Deutschlandfunk’a yaptığı açıklamada Rusya’nın saldırılarını şiddetle kınadıklarını belirterek bu düşmanlığın derhal durdurulması çağrısında bulundu. Diplomatik kanalların açık tutulmasının zorunlu olduğunu ve barışın ancak Rusya ile sağlanabileceğini ifade etti. Sol Parti’nin halka yöneltilen yaptırımlara karşı olduğunu söyledi. Fakat gelinen noktanın tarihi bir dönüm noktası olduğunu ve Sol Parti’nin konuyu yeniden değerlendirmesi gerektirdiğini belirtti. Batıdaki oligarkların devasa banka hesaplarının neden halen dondurulmadığının açıklanmasının mümkün olmadığını belirtti.
Geçtiğimiz haftalarda hükümetin aşı politikasına dair yaptığı eleştiriler nedeniyle oldukça sert eleştirilere maruz kalan parti eski yöneticilerinden Sahra Wagenknecht 21 Şubat tarihinde Alman kamu yayın kuruluşu ARD’de katıldığı bir programda Putin’in Ukrayna’ya hucüm etmek gibi bir niyetinin olmadığını belirtmişti. Ancak üzerinden çok vakit geçmeden harekatın başlamasının ardından Wagenknecht Youtube hesabından konuya ilişkin görüşlerini içeren bir video yayınladı. Wagenknecht videoya Alman Parlamentosu’nda 2001’de yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak Avrupa’nın kucakladığı Putin’in bugünkü milliyetçi ve barışı tehdit eden Putin’e nasıl gelebildiği sorgulayarak başlıyor. Akabinde her savaşın ABD’nin Irak’ta yürütmüş olduğu savaş gibi yalanlarla başlatıldığını ve NATO’nun bu yöntemi yıllardır kullandığını belirterek devam ediyor. NATO’nun benzer şekilde doğu yayılmacılığı doğrultusunda Ukrayna’da konuşlanma çabası ve ABD ve Rusya’nın enerji politikalarından bahseden Wagenknecht konuşmasını tarihin her zaman göz önünde bulundurulması zorunluluğu ile tamamlıyor.
‘Baskılara boyun eğmeyeceğiz’
Sol Parti, içinde farklı sol hareketleri de barındıran bir parti. Partinin güncel siyasetinde fazla ağırlığı olmasa da Komünist Platform (KPF) adlı parti grubu partinin sosyalist çizgisini korumaya devam ediyor. KPF tarafından “Baskılara boyun eğmeyeceğiz.” başlıklı 24.02.2022 tarihinde yaptığı açıklamada fikir ayrılıkları kabul edilerek şunlara değinildi:
“Birkaç gün içerisinde “Ukrayna Krizi: Savaş Histerisi Yerine Barış Politikası” çağrısı 10.000 den fazla destekçi buldu. 21 Şubat 2022’den bugüne dek yaşanan gelişmelere ilişkin Die Linke KPF içerisinde dahi ortak bir görüş bulunmuyor. Bazıları Rusya tarafının güvenlik garantilerine ilişkin meşru taleplerinin Batı tarafından görmezden gelinmesinin, Rusya’nın Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyet’lerinin tanınmasını haklı çıkardığını iddia ediyor. Diğerleri ise buna karşı çıkıyor. Her zaman olduğu gibi zaman cevapları verecek. Çok zor zamanlar olduğuna dair bir şüphe bulunmuyor.
Tüm KPF üyeleri için şu tespit edilebilir: Rusya’nın güvenlik çıkarlarının meşruiyeti ve her şeyden evvel NATO’nun doğu yayılmacılığı ve Minsk Anlaşmalarının Batı ve Kiev tarafından boykot edilmesi ile bağlantılı olarak hiçbir fikir ayrılığı bulunmamaktadır. KPF’nin bu soruları yıllardır tekrar ve tekrar açıkça yanıtlamaktadır. Bugünün dünyasında NATO’nun ve her şeyden önce ABD’nin emperyalizmin temel sorumluluğunu taşıdığına dair sorgulama yapmak için KPF’nin herhangi bir nedeni bulunmamaktadır.
Mevcut durumun parti programımızın barış politikası ilkelerine genel bir saldırı için alet edildiğine dair korkuda hemfikiriz. Bu çoktan başladı. Eşit mesafe ilkesine karşı çıkan partililer eski kafalı ve yeni gelişmeleri anlamayan insanlar olarak gösterilecektir. Komünistler bu baskıya boyun eğmeyecekler. KPF bunu akılda tutarak 30 Nisan 2022’deki parti gününe hazırlanıyor.”
NATO savunuculuğu ve Rusya’ya mesafe koyma konusunda sistematik bir şekilde baskıya uğrayan Almanya solunun önüne söz konusu imtihan kasıtlı olarak getiriliyor olsa da, gerçekten de özellikle Demokratik Almanya’nın komünist partisi SED’in mirasını taşıdığını iddia edilen Sol Parti’nin nasıl hareket edeceği önem arz ediyor. Parti içinde bir belirsizlik halinin mevcut olduğu, milletvekilleri ve farklı grupların açıklamalarından açıkça anlaşılıyor. NATO ve askeri müdahale konusunda bu kriz Sol Parti’nin ilk defa mücadele etmesi gereken bir başlık değil. Geçtiğimiz yıl Almanya ordusunun Afganistan’da faaliyet yürütmesine olanak tanıyan tezkerede Sol Parti kırmızı çizgi olarak adlandırdığı barışseverlik cephesini terk etmiş ve ağırlıklı olarak çekimser yönde oy kullanmıştı.

İlerleyen süreçte olası bir askeri müdahalenin somut olarak konuşulmaya başlaması halinde Sol Parti’nin takınacağı tavırın ne olacağı henüz belirli değil. Fakat Yeşiller ve Liberallerin hükümet ortağı olduğu bir koalisyonda, CDU’nun savaş çığırtkanlığı da göz önünde bulundurulursa Sol Parti’nin barışseverlik hattında ne kadar süre daha dayanabileceğini ilerleyen süreç gösterecek.
Alman Komünist Partisi (DKP): Bu savaşın nedeni NATO ve Batı’dır
Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanması ve tasfiye edilmesinden sonra 1968’de kurulan Alman Komünist Partisi’nin (DKP) ise tezleriyle uluslararası komünist harekette Rusya’nın antiemperyalist kimliğini savunan bir cephede bulunduğu biliniyor. Nitekim 2018 yılında parti içinde yaşanan ayrışma sonucunda kurulan Kommunistische Organisation (KO) ayrışma sebeplerinden birisi olarak DKP’nin Rusya ve Çin’e dair değerlendirmelerini gerekçe göstermekteydi. Nitekim KO tarafından 10.02.2020 tarihinde yayınlanan “DKP’nin 23. Parti Konferansı Metni’ndeki Bazı Problemler ve Belirsizlikler” başlıklı parti metninin “Emperyalizm Analizindeki Belirsizlikler” kısmında şu tespitlerde bulunulmuştu: “Konferans metnindeki üçüncü büyük problem ise emperyalizm analizleridir. Rusya ve Çin’in antiemperyalist karakterizasyonu yanlıştır. Ayrıca parti yönetimi kapitalizm altında barışçıl ve ilerici bir gelişmenin mümkün olduğu fikrini destekliyor. (…) Bununla birlikte bir komünist parti emperyalizmin barışı sağlayamayacağını açıkça belirtmelidir. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın kendi çıkarlarını daha güçlü savunması, barışçıl bir dünya perspektifine neden olmuyor.”
2021 Almanya Parlamento Seçimleri’nde de Rusya ile barış politikasını ana seçim başlıklarından birisi olarak ele alan DKP geçtiğimiz günlerde Berlin Barış Koordinasyonu’nun “Rusya İçin Barış Ülkemiz İçin Barıştır” organize ettiği eyleme diğer sol ve sosyalist örgütlerle birlikte katılmıştı.

DKP’nin 25.02.2022 tarihli “Şimdi uzlaşın, savaşı durdurun!” başlıklı açıklamasında ise şunlar ifade edildi:
“24 Şubat sabahı erken saatlerde Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin “Rusya Federasyonu güçlerinin özel askeri operasyonunun Donbass’ın desteklenmesi ve Ukrayna’nın silahsızlandırılması adına başlatıldığını” ilan etti. Önceki akşam 21 Şubat tarihinde Donbass’daki Rusyaca tanınmış Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri Ukrayna ordusunun her şeyden önce sivil nufüsa ve altyapıya yönelen hücumları ve terör saldırıları kapsamında askeri destek talebinde bulunmuştur. Sabah erken saatlerden itibaren Ukrayna’nın askeri tesislerine karşı kara birlikleri Donbass cumhuriyetlerindeki ordular ile eşzamanlı olarak Ukrayna varlığına karşı saldırılar düzenlendi.
Son günlerdeki gelişmeler yıllardır Batı ve NATO’nun tırmandırdığı bir gerginlik. Bu geniş bir yangın tehlikesini beraberinde getiriyor. Bu gerginlik sona erdirilmeli.
Savaş insanlara sefalet, kan dökülmesi ve ölüm getirir. Donbass’ta insanlar 8 yıldır okulların, kreşlerin, otobüs duraklarının bombardımanı altında altyapının yıkılmasından dolayı acı çekiyorlar. Mevcut durum Rusya Federasyonu, Ukrayna, Luhansk ve Donetsk Halk Cumhuriyetleri arasında acil müzakereleri ve Ukrayna ordusunun Donbass’dan derhal geri çekilişini gerektiriyor. Ukrayna ve Donbass’daki savaş sona ermeli.
Putin kötülemeleri ve içeriksiz “Ukrayna ile Dayanışma” söylemleri yetersiz kalıyor. Daha da kötüsü: Militarizasyon için bir şablon hazırlıyor. CDU lideri Merz Alman ordusunun derhal harekete geçirilmesi için çağrıda bulunuyor.
Mevcut gelişmenin sekiz ana nedeni bulunmaktadır:
Birincisi NATO’nun saldırgan ve sözünde durmayan doğuya genişlemesi çerçevesinde Ukrayna’yı AB ve NATO’ya entegre etme çabası. İkincisi, 2014’de Ukrayna’da gerçekleşen milliyetçi darbe. Bu darbe Ukrayna’nın AB ve NATO’ya entegrasyonu tehlikeye uğradığında, faşist güçlerin dahil olmasıyla ve NATO, AB ve Almanya’nın göz yumması sonucu gerçekleşti. Üçüncüsü, Ukrayna hükümetinin NATO entegrasyonuna ve milliyetçi darbeye karşı duran Donbass’daki insanlara karşı yürüttüğü (iç) savaş. Dördüncüsü, Ukrayna’nın yedi yıldır Minsk Anlaşmalarını boykot etmesi. Bu anlaşmalar ihtilafın tarafları Ukrayna ve Donbass’daki cumhuriyetler arasında doğrudan müzakeleri öngörmekteydi. Ukrayna en başından beri bu müzakerelerden açıkça kaçındı. Beşincisi, Minsk II Anlaşması’nın Ukrayna tarafından boykot edilmesinin Almanya, Fransa, NATO ve ABD tarafından destek görmesi. Altıncısı, Rusya Federasyonu hükümetinin güvenlik garantilerini içeren ve barış düzenini sağlamaya yönelen tekliflerinin ele alınma şekli. Bunlar sözde Batı tarafından masadan silindi. Yedincisi, uluslararası hukukun NATO, AB ve önde gelen emperyalistler tarafından onyıllardır altının oyulması ve yok edilmesi. Yugoslavya, Libya, Suriye ve Afganistan örneklerine yalnızca atıfta bulunuyoruz. Sekizincisi, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelensky tarafından Münih Güvenlik Konferansı’nda ilan edilen ve Ukrayna’nın nükleer silahlardan arındırılmasını amaçlayan Budapeşte Muhtırası’nın olası bir iptali.
Ukrayna, Donbass’daki halk cumhuriyetleri ve Rusya Federasyonu arasında düşmanca eylemlerin sona erdirilmesini koşul alan görüşmelerin derhal başlamasını talep ediyoruz.
Federal hükümetten şunları talep ediyoruz:
- Almanya Federal Cumhuriyeti’nin doğusundaki tüm ülkelerden Almanya ordusunun geri çekilmesi
- Rusya’ya ve halk cumhuriyetlerine yöneltilen yaptırım politikasının durdurulması
- Agresif NATO politikasının desteklenmesinin durdurulması ve Almanya’nın NATO’dan çıkması
- Milliyetçi Ukrayna rejimine siyasi, mali ve askeri destekte bulunmama
- Alman ordusunun silahlanması adına sosyal işler, eğitim ve sağlık için gerekli paranın harcanmaması
DKP’nin tüm yoldaşlarını ve arkadaşlarını barış hareketinin eylemlerine katılmaya ve mevcut gerginliğin NATO’nun saldırganlık politikasında araması gerektiğine çağrı yapıyoruz.”
DKP’nin Rusya’nın kapitalist karakterini kabul ederken, Suriye örneğini genelleştirerek, bu ülkenin nesnel olarak antiemperyalist bir rol oynadığını ve bu nedenle savunulması gerektiğini vurgulaması, partinin bir kesiminde eleştirilirken, diğer bir kesiminde de Rusya’ya tam destek verilmesine neden oluyor.
Son olarak DKP Leipzig Twitter hesabından bu şartlar altında Ukraynalıların teslim olması gerektiğini, Rusya’nın müdahalesinin ülkeyi iyiye götürebileceğini, Rusya’nın emperyalist bir ülke olmadığını ileri süren bazı paylaşımlarda bulundu. Tepkilerin artması üzerine hesaptan paylaşımlar silinirken akabinde herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Bu şartlar altında, NATO’culuk baskısıyla, şartsız Rusya desteği arasında sıkışan Alman solunun nasıl bir pozisyon alacağı, ülkedeki işçi sınıfı hareketinin geleceğini de belirleyecek.
1-) Palzer, Kerstin. Zwischen Kritik und Selbstkritik https://www.tagesschau.de/inland/innenpolitik/linkspartei-221.html
2-) Müller-Vogg, Hugo. Die „Ultras“ in Putins deutscher Fankurve haben sich schrecklich blamiert https://www.focus.de/politik/ausland/ukraine-krise/kommentar-von-hugo-mueller-vogg-die-ultras-in-putins-deutscher-fankurve-haben-sich-schrecklich-blamiert_id_58198586.html
3-) Porschardt, Ulf. Die Mitte wankt, das Hufeisen lebt https://www.welt.de/debatte/kommentare/plus237092573/Russland-Naehe-Die-Mitte-wankt-das-Hufeisen-lebt.html
sol.org.tr
İlginizi Çekebilir
GÜNCEL
Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te
Yayınlanma:
3 gün önce|
03/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Jeopolitik riskler, savaşın tedarik zincirlerinde yarattığı kırılmalar ve petrol ile doğalgaz sevkiyatına ilişkin endişelerin körüklediği enflasyon korkusu, risk iştahını baskılarken tahvil faizlerini de yukarı taşımaya devam ediyor. Buna rağmen dün piyasaların bir nebze olsun soluklandığını gördük. Haber akışında Trump yönetiminin 3 Kasım’daki ara seçimler öncesinde savaşın daha fazla büyümesini istemediği dikkat çekerken, makro cephede ise gözler yarın açıklanacak ABD tarım dışı istihdam verisine çevrildi.
Dün açıklanan ve öncü gösterge olarak yakından izlenen özel sektör istihdamı Ocak ayından bu yana en düşük seviyede sonuçlandı. Bu veri, yarın açıklanacak tarım dışı istihdamın da zayıf gelebileceği beklentisini güçlendirdi. Takdir edeceğiniz üzere, hem tam istihdam hem de fiyat istikrarını gözetmekle yükümlü Fed’in, istihdam tarafında belirgin bir zayıflama varken faiz artırımına gitmesi kolay bir tercih olmayacaktır. Piyasaların dün bir miktar rahatlamasının arkasında da büyük ölçüde bu düşüncenin yattığını düşünüyoruz.
Öte yandan, oy hakkına sahip New York Fed Başkanı Williams, enflasyonla ilgili ılımlı açıklamalarda bulundu. Yükselen uzun vadeli faizlerin güçlü ekonomiyi yansıttığını ve faiz kararı öncesinde verileri izlemeye devam edeceğini söylerken, iyimser bir tonda konuştu. Williams, enflasyon üzerindeki başlıca baskıların gümrük vergileri ve Orta Doğu’daki gerilimin yükselttiği enerji fiyatlarından kaynaklandığını belirtti. Buna karşılık, tarifelerin fiyatlar üzerindeki ilk etkilerinin zayıflamasıyla temel enflasyon eğiliminin kademeli olarak aşağı geldiğini, enerji fiyatlarındaki artışın ise şimdilik ekonominin geneline yayılan ikincil bir enflasyon baskısına dönüşmediğini ifade etti.
Williams’ın açıklamaları, zayıf özel sektör istihdam verisi ile birleşince, piyasalardaki faiz artırım korkularını hâliyle bir nebze de olsun törpüledi. Eylül toplantısında 25 baz puanlık faiz artışı ihtimali bir hafta önceki %37 seviyelerinde salınırken, Fed Başkanı Warsh’un Jackson Hole toplantısında şahin bir üslûp takınmasıyla hafta başı %65 seviyesine kadar yükselmişti. Williams’ın dünkü ılımlı açıklamaları ardından Eylül ayına yönelik beklenti %60 seviyesine gerilerken, yıl sonuna kadar olan artırım beklentisi ise 37 baz puanda önemli bir değişim kaydetmedi.
ABD borsaları dün geceyi %0,5 civarında yükselişle tamamlarken, teknoloji cephesinin ağır toplarından Broadcom’un bilançosu büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımlarının hız kesmediğini gösterdi. Şirketin üçüncü çeyrekte yapay zekâ çipi gelirleri üç kattan fazla artarak 16,7 milyar dolara ulaşırken, 2027 mali yılı için yapay zekâ çipi gelir tahmini 115 milyar dolara yükseltildi. 2028 yılında ise bu rakamın yaklaşık 230 milyar dolara çıkması bekleniyor. Geçen çeyrekte 30 milyar doları aşan siparişler güçlü talebe işaret ederken, dördüncü çeyrek gelir tahmininin beklentinin hafif altında kalmasıyla Broadcom hisseleri kapanış sonrası işlemlerde yaklaşık %1 geriledi.
Yeni güne başlarken, Asya piyasalarında, son günlerde tarihî seviyelere yükselen tahvil faizlerinin bir miktar geri çekilmesiyle hisse senetleri ve kıymetli metallerde tepki alımları görüldü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde hafif de olsa artılar göze çarparken, Asya borsalarında ise alımların hız kazandığını görüyoruz. Güney Kore borsası KOSPI %1,5 yükselirken, diğer bölge borsalarında bu kadar kuvvetli olmasa da genele yayılan yeşil renk dikkat çekiyor. ABD 10 yıllık tahvil faizi yaklaşık beş baz puan kadar gerileyerek %4,77 seviyesine çekildi. Hatırlanacağı üzere dün sabah piyasaların kılavuz kargası konumunda 10 yıllık faiz son üç yılın zirvesini test etmişti. Gözlerin üzerine çevrili olduğu Japonya’nın 30 yıllık tahvil faiz bugünkü tahvil ihalesi öncesinde zirveden 10 baz puan kadar geriledi. Dolar endeksi 99,5 civarında seyrederken para birimleri liginde ise EURUSD paritesi 1,16 seviyesinin etrafında salınırken, GBPUSD paritesi ise 1,35 seviyesine toparladı. Japon Yeni ise dolar karşısında son iki günde %1,5 değer kazarak 157,50 seviyelerine geri çekildi.
Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, Hürmüz endişelerine paralel 95,50 dolar seviyelerinde salınmak suretiyle son altı haftanın zirvesine yakın seyretmeye devam ederken, rafineri ürünlerindeki sert artış dikkat çekmeye devam ediyor. Kış ayları öncesinde stok seviyelerine ilişkin soru işaretlerine paralel Avrupa gösterge doğalgaz fiyatları neredeyse son 4 yılın en yüksek seviyesine yaklaşırken, son iki ayda ise %50’den fazla artış kaydetti.
Kıymetli metaller cephesinde ise özellikle hafta başı raporumuzda belirttiğimiz kısa vadeli gümüş grafiğinin hayat bulmaya başladığını görüyoruz. Teknik mânâda Ters Omuz Baş Omuz (TOBO) formasyonunun çalışması için 71 dolar seviyesinin üzerinde kapanış görmemiz gerekiyor. Böyle bir durumda 92 dolar seviyelerini hedefleyeceğiz. Henüz pozisyonu olmayan yatırımcıların mevcut seviyelerden (66 dolar) giriş yaparak 63 dolar altında zarar kes çalıştırması ya da bizim gibi mevcut uzun pozisyonlarını artırmak isteyen yatırımcıların ise 71 dolar seviyesinin geçilmesini (teyit) beklemesinin daha doğru bir karar olacağını düşünüyoruz. TOBO’nun hedef seviyesi 92 dolar olarak görülüyor (bakınız grafik). Önümüzdeki seneyi de kapsayacak şekilde uzun vadeli beklentimiz ise 220 dolar ile değişmedi.
Uzun bir süredir altını çizdiğimiz üzere, Fed’in enflasyonla mücadelede yeteri kadar cesur olamayacağını düşünüyoruz. Doların ABD tarafından âdeta bir ‘silah’ olarak kullanılmasıyla birlikte merkez bankalarının yaktığı işaret fişeğinin ardından, ABD doları ve ABD tahvillerinden uzaklaşma eğiliminin devam etmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Değişen bu düzende altının da doların karşısında alternatif olma hikâyesini koruduğunu düşünüyoruz. Dünyada her bir birim gelire karşı yaklaşık üç birim borcun bulunması da kâğıt ve mürekkep para sistemine (fiat) yönelik sorgulamanın devam edeceğine işaret ediyor. Bu nedenle kıymetli metallerde yüksek volatilite ‘yeni normal’ olmaya aday olsa da, temel hikâyenin çok fazla değişmediği kanaatindeyiz.
Altının ons fiyatı dün 4,282 dolar seviyesine kadar gevşemesinin ardından bu sabah 4,440 dolar seviyesine yükseldi. Teknik bir bakış açısıyla, altında tıpkı gümüşte olduğu üzere daha da yukarı seviyeleri hedeflemek adına 4,640 dolar seviyelerinin üzerinde kapanış görmek isteyeceğiz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 78 bin dolar sınırında kalarak Cuma günü açıklanacak ABD istihdam verisini beklemeye başladı. Yukarıda da dile getirdiğimiz üzere, dün açıklanan özel sektör istihdamının beklentiyi karşılayamaması, işgücü piyasasında bir miktar yavaşlama olabileceği düşüncesini güçlendirdi.
Türk mali piyasalarında ise SPK düzenlemesinin ardından hisse senetlerinde hareketli seyrin devam ettiğini görüyoruz. Özellikle isim vermek istemesek de bahse konu portföy yönetim şirketlerinde üst düzey istifalar göze çarparken, fonlarda ve yoğunlaştıkları hisselerde ise ilginç gelişmeler yaşanıyor. Fonlardan yaşanan güçlü çıkışlar likidite baskısı yaratırken, gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip ediyoruz. Bu bağlamda Borsa İstanbul 100 endeksi haftanın ilk üç gününde %4 gerilerken, en büyük 30 şirketin işlem gördüğü BIST30 ise %2,7 geriledi. Alternatif piyasalarda ise sakin seyir korunmaya devam ediyor. Şöyle ki, USDTRY kuru bebek adımlarıyla 48,30 seviyesine gelirken, iki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi %40 seviyesinin hemen altında salınmaya devam ediyor. CDS risk primi 221 baz puanla uzun bir süredir olduğu üzere yatay.
Bugün sabah saatlerinde TÜİK tarafından açıklanacak Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. Anketlere göre aylık TÜFE artışının %2,0 civarında gelmesi beklense de, İTO verisi ardından gerçekleşmenin %2 seviyesinin altında kalması ihtimali kuvvet kazandı. Enflasyon verisinin ardından yarın TCMB’nin değerlendirme raporunu takip edeceğiz. Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz, hazırlıklarda son aşamaya gelindiğini, 2027-2029 dönemi OVP detaylarını 6 Eylül Pazar günü paylaşmayı planladıklarını belirtti. İç talepteki ivme kaybı dün açıklanan otomobil ve hafif ticari araç verileriyle de teyit edildi. ODMD verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç satışları Ağustos ayında geçen yılın aynı ayına göre %20,3 daralarak 81,031 adet olarak gerçekleşti. Enflasyondaki iç talep etkisi her geçen gün daha da azalırken, TCMB’nin 10 Eylül toplantısını pas geçmesini beklerken, ilk faiz hamlesinin Ekim toplantısında geleceğini düşünüyoruz.
Her perşembe olduğu üzere bugün TCMB’nin haftalık verilerini inceleyeceğiz. Yurt dışında ise ABD’de haftalık işsizlik maaşı başvuruları, hizmet PMI ve ISM verileri takip edilebilir.
Gümüş
Altın
Emre Değirmencioğlu
GÜNCEL
Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte
Yayınlanma:
1 hafta önce|
28/08/2026Yazan:
BankaVitrini
Nvidia’nın güçlü bilançosunun ardından dün teknoloji hisselerinde yaşanan coşku, bu sabah yerini daha temkinli bir seyre bıraktı. Nvidia hisseleri dün gece yaklaşık %9 yükselirken, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü Nasdaq endeksi geceyi %1,6 yükselişle tamamladı. Lâkin dün yaşanan iyimserliğin bu sabah Pasifiğin diğer yakasına yansımasının sınırlı kaldığını görüyoruz. Gösterge endeks Tokyo borsası ve teknoloji odaklı Tayvan borsası %1 yükselirken, Güney Kore’nin KOSPI endeksi %1 geriledi. ABD borsalarının vadeli endekslerinde ise yatay bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Tokyo’da bu sabah açıklanan enflasyon verisi Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz artırabileceği beklentisini desteklerken, piyasaların gözü bugün KKTC saati ile 17.00’de Jackson Hole’da konuşacak Fed Başkanı Kevin Warsh’a çevrildi. Warsh öncesinde Eylül toplantısına yönelik faiz artırımı ihtimali yaklaşık %35 seviyesinde fiyatlanırken, yıl sonuna kadar 25 baz puan artırımına ise kesin gözüyle bakılıyor.
Warsh’un bugüne kadar faizlerin geleceğine ilişkin açık yönlendirme yapmaktan kaçınması (forward guidance) nedeniyle piyasaların asıl aradığı cevap, faiz ne zaman artacak sorusundan ziyade Fed’in hangi şartlarda harekete geçeceği noktasında olacaktır. Jackson Hole konferansı başlarken, Fed cephesinde üç başkanın peş peşe verdiği enflasyon uyarılarının ardından Warsh’un bugün kullanacağı tonun, tahvil faizleri, dolar ve hisse senedi piyasalarının kısa vadeli yönü açısından kritik önem taşayacağını hatırlatmak isteriz.
Kıymetli metaller cephesinde ise altının ons fiyatı Warsh’un konuşması öncesinde hafif de olsa defansa çekilerek 4,600 doların hemen altına geriledi. Teknik bir bakış açısıyla, 5,600 dolar zirvesi ve 3,942 dolar dibi arasında 4,576 dolar seviyesinin önemli bir Fibonacci düzeltme seviyesi olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu minvalde haftalık kapanışın 4,576 dolar seviyesi üzerinde olmasını önemseyeceğiz. Öte yandan, son dört haftadır kesintisiz bir şekilde yükselen ve neredeyse son altı gündür 70 dolar seviyesinin hemen kıyısında bekleyen gümüşün ons fiyatı ise bir sonraki hamle için enerji biriktirdiğini düşünüyoruz. 70 dolar seviyesinin üzerinde olası bir kapanışla birlikte, 200 günlük ortalamanın geçtiği 72,35 dolar seviyesinin süratle radar menziline gireceğini düşünüyoruz. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 80 bin dolar seviyesinin kıyısında beklerken, bir sonraki önemli seviyenin ise 84 bin dolar olacağını düşünüyoruz.
Büyük resimde, Fed’in faiz artırmakta zorlanacağı, ABD’de yaklaşan seçimlerle birlikte Trump’ın giderek topal ördek konumuna düşeceği ve bütçe tavanı tartışmalarının bir noktada hükûmetin yeniden kapanmasına yol açabileceği beklentileri önemli satır başlıkları olarak ön plana çıkıyor. Buna, hızla büyüyen kamu borcu karşısında kâğıt para ve mevcut finansal sisteme yönelik sorgulamanın da devam etmesini eklediğimizde, kıymetli metaller ve Bitcoin açısından ana yönün yukarı olmaya devam edeceğini düşünüyoruz.
Tahvil piyasasında son haftalarda egemen olan sert hareketlerin ardından bu sabah göreceli olarak sakinliğin hâkim olduğunu görüyoruz. ABD’nin 30 yıllık tahvil faizi %5,20, 10 yıllık faizi %4,67 civarında seyrederken, son günlerde bebek adımlarıyla da olsa yukarı yönlü bir seyir izleyen dolar endeksi (DXY) 99 seviyesinde yatay kaldı. Pariteler cephesinde doların son günlerde hafif de olsa toparlanmasıyla birlikte EURUSD paritesi 1,17 seviyelerinden 1,1650 seviyelerine gerilerken, benzer bir şekilde GBPUSD paritesi de 1,37 seviyesindeki direnci test edemeden 1,36 seviyesinin hemen altına geriledi. Japonya’da bu sabah açıklanan enflasyon verileri ardından BoJ’un faiz artırımına gideceğine yönelik beklentilerinin arttığını görüyoruz. Hatırlamak gerekirse, Haziran ayında politika faizini %1’e çıkararak 31 yılın en yüksek seviyesine taşıyan BoJ, Temmuz toplantısını pas geçmişti. Son verilerin ardından 18 Eylül toplantısında faizin %1,25’e yükseltilmesi daha güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. Küresel piyasalarda bir tarafta Fed’in yeniden faiz artırıp artırmayacağı tartışılırken, diğer tarafta Japonya’nın uzun yıllar süren düşük faiz döneminden çıkışını hızlandırabileceği bir döneme giriliyor.
Jeopolitik cephede ise ABD’nin İran’a yönelik baskısını askerî unsurlardan ziyade ekonomik yaptırımlar üzerinden sürdüreceği yönünde son günlerde artan haber akışının ardından, Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftayı %5,5 düşüşle 90 doların altında kapatmaya hazırlanıyor. Katar Başbakanı’nın dün Tahran’da yaptığı görüşmelerde seyrüsefer serbestisinin yeniden sağlanması öne çıkarken, İran da gemi trafiğinin normale dönmesi için talep edeceği koşulları hazırlamayı kabul etti. Haber akışında ayrıca İran ile Umman’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yönetimi ve gelirlerin paylaşılması konusunda prensipte anlaştığını görüyoruz.
Fiilî deniz trafiğinin ise hâlâ savaş öncesinin oldukça altında olduğunu belirtmek gerekiyor. İran’ın hazırlayacağı şartların ABD tarafından kabul edilip edilmeyeceği belirsizliğini korurken, Katar ve Umman’ın devreye girmesiyle boğazın yeniden açılabileceği beklentisinin güçlenmesi petrol arzına ilişkin risk primini azaltarak fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor.
Türkiye cephesinde ise her hafta perşembe günü olduğu üzere TCMB’nin haftalık verilerini enine boyuna irdeledik. En güncel verilere göre TCMB’nin net yabancı para pozisyonu, altın fiyatlarındaki yükselişin de desteğiyle 54 milyar dolar seviyesine ulaştı. TCMB’nin döviz alımları daha yavaş bir hızda da olsa devam ederken, rezervlerin önemli bir bölümünün altından oluşması nedeniyle fiyat artışının yarattığı değerleme etkisi de toplam rezervleri destekliyor. Mevcut seyir korunursa, savaş öncesi dönemin manşet seviyesi olan 70 milyar doların yakın zamanda yeniden hedef hâline geleceğini düşünüyoruz.
Elbette, tıpkı bir ordunun envanteri gibi TCMB’nin rezervlerinin de güçlü olması büyük önem taşıyor. Rezervlerdeki güçlenmenin devam etmesi, bir taraftan TL’nin istikrarlı seyrini desteklerken, diğer taraftan enflasyon görünümünün de izin vermesi hâlinde TCMB’ye faiz indirimleri açısından daha geniş bir hareket alanı sağlayacağını düşünüyoruz. TCMB’nin politika faizinde ilk indirime Ekim toplantısıyla başlamasını beklerken, haftaya Ağustos ayı enflasyon verilerini takip edeceğiz. BloombergHT’nin anketine göre 3 Eylül’de açıklanacak Ağustos verisinin %1,9 artış kaydetmesi bekleniyor. Bu sonuçla yıllık TÜFE artışı %31,6 seviyesinde olacak.
TCMB verilerinden devam edersek, 21 Ağustos ile sona eren haftada yurtiçi yerleşiklerin DTH hacminin 1,14 milyar dolar artış kaydettiğini görüyoruz. Tüzel kişilerin DTH stokunda son üç haftadır devam eden yükseliş dikkat çekerken, TL’nin toplam mevduat havuzundaki payı %61 seviyelerinin hemen üzerinde kalarak güçlü seyrini korumaya devam ettiğini görüyoruz. Menkul kıymet istatistiklerinde ise yurt dışındaki yerleşiklerin hisse senedi portföyü 0,15 milyar dolar daha artış kaydederken, son haftalarda hisse senetlerine yönelik ilginin ise göze çarpmaya başladığının altını çizmek isteriz.
Bu bağlamda, son dört haftayı yükselişle tamamlayan Borsa İstanbul ana endeksi ayı da %8,30 yükselişle tamamlamaya aday görünüyor. TCMB’nin hafta başında attığı normalleşme adımı sonrasında dün KKTC Merkez Bankası da politika faizini 300 baz puan indirerek %35,50’den %32,50 seviyesine çekti. Piyasa faizleri topyekûn etkilenirken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi 100 baz puan kadar gevşedi. Mevduat faizleri ve beraberinde kredi faizlerinde de gevşeme başlarken, USDTRY kuru, otoritenin kontrolünde bebek adımlarıyla yükselişini sürdürerek hafta sonu fonlama etkisinin de yardımıyla pazartesi valörlü işlemlerde 48,24 seviyesine yükseldi. Pariteler cephesinde yaşanan hafif de olsa geri çekilmeye paralel EURTRY kuru 56,00, GBPTRY kuru ise 65,50 seviyelerine doğru gevşerken, yurdum insanının bir numaralı yatırım aracı olan gram altının ise 7,100 TL seviyelerinde salındığını görüyoruz.
Emre Değirmencioğlu
GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
2 hafta önce|
25/08/2026Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu


