EKONOMİ
Erol TAŞDELEN yazdı: ATATÜRK 1929 EKONOMİ BUNALIMINI NASIL YENDİ?
Yayınlanma:
8 ay önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
1929 BUNALIMININ OLUŞUMU VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Birinci Dünya Savaşından sonra, dünya iktisadi konjonktüründe olumlu gelişmeler olmuş, 1928 yılına kadar üretin ve sürüm hızla artmıştır. Ancak, 1928-29’da doyum halinin ilk belirtileri başlamıştı. Yiyecek ve hammadde fiyatları düşüşler gösterirken, stoklar artmıştı, yine aynı süreç içinde :
- İşsiz sayısı Amerika’da 13 milyonu, Almanya’da 6 milyonu, İngiltere’de 2,6 milyonu ve İtalya’da 1 milyonu bulmuştu. Sanayi ülkelerinde ekmeklerini kaybedenlerin sayısı 40 milyonu bulmuştu.
- 1929 ‘da 100 olan sanayi istihdam endeksi 1932’ye kadar Amerika’da 53,8 Almanya’da 53,3 Fransa’da 71,6 İngiltere’de 83,5 ve İtalya’da 66,9’a kadar inmiştir.
- Toptan fiyatları, kartelleşme hareketinin sonucu olarak, istihdamdaki daralış oranına kıyasla daha az düşmüştür. Dünya ticareti % 60 daralmıştır.
- Toptan fiyat endeksi 100 üzerinden ABD’de 68’e, İngiltere’de 67’ye, Almanya’da 70’e, Fransa’da 68’e inmiştir.
- Menkul kıymetlerdeki düşüş dörtte üçü bulmuştur.
- Birçok sağlam sayılan işletme iflası birbirini izlemiştir.
1929 bunalımı o dönemin tek planlanmış ekonomisi olan SSCB dışında tüm dünyaya yayılmış, gelişmiş kapitalist dünyayı olduğu kadar azgelişmiş ülkeleri de etkisi altına almıştır. Çesitli ülkelerde uygulamaya konulan, ekonomiyi canlandırmaya yönelik yeni iktisat siyasetlerine ( ABD’de New Deal, Almanya’da Nazilerin silahlanma ve öteki kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi canlandırma siyaseti, Fransa’da Halk Cephesinin aldığı önlemler… vb ) rağmen bu derin bunalım II. Dünya Savaşina kadar sürmüştür.
Dünya ekonomisi farklı bloklara bölünmüştür. ( İngiliz Commonwealth’i, Fransa cevresindeki “altın blok”, ABD – Japonya’nın Pasifikde silah zoruna dayanarak oluşturduğu nüfuz bölgesi …vb). Aynı zamanda şiddetli iç ve dış siyasal / askeri mücadeleler ( Nazizm, Fransa’da Halk Cephesi’ne giden olaylar zinciri, İspanya’da iç savaş ve devrimci duruş, bütün bunların doruğu olarak II. Dünya Savaşi ) döneme damgasını vurmuştur.
Batı dünyasının ülkeleri bu buhranın etkilerine nasıl karşı koyacaklardı[1]
Bu dönemin iktisat bilimi, dünya ekonomisinin daha önceki kontrol biçimi veya kuramsal yapısına göre gelişmiş politika önerisine dayanıyordu. Oysa dünyanın yeni kuramsal yapısı yeni politika önerilerini gerektiriyordu. Bu yeni öneriler buhran içinde biraz deneme yanılma yolu ile gelişti. İktisat biliminde dönemin yaygın düşüncesi, buhranın önlenmesi için piyasa mekanizmasının gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde kendiliğinden çalısmasını ve uyum yapmasını engelleyen bütün kurumsal engellerin kaldırılması gerektiğini savunmasıdır. Örnegin ulusal düzeyde fiyatların düşmesi halinde ücretler de düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerde düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerin düşmesini engelleyen kurumlar bulunmamalıdır. Uluslararası düzeyde, her ulus kendi üretimini diğer ülkelerin rekabetine karşı koruyucu tedbirler almamalıdır.
Buhranın ilk yıllarında alınan tedbirler hep bu yerleşmiş inançlar doğrultusunda oldu. Buhranın bütün şiddeti ile hissedildiği 1930 Şubat’ında “Uyumlu Ekonomik Eylem Görüşünde Olan Ön Konferans”, 1927 yılında gümrük duvarlarını indirmek amacı ile toplanan Dünya Ekonomik Konferansının başarılı olmayan çabalarını etkinliğe kavuşturmak için toplandı. Gümrük duvarlarını yükseltmek isteğindeki ülkeler konferansa katılmadı. Katılan 27 ülkeden ise yalnız on biri 1931 Nisan’ından önce gümrüklerini yükselmeye gitmeyeceklerini belirten bir anlaşmayı imzaladılar.
Dünya var olan politik denge içinde ulusalcı karar verme biçimi hakim oluyordu. Fransa ve İtalya 1929’da Avustralya, İspanya, Kanada, ABD 1930’da gümrük duvarlarını yükselttiler. ABD 1930 Mart’ında Smoot – Hawley Kanununu yürürlüğe koyarak buhrana karşı içe dönük bir politika uygulama isteğinde olduğunu belirtiyordu.
1930’larda gümrük duvarlarının hızla yükselişi dünya ticaret hacminin hızla düşmesine neden oluyordu. Bu politikanın yanında her ülkede buhrana karşı bir çözüm olarak bütçe denkliğine önem verilmesi dolayısı ile doğan deflasyonist[2] baskılarda işsizliğin artmasını hızlandırıyordu.
Uygulamanın tüm sonuçları bu dönemdeki iktisat biliminin inançlarına uygun politikaların yetersiz kaldığını açıkca ortaya koyuyordu. Bu sonuçlar ülkedeki geleneksel kuramsal dışında daha radikal önlemler aramayı gerektirdi.
1930 Ocak ayında İngiltere’deki İşçi Partisi hükümetin Keynes’in başkanlığında kurduğu komisyonda, İngiltere’nin ülke içinde yatırımları hızlandırması, ihracata prim vermesi, ithalatın kontrolü ve gümrüklerin yükseltilmesi öneriliyordu.
İngiltere 1930’da yürülüğe koyduğu “konut kanunu” ile sefalet mahallelerinin temizlenmesini teşvik ediyordu. Bu yolla 1931 ile 1933 yılları arasında ülkedeki inşaat faaliyetlerini % 70 artırdı. 21 Eylül 1931’de İngiltere Paranın altın ile eşitliğini kaldırdı. Paranın değerini % 30 düşürerek İngiliz parası üzerinde dolar ve franka göre yüksek değerlendirilmiş olmasından doğan baskıyı yok etti. Böylece ihracatını artırıcı ve ithalatını azartıcı yönde tedbirler almış oldu. 1932 Şubat’ında İngiltere deflasyonist para politikasını bırakarak, ucuz para politikası uyguladı.
Hoover’in başkanlığında 1932’ye gelen ABD, buhrandan kurtulamamıştı. 1932’deki seçim kampanyasının temel konusu buhrana nasıl çare bulacağı yönünde oldu. Seçin sonunda Roosevelt başkanlığı kazanarak ünlü “New Deal” politikasını uyguladı. Yeniden İnşaa Finansmanı Kurumu ( Reconstruction Finance Corporation) yolu ile bankalara ve sanayiye açılan büyük krediler ve ipotek edilen ev ve çiftlikleri yeniden finanse etmek için ayrılan milyar dolarlar, ABD hükümetini dünyanın en büyük borç veren kurumu haline getirdi.
Dünya bunalımı etkisini hissettirdiği zaman Almanya’da da ileri sürülen çözüm önerileri ABD’de ileri sürülen önerilerin benzeridir.
İtalya’da faşizm 1921 krizinde yararlanarak iktidara el koymuştu. 1933’te Hitler’in iktidara el koymasına paralel olarak, Avrupa’nın demokrasi geleneği çok güçlü olmayan bütün ülkelerinde diktatörlükler ve faşist rejimlerin kurulmasına yol açtı. Avusturya ( 1933 ), Macaristan ( 1931 ), Yugoslavya ( 1932 ), Bulgaristan ( 1934 ), Litvanya ( 1933 ), Estonya ( 1934 ), Portakiz ( 1933 ) bu yılların Avrupa’da rejim değişikliği geçiren ülkeleri oldu. İspanya ( 1936 ), Yunanistan ( 1936 ), Romanya ( 1938 ) belirli bir ara ile bu ülkeleri takip etti. Avrupa’da faşizm hakim bir siyasal rejim haline geldi[3].
Latin Amerika ülkeleri ABD’nin çevresini teşkil ediyordu. Bu ülkeler üzerinde ABD’nin kontrolü çok yüksekti. Bu neden ile merkezde doğan buhranın çevre ülkeleri içinde ne tür fırsatlar sağladığı belki de en iyi bu ülkeler üzerinde gözlemlenebilecekti. Brezilya’nın ekonomisi Arjantin’e benzer bir dönüşüm geçiriyor, ihracat yönetimli ekonomik yapısını ithal ikamesine dönük bir sanayileşme ile çesitlendirip kendine daha çok yeterli bir ekonomik yapıya geçiyordu.
KEYNESÇİ EKONOMİK POLİTİKANIN OLUŞUMU
2. Dünya Savaşı’nın arasında yer alan yıllarda dünya kapitalizmi tarihinin en derin ve en uzun bunalımlarından birini yaşamıştır.
Bu büyük bunalım, 19.ncu yüzyıl kapitalizmine özgü kurallara tümü ile bağlı kalmanın artık mümkün olamayacağı ve sistemin ayakta kalması için özü ile belli ölçüde çelişen bazı önlemlerin alınmasının kaçınılmaz olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı. Bu konuda ne yapılması gerektiğinin açıklanmasında ve anlaşılmasında, İngiliz İktisatçı John Maynard KEYNES ( 1883 – 1946 ) ve ünlü yapıtı “Genel Teori” başlıca rolü oynamıştır.
Keynesciliği şöyle tanımlayabiliriz[4]:
- Metodolojik bakımdan, söz konusu olan makro – iktisadi bir tahlildir. Toplumsal yeniden üretim sürecinin yapı ve dinamiğinin betimlenmesinde kullanılan büyüklüklere dayanan bu tahlilde dengenin değişik grupların davranışının sonucu olarak ortaya çıkması beklenir. Bu açıdan Keynescilik neo- klasik tahlille bir kopuşu temsil eder.
- Teorik bakımdan, neo-klasik okulun uyguladığı türden, fiyat kavramları ile yapılan bir tahlilin yerini gelir kavramı ile yapılan bir tahlil alır. Bu anlamda Keynes, ulusal gelirle özdeşlenen efektif talep ile ilgilenir. İstihdam düzeyini son tahlilde belirleyen, ulusal gelirin bölüşümüdür. Keynesci okul, konjonktür dalgalanmaları ile büyüme sorunlarını inceler, vurguyu tasarruf ile yatırımın birbirinden ayrılışına ve özel yatırımların gerçekleşmeyişine koyar.
- İktisat politikası bakımından Keynes, Kamu harcamalarından ( “deficit spending” ) çarpan olarak yararlanma ve para politikasını (cheap Money ) iktisadi canlanmayı harekete geçirmek için, kullanma düşüncesini savunur yani Keynescilik için her şeyin başında gelen, neo-klasik savunuculuğun yapmak istediği gibi kapitalizmi haklı çıkarmak değildir; onun için önemli olan, kapitalizmi kurtarmaktır. Burada devlete belirleyici yol düşer.
Keynesçi Düşünce[5] bir kısım iktisat kitaplarında çocukların oynadıkları bilye veya aşık türünden oyunlarla benzetme kurularak açıklanır. Bu oyunlarda çocuklardan birinin sürekli kazanması, diğerlerinin de elinde bir şey kalmaması sonucu, oyunun bitirmesi kaçınılmaz olur. Oyunun yeniden başlayabilmesi için sürekli kazananın, kazandıklarından bir kısmını kaybeden arkadaşlarına geri vermesi gerekir. Bunun gibi ekonomik hayatın çöküntüden uzak kalabilmesi için de sürekli kazananların gelirlerinden transfer yolu ile sürekli kaybedenlere satın alma gücü kazandırması gerektirmektedir. Bu işlevin yerine getirilmesinde Keynes, en önemli rolü devlete tanımaktadır. Keynes Pazar ve rekabete dayalı işleyişin devlet karışmadığı sürece ideal dengeye ulaşmasının boş bir hayal olduğunu; tersine, bu durumda iflasların ve işsizliğin, sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünü ortaya koymuştur.
BUNALIM DÖNEMİNDE TÜRKİYE
Yeni Türkiye Cumhuriyeti, uygulayacağı iktisadi politikayı 1923 İzmir İktisat Kongresi‘nde saptamıştır.
İzmir İktisat Kongresi ise I. Dünya Savaşı yıllarındaki karaborsa ve spekülasyon ortamından güçlenerek çıkan ticaret burjuvazisinin istekleri doğrultusunda kararlar almıştır.
Kongrenin amacı yerli burjuvazi yaratma yolunda karar alıp ülkedeki kapitalist gelişmenin ivmesini artırmaktır. Kongrede oluşan genel çizgi, bazı istisnalar dışında, 1932 yılına kadar cumhuriyetin ekonomik politikasına hakim olacaktır. 1920-32 arasında özel sektör eli ile liberal bir politika uygulaması “ liberalizm” olarak anılır. Söz konusu dönemde, devlet cılız Türk burjuvazisine yardım için elinden geleni yaptı. Lehlerine önemli kanunlar çıkardı. Mümkün olan ölçüde krediler verdi. Önemli siparişlerde bulundu. Devlet, girişimcilerin ve esnafın bir ortağı gibi çalıştı. Dönem “liberal” diye anılmasına rağmen, piyasa liberallerin öne sürdüğü gibi “görünmez el” tarafından işletilmiyor, devletin cılız Türk burjuvazisine arka çıkması ile nefes alıyordu.
“Devler tarafından yaratılan burjuvazi” mitosu, İttihatçıların olduğu kadar Kemalistlerin de rehber ideolojisiydi[6].
1929’un para krizi kendini belli edince hükümetin mevcut durum ile başa çıkmak için gerekli idari aygıta ve kontrol araçlarına sahip olmadığı belli oldu. Türk Lirası’nın değer kaybı sırasında yaşanan kargaşa, belli bir istikrar kurmak amacı ile döviz kontrolü yapacak veya piyasaya para sürüp çekecek araçlar ile donatılmış bir merkez bankası olmadığı görülmüştü[7]. Bir Fransız – İngiliz ortaklığı olan Osmanlı Bankası para basma tekelini hala elinde bulunduruyordu. Savaş sırasında İttahat ve Terakki hükümeti bu ayrıcalığa el koymuşsa da 1925’de Osmanlı Bankası’nın imtiyazı yenilenmişti. Hükümet 1930’da döviz işlerini kontrol edip elinde toplamak üzere Merkez Bankası’nı kurdu.
1930’da Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin kurulup faaliyete geçmesi ile yeni tedbirlerin yönü belli oldu. Bu cemiyetin amaçları tasarrufu teşvik etmek, yerli malların üretimini ve tüketimini özendirmek, ithal malların tüketimini azaltmak ve genel olarak kendisine yeterli ideolojisini yaymaktı.
Dünya buhranı içinde alınan ekonomik önlemlerin Türk ekonomisi üstündeki etkileri şöyle özetlenebilir:
- Türk parasının değeri dış paralara göre sabit tutulmuştur.
- Dış ödemeler dengesi sağlanmıştır.
- Dış ödemeler dengesinin sağlanması için alınan önlemler ithalatı miktar ve değer olarak azaltmıştır.
- İhracat ise miktar olarak artmasına karşın fiyatlardaki düşüş nedeni ile değer olarak düşmüştür.
- Ülke dışında ve içinde tarımsal ürün fiyatları hızla düşmüştür.
- Ülke dışında sanayi ürünleri fiyatlarında düşme olmakla beraber, ülke içinde sabit kalmıştır.
- Devlet bütçesinde ve harcamalarında, bütçe dengesini sağlayıcı kısıntılar yapılmıştır.
1930 – 1939 DÖNEMİ: KORUMACI – DEVLETÇİ SANAYİLEŞME
A – Devletçilik Uygulamasının Nedenleri
Toplumsal ve tarihsel etmenlere ek olarak, 1930’ların başında beliren özgül iç ve dış koşullar devletçi uygulamaları zorunlu kılmıştır.
Boratav’a göre; devletçilik öyle özel bir yoldur ki, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine, Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin sağlanmasına ve sistemin biçimlenmesine damgasını vurmuştur[8].
Sosyalist olmayan bir sistemde devlet işletmeciliği, kapitalist mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinden farklı bir ilişkiler sistemi içerir. Bu ilişkilerde işçiler tarafından yaratılan değerler dolaysız olarak kapitaliste ulaşmaz. Siyasi iktidara hakim olan sınıfların bu değerlere el koymaları dolaylı yollardan ve özel ekonomik mekanizmalarla olur. Bu neden ile kapitalist toplumlarda ortaya çıkan yaygın devlet işletmeciliği “devlet kapitalizmi” olarak tanımlamak daha doğrudur. Türkiye gibi, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerdeki devletçilik uygulaması, genellikle “milli burjuva” sınıfı yaratmak ve bu yolla kapitalizmi genişletmek amacına yönelik olmuştur.
a- Devletçi politikaya geçişin iç sebepleri:
- Sermeye birikiminin yetersizliği,
- 1920 ile 1932 yıllarının ekonomik sonuçlarının tatmin edici olmaması. Özel kesime öncelik veren sanayileşme politikası temel sanayi tüketim mallarının yerli üretimi bile sağlayamamıştır. İlk on yılın sonuna doğru ekonominin başlıca sektörlerinde üretim ve gerlirler düşmektedir,
- Bütün tanınan kolaylıklara rağmen, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapmaması,
- Devletin, “liberal” dönemde, özel kesine tanıdığı haklar ve desteğin istismar edilmesi,
- Yolsuzluk söylentilerinin yaygınlaşması,
- Serbest Fırka ( 1930 ) denemesi, geniş halk kitlelerinin ekonomik hoşnutsuzluğunun bir göstergesi olmuştur,
- Atatürk’ün İktisat Kongresini açış konuşmasında belirttiği “ ekonomik bağımsızlık” ve “hızlı kalkınma” ilkeleri 1930’lara gelindiğinde gerçekleşmemesi,
- Özel girişim yetersizliği,
- Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan borçların ödenmesine 1928’den itibaren başlanması,
- Lozan Antlaşmasının bazı hükümlerinin istenildiği gibi bir gümrük politikası uygulamasını önlemesi[9],
b – Devletçi politikaya geçişin dış sebepleri
1929 krizi kendini ağır bir şekilde Türkiye’de duyulur olmuştu. Fiyat düşüşleri ( 1929-32 yılları arasında önemli ihraç malları fındığın fiyatı % 73, buğdayın % 63, kuru incirin % 52, tütünün % 50, kuru üzümün % 49, pamuğun ise % 48 düşmüştür ) üretim kapasitesinin çok altında yapılması, işsizlik… vb.
Bunalıma çözüm olarak; hükümetlerin ekonomiye, hükümetlerin ekonomiye, kamu harcamalarını artırarak doğrudan karışması kuramsal düzeyde öngörülüyor ve uygulama da bu yönde gelişiyordu.
O yıllarda görülen bunalım, aşırı liberal ekonomi yanlılarını bile, piyasa mekanizması konusunda kuşkuya düşürmüştü. Kapitalist ekonomiler bunalımdan çıkış için hükümetlerin daha etkin rol oynamasını benimserken, aynı sürecin Türkiye’de farklı nitelikte de olsa, ortaya çıkmaması düşünülemezdi[10].
Türkiye’nin yönetici kadroları, uygulanan “liberal” politikanın geleceğinden endişelenmeye başlamışlardı. Çünkü, yeryüzündeki aynı uygulama içindeki ülkelerin durumu kriz nedeni ile hiç de parlak görülmüyordu.
Sanayileşme ve devletçilik, 1930’larda ortak bir çizgide buluşmaktadır. Devletçiliğin öyküsü bu buluşma ile yazılıyor.
Sovyetler Birliği’nin planlı bir ekonomi politikası ile sanayileşme alanında hızlı bir gelişme sağlaması ve daha da önemlisi, ekonomik bunalımla karşılaşmadan bu gelişmesini sürdürmesi, Türkiye yöneticisi kesimce, Kurtuluş Savaşi yıllarında başlayan yakınlaşma sonucu ilgi ile izleniyordu.
1933’den sonra, devlet ilk sanayi kuruluşlarını gerçekleştirmeye başlar. Bu işin ilk adımı, İsmet Paşa’nın 1932 Mayısında Sovyetlere gitmesi ve orada bir anlaşmaya varmasıdır. Sovyetler Türkiye’nin sanayileşme hareketi için kredi açacak, teknik destek sağlayacaktır. Orada, 1929’dan sonra hızlı sanayileşmeyi sağlayan ilk beş yıllık plan yürütülmekte ve başarılı olmaktadır[11].
Gümrük duvarları ile iç Pazarı korumak ve yabancı sanayilere karşi yerli sanayini boy atmasının önemli koşullarından biri, 1929’dan sonra elde edilmişti. Bu tarihte, Lozan Anlaşmasının gümrüklerle ilgili kısıtlayıcı maddeleri hükümsüz kalıyordu. Bu da Türkiye’nin istediği tür gümrük politikaları uygulamasını olanaklı kılıyordu.
B – DEVLETÇİLİK UYGULAMASI
1929’un para krizinin ardından, iktisadi hayattaki sarsıntıya karşı ilk tedbirler alınmıştır. Bu tedbirler ekonomiyi kapatmak ve dış pazara bağımlılığını asgariye indirmek amacına yöneliktir[12].
Önlemler iki amaca yöneliktir:
1 – Kamu harcamalarını gelirlere uygun olarak dengelemek,
2 – İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak.
A – Devletçi Sanayileşme
1930-39 döneminde iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özelliği vardır: Korumacılık ve Devletçilik. İktisat politikalarının yöneldiği amaç ve elde edilen sonuçlar bakımından ise bu yılları bir ilk sanayileşme dönemi olarak nitelendirmek uygundur. Bu yıllarda dünya ekonomisi büyük bunalım içine sürüklenirken Türkiye ekonomisinin dışa kapanarak ve devlet eli ile bir sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir.
Devletçilik uygulamasının somut düzeyde başlangıcı, özü, 1930’ların başında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nın benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Bu durumda devletçilik uygulamasının kesin olarak, ekonomik gelişmede sanayi öncelik veren bir nitelik taşıdığı söylenebilir.
Dönemin devletçilik politikası, “bireyin tek başına yapamayacağı işlerin devlet tarafından gerçekleştirilmesi” biçiminde tarif edilmiştir.
Devletçilik politikası ile 1930’lu yıllarda, ithal ikamesi yolu ile sanayileşme yolunda önemli yol alınmış ve belirli bir miktarda sermaye birikimi sağlanmıştır.
Devletçilik politikasının temeli, 1932 yılında Temmuz ayında bir hafta içinde kabul edilen ve devlete iktisadi konularda önemli yetkiler veren, radikal içerikli kanunların yasalaşması ile oluştu.
Devletçilik, 1935’den itibaren, Cumhuriyet Halk Fıkrasının programına, 1937 tarihinden itibaren de Anayasaya girdi.
Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( BBYSP )’nin başlıca amacı şunlardır :
- Yerel yada bölgesel tarımsal üretim ve doğal kaynaklara dayalı sanayi üretim birimleri kurulması,
- Özellikle dışalım konusunda olan temel tüketim mallarının yerli üretime ( başta dokuma sanayine ) öncelik verilmesi
- Sanayi kuruluşlarının “yerlerinin” hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması, kurulacak olan 20 adet fabrikayı dengeli bir biçimde ülke geneline dağıtmak,
- BBYSP ile kurulması tasarlanan fabrikaların sektör ve alt-sektörlere dağılımı şu şekildedir:
- Tekstil ( pamuk, kendir, yün )
- Maden İşleme ( demir-çelik, kömür, bakır, kükürt )
- Kağıt
- Kimya ( yapay ipek, fosforik asit, klor, süperfosfat, gülyağı)
- Taş, Toprak ( cam, çimento, porselen, şişe )
Plan ilk başta 45 milyon TL’lık bir yatırım öngörür. Yatırımın üçte birinin faizsiz, Türk parası, daha doğru bir deyişle Türk malı ile ödenecek “Sovyet Kredisi” ile sağlanmasında anlaşıldı. Sovyet makina ve teknsiyenleri ile Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları kuruldu. Kayseri fabrikası, zamanında Türkiye’nin çevresindeki en büyük tekstil fabrikası oldu[13].
Yatırımın küçük bir bölümü, İş Bankası aracılığı ile özel kesimden sağlanmıştır.Bu katkı Keçiborlu ve daha sonra Etibank’a aktarılan kaynaklardır.
Yatırım tutarının % 36’sı tektil sektörüne, % 23’ü çelik sanayine dönük yatırımlar aktarılmıştır.
BBYSP uygulamasına 1934 yılı başında başlandı. Uygulamanın başarı ile yürümesi üzerine 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( İBYSP ) hazırlıklarına girişildi. İBYSP, ilk planın aksine ara ve yatırım malları üretimine öncelik veriyor ayrıca elektrik, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeyi dikakte alıyordu. İBYSP’nin bir bakıma “kendine yeterlilik” ilkesine önem verdiği ve BBYSP’nın doğal olarak bir uzatısı olduğu söylenebilir. Ancak II. Dünya Savaşı nedeni ile uygulanamadı.
1934’ün sanayileşme yılı oluşundan sonra 1935’de devletçilik yılı olmuştur. Devletçiliğin ne olduğu ve ne olmadığı, 1935’den sonra sık sık vurgulanacaktır. İktisat Vekili Celal Bayar’ın, 1936’daki sözleri şöyle[14]: “Bizler istihale ( değişme ) devri geçiriyoruz. Liberalizme – dilim dahi dönmüyor, bu kelime bana o kadar yabancı geliyor – yıkaraktan, memleketimizde güdümlü bir ekonominin esaslarını kurmak istiyoruz”.
Sanayi alanında en önemli gelişme dokuma ( tekstil ) sanayinde sağlandı. 1930’ların sonunda, yerli üretim talebi % 80 gibi bir bölümünü karşılayacak düzeydeydi. Kurulan dört ana üretim birimi, 1935’den sonra şeker ithalatını sona erdirecek düzeyde üretim yapmaktaydı. Çimento üretimi, özel girişimlerin kamulaştırılması ( 1938 ) ve yeni işletmeler kurulması sonucu, 1927’de yılda 14,4 bir tondan, 1935’de 220 bin tona yükseldi. İç talep fazlası 90 bin ton ihraç edildi.
Madencilik ve sanayi üretim değerinin % 90’dan fazlasını sağlayan bölümü Teşvik Yasası’ndan yararlanmıştır. Teşvik yasası uygulamasında kamu – özel ayrımı olmadığını, teşvikten her iki kesimin de yararlandığını belirtelim.
1932 -39 arasında imalat sanayi üretimi iki katına çıktı.
B – Tarım
1930’lu yıllar Türkiye’sinde milli gelirin büyük bir kesimi tarımda yaratılıyor, emeğin büyük kesimi yine tarımda istihdam ediliyor ve nüfusun büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyordu.
1928 yılında yaşanan şiddetli kuraklık tarımda köklü değişiklikler yapılmasını zorumlu hale getirdi. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun öncülüğünde bir kadro tarımsal politikakayı yönlendirmek amacı ile “Dönüm” dergisini yayınlıyordu.
Yaşanmakta olan ekonomik bunalım Türkiye’yi izlemeye yönettiği ekonomik politikalar tarımda üç ayrı işlevi yerine getirmesini bekliyordu[15]:
- “Milli İaşeyi ( yiyecek )” sağlamak,
- Milli sanayi hal ve istikbalindeki ihtiyaçları ölçüsünde gerekli hammaddelerle beslemek,
- İhracatı çoğaltarak bu sanayi kalkınmasının gerektirdiği dışparayı sağlamak.
Devletçilik döneminde ilk iki işlev “kendimize yeterli ziraat” diye formüle ediliyordu.
1930’larda Türkiye’nin tarımda kıt kaynağının toprak değil emek ve sermaye olduğuna dikkati çeken İ. Tekeli ve S. İlkin, bu durumda tarımsal üretimi artırmanın en az maliyetli yolunun fazla yatırım yapmadan yeni toprakları üretime açmaktan, ekstansif ( yaygın ) tarıma ağırlık vermekten geçtiğini belirliyorlar.
1930’lu yıllarda Türkiye topraklarının % 10,9’u tarla arazisi, % 2,6’sı bağ ve bahçe, % 13,1’i orman ve çalılık, % 27,3’ü tarıma elverişsiz arazi olarak hesaplanıyordu.
Tarımsal eğitim kurumları yönünde köklü değişiklikler bu döneme rastlar. Devletçilik uygulama döneminde ve bunu izleyen yıllarda toprak mülkiyeti ile ilgili bir yasal düzenleme görülmez. Daha çok devletin elinde bulunan miri toprakların, topraksız köylüye ve göçmenlere dağıtımı devam etmiştir.
Ülke topraklarının toplamı içinde işlenen alan oranı yükseldi: 1927’de yalnız % 4,86 olan oran, 1934’de % 10,2’ye ve 1940’da da % 12,25’e çıkmıştır.
Tarımsal krediler 1934-39 döneminde % 30 artmıştır.
Tarım alanında önemli bir gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankası’na bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi ( TMO ) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişledi.
C – Madencilik ve Enerji
Madencilik akanında kamu girişimciliği, uygulamada 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA ) ve Etibank’ın kurulması ile somutlaştı. MTA maden arama, bunlarla ilgili jeolojik ve jeofizik araştırmalar yapma, labaratuvarlar kurma ve personel eğitimi sağlama gibi işlevleri üstleniyordu. Etibank’da madenlerin işletilmesi, bununla ilgili her türlü işleme, alım-satım, ruhsat ve benzeri faaliyetleri yürütecek, ek olarak normal bankacılık işlemleri yapacaktı.
Madencilik o yılların da temel sorunu üretim sonrası madeni zenginleştirme ve işleme faaliyetlerinin geliştirilememesi ve başta krom olmak üzere dışarıya işlenmeden satılmalarıdır.
Etibank, elektrik enerjisi üretimi, ulaştırma ve dağıtımı ile ilgili tüm faaliyetleri yürütecekti. Ayrıca, elektrik enerjisi üretimi, kullanımı ile ilgili malzemeyi ve makinaları üretecekti. Bu düzenlemelere karşın, elektrik enerjisi üretimi, dönem boyunca yerel düzeyde ve çok sınırlı kaldı. İlgili işletme yada kent, kendi elektriğini üretiyor ve kullanımını düzenliyordu. Bu durum enerji maliyetini yükseltiyordu.
D – Dış Ticaret
Dünya bunalımı sonucunda, dünya ekonomisinin aldığı iktisadi tadbirler ile Türkiye’nin dış ticaret hadlerinde önemli değişmeler ortaya çıkmıştır. Bunalımın etkileri iki yönlüdür[16].
Birincisi, bunalım Türkiye’nin ihraç ürünlerine olan talebin daralmasına neden olmuş, bunun sonucunda tarımsal ürenlerin fiyatları, ülke içinde ve dışında önemli ölçüde düşmüştür. Bu yolla Türkiye’nin ihracat gelirlerinin düşmesi ise bunalımdan birinci derecede bağlı kesimlerin etkilenmesine neden olmuştur. Diğer bir deyiş ile bunalımın ülke içinde uzantısı, Latin Amerika’da olduğu gibi, ihracata dönük egemen sınıfların bunalıma düşmesi biçiminde olmuştur.
İkinci olarak, bunalım Türkiye’nin un, şeker ve dokuma gibi en temel tüketim maddelerini bile ithal ettiği dikkate alınır ise, bunalımın toplumun tümünün kendini yeniden eritmesini tehdit edecek bir niteliğe sahip olduğu anlaşılır. Türkiye’de bunalım ortamında sanayi sermaye birikimi gereği ortaya çıktığında, bunu üstlenecek bir sanayi burjuvazisinin henüz var olmayışı, devletçiliği zorumlu kılmıştır.
Sanayinin neden gerekli olduğu ise bunalımın yukarıda değinilen iki yönlü etkisi arasında anlaşılabilir. Ülke içinde başlatılacak bir sermeye birikimi, geleneksel ihraç ürünlerine yitirdikleri pazarı yeniden yaratırken, geleneksel ithalatın da ikemasını sağlayacaktır.
Dış ticaret politikasının başlıca amacı ticaret açığından kaçınmaktır. Bu amaca ulaşılması için dış ticaret büyük ölçüde ikili anlaşmalarla yürütülmüştür, başta Almanya olmak üzere bir çok ülke ilekliring anlaşmaları yapılmış, ihracata karşılık ithalat yaklaşımı uygulanmıştır. Bu alanda düzenlemeler 1934’de kurulan Dış Ticaret Ofisi aracılığı ile yürütülmüş, ayrıca 1936’dansonra dış ticaret bütçeleri hazırlanması yoluna gidilmiştir.
Dış ticaretin 1937’de kliring anlaşmalarından kurtarılarak daha serbest olması yönündeki girişimler 1938’de dış ticaretin açık vermesiüzerine terkedilmiş, yeniden sınırlamalar getirilmiştir. İzlenen politika sonucu, dış ticaret 1938 yılı bir tarafa bırakılır ise sürekli fazla vermiştir. Bu fazlalık altın ve döviz stoklarının artışına yol açtı. Altın stoku, 1932-45 döneminde 14,5 tondan 210,8 tona yükseldi.
E – Ulusal Üretim
Savaş yıllarına kadar ulusal gelirin, 1935’deki % 2,4 azalma bir tarafa bırakılırsa, sabit fiyatlarla sürekli arttığı görülmektedir. Yıllık ortalama % 9’a ulaşan hızlı büyümenin, özellikle sanayi kesimindeki gelişmeden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
Para değerinin sabit tutulduğu 1923-38 arasındaki dönemde, yıllık ortalama % 6 oranında oldukça yüksek bir ekonomik büyüme hızı elde edilebilmiştir[17]. Ekonomi savaş öncesinde hızla büyümüş bu büyüme sanayileşmenin etkisi ile olmuştur.
Bu gelişmeninm etkisi ile sanayinin toplam gelirdeki payı 1933’de % 16,7, 1939’da % 18’e yükselmiştir, tarım kesiminin payı 1933’de % 37.2’den 1939’da % 39,6’ya yükselmiştir.
1930-39 yılları, Türkiye’nin sanayileşme doğrultusunda ilk ciddi adımlarını attığı yıllar olarak nitelilendirilmelidir. Gerçi sanayileşme her şeyden önce yaygın tüketim mallarının ülke içinde üretilmesi yönünde gerçekleşmiş, bu dönem son bulduğunda Türkiye artık “üç beyazlar”ı yani un, şeker ve dokumayı kural olarak yerli üretim ile sağlıyordu. Bu gelişme esas olarak küçük sanayiye ( tekstik – gıda sanayine ) dayalı bir gelişmedir. Ancak, bu doğrultuda zorumlu ilk adım atılmadan herhangi bir sanayileşme sürecinin başlayabilmesi esasen söz konusu değildir. Üstelik yatırım malı ve ara mal üreten modern sanayi kollarının ilk kuruluş yılları da devletçilik dönemine rastlar. Makina ve teçhizat yatırımlarındaki ortalama yıllık artış % 10 dolaylarındadır[18].
1928 -29 üretim ortalaması 1938-39 ortalaması ile karşılaştırıldığında, dönem boyunca buğday üretiminin % 94, tütünün % 56, şeker pancarının ise % 754 arttığını, ihracattan iç piyasaya yönelen pamuk üretiminin ise % 8 dolaylarında gerilediğini gözlüyoruz.
F – Toplumsal Gelişmeler
Yeni devletin temelinde yatan ideoloji, Cumhuriyet kuruluşundan oldukça sonra, 1930’larda tutarlı bir biçimde ortaya kondu. CHP’nin 6 oku ile simgelenen bu ideoloji, üst yapı olarak, çağdaş, laik, ulusal, demokratik bir devlet anlayışını içeriyordu. Alt yapı açısından öngörülen çözüm ise kapitalist ilişkilerin devlet eli ile genişletilmesiydi[19].
Devletçilik uygulaması ve onu izleyen savaş yılları, toplumsal alanda önemli değişimlere tanıklık etmiştir. Daha önceki dönemlerden başlayan eğitim ve öğretim alanındaki genişleyici politika yeni boyutlar kazanarak sürmüştür. Buna karşılık işçi hakları ve genel olarak hak ve özgürlükler alanında sınırlayıcı uygulama varlığını sürdürmüştür. Toplumsal hareketlilik sınırlı kalmış, nüfus kır-kent ayırımında önemli bir değişiklik olmamıştır.
Nüfusun 1935’de % 16,6’sı nüfusu 10 binden fazla olan yerlerde yaşamaktaydı. Nüfusumuz 16,2 milyondu. Nüfus açısından önemli gelişme okur- yazar oranının 1935’de % 20,4’den 1945’de % 30,2’ye yükselmesidir.
1935-45 döneminde ilkokul sayısı % 100’den fazla artmıştır. Artışın büyük bölümü köy okulları alanındadır. Orta dereceli meslek ve teknik okullardaki öğrenci sayısı 1935-36 ders yılında 9,2 binden, 1945-46 ders yılında 54,2 bin’e yükselmiştir. Aynı dönemde yüksekokul ve üniversitedeki öğrenci sayısı % 165 artmıştır.
1936’da Çifteler’de Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapılarak, ilk “Eğitim Kursu” açıldı iyi sonuçlar alınınca sayıları hızla çoğaltıldı. Eğitmen kurslarının hazırladığı ortamda önce Kızılçullu ve Çifteler’de sonrada Kepirtepe ve Gölköy’de “Köy Öğretmen Okulları” kuruldu.
İsmail Hakkı Tonguç, yapıları oldukça bize benzeyen köy eğitimi konularını çözmüş olan Avrupa ülkelerinde – 2 ay süre- bir inceleme gezisi yapar. 1939’da toplanan Birinci Maarif Şurası, ilköğretim konularını da inceleyerek kararlara vardı. Bütün bunların sonunda, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında, 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı “Köy Enstitüleri ve Köye Lizumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu” çıkarıldı bunu 4274 sayılı “Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu” izledi. Bütün yurdu kapsayacak şekilde 14 Köy Enstitüsü açıldı, sonradan sayıları 21 oldu[20].
Daha önce tek biçimde birleştirilen eğitim iki işlevi birlikte yürütmeyi amaçlıyordu:
- Olabildiğince çok sayıda kişiyi okur – yazar duruma getirmek ve bu yolla çağdaş yaşam biçimlerini yaygınlaştırmak.
- Ekonomik toplumsal gelişmenin gerektirdiği nitelikte işgücü sağlamak.
1938’de çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile din, mezhep ve tarikata dayanan cemiyetler kurulması kanunsuz sayılmıştır. Niyazi Berkes’e göre[21], Cumhuriyet dönemi çağdaşlaşma gidişinin yönü dil, anlam, düşün ve kültür devrimi diyeceğimiz aşamasını açtı. 1925-1934 arasında çağdaşçı alan sayılabilecek sosyal alan ile ilgili değişiklikler birbirini izledi.
Toplumsal alandaki önemli değişikliklerden biri ( 08.06.1936 tarih, 3008 sayılı ) İş yasasının çıkarılmasıdır. Yasa haftalık çalışma süresini 48 saat olarak saptıyordu. Sendika kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev gibi hakları benimsemiyor, iş uyuşmazlıklarının çözümünde “zorumlu hakem” düzenlemesini öngörüyordu. Kadınları ve 16 yaşından küçük olanların çalışma koşulları ile ilgili olarak sınırlamalar getiren Yasa yalnız 10 ve daha fazla kişi çalıştıran yerlerde uygulanabilecekti. Bu durumda, sanayide çalışanların ancak küçük bir bölümü Yasa kapsamına girecekti. Yasanın iş güvenliği ve tolumsal güvenlik alanındaki hükümleri 1940’ların ikinci yarısına kadar uygulama alanı bulamadı.
Doğu’da patlak veren ayaklanmaların bastırılması sırasında 12 Mart 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile sendikacılık uzun bir süre fiilen ortadan kadırıldı. İncelenen dönemde, Soma – Bandırma Demiryolları grevi, tütün işçileri grevi ve bunların peşinden 1928 Haziran ayında çıkan İstanbul Tranvay İşçilerinin grevi, Adana Demiryolları işçileri grevi, İstanbul Liman işçileri grevi hariç tutulursa, sendikacılık hareketi olarak önem taşıyan bir olaydan söz edilemez.
İncelenen dönemde işsizlik durumu ilginç özellikler taşımaktadır. Sanayi işletmelerinin sürekli işçi bulmakta zorlandığı, niteliki işgücü eksikliği kendini göstermektedir.
Dönem boyunca, kurumsal yenileşme sürdürülmüş ve bunu sanayileşme yönündeki devletçi girişim izlemiştir. Ancak bu gelişme geleneksel kırsal toplumsal yapının çözülmesine yetmemiştir. Kurumsal yenileşme hareketliliği ile toplumsal durağanlık iç içedir.
Devletçiliğin salt bir iktisadi kalkınma stratejisinden farklı olarak, bir toplumsal – iktisadi ve siyasal örgütlenme olarak kavrayan “Kadrocular”dır. [22].
Kadro çizgisi, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde sınıf farklılaşmasının belirgin olmadığı, temel çelişkinin sanayileşmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasında olduğu, siyasal bağımsızlığını kazanması ile devletin aydın kesimlerin, belirli kadroların öncülüğünde ekonomik gelişmeyi sağlayabileceği gibi görüşlere dayanır.
- Aralık 1934’de Türk kadınına seçme – seçilme hakkı verildi.
Kemalist ideoloji[23], iktisadi, kültürel ve siyasal yönleri ile bir bütün olarak Batı uygarlığı standartına göre kavranan “Muasır Medeniyeti” devlet eli ile gerçekleştirmeye yönelmiştir. Bu çerçevede devlet, hem iktisadi kalkınmayı sağlayacak, hem Türk halkına batılı normlara uygun bir kültür verilmesi görevini üstlenecek, hem de siyasi, fikri düzenleme görevini yerine getirecektir
Erol TAŞDELEN-Ekonomist www.bankavitrini.com

DİPNOTLAR ________________________________________________
[1] Değişik ülkelerin buhrana karşı izlediği politikaların ayrıntıları için bknz: Joseph. A.Schumpeter; 1939, Business Cycles ( II cilt), New York; F. Somary, 1932, Buhranın Dönümü ( Çev. Muhsin Etem ), İstanbul.
[2] Ulusal paranın değerinin yükselmesi sonucu mal ve hizmetlerin fiyatlarının düşmesidir.
[3] İ. Cem, 1969, 1929 Dünya Bunalımı: “Diktatörlüğün Kuruluşu ve 2. Dünya Savaşi”, Cumhuriyet, sayı: 15682.
[4] Guy, CAIRE, 1988, “İktisat Dergisi”, İFMC, sayı: 280.
[5] A. Işıklı, 1987 “Bir Başka İktisat”, Alan Yay. 2. Baskı,
[6] T.Parla, 1989, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim Yay. İstanbul
[7] Ç. Keyder, 1989, Türkiey’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay. İstanbul.
[8] K. Boratav, 1982, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yay. Ankara.
[9] Türkiye’nin elini kolunu bağlayan önemli maddeler şöyledir: Madde 1: Türkiye adı geçen ülkelerden ( İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan ) ithal edeceği maddelere 1 Eylül 1916 tarihli Osmanlı gümrük tarifnamesini uygulayacak. Madde 2 : 1 Eylül 1916 tarihli gümrük tarifnamesinin bugünkü değeri alınırken ölçü olarak, Türk Lirasının İngiliz Sterlini karşısındaki değer kaybı ölçü alınacak. Madder 3 : Birkaç istisnai durum dışında Türkiye 5 yıl boyunca, ithalat ve ihracatını koruma altına alacak bütün önlemlerden vazgeçecek.
[10] Y. Kepenek; 1987, Türkiye Ekonomisi, Teori Yay.
[11] B. Kuruç; 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yay. Ankara
[12] Ç.Kayder; 1989, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim yay. İstanbul.
[13] Y. Küçük; 1985, Planlama, Kalkınma ve Türkiye” Tekin yay. İstanbul
[14] B. Kuruç, 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilge Yay. Ankara
[15] Ş.Pamuk – Z.Toprak; 1988, Türkiye’de Tarımsal Yapılar 1923 -2000” Yurt yay. Ankara
[16] H. Gülalp, 1983, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri”, Yurt yay. Ankara.
[17] Cumhuriyet, 14.06.1988, sayı: 22920
[18] K. Boratav, 1988, Türkiye İktisat Tarihi 1908 – 1985, Gerçek Yay.
[19] E. Kongar, 1985, Toplumsal Gelişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Remzi Yay. İstanbul.
[20] S. Tanilli, 1988, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?, Amaç Yay. İstanbul; M. Başaran, 1990, Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri, Çağdaş Yay.
[21] N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu- Batı Yay. İstanbul.
[22] “Kadro” dregisi Ocak 1932- Ocak 1935 yılları arasında yayınlanmıştır. Kadro hareketini oluşturanlar : Ş.S. Aydemir ( 1897-1976 ), V.N. Tör ( 1897-1985 ), İ.H. Tökin ( 1902 – ? ),B.A. Belge ( 1899-1967 ), Y.K. Karaosmanoğlu ( 1899- 1974 ). Daha yeniş bilgi için bknz. M. Yanardağ, 1988, Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi, Yalçın Yay.
[23] L. Köker; 1990, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İletişim Yay.
*****************************
ATATÜRK DÖNEMİ KURULAN KURUM VE KURULUŞLAR
1920 – Anadolu Ajansı.
1923 – Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu.
1923 – Türkiye Şeker Fabrikaları.
1923 – Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş.
1924 – Gölcük Tersanesi.
1924 – Devlet Demiryolları.
1924 – TC Ziraat Bankası A.Ş. (Ziraat Zankası’nın şirketleşmesi)
1924 – Türkiye İş Bankası.
1924 – Türk Kadınlar Birliği.
1924 – Cumhurbaşkanlığı Orkestrası.
1924 – Türkiye Tütüncüler Bankası.
1924 – Anadolu Sigorta.
1924 – Bursa Karacabey Harası.
1924 – Topkapı Sarayı müzesi.
1924 – Cumhuriyet Gazetesi
1925 – Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti).
1925 – İstanbul Liman İşleri İnhisarı.
1925 – Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü.
1925 – İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.
1925 – Gazi Orman Çiftliği.
1925 – Eskişehir Cer Atölyeleri.
1925 – Sanayi ve Maadin Bankası.1925 – Adana Mensucat Fabrikası.
1925 – Adana ve Bergama Müzeleri.
1926 – Türk Telsiz Telefon Şirketi.
1926 – Eskişehir Uçak Bakım işletmesi.
1929 – Alpullu Şeker Fabrikası.
1926 – İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk Haddehane.
1926 – Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri.
1926 – Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri.
1926 – Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı.
1926 – Bakırköy Çimento Fabrikası.
1926 – Uşak Şeker Fabrikası.
1926 – Devlet İstatistik Enstitüsü.
1927 – Bünyan Dokuma Fabrikası.
1927 – Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü.
1927 – Ankara – Kayseri demiryolu.
1927 – Emlak ve Eytam Bankası.
1927 – Samsun – Havza – Amasya demiryolları.
1927 – Bursa Dokumacılık Fabrikası.
1927 – Eskişehir Bankası.
1927 – Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi.
1927 – Köy Öğretmen Okulları.
1927 – İzmir Müzesi.
1928 – Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alınması.
1928 – Ankara Çimento Fabrikası.
1928 – Ankara Numune Hastanesi.
1928 – Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü.
1928 – Türk Eğitim Derneği (TED).
1928 – İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası.
1928 – Amasya – Zile demiryolu.
1928 – Malatya Elektrik Santralı.
1928 – Kütahya – Tavşanlı Demiryolu.
1928 – İstanbul’da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı’da tramvay hatları tesisi.
1928 – Ankara Palas oteli.
1928 – Gaziantep Mensucat Fabrikası.
1929 – Mersin- Adana demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1929 – Ayancık Kereste Fabrikası.
1929 – Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı.
1929 – Fatih-Edirnekapı tramvay hattı.
1929 – Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1929 – Haydarpaşa Limanı’nın yabancılardan satın alınması.

1929 – Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları.
1929 – Paşabahçe Rakı ve ispirto Fabrikası.
1930 – Ankara – Sivas Demiryolu Hattı.
1930 – Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası.
1930 – Ankara Ziraat Enstitüsü.
1930 – Kayseri – Şarkışla demiryolu.
1930 – Ankara Etnografya Müzesi.
1931 – Bursa- Mudanya demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1931 – Gölbaşı – Malatya demiryolu.
1931 – Bölge Sanat Okulları.
1931 – Tekel Genel Müdürlüğü.
1931 – Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.
1931 – Türk Tarih Kurumu.
1932 – Devlet Sanayi Ofisi.
1932 – Samsun- Sivas demiryolu.
1932 – Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası.
1932 – izmir Rıhtım işletmesi’nin yabancılardan satın alınması.
1932 – Türkiye Sanayi Kredi Bankası.
1932 – Kütahya – Balıkesir demiryolu.
1932 – Ulukışla – Niğde demiryolu.
1932 – Halkevleri.
1932 – Türk Dil Kurumu.
1933 – Eskişehir Şeker Fabrikası.
1933 – Sümerbank.1933 – Adana-Fevzipaşa demiryolu.
1933 – Ulukışla – Kayseri demiryolu.
1933 – İller Bankası.
1933 – İstanbul Üniversitesi.
1933 – Zonguldak Yatırım Bankası
1933 – Kayseri Milli iktisat Bankası.
1933 – Samsun- Çarşamba demiryolu hattının yabancılardan satın alınması.
1933 – Halk Bankası.
1933 – Yüksek Ziraat Enstitüsü.
1934 – Bandırma- Menemen- Manisa demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Keçiborlu Kükürt Fabrikası.
1934 – Turhal Şeker Fabrikası.
1934 – Isparta Gülyağı Fabrikası.
1934 – Basmane (izmir) – Afyon demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası.
1934 – Bursa Süttozu Fabrikası.
1934 – Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası.
1935 – Aydın Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1935 – Amortisman Sandığı.
1935 – MTA Enstitüsü.
1935 – ETiBANK.
1935 – ETiMADEN.
1935 – Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.
1935 – Türkkuşu.
1935 – İstanbul Rıhtım Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1935 – Ankara troleybüs hattı.
1935 – Fevzipaşa – Ergani – Diyarbakır demiryolları.
1935 – Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası.
1935 – Elektrik işleri etüt idaresi.
1935 – Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası.
1935 – Afyon – Isparta demiryolu.
1935 – Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası.
1935 – Ankara Mamak Gaz Maskesi Fabrikası.
1935 – Ayasofya müzesi.
1935 – Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi.
1936 – Ankara Çubuk Barajı.
1936 – Ankara Devlet Konservatuarı.
1936 – Edirne-Sirkeci Şark Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1936 – Haydarpaşa Numune Hastanesi.
1936 – Sümerbank Malatya iplik ve Bez Fabrikası.
1936 – İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası.
1936 – Elazığ Şark Kromları işletmesi.
1936 – İzmir Enternasyonal Fuarı.
1936 – İzmir Havagazı Şirketinin yabancılardan satın alınması.
1936 – İstanbul Telefon Şirketinin yabancılardan satın alınması
1937 – Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası.
1937 – Kozlu Kömür işletmelerinin yabancılardan satın alınması.
1937 – Çatalağzı – Zonguldak demiryolu.
1937 – İstanbul Resim Heykel Müzesi.
1937 – Ankara Bira Fabrikası.
1937 – Toprakkale – iskenderun demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1937 – Ankara Motorlu Tayyarecilik Okulu.
1937 – Urfa Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği.
1937 – Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası.
1937 – Denizbank.
1937 – İstanbul ve Trakya Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1937 – Diyarbakır – Cizre Demiryolu.
1937 – Yozgat Termo-Elektrik Santralı.
1938 – Gemlik Suni ipek Fabrikası.
1938 – İzmir Telefon Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Ankara Radyoevi.
1938 – Divriği Demir Madenleri.
1938 – Bursa Merinos Fabrikası.
1938 – Murgul Bakır işletmeleri’nin satın alınması.
1938 – Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü.
1938 – Eskişehir ispirto Fabrikası.
1938 – İstanbul Elektrik Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO).
1938 – Sivas – Erzincan demiryolu.
1938 – Fiskobirlik.
************************************
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi
Yayınlanma:
6 gün önce|
28/06/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.
O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.
Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:
Birinci nesil kriz modelleri
Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.
Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.
Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.
Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.
1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.
Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi
Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.
Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.
İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.
1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.
Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.
1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.
İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.
Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.
1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].
Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.
Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.
5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.
Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.
(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)
Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.
[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.
EKONOMİ
Verginin dörtte biri faize gidiyor! Bütçede alarm veren tablo
Yayınlanma:
1 hafta önce|
26/06/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Vergi gelirleri artıyor, faiz yükü daha hızlı büyüyor: Merkezi Yönetim bütçesinde alarm veren tablo
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı Mayıs sonu Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, kamu maliyesinde gelir artışının sürdüğünü ancak harcamalardaki daha hızlı yükseliş nedeniyle bütçe disiplininin üzerindeki baskının arttığını ortaya koydu.
İlk beş aylık dönemde merkezi yönetim gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre %33,9 artarak 6,28 trilyon TL’ye, giderler ise %37,4 artışla 7,33 trilyon TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL seviyesine yükseldi.
Vergi gelirleri güçlü ancak harcamalar daha hızlı büyüyor
Toplam vergi gelirleri 5,3 trilyon TL olarak gerçekleşti.
Vergi gelirleri içinde en büyük payı;
- Gelir Vergisi: 1,283 trilyon TL
- Dahilde alınan vergiler
- Kurumlar Vergisi
- Uluslararası ticaret vergileri oluşturdu.
Ancak bütçe tarafında gelir artışının harcamaları karşılamaya yetmediği görülüyor.
Özellikle;
- Personel giderleri %43 arttı.
- SGK devlet primi %49 arttı.
- Mal ve hizmet alımları %40’a yakın yükseldi.
- Faiz harcamaları ise %51,1 artış gösterdi.
Bu tablo bütçe açığının temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Faiz giderleri artık vergi gelirlerinin dörtte birine yaklaşıyor
Rapordaki en dikkat çekici gösterge ise faiz yükü.
2026’nın ilk beş ayında;
- Faiz giderleri 1 trilyon 262,6 milyar TL’ye ulaştı.
- Bu tutar toplam vergi gelirlerinin %23,8’ine karşılık geliyor.
Başka bir ifadeyle; Vatandaştan toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 24 TL’si yalnızca faiz ödemelerine gidiyor.
Bu oran son yıllarda düzenli olarak yükseliyor.
| Yıl | Vergi gelirlerinin faize giden kısmı |
|---|---|
| 2023 | %15,0 |
| 2024 | %17,4 |
| 2025 | %18,6 |
| 2026 | %23,8 |
Bu eğilim, kamu borçlanmasının maliyetinin bütçe üzerindeki baskısını her geçen yıl artırdığını gösteriyor.
Cari transferler bütçenin en büyük kalemi olmaya devam ediyor
Harcamalarda en büyük kalem yine cari transferler oldu.
İlk beş ayda;
- Cari transferler 2,65 trilyon TL
- Personel giderleri 2,10 trilyon TL
olarak gerçekleşti.
Yalnızca bu iki kalem toplam harcamaların yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor.
Bu durum bütçede esnek harcama alanını daraltırken yatırım harcamalarının payını da sınırlıyor.
İç talep ve dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinde yavaşlama dikkat çekiyor
Analizde dikkat çeken diğer unsur ise;
- Dahilde mal ve hizmetlerden alınan vergiler,
- Uluslararası ticaret vergileri
artış hızının toplam vergi gelirlerinin altında kalması.
Bu gelişme;
- iç tüketimde yavaşlama,
- ithalattaki zayıflama,
- küresel ticaretteki belirsizlikler,
- jeopolitik riskler,
- yüksek faiz nedeniyle ekonomik aktivitedeki yavaşlama
gibi faktörlerin bütçe gelirlerine yansımaya başladığını gösteriyor.
Bütçe hedeflerine ulaşmak kolay görünmüyor
2026 bütçesinde yıl sonu için 2,71 trilyon TL açık öngörülüyor. İlk beş ayda bunun 1,06 trilyon TL’si gerçekleşmiş durumda.
Yılın ikinci yarısında;
- faiz giderlerinin seyri,
- enflasyon,
- vergi tahsilatı,
- ekonomik büyüme,
- borçlanma maliyetleri
bütçe performansının en önemli belirleyicileri olacak.
Sonuç
2026’nın ilk beş aylık bütçe gerçekleşmeleri, mali disiplin açısından karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Vergi gelirlerinde nominal artış sürmesine rağmen harcamalar, özellikle de faiz ödemeleri daha hızlı yükseliyor. Faiz yükünün vergi gelirleri içindeki payının %24’e yaklaşması, kamu maliyesinin önümüzdeki dönemde en kritik kırılganlık alanlarından biri olmaya devam edeceğine işaret ediyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda bütçe dengesini koruyabilmek için hem gelir tarafında vergi tabanını genişletecek hem de harcama tarafında verimliliği artıracak yapısal adımların önemi daha da artmış durumda.
Süleyman ÇEMBERTAŞ
EKONOMİ
JPMorgan frene bastı, BofA kârı aldı
Yayınlanma:
4 hafta önce|
06/06/2026Yazan:
BankaVitrini
JPMorgan ve BofA’nın Türkiye hamlesi: Yabancı yatırımcı TL’de kârı aldı, riskleri yeniden fiyatlıyor
Küresel yatırım bankalarının Türkiye pozisyonlarında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bir yanda JPMorgan, 2018’den bu yana ilk kez Türkiye kurumsal kredi görünümünü “ağırlığını artır” seviyesinden “nötr”e çekti. Diğer yanda Bank of America, Türk lirası carry trade pozisyonunu kârla kapattı.
Bu iki karar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Yabancı yatırımcı Türkiye’den tamamen çıkmıyor; ancak artık “yüksek faiz-getiri” hikâyesini daha seçici, daha kısa vadeli ve daha korumacı bir risk yönetimiyle izliyor.
JPMorgan ne yaptı?
JPMorgan’ın kararı, Türkiye varlıklarına yönelik sert bir satış tavsiyesi değil. Ancak banka, Türk şirket tahvillerinde daha önce taşıdığı iyimser ağırlığı azalttı. Türkiye görünümünün “nötr”e çekilmesi, yabancı yatırımcının artık yüksek getiri potansiyelinin yanında artan riskleri de daha fazla dikkate aldığını gösteriyor.
Raporda öne çıkan risk başlıkları şöyle:
Türkiye’nin temel dış dengesinde bozulma, enerji fiyatlarındaki artış, jeopolitik riskler, yerel siyasi belirsizlik, erken seçim ihtimali, yeniden dolarizasyon riski ve şirketlerin döviz açık pozisyonları.
Bu tablo özellikle Türk şirket tahvilleri açısından önemli. Çünkü kurumsal kredi yatırımcısı sadece ülke faizine bakmaz; şirketlerin döviz borcu, nakit akışı, dış finansmana erişimi ve kur şoklarına dayanıklılığına da bakar.
BofA ne yaptı?
Bank of America ise Ocak ayında dolar/TL’de 46,20 seviyesinden açtığı 3 aylık kısa dolar/TL pozisyonunu, kur 44,89 seviyesine geldiğinde kârla kapattı. Bu işlem, klasik anlamda TL carry trade stratejisinin başarılı bir örneği oldu.
Yani BofA, yüksek TL faizinden kazandı; aynı zamanda kurun vadeli piyasanın ima ettiği seviyeden daha aşağıda kalmasından ek getiri elde etti. Ancak pozisyonun kapatılması “TL hikâyesi bitti” anlamına gelmiyor. Banka, dolar/TL’nin ileride de vadeli piyasanın ima ettiği seviyelerin altında kalabileceğini belirtirken, TL’de nominal değer kaybı hızının artabileceği uyarısını da yaptı.
Bu mesajın sade karşılığı şu: TL hâlâ getiri sunuyor, fakat aynı pozisyonda kalmanın riski arttı.
Bu kararların arkasındaki ana senaryolar
1. Kâr realizasyonu senaryosu
BofA’nın hamlesi öncelikle kâr realizasyonu olarak okunmalı. Carry trade pozisyonlarında yatırımcı sonsuza kadar beklemez. Faiz getirisi oluştuğunda ve kur beklenenden daha sakin kaldığında pozisyon kapatılır.
Bu, Türkiye’den çıkıştan çok, “elde edilen kârı masaya koyma” hamlesidir.
2. Siyasi risk senaryosu
JPMorgan’ın raporunda siyasi belirsizlik vurgusu dikkat çekiyor. Türkiye piyasalarında son haftalarda muhalefet partisi ve yargı süreçleri üzerinden oluşan politik gerilim, BIST, tahvil ve kur tarafında dalgalanma yarattı.
Yabancı yatırımcı açısından en büyük risk, ekonomi programının seçim veya siyasi baskı nedeniyle gevşetilmesi ihtimalidir. Erken seçim senaryosu gündeme gelirse, piyasa bunu kamu harcamalarında artış, kredi genişlemesi, ücret ayarlamaları ve dövize yönelim riskiyle birlikte fiyatlar.
3. Dolarizasyon senaryosu
Türkiye’de yerleşiklerin yeniden dövize dönmesi, yabancı yatırımcının en yakından izlediği başlık. Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası TL’ye ilgiyi artırmıştı. Ancak seçim beklentisi, enerji şoku veya siyasi belirsizlik artarsa, yerli yatırımcı yeniden döviz talebine yönelebilir.
Bu durumda Merkez Bankası rezervleri güçlü olsa bile, rezervlerin ne kadarının piyasa stresinde kullanılacağı kritik hale gelir.
4. Enerji ve cari açık senaryosu
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Orta Doğu kaynaklı gerilimler ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinden TL üzerinde baskı oluşturabilir.
Enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin döviz ihtiyacı büyür. Bu da hem kur beklentisini hem enflasyon patikasını hem de şirketlerin maliyet yapısını bozar.
5. Şirketlerin döviz açık pozisyonu senaryosu
JPMorgan’ın dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri şirketlerin döviz açık pozisyonu. Eğer şirketin geliri TL, borcu döviz ise kur artışı bilançoyu bozar. Kurumsal kredi yatırımcısı için bu doğrudan tahvil geri ödeme riskidir.
Bu nedenle JPMorgan’ın “nötr” kararı sadece Türkiye ekonomisine değil, Türk şirketlerinin döviz riskine yönelik de bir uyarıdır.
Yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor mu?
Hayır. Verilen mesaj “Türkiye’den çıkıyoruz” değil; “Türkiye riskinde daha seçici davranıyoruz” mesajıdır.
Yabancı yatırımcı için Türkiye hâlâ yüksek faiz, güçlü carry getirisi ve kontrollü kur nedeniyle cazip olabilir. Ancak risk primi düştükçe ve siyasi/jeopolitik risk arttıkça, aynı getiriyi almak için daha fazla risk taşımak gerekir.
Bu nedenle yabancı kurumlar artık uzun vadeli ve yüksek riskli pozisyonlar yerine; kısa vadeli, likit, yüksek kaliteli ve gerektiğinde hızla kapatılabilecek pozisyonları tercih ediyor.
Türkiye açısından ne anlama geliyor?
Bu gelişme ekonomi yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin son dönemdeki sermaye girişi büyük ölçüde güven, yüksek faiz ve kur istikrarı üzerine kuruldu.
Bu üç ayaktan biri zayıflarsa carry trade tersine dönebilir. Carry trade girerken döviz getirir, çıkarken döviz talebi yaratır. Bu nedenle sıcak para girişine dayalı rahatlama kalıcı sermaye girişiyle desteklenmezse kırılganlık üretir.
Piyasalar nasıl etkilenebilir?
Kısa vadede TL’de kontrollü seyir devam edebilir. Ancak kurda nominal değer kaybı hızlanırsa, yabancı yatırımcı yeni carry trade pozisyonu açmakta daha temkinli davranır.
Tahvil tarafında kısa vadeli ve yüksek kaliteli ihraçlara ilgi sürebilir. Buna karşılık uzun vadeli, düşük kaliteli veya döviz riski yüksek şirket tahvillerinde risk primi artabilir.
Borsada ise bankalar, ihracatçılar ve döviz pozisyonu güçlü şirketler ayrışabilir. Döviz açık pozisyonu yüksek, finansman maliyeti ağır ve iç talebe bağımlı şirketler daha kırılgan hale gelebilir.
Yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmiyor, frene basıyor
JPMorgan ve BofA’nın kararları birlikte okunduğunda, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında yeni bir dönem başladığı görülüyor.
Artık mesele sadece yüksek faiz değil. Yatırımcı; kurun hızı, rezervlerin dayanıklılığı, siyasi belirsizlik, enerji faturası, cari açık, şirket bilançoları ve erken seçim ihtimalini aynı anda fiyatlıyor.
Türkiye için asıl sınav, carry trade ile gelen parayı kalıcı sermaye girişine dönüştürmek olacak. Aksi halde bugün kârla kapanan pozisyonlar, yarın daha büyük çıkış riskinin öncü sinyali haline gelebilir.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.029)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.596)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (570)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.975)
- GÜNCEL (4.483)
- GÜNDEM (3.548)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.706)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (579)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.452)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (814)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (111)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (53)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Trump: İspanya iyi bir NATO üyesi değil 01/07/2026
- Elon Musk trilyoner statüsünü kaybetti 01/07/2026
- Resmi Gazete'de bugün (02.07.2026) 01/07/2026
- ABD'nin NATO Temsilcisi: Müttefikler Türkiye'yi örnek almalı 01/07/2026
- Rusya'da akaryakıt kuyrukları uzuyor, fiyatlar yükseliyor 01/07/2026
- Trump, USMCA anlaşmasını yenilememe kararı aldı 01/07/2026
- Vance: Trump mecbur kalmadıkça İran'a ordu göndermeyecek 01/07/2026
- İran: Doha'da ABD ile hiçbir görüşme yapılmadı 01/07/2026
- AB'nin yeni sınır sistemi kaosa yol açtı: Kuyruklar 5 saate ulaştı 01/07/2026
- Hazine yarın 2 doğrudan satış gerçekleştirecek 01/07/2026
SON YAZILAR
- Kara para ile mücadelede yeni dönem: Bankalar ve finans sektörüne sıkı denetim 04/07/2026
- Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor 03/07/2026
- Değerli TL politikası tam gaz devam ediyor, rekabet gücü eriyor 03/07/2026
- Fed’e bekleme alanı açan veri piyasaları rahatlattı; gözler TÜİK’te 03/07/2026
- Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri 02/07/2026
- Warsh şahin kaldı, gözler ABD istihdam verisinde 02/07/2026
- İşletme sermayesi neden eriyor? 30/06/2026
- Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor? 30/06/2026
- Şirketlerde teknik batıklık alarmı: Öz kaynaklar neden eksiye düşüyor? 29/06/2026
- Rekor sıcaklar, soğuyan petrol ve kırılgan piyasalar 29/06/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
