GÜNDEM
Almanya solu Ukrayna harekâtına nasıl bakıyor?
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Rusya’nın Ukrayna harekâtı devam ederken, Avrupa solu kritik kararlar vermesi gerektiği bir dönemecin içerisine girdi. Rusya politikasında yeterince “dik duruşlu” olmamakla suçlanan Alman solu da kendisini sağ/liberal çevrelerin hazırladığı bir sınavın içinde buldu.
Sağ-liberal çevrelerin NATO övücü siyaseti, NATO’nun varlığının gerekliliğine dair tartışmayı kasıtlı olarak dolaşıma sokmuş durumda. Her kim NATO, ABD ve Batı’nın işlediği savaş suçlarından bahsederse siyasi kimliği ne olursa olsun “Putinci” veya “Rusya destekçisi” olarak itham edilebilmekte. Sosyal medyada ağır dezenformasyon içeren haberlerin düzeltilmesi dahi gazetecilerin Putinci kimliğinin sorgulanmasına sebebiyet veriyor.
Almanya’da NATO karşıtlığını düstur edinmiş siyasi hareket de benzer şekilde baskı altına girmiş durumda. Parti tabanı ve meclisteki konumundan dolayı başta Sol Parti (Die Linke) olmak üzere barış politikasında hemfikir sosyalist partiler ve bazı antifaşist hareketler de bu baskıdan nasibini alıyor. Sol Parti hem geçmişi nedeniyle hem de siyasi olarak parlamentodaki diğer partilerin aksine Rusya ile ilişkilerde barışçıl bir politikanın benimsenmesi gerektiğini belirten bir çizgiye sahip. Tarihsel ve bir o kadar da güncel sebeplerden kaynaklanan bu ayrışma Almanya’da hem seçimlerde hem de hükümetin dış politikalarında her daim bir tartışma başlığı olarak güncelliğini sürdürmekte. Nitekim Sol Parti Ukrayna krizine ilişkin Rusya’nın meşru güvenlik çıkarlarının bulunduğunu ve NATO’nun buna saygı göstermesi gerektiğini sıkça belirtmekteydi. Parti programında NATO’yu “Anakronizm” olarak nitelendiren Sol Parti içinde NATO’dan çıkış siyasetini destekleyen kesimler var. Ancak Rusya’nın Ukrayna harekâtı sonrasında gözler Sol Parti’nin de içinde bulunan ve kimi çevrelerce “Russlandversteher” olarak adlandırılan ve Rusya politikasında “anlayışlı” olmayı savunan siyasetçilere çevrildi.
Basında Sovyetler düşmanlığı, NATO karşıtlığına aşırıcılık yaftası
Almanya basınında benzer şekilde Putin ve Rus düşmanlığı ile birlikte Sovyetler Birliği düşmanlığı da fırsattan istifade devreye sokulmuş durumda. Kamu yayıncısı ARD’ye bağlı Tagesschau’nun online platformunda Kerstin Palzer tarafından yapılan analizde şunlar vurgulanıyor*: “Bunun devamında Rus dış politikasına duyarlılık sonucu doğuyor. Bu, Ukrayna gibi ülkelerin Rusya’nın çıkarlarına tabii olması ile bağlantılıdır. Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olmadığı kanısıyla Sovyetler Birliği bu inançta yaşamaya devam ediyor. Bu inancın temsilcileri meclis fraksiyonunda da yer alıyor. (Burada Sol Parti işaret ediliyor.) Bunlardan Rusya’yı eleştirenler ise bazen “Russia-Today-Fraktion” olarak ifade ediliyor. Sol Parti’nin Rusya ile ilişki durumu karmaşık.”
Güncel gelişmeler Sovyetler düşmanlığının yanısıra ABD’yi de aklamak adına bir araç olarak kullanılıyor. Almanya’nın muhafazakâr Frankfurter Allgemeiner gazetesinin eski editörü gazeteci yazar Dr. Hugo Müller-Vogg, Focus-Online portalında yayınlanan makalesini şöyle tamamlıyor*: “En azılı “Emperyalist ABD” eleştirmeleri bile daha fazla inkâr edemez: Dünya barışını tehlikeye atan emperyalist Moskova’da oturuyor. Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusunun fiili işgalinden şikayetçi olanlar şimdi haklı çıktı. Ancak Putin’in gerçek karakterini en başından beri tanıyanlar bile bu “Zafer” den mutlu olamazlar.”
Alman sağ-muhafazakâr basının önde gelen gazetelerinden Welt başyazarı Ulf Poschardt ise “Merkez sallantıda, Nal yaşıyor.” başlıklı yazısında Ukrayna krizinin bir kez daha Hufeisen (Nal) teorisinin gerçekliğini ispat ettiğine işaret ediyor.* Literatürde Hufeisen olarak adlandırılan teoriye göre “sağ ve sol aşırıcılar” aynı kaynaklardan beslenir ve aynı siyasete hizmet ederler. Bu teoriye göre örneğin sağ aşırıcı olarak kabul gören Neo-Naziler ve sol ekstremist olarak kabul edilen komünistler demokrasiyi aynı ölçüde tehdit etmektedir. Poschardt yazısında bu ilişkiyi siyasi partilerin Ukrayna krizine verdiği tepkiler üzerinden ispatladığı kanaatinde. Sol Parti’nin gençlik örgütü linksjugend [‘solid] Berlin örgütünün NATO ve ABD karşıtı eylem çağrısını “aşırıcılıkla” suçluyor ve şunları ekliyor: “Kim Sol Parti ile koalisyona girerse, aşırıcılıkla savaşamaz. (…) Hufeisen yaşıyor. Rus saldırganlığı ve Alman partilerindeki reaksiyon bunu gösteriyor. Yalnızca Birlik (Hristiyan Demokrat Partisi – CDU) ve FDP (Hür Demokrat Parti) kendisini inandırıcı bir şekilde ifade eden partiler. Yeşiller ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) ise büyük ölçüde sallantıdaki liberal demokrasileri kucaklayan bir partiyle koalisyon içinde: Sol Parti.”
Sol Parti: Uluslararası hukuk ihlal ediliyor. Kanın dökülmesine son verin
Parlamento üyesi ve parti yöneticisi Jan Korte yapmış olduğu basın açıklamasında şunları ifade etti: “Öncelikle sivil kurbanları anmak istediğimizi söylemek istiyoruz ve özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bugün Ukrayna’dan kaçmakta olan insanların kabulünü garanti altına almasını ve bürokrasiye takılmadan yardımların ulaşılmasını sağlamasını belirgin şekilde netleştirmesi bekliyoruz. Eş zamanlı olarak ben ve grubum tüm insanları barış yanlısı eylemlere katılmaya davet ediyoruz. Tekrar belirtiyoruz: Bu haklı gösterilemeyecek, uluslararası hukuka aykırı bir taarruzdur. Moskova’ya uyarımız nettir: Başkan Putin, tüm birliklerinizi derhal geri çekin. Anlamsızca kan dökülmesine son verin.”
Sol Parti (Die Linke) Dışişleri Sözcüsü Gregor Gysi ise kamu yayıncısı ZDF’ye verdiği röportajda şunları ifade etti: “Bu canice bir saldırı harbinden başka bir şey değil. Bu en ağır şekilde kınanabilir ve kınanmalıdır.” Sunucunun Sol Parti’nin açık bir Rusya sorununun bulunduğu ve partinin bir bölümünün Putin’in hamlelerine karşı anlayışlı olmasına rağmen neden şu anda Putin’i bir savaş suçlusu olarak nitelendiriyorsunuz sorusu üzerine ise şu yanıtı verdi: “Bu saldırıların başlamamış olmasına dair duyulan umuda bağlıydı. Ancak bu umutlar yıkıldı. Neyin en iyi olacağına dair eleştirel olarak söylediğim her şey hurda oldu, çünkü Putin uluslararası hukuku ihlal eden canice bir savaşı başlatmaya karar verdi. Şimdiden sivil ölümler var. Her zaman bir barış partisi olan ve böyle kalmaya devam eden Sol Parti için hiçbir dayanak noktası kalmamıştır.”
Burada Putin’in savaşı haklı çıkarmak adına soykırım ve neonazilerden arındırma argümanlarını kullanmasını da açıkça bir delilik olarak mı buluyorsunuz sorusu üzerine ise şu cevapları verdi: “Her savaşta ölenler gerçektir ve bu tabii ki deliliktir. Buna dair Georg Bush’un Irak savaşını toplu imha silahlarını gerekçe göstererek bir yalanla başlatmasını hatırlatabilirim. Bu, savaşlarda böyledir. Haklı sebepler aranır, bulunur. Bunlara kesinlikle riayet edilemez, mantıksızdır. Ben bu noktada yaptırımların halka değil yöneticilere yöneltilmesi gerektiği noktasındayım. Halk bunun için bir şey yapamaz. Bu zor biliyorum ama bu zorlu bir ölçüp biçme.” Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattı projesinin durdurulması hakkında ise ABD’nin kaya gazı satmak istediği için bu yaptırımın üzerine daha fazla düşünülmesi gerektiğini ve bu projenin akıbetinin savaşın gidişatına göre belli olması gerektiğini ifade etti. Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkarılması ile ilgili ise Rusya’nın Çin ile ortak bir para birimine geçmesi riskinde olduğu gibi her detayın üzerine düşünülerek hareket edilmesi gerektiğini söyledi. Son olarak sözlerini şöyle tamamladı.: “Putin bitmiş bir durumda. Rus halkı üzerinde bir çoğunluğu vardı ama bunu kaybetti. Ukrayna halkı ise Putin’in bilmediği bir direnç gösterecek.”
Sol Parti parlamento grubu başkanı Dietmar Bartsch ise radyo yayıncısı Deutschlandfunk’a yaptığı açıklamada Rusya’nın saldırılarını şiddetle kınadıklarını belirterek bu düşmanlığın derhal durdurulması çağrısında bulundu. Diplomatik kanalların açık tutulmasının zorunlu olduğunu ve barışın ancak Rusya ile sağlanabileceğini ifade etti. Sol Parti’nin halka yöneltilen yaptırımlara karşı olduğunu söyledi. Fakat gelinen noktanın tarihi bir dönüm noktası olduğunu ve Sol Parti’nin konuyu yeniden değerlendirmesi gerektirdiğini belirtti. Batıdaki oligarkların devasa banka hesaplarının neden halen dondurulmadığının açıklanmasının mümkün olmadığını belirtti.
Geçtiğimiz haftalarda hükümetin aşı politikasına dair yaptığı eleştiriler nedeniyle oldukça sert eleştirilere maruz kalan parti eski yöneticilerinden Sahra Wagenknecht 21 Şubat tarihinde Alman kamu yayın kuruluşu ARD’de katıldığı bir programda Putin’in Ukrayna’ya hucüm etmek gibi bir niyetinin olmadığını belirtmişti. Ancak üzerinden çok vakit geçmeden harekatın başlamasının ardından Wagenknecht Youtube hesabından konuya ilişkin görüşlerini içeren bir video yayınladı. Wagenknecht videoya Alman Parlamentosu’nda 2001’de yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak Avrupa’nın kucakladığı Putin’in bugünkü milliyetçi ve barışı tehdit eden Putin’e nasıl gelebildiği sorgulayarak başlıyor. Akabinde her savaşın ABD’nin Irak’ta yürütmüş olduğu savaş gibi yalanlarla başlatıldığını ve NATO’nun bu yöntemi yıllardır kullandığını belirterek devam ediyor. NATO’nun benzer şekilde doğu yayılmacılığı doğrultusunda Ukrayna’da konuşlanma çabası ve ABD ve Rusya’nın enerji politikalarından bahseden Wagenknecht konuşmasını tarihin her zaman göz önünde bulundurulması zorunluluğu ile tamamlıyor.
‘Baskılara boyun eğmeyeceğiz’
Sol Parti, içinde farklı sol hareketleri de barındıran bir parti. Partinin güncel siyasetinde fazla ağırlığı olmasa da Komünist Platform (KPF) adlı parti grubu partinin sosyalist çizgisini korumaya devam ediyor. KPF tarafından “Baskılara boyun eğmeyeceğiz.” başlıklı 24.02.2022 tarihinde yaptığı açıklamada fikir ayrılıkları kabul edilerek şunlara değinildi:
“Birkaç gün içerisinde “Ukrayna Krizi: Savaş Histerisi Yerine Barış Politikası” çağrısı 10.000 den fazla destekçi buldu. 21 Şubat 2022’den bugüne dek yaşanan gelişmelere ilişkin Die Linke KPF içerisinde dahi ortak bir görüş bulunmuyor. Bazıları Rusya tarafının güvenlik garantilerine ilişkin meşru taleplerinin Batı tarafından görmezden gelinmesinin, Rusya’nın Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyet’lerinin tanınmasını haklı çıkardığını iddia ediyor. Diğerleri ise buna karşı çıkıyor. Her zaman olduğu gibi zaman cevapları verecek. Çok zor zamanlar olduğuna dair bir şüphe bulunmuyor.
Tüm KPF üyeleri için şu tespit edilebilir: Rusya’nın güvenlik çıkarlarının meşruiyeti ve her şeyden evvel NATO’nun doğu yayılmacılığı ve Minsk Anlaşmalarının Batı ve Kiev tarafından boykot edilmesi ile bağlantılı olarak hiçbir fikir ayrılığı bulunmamaktadır. KPF’nin bu soruları yıllardır tekrar ve tekrar açıkça yanıtlamaktadır. Bugünün dünyasında NATO’nun ve her şeyden önce ABD’nin emperyalizmin temel sorumluluğunu taşıdığına dair sorgulama yapmak için KPF’nin herhangi bir nedeni bulunmamaktadır.
Mevcut durumun parti programımızın barış politikası ilkelerine genel bir saldırı için alet edildiğine dair korkuda hemfikiriz. Bu çoktan başladı. Eşit mesafe ilkesine karşı çıkan partililer eski kafalı ve yeni gelişmeleri anlamayan insanlar olarak gösterilecektir. Komünistler bu baskıya boyun eğmeyecekler. KPF bunu akılda tutarak 30 Nisan 2022’deki parti gününe hazırlanıyor.”
NATO savunuculuğu ve Rusya’ya mesafe koyma konusunda sistematik bir şekilde baskıya uğrayan Almanya solunun önüne söz konusu imtihan kasıtlı olarak getiriliyor olsa da, gerçekten de özellikle Demokratik Almanya’nın komünist partisi SED’in mirasını taşıdığını iddia edilen Sol Parti’nin nasıl hareket edeceği önem arz ediyor. Parti içinde bir belirsizlik halinin mevcut olduğu, milletvekilleri ve farklı grupların açıklamalarından açıkça anlaşılıyor. NATO ve askeri müdahale konusunda bu kriz Sol Parti’nin ilk defa mücadele etmesi gereken bir başlık değil. Geçtiğimiz yıl Almanya ordusunun Afganistan’da faaliyet yürütmesine olanak tanıyan tezkerede Sol Parti kırmızı çizgi olarak adlandırdığı barışseverlik cephesini terk etmiş ve ağırlıklı olarak çekimser yönde oy kullanmıştı.

İlerleyen süreçte olası bir askeri müdahalenin somut olarak konuşulmaya başlaması halinde Sol Parti’nin takınacağı tavırın ne olacağı henüz belirli değil. Fakat Yeşiller ve Liberallerin hükümet ortağı olduğu bir koalisyonda, CDU’nun savaş çığırtkanlığı da göz önünde bulundurulursa Sol Parti’nin barışseverlik hattında ne kadar süre daha dayanabileceğini ilerleyen süreç gösterecek.
Alman Komünist Partisi (DKP): Bu savaşın nedeni NATO ve Batı’dır
Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin yasaklanması ve tasfiye edilmesinden sonra 1968’de kurulan Alman Komünist Partisi’nin (DKP) ise tezleriyle uluslararası komünist harekette Rusya’nın antiemperyalist kimliğini savunan bir cephede bulunduğu biliniyor. Nitekim 2018 yılında parti içinde yaşanan ayrışma sonucunda kurulan Kommunistische Organisation (KO) ayrışma sebeplerinden birisi olarak DKP’nin Rusya ve Çin’e dair değerlendirmelerini gerekçe göstermekteydi. Nitekim KO tarafından 10.02.2020 tarihinde yayınlanan “DKP’nin 23. Parti Konferansı Metni’ndeki Bazı Problemler ve Belirsizlikler” başlıklı parti metninin “Emperyalizm Analizindeki Belirsizlikler” kısmında şu tespitlerde bulunulmuştu: “Konferans metnindeki üçüncü büyük problem ise emperyalizm analizleridir. Rusya ve Çin’in antiemperyalist karakterizasyonu yanlıştır. Ayrıca parti yönetimi kapitalizm altında barışçıl ve ilerici bir gelişmenin mümkün olduğu fikrini destekliyor. (…) Bununla birlikte bir komünist parti emperyalizmin barışı sağlayamayacağını açıkça belirtmelidir. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın kendi çıkarlarını daha güçlü savunması, barışçıl bir dünya perspektifine neden olmuyor.”
2021 Almanya Parlamento Seçimleri’nde de Rusya ile barış politikasını ana seçim başlıklarından birisi olarak ele alan DKP geçtiğimiz günlerde Berlin Barış Koordinasyonu’nun “Rusya İçin Barış Ülkemiz İçin Barıştır” organize ettiği eyleme diğer sol ve sosyalist örgütlerle birlikte katılmıştı.

DKP’nin 25.02.2022 tarihli “Şimdi uzlaşın, savaşı durdurun!” başlıklı açıklamasında ise şunlar ifade edildi:
“24 Şubat sabahı erken saatlerde Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin “Rusya Federasyonu güçlerinin özel askeri operasyonunun Donbass’ın desteklenmesi ve Ukrayna’nın silahsızlandırılması adına başlatıldığını” ilan etti. Önceki akşam 21 Şubat tarihinde Donbass’daki Rusyaca tanınmış Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri Ukrayna ordusunun her şeyden önce sivil nufüsa ve altyapıya yönelen hücumları ve terör saldırıları kapsamında askeri destek talebinde bulunmuştur. Sabah erken saatlerden itibaren Ukrayna’nın askeri tesislerine karşı kara birlikleri Donbass cumhuriyetlerindeki ordular ile eşzamanlı olarak Ukrayna varlığına karşı saldırılar düzenlendi.
Son günlerdeki gelişmeler yıllardır Batı ve NATO’nun tırmandırdığı bir gerginlik. Bu geniş bir yangın tehlikesini beraberinde getiriyor. Bu gerginlik sona erdirilmeli.
Savaş insanlara sefalet, kan dökülmesi ve ölüm getirir. Donbass’ta insanlar 8 yıldır okulların, kreşlerin, otobüs duraklarının bombardımanı altında altyapının yıkılmasından dolayı acı çekiyorlar. Mevcut durum Rusya Federasyonu, Ukrayna, Luhansk ve Donetsk Halk Cumhuriyetleri arasında acil müzakereleri ve Ukrayna ordusunun Donbass’dan derhal geri çekilişini gerektiriyor. Ukrayna ve Donbass’daki savaş sona ermeli.
Putin kötülemeleri ve içeriksiz “Ukrayna ile Dayanışma” söylemleri yetersiz kalıyor. Daha da kötüsü: Militarizasyon için bir şablon hazırlıyor. CDU lideri Merz Alman ordusunun derhal harekete geçirilmesi için çağrıda bulunuyor.
Mevcut gelişmenin sekiz ana nedeni bulunmaktadır:
Birincisi NATO’nun saldırgan ve sözünde durmayan doğuya genişlemesi çerçevesinde Ukrayna’yı AB ve NATO’ya entegre etme çabası. İkincisi, 2014’de Ukrayna’da gerçekleşen milliyetçi darbe. Bu darbe Ukrayna’nın AB ve NATO’ya entegrasyonu tehlikeye uğradığında, faşist güçlerin dahil olmasıyla ve NATO, AB ve Almanya’nın göz yumması sonucu gerçekleşti. Üçüncüsü, Ukrayna hükümetinin NATO entegrasyonuna ve milliyetçi darbeye karşı duran Donbass’daki insanlara karşı yürüttüğü (iç) savaş. Dördüncüsü, Ukrayna’nın yedi yıldır Minsk Anlaşmalarını boykot etmesi. Bu anlaşmalar ihtilafın tarafları Ukrayna ve Donbass’daki cumhuriyetler arasında doğrudan müzakeleri öngörmekteydi. Ukrayna en başından beri bu müzakerelerden açıkça kaçındı. Beşincisi, Minsk II Anlaşması’nın Ukrayna tarafından boykot edilmesinin Almanya, Fransa, NATO ve ABD tarafından destek görmesi. Altıncısı, Rusya Federasyonu hükümetinin güvenlik garantilerini içeren ve barış düzenini sağlamaya yönelen tekliflerinin ele alınma şekli. Bunlar sözde Batı tarafından masadan silindi. Yedincisi, uluslararası hukukun NATO, AB ve önde gelen emperyalistler tarafından onyıllardır altının oyulması ve yok edilmesi. Yugoslavya, Libya, Suriye ve Afganistan örneklerine yalnızca atıfta bulunuyoruz. Sekizincisi, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelensky tarafından Münih Güvenlik Konferansı’nda ilan edilen ve Ukrayna’nın nükleer silahlardan arındırılmasını amaçlayan Budapeşte Muhtırası’nın olası bir iptali.
Ukrayna, Donbass’daki halk cumhuriyetleri ve Rusya Federasyonu arasında düşmanca eylemlerin sona erdirilmesini koşul alan görüşmelerin derhal başlamasını talep ediyoruz.
Federal hükümetten şunları talep ediyoruz:
- Almanya Federal Cumhuriyeti’nin doğusundaki tüm ülkelerden Almanya ordusunun geri çekilmesi
- Rusya’ya ve halk cumhuriyetlerine yöneltilen yaptırım politikasının durdurulması
- Agresif NATO politikasının desteklenmesinin durdurulması ve Almanya’nın NATO’dan çıkması
- Milliyetçi Ukrayna rejimine siyasi, mali ve askeri destekte bulunmama
- Alman ordusunun silahlanması adına sosyal işler, eğitim ve sağlık için gerekli paranın harcanmaması
DKP’nin tüm yoldaşlarını ve arkadaşlarını barış hareketinin eylemlerine katılmaya ve mevcut gerginliğin NATO’nun saldırganlık politikasında araması gerektiğine çağrı yapıyoruz.”
DKP’nin Rusya’nın kapitalist karakterini kabul ederken, Suriye örneğini genelleştirerek, bu ülkenin nesnel olarak antiemperyalist bir rol oynadığını ve bu nedenle savunulması gerektiğini vurgulaması, partinin bir kesiminde eleştirilirken, diğer bir kesiminde de Rusya’ya tam destek verilmesine neden oluyor.
Son olarak DKP Leipzig Twitter hesabından bu şartlar altında Ukraynalıların teslim olması gerektiğini, Rusya’nın müdahalesinin ülkeyi iyiye götürebileceğini, Rusya’nın emperyalist bir ülke olmadığını ileri süren bazı paylaşımlarda bulundu. Tepkilerin artması üzerine hesaptan paylaşımlar silinirken akabinde herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Bu şartlar altında, NATO’culuk baskısıyla, şartsız Rusya desteği arasında sıkışan Alman solunun nasıl bir pozisyon alacağı, ülkedeki işçi sınıfı hareketinin geleceğini de belirleyecek.
1-) Palzer, Kerstin. Zwischen Kritik und Selbstkritik https://www.tagesschau.de/inland/innenpolitik/linkspartei-221.html
2-) Müller-Vogg, Hugo. Die „Ultras“ in Putins deutscher Fankurve haben sich schrecklich blamiert https://www.focus.de/politik/ausland/ukraine-krise/kommentar-von-hugo-mueller-vogg-die-ultras-in-putins-deutscher-fankurve-haben-sich-schrecklich-blamiert_id_58198586.html
3-) Porschardt, Ulf. Die Mitte wankt, das Hufeisen lebt https://www.welt.de/debatte/kommentare/plus237092573/Russland-Naehe-Die-Mitte-wankt-das-Hufeisen-lebt.html
sol.org.tr
İlginizi Çekebilir
BANKA HABERLERİ
AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL
FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”
Yayınlanma:
6 saat önce|
21/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.
Bankavitrini.com | Gündem
Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.
Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı
Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.
Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.
Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.
DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil
DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.
DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.
Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”
DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.
Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?
Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.
Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.
Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.
Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu
Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.
Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.
Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.
Erol Taşdelen
AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz
Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?
17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.
Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.
Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.
İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!
İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.
Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.
Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.
İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.
Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.
Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.
İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.
FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?
Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.
17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.
Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.
Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.
Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.
Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.
BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM
Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.
Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.
Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.
Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.
İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER
İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.
17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.
Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.
Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.
İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.
AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS
Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.
Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:
1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.
Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.
2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.
Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.
3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.
Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.
Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor. (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )
SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR
Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.
Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.
Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.
Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.
Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz
GÜNCEL
Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Bir süredir mütemadiyen aynı konuların etrafında dolaştığımız ve kendi kendimizi tekrar ettiğimizin pekâlâ farkındayız. Jeopolitik riskler tüm ağırlığıyla masa üzerinde durmaya devam ederken, emtia fiyatlarının yüksek seyri enflasyonist baskıları artırmaya devam ediyor. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftanın son iş gününü 110 dolar seviyesini test ederek tamamladı. Bir başka bakış açısıyla, Brent petrol sene başına göre %81 yükselirken, gümüş ise getiri liginin dibinde yer alarak %20 düştü. Yapay zekâ ve çip sektöründe ise soru işaretleri zihinleri meşgul etmeye devam ediyor. Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre, beş büyük yapay zekâ şirketinin gelecek yıl toplam yatırım harcamalarının 1,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Rakamın büyüklüğü bir yana, bu yatırımların ne kadar sürede kendini amorti edeceği sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Teknoloji hisseleri denince akla gelen Nasdaq endeksi haftanın son iş gününü %2’nin üzerinde düşüşle tamamlarken, son 10 günlük performansı da %6 düşüş yönünde oldu.
Türkiye’de Fon Krizi’nin etkileri sürerken, cuma günü bültenimizde de dile getirdiğimiz MSCI uyarısı hisse senetleri üzerindeki baskıyı artırdı. MSCI, yaz başında yaptığı uyarının dozunu bir kademe daha yükselterek, piyasa şeffaflığı ve sağlıklı işleyiş konusunda atılan adımların yeterli olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin gelişmekte olan ülke statüsünü koruması açısından Haziran 2027 kritik bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Endonezya’da yaşananları da birlikte düşündüğümüzde, piyasaların bu uyarıyı pek hoş karşılamadığını görüyoruz. BIST100 ve BIST30 endeksleri cuma gününü %3 kayıpla tamamlarken, bankacılık endeksi %2 geriledi. CDS risk primi 250 baz puanda yatay seyrederken, iki yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi, faiz indirimi beklentilerinin desteğiyle son iki haftada 100 baz puan düşerek %39,40 seviyesine indi. USDTRY kuru ise yeni haftaya 49,54 seviyesinden başlıyor.
MSCI’nın Endonezya’yı gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkararak doğrudan bağımsız piyasa statüsüne düşürebileceği uyarısının yankıları ise dinmiyor. Cuma günü %12’ye yakın gerileyen Jakarta borsası, bu sabah da %5’in üzerinde düşerek son altı yılın en düşük seviyesine indi. Yılbaşından bu yana kayıplar %43’ü aşarken, yabancı yatırımcıların net satışları 5 milyar dolara yaklaştı. Endonezya’nın MSCI endekslerinden tamamen çıkarılması hâlinde, yalnızca endeksleri takip eden fonlardan 5,6 milyar dolarlık zorunlu satış gelebileceği hesaplanıyor. Ülke para birimi rupiah da tarihî dip seviyelerine yaklaşırken, satış baskısının borsayla sınırlı kalmayıp döviz ve tahvil piyasalarına yayılmasından endişe ediliyor. Türkiye’nin de benzer gerekçelerle MSCI’nın radarında olması, Endonezya’daki gelişmeleri bizim açımızdan daha da önemli kılıyor.
Türkiye cephesinde ise gözler perşembe günü sonuçlanacak TCMB’nin olağan Ekim ayı PPK toplantısına çevrildi. Bir süredir gündemden düşmeyen fon krizinin de etkisiyle ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın giderek belirginleştiğini görüyoruz. Otomobil satışlarından kredi kartı harcamalarına kadar pek çok gösterge bu tabloyu desteklerken, hanehalkının borç ödeme kapasitesindeki bozulma da dikkat çekiyor. Aşağıdaki grafikten görüleceği üzere, ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı %7’ye yaklaşarak rekor kırarken, bireysel kredi kartlarında da bu oran %6 seviyesine yaklaşarak tarihî zirvesine yükseldi. Bir başka deyişle, ihtiyaç kredilerinde mevcut her 100 TL’lik bakiyenin yaklaşık 7 TL’si takipte bulunuyor. Ekonomik aktivitedeki sert yavaşlama ve hanehalkının artan ödeme güçlükleri karşısında TCMB’nin, enerji fiyatlarındaki keskin yükselişe rağmen, politika faizini en az 100 baz puan indirerek %37’den %36’ya çekmesine kesin gözüyle bakıyoruz. Böylece TCMB’nin Aralık 2025’ten bu yana ara verdiği faiz indirimlerine bebek adımlarıyla yeniden başlamasını bekliyoruz.
Cuma günü TCMB’nin açıkladığı iki önemli veri de dikkatimizden kaçmadı. Eylül ayı konut fiyat endeksine göre, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak %22,3 artarken, enflasyondan arındırıldığında reel olarak %5,7 geriledi. Bir başka deyişle, konut fiyatlarındaki artış enflasyonun gerisinde kalmaya devam ederken, bu durum konutun değer artışı açısından yatırım cazibesini sınırlıyor. TCMB’nin yayımladığı Ekim ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nin sonuçlarını ise aşağıdaki grafikten takip edebilirsiniz. Biz özellikle enflasyon beklentilerine odaklandık. Yıl sonu TÜFE beklentisi hemen hemen değişmezken, 12 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,19 puan artışla %23,89’a yükselmesi, orta vadeli enflasyon görünümünde sınırlı da olsa bir bozulmaya işaret ediyor. Buna karşılık, 24 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,38 puan gerilemesini daha uzun vadeli görünüm açısından olumlu okuyoruz. TCMB’nin kurun artış hızında yaptığı ince ayara rağmen, yıl sonu USDTRY beklentisi hafif gerileyerek 51,55 seviyesine inerken, 12 ay sonrasına ilişkin beklenti ise 59,26 seviyesine yükseldi.
Avrupa’da hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri ve hükûmetlerin ekonomi politikalarına yönelik tepkiler giderek büyüyor. Fransa’da öğrencilerin başlattığı protestolar, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla hafta sonu ülke çapında kitlesel gösterilere dönüşürken, Paris başta olmak üzere birçok kentte şiddet olayları yaşandı. Yüz binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gösterilerde 1,200 kişi gözaltına alınırken, Cumhurbaşkanı Macron yaşanan şiddet olaylarını sert bir dille kınadı. Protestolar Fransa ile sınırlı kalmazken, Belçika ve İtalya’da eğitim ve yaşam maliyetleri, Portekiz’de ise düşük ücretler ve konut krizi nedeniyle halk sokaklara döküldü. Fransa’da zaten kırılgan olan siyasi ve mali dengelere toplumsal huzursuzluğun da eklenmesi, ortak para birimi üzerinde baskı kurarken, EURUSD paritesi 1,1230 seviyesinde işlem görüyor.
Öte yandan, Orta Doğu’da artan gerilimle cuma günü 110 dolar seviyesini test eden Brent petrol, yeni haftaya düşüşle başladı. Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi, piyasaya daha fazla Rus petrol ürünü sunulabileceği düşüncesini güçlendirirken, Brent petrol %1,8 gerileyerek 108 dolar seviyesine indi. Ancak Orta Doğu’da arz güvenliğine ilişkin endişeler dinmiş değil. Ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Körfez’den günlük petrol sevkiyatı 20 milyon varilin üzerinden 8,5 milyon varile kadar gerilerken, Mısır’ın Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek vermeye hazır olduğunu açıklaması gerilimin daha da yayılabileceğine işaret ediyor.
Küresel piyasalarda yapay zekâ yatırımlarının finansmanına ilişkin endişeler gündemdeki yerini korurken, yeni gün ve hafta başlangıcında Asya borsalarında karmaşık bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Geçen haftayı %5,4 kayıpla tamamlayan Japonya’da Nikkei endeksi bu sabah %1 civarında gerilerken, geçen hafta %14’ten fazla düşen Güney Kore borsası KOSPI ise yaralarını sarmaya çalışarak %0,7 yükseliş kaydetti. Çin’de üçüncü çeyrek büyümesinin beklentileri hafif aşarak %4,5’e ulaşması ve perakende satışların tahminlerden iyi gelmesi satış baskısını sınırladı. ABD’de yarı iletken hisselerinin işlem gördüğü Philadelphia Semiconductor endeksinin son 10 günde %16’dan fazla gerilemesi, teknoloji sektöründeki satışların boyutunu gösteriyor. Yatırımcılar, yapay zekâya yapılan devasa yatırımların ne zaman kâra dönüşeceğini sorgularken, bu hafta açıklanacak Meta, Tesla ve önde gelen çip üreticilerinin bilançoları merakla takip edilecek. Elon Musk’ın uçan araba tanıtımıyla ilk etapta yükselişe geçen Tesla hisseleri, kazanımlarını koruyamayarak gün içi zirvesinden %6 geriledi.
Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken, ABD ile Ukrayna arasındaki ilişkiler de limonileştiğini görüyoruz. Cuma gecesini sert satışlarla tamamlayan Nasdaq endeksi, bu sabah vadeli işlemlerde %1,3 yükselirken, ABD’nin 10 yıllık gösterge tahvil faizi yeniden %5,05 seviyesine geriledi. Kıymetli metaller de yeni haftaya alıcılı başlarken, ons altın 4,180 dolar, gümüş ise 57,75 dolar seviyesinde işlem görüyor. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin enflasyon endişelerini bir miktar hafifletmesi, faiz getirisi olmayan kıymetli metallere destek verdiğinin altını çizmek isteriz. Teknik bir bakış açısıyla önem arz eden 55 dolar seviyesinden uzaklaşan gümüşü biraz daha takip etmek istiyoruz. Yukarıda da değindiğimiz üzere, petrol fiyatlarında kalıcı bir geri çekilme olmadan kıymetli metallerin kalıcı bir yükselişe geçmesi zor görünüyor.
Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi Fed’in faiz politikasına ilişkin beklentilerde de dikkat çekici bir değişime neden oldu. Geçen hafta %50’ye kadar yükselen ekim ayında faiz artırımı ihtimali %16’ya kadar gerilerken, aralık ayında faiz artırımı ihtimali ise hâlen %92 seviyesinde bulunuyor. Gözler 28 Ekim tarihinde sonuçlanacak Fed toplantısına ve ertesi gün açıklanacak Fed’in favori enflasyon göstergesi olarak yakından takip ettiği PCE verisine çevrilmiş durumda. Siyasi cephede ise Brezilya ve İsrail seçimlerine geri sayım devam ederken, ABD’de 3 Kasım’da düzenlenecek ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin iki kanadı birden kaybetme riskinin oldukça arttığını söylememiz gerekiyor.
TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

İhtiyaç Kredilerinde ve Kredi Kartlarında Takibe Dönüşüm Oranı
Emre Değirmencioğlu
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu

