Connect with us

EKONOMİ

Erol TAŞDELEN yazdı: ATATÜRK 1929 EKONOMİ BUNALIMINI NASIL YENDİ?

Yayınlanma:

|

1929 BUNALIMININ OLUŞUMU VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Birinci Dünya Savaşından sonra, dünya iktisadi konjonktüründe olumlu gelişmeler olmuş, 1928 yılına kadar üretin ve sürüm hızla artmıştır. Ancak, 1928-29’da doyum halinin ilk belirtileri başlamıştı. Yiyecek ve hammadde fiyatları düşüşler gösterirken, stoklar artmıştı, yine aynı süreç içinde :

  • İşsiz sayısı Amerika’da 13 milyonu, Almanya’da 6 milyonu, İngiltere’de 2,6 milyonu ve İtalya’da 1 milyonu bulmuştu. Sanayi ülkelerinde ekmeklerini kaybedenlerin sayısı 40 milyonu bulmuştu.
  • 1929 ‘da 100 olan sanayi istihdam endeksi 1932’ye kadar Amerika’da 53,8 Almanya’da 53,3  Fransa’da 71,6  İngiltere’de 83,5 ve İtalya’da 66,9’a kadar inmiştir.
  • Toptan fiyatları, kartelleşme hareketinin sonucu olarak, istihdamdaki daralış oranına kıyasla daha az düşmüştür. Dünya ticareti % 60 daralmıştır.
  • Toptan fiyat endeksi 100 üzerinden ABD’de 68’e, İngiltere’de 67’ye, Almanya’da 70’e, Fransa’da 68’e inmiştir.
  • Menkul kıymetlerdeki düşüş dörtte üçü bulmuştur.
  • Birçok sağlam sayılan işletme iflası birbirini izlemiştir.

1929 bunalımı o dönemin tek planlanmış ekonomisi olan SSCB dışında tüm dünyaya yayılmış, gelişmiş kapitalist dünyayı olduğu kadar azgelişmiş ülkeleri de etkisi altına almıştır. Çesitli ülkelerde uygulamaya konulan, ekonomiyi canlandırmaya yönelik yeni iktisat siyasetlerine ( ABD’de New Deal, Almanya’da Nazilerin silahlanma ve öteki kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi canlandırma siyaseti, Fransa’da Halk Cephesinin aldığı önlemler… vb ) rağmen bu derin bunalım II. Dünya Savaşina kadar sürmüştür.

Dünya ekonomisi farklı bloklara bölünmüştür. ( İngiliz Commonwealth’i, Fransa cevresindeki “altın blok”, ABD – Japonya’nın Pasifikde silah zoruna dayanarak oluşturduğu nüfuz bölgesi …vb). Aynı zamanda şiddetli iç ve dış siyasal / askeri mücadeleler ( Nazizm, Fransa’da Halk Cephesi’ne giden olaylar zinciri, İspanya’da iç savaş ve devrimci duruş, bütün bunların doruğu olarak  II. Dünya Savaşi ) döneme damgasını vurmuştur.

Batı dünyasının ülkeleri bu buhranın etkilerine nasıl karşı koyacaklardı[1]

Bu dönemin iktisat bilimi, dünya ekonomisinin daha önceki kontrol biçimi veya kuramsal yapısına göre gelişmiş politika önerisine dayanıyordu. Oysa dünyanın yeni kuramsal yapısı yeni politika önerilerini gerektiriyordu. Bu yeni öneriler buhran içinde biraz deneme yanılma yolu ile gelişti. İktisat biliminde dönemin yaygın düşüncesi, buhranın önlenmesi için piyasa mekanizmasının gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde kendiliğinden çalısmasını ve uyum yapmasını engelleyen bütün kurumsal engellerin kaldırılması gerektiğini savunmasıdır. Örnegin ulusal düzeyde fiyatların düşmesi halinde ücretler de düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerde düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerin düşmesini engelleyen kurumlar bulunmamalıdır. Uluslararası düzeyde, her ulus kendi üretimini diğer ülkelerin rekabetine karşı koruyucu tedbirler almamalıdır.

Buhranın ilk yıllarında alınan tedbirler hep bu yerleşmiş inançlar doğrultusunda oldu. Buhranın bütün şiddeti ile hissedildiği 1930 Şubat’ında “Uyumlu Ekonomik Eylem Görüşünde Olan Ön Konferans”, 1927 yılında gümrük duvarlarını indirmek amacı ile toplanan Dünya Ekonomik Konferansının başarılı olmayan çabalarını etkinliğe kavuşturmak için toplandı. Gümrük duvarlarını yükseltmek isteğindeki ülkeler konferansa katılmadı. Katılan 27 ülkeden ise yalnız on biri 1931 Nisan’ından önce gümrüklerini yükselmeye gitmeyeceklerini belirten bir anlaşmayı imzaladılar.

Dünya var olan politik denge içinde ulusalcı karar verme biçimi hakim oluyordu. Fransa ve İtalya 1929’da Avustralya, İspanya, Kanada, ABD 1930’da gümrük duvarlarını yükselttiler. ABD 1930 Mart’ında Smoot – Hawley Kanununu yürürlüğe koyarak buhrana karşı içe dönük bir politika uygulama isteğinde olduğunu belirtiyordu.

1930’larda gümrük duvarlarının hızla yükselişi dünya ticaret hacminin hızla düşmesine neden oluyordu. Bu politikanın yanında her ülkede buhrana karşı bir çözüm olarak bütçe denkliğine önem verilmesi dolayısı ile doğan deflasyonist[2] baskılarda işsizliğin artmasını hızlandırıyordu.

Uygulamanın tüm sonuçları bu dönemdeki iktisat biliminin inançlarına uygun politikaların yetersiz kaldığını açıkca ortaya koyuyordu. Bu sonuçlar ülkedeki geleneksel kuramsal dışında daha radikal önlemler aramayı gerektirdi.

1930 Ocak ayında İngiltere’deki İşçi Partisi hükümetin Keynes’in başkanlığında kurduğu komisyonda, İngiltere’nin ülke içinde yatırımları hızlandırması, ihracata prim vermesi, ithalatın kontrolü ve gümrüklerin yükseltilmesi öneriliyordu.

İngiltere 1930’da yürülüğe koyduğu “konut kanunu” ile sefalet mahallelerinin temizlenmesini teşvik ediyordu. Bu yolla 1931 ile 1933 yılları arasında ülkedeki inşaat faaliyetlerini % 70 artırdı. 21 Eylül 1931’de İngiltere Paranın altın ile eşitliğini kaldırdı.  Paranın değerini % 30 düşürerek İngiliz parası üzerinde dolar ve franka göre yüksek değerlendirilmiş olmasından doğan baskıyı yok etti. Böylece ihracatını artırıcı ve ithalatını azartıcı yönde tedbirler almış oldu. 1932 Şubat’ında İngiltere deflasyonist para politikasını bırakarak, ucuz para politikası uyguladı.

Hoover’in başkanlığında 1932’ye gelen ABD, buhrandan kurtulamamıştı. 1932’deki seçim kampanyasının temel konusu buhrana nasıl çare bulacağı yönünde oldu. Seçin sonunda Roosevelt başkanlığı kazanarak ünlü “New Deal” politikasını uyguladı. Yeniden İnşaa Finansmanı Kurumu ( Reconstruction Finance Corporation) yolu ile bankalara ve sanayiye açılan büyük krediler ve ipotek edilen ev ve çiftlikleri yeniden finanse etmek için ayrılan milyar dolarlar, ABD hükümetini dünyanın en büyük borç veren kurumu haline getirdi.

Dünya bunalımı etkisini hissettirdiği zaman Almanya’da da ileri sürülen çözüm önerileri ABD’de ileri sürülen önerilerin benzeridir.

İtalya’da faşizm 1921 krizinde  yararlanarak iktidara el koymuştu. 1933’te Hitler’in iktidara el koymasına paralel olarak, Avrupa’nın demokrasi geleneği çok güçlü olmayan bütün ülkelerinde diktatörlükler ve faşist rejimlerin kurulmasına yol açtı. Avusturya ( 1933 ), Macaristan ( 1931 ), Yugoslavya ( 1932 ), Bulgaristan ( 1934 ), Litvanya ( 1933 ), Estonya      ( 1934 ), Portakiz ( 1933 ) bu yılların Avrupa’da rejim değişikliği geçiren ülkeleri oldu. İspanya ( 1936 ), Yunanistan ( 1936 ), Romanya ( 1938 ) belirli bir ara ile bu ülkeleri takip etti. Avrupa’da faşizm hakim bir siyasal rejim haline geldi[3].

Latin Amerika ülkeleri ABD’nin çevresini teşkil ediyordu. Bu ülkeler üzerinde ABD’nin kontrolü çok yüksekti. Bu neden ile merkezde doğan buhranın çevre ülkeleri içinde ne tür fırsatlar sağladığı belki de en iyi bu ülkeler üzerinde gözlemlenebilecekti. Brezilya’nın ekonomisi Arjantin’e benzer bir dönüşüm geçiriyor, ihracat yönetimli ekonomik yapısını ithal ikamesine dönük bir sanayileşme ile çesitlendirip kendine daha çok yeterli bir ekonomik yapıya geçiyordu.

KEYNESÇİ EKONOMİK POLİTİKANIN OLUŞUMU

2. Dünya Savaşı’nın arasında yer alan yıllarda dünya kapitalizmi tarihinin en derin ve en uzun bunalımlarından birini yaşamıştır.

Bu büyük bunalım, 19.ncu yüzyıl kapitalizmine özgü kurallara tümü ile bağlı kalmanın artık mümkün olamayacağı ve sistemin ayakta kalması için özü ile belli ölçüde çelişen bazı önlemlerin alınmasının kaçınılmaz olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı.  Bu konuda ne yapılması gerektiğinin açıklanmasında ve anlaşılmasında, İngiliz İktisatçı John Maynard KEYNES ( 1883 – 1946 ) ve ünlü yapıtı “Genel Teori” başlıca rolü oynamıştır.

Keynesciliği şöyle tanımlayabiliriz[4]:

  • Metodolojik bakımdan, söz konusu olan makro – iktisadi bir tahlildir. Toplumsal yeniden üretim sürecinin yapı ve dinamiğinin betimlenmesinde kullanılan büyüklüklere dayanan bu tahlilde dengenin değişik grupların davranışının sonucu olarak ortaya çıkması beklenir. Bu açıdan Keynescilik neo- klasik tahlille bir kopuşu temsil eder.
  • Teorik bakımdan, neo-klasik okulun uyguladığı türden, fiyat kavramları ile yapılan bir tahlilin yerini gelir kavramı ile yapılan bir tahlil alır. Bu anlamda Keynes, ulusal gelirle özdeşlenen efektif talep ile ilgilenir. İstihdam düzeyini son tahlilde belirleyen, ulusal gelirin bölüşümüdür. Keynesci okul, konjonktür dalgalanmaları ile büyüme sorunlarını inceler, vurguyu tasarruf ile yatırımın birbirinden ayrılışına ve özel yatırımların gerçekleşmeyişine koyar.
  • İktisat politikası bakımından Keynes, Kamu harcamalarından ( “deficit spending” ) çarpan olarak yararlanma ve para politikasını (cheap Money ) iktisadi canlanmayı harekete geçirmek için, kullanma düşüncesini savunur yani Keynescilik için her şeyin başında gelen, neo-klasik savunuculuğun yapmak istediği gibi kapitalizmi haklı çıkarmak değildir; onun için önemli olan, kapitalizmi kurtarmaktır. Burada devlete belirleyici yol düşer.

Keynesçi Düşünce[5] bir kısım iktisat kitaplarında çocukların oynadıkları bilye veya aşık türünden oyunlarla benzetme kurularak açıklanır. Bu oyunlarda çocuklardan birinin sürekli kazanması, diğerlerinin de elinde bir şey kalmaması sonucu, oyunun bitirmesi kaçınılmaz olur. Oyunun yeniden başlayabilmesi için sürekli kazananın, kazandıklarından bir kısmını kaybeden arkadaşlarına geri vermesi gerekir. Bunun gibi ekonomik hayatın çöküntüden uzak kalabilmesi için de sürekli kazananların gelirlerinden transfer yolu ile sürekli kaybedenlere satın alma gücü kazandırması gerektirmektedir. Bu işlevin yerine getirilmesinde Keynes, en önemli rolü devlete tanımaktadır. Keynes Pazar ve rekabete dayalı işleyişin devlet karışmadığı sürece ideal dengeye ulaşmasının boş bir hayal olduğunu; tersine, bu durumda iflasların ve işsizliğin, sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünü ortaya koymuştur.

BUNALIM DÖNEMİNDE TÜRKİYE

Yeni Türkiye Cumhuriyeti, uygulayacağı iktisadi politikayı 1923 İzmir İktisat Kongresi‘nde saptamıştır.

İzmir İktisat Kongresi ise I. Dünya Savaşı yıllarındaki karaborsa ve spekülasyon ortamından güçlenerek çıkan ticaret burjuvazisinin istekleri doğrultusunda kararlar almıştır.

Kongrenin amacı yerli burjuvazi yaratma yolunda karar alıp ülkedeki kapitalist gelişmenin ivmesini artırmaktır. Kongrede oluşan genel çizgi, bazı istisnalar dışında, 1932 yılına kadar cumhuriyetin ekonomik politikasına hakim olacaktır. 1920-32 arasında özel sektör eli ile liberal bir politika uygulaması “ liberalizm” olarak anılır. Söz konusu dönemde, devlet cılız Türk burjuvazisine yardım için elinden geleni yaptı. Lehlerine önemli kanunlar çıkardı. Mümkün olan ölçüde krediler verdi. Önemli siparişlerde bulundu. Devlet, girişimcilerin ve esnafın bir ortağı gibi çalıştı. Dönem “liberal” diye anılmasına rağmen, piyasa liberallerin öne sürdüğü gibi “görünmez el” tarafından işletilmiyor, devletin cılız Türk burjuvazisine arka çıkması ile nefes alıyordu.

Devler tarafından yaratılan burjuvazi” mitosu, İttihatçıların olduğu kadar Kemalistlerin de rehber ideolojisiydi[6].

1929’un para krizi kendini belli edince hükümetin mevcut durum ile başa çıkmak için gerekli idari aygıta ve kontrol araçlarına sahip olmadığı belli oldu. Türk Lirası’nın değer kaybı sırasında yaşanan kargaşa, belli bir istikrar kurmak amacı ile döviz kontrolü yapacak veya piyasaya para sürüp çekecek araçlar ile donatılmış bir merkez bankası olmadığı görülmüştü[7]. Bir Fransız – İngiliz ortaklığı olan Osmanlı Bankası para basma tekelini hala elinde bulunduruyordu. Savaş sırasında İttahat ve Terakki hükümeti bu ayrıcalığa el koymuşsa da 1925’de Osmanlı Bankası’nın imtiyazı yenilenmişti. Hükümet 1930’da döviz işlerini kontrol edip elinde toplamak üzere Merkez Bankası’nı kurdu.

1930’da Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin kurulup faaliyete geçmesi ile  yeni tedbirlerin yönü belli oldu. Bu cemiyetin amaçları tasarrufu teşvik etmek, yerli malların üretimini ve tüketimini özendirmek, ithal malların tüketimini azaltmak ve genel olarak kendisine yeterli ideolojisini yaymaktı.

Dünya buhranı içinde alınan ekonomik önlemlerin Türk ekonomisi üstündeki etkileri şöyle özetlenebilir:

  • Türk parasının değeri dış paralara göre sabit tutulmuştur.
  • Dış ödemeler dengesi sağlanmıştır.
  • Dış ödemeler dengesinin sağlanması için alınan önlemler ithalatı miktar ve değer olarak azaltmıştır.
  • İhracat ise miktar olarak artmasına karşın fiyatlardaki düşüş nedeni ile değer olarak düşmüştür.
  • Ülke dışında ve içinde tarımsal ürün fiyatları hızla düşmüştür.
  • Ülke dışında sanayi ürünleri fiyatlarında düşme olmakla beraber, ülke içinde sabit kalmıştır.
  • Devlet bütçesinde ve harcamalarında, bütçe dengesini sağlayıcı kısıntılar yapılmıştır.

 1930 – 1939 DÖNEMİ: KORUMACI – DEVLETÇİ SANAYİLEŞME

A – Devletçilik Uygulamasının Nedenleri

Toplumsal ve tarihsel etmenlere ek olarak, 1930’ların başında beliren özgül iç ve dış koşullar devletçi uygulamaları zorunlu kılmıştır.

Boratav’a göre; devletçilik öyle özel bir yoldur ki, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine, Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin sağlanmasına ve sistemin biçimlenmesine damgasını vurmuştur[8].

Sosyalist olmayan bir sistemde devlet işletmeciliği, kapitalist mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinden farklı bir ilişkiler sistemi içerir. Bu ilişkilerde işçiler tarafından yaratılan değerler dolaysız olarak kapitaliste ulaşmaz. Siyasi iktidara hakim olan sınıfların bu değerlere el koymaları dolaylı yollardan ve özel ekonomik mekanizmalarla olur. Bu neden ile kapitalist toplumlarda ortaya çıkan yaygın devlet işletmeciliği “devlet kapitalizmi” olarak tanımlamak daha doğrudur. Türkiye gibi, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerdeki devletçilik uygulaması, genellikle “milli burjuva” sınıfı yaratmak ve bu yolla kapitalizmi genişletmek amacına yönelik olmuştur.

a- Devletçi politikaya geçişin iç sebepleri:

  • Sermeye birikiminin yetersizliği,
  • 1920 ile 1932 yıllarının ekonomik sonuçlarının tatmin edici olmaması. Özel kesime öncelik veren sanayileşme politikası temel sanayi tüketim mallarının yerli üretimi bile sağlayamamıştır. İlk on yılın sonuna doğru ekonominin başlıca sektörlerinde üretim ve gerlirler düşmektedir,
  • Bütün tanınan kolaylıklara rağmen, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapmaması,
  • Devletin, “liberal” dönemde, özel kesine tanıdığı haklar ve desteğin istismar edilmesi,
  • Yolsuzluk söylentilerinin yaygınlaşması,
  • Serbest Fırka ( 1930 ) denemesi, geniş halk kitlelerinin ekonomik hoşnutsuzluğunun bir göstergesi olmuştur,
  • Atatürk’ün İktisat Kongresini açış konuşmasında belirttiği “ ekonomik bağımsızlık” ve “hızlı kalkınma” ilkeleri 1930’lara gelindiğinde gerçekleşmemesi,
  • Özel girişim yetersizliği,
  • Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan borçların ödenmesine 1928’den itibaren başlanması,
  • Lozan Antlaşmasının bazı hükümlerinin istenildiği gibi bir gümrük politikası uygulamasını önlemesi[9],

b – Devletçi  politikaya geçişin dış sebepleri

1929 krizi kendini ağır bir şekilde Türkiye’de duyulur olmuştu. Fiyat düşüşleri ( 1929-32 yılları arasında önemli ihraç malları fındığın fiyatı % 73, buğdayın % 63, kuru incirin % 52, tütünün % 50, kuru üzümün % 49, pamuğun ise % 48 düşmüştür ) üretim kapasitesinin çok altında yapılması, işsizlik… vb.

Bunalıma çözüm olarak; hükümetlerin ekonomiye, hükümetlerin ekonomiye, kamu harcamalarını artırarak doğrudan karışması kuramsal düzeyde öngörülüyor ve uygulama da bu yönde gelişiyordu.

O yıllarda görülen bunalım, aşırı liberal ekonomi yanlılarını bile, piyasa mekanizması konusunda kuşkuya düşürmüştü. Kapitalist ekonomiler bunalımdan çıkış için hükümetlerin daha etkin rol oynamasını benimserken, aynı sürecin Türkiye’de farklı nitelikte de olsa, ortaya çıkmaması düşünülemezdi[10].

Türkiye’nin yönetici kadroları, uygulanan “liberal”  politikanın geleceğinden endişelenmeye başlamışlardı. Çünkü, yeryüzündeki aynı uygulama içindeki ülkelerin durumu kriz nedeni ile hiç de parlak görülmüyordu.

Sanayileşme ve devletçilik, 1930’larda ortak bir çizgide buluşmaktadır. Devletçiliğin öyküsü bu buluşma ile yazılıyor.

Sovyetler Birliği’nin planlı bir ekonomi politikası ile sanayileşme alanında hızlı bir gelişme sağlaması ve daha da önemlisi, ekonomik bunalımla karşılaşmadan bu gelişmesini sürdürmesi, Türkiye yöneticisi kesimce, Kurtuluş Savaşi yıllarında başlayan yakınlaşma sonucu ilgi ile izleniyordu.

1933’den sonra, devlet ilk sanayi kuruluşlarını gerçekleştirmeye başlar. Bu işin ilk adımı, İsmet Paşa’nın 1932 Mayısında Sovyetlere gitmesi ve orada bir anlaşmaya varmasıdır. Sovyetler Türkiye’nin sanayileşme hareketi için kredi açacak, teknik destek sağlayacaktır. Orada, 1929’dan sonra hızlı sanayileşmeyi sağlayan ilk beş yıllık plan yürütülmekte ve başarılı olmaktadır[11].

Gümrük duvarları ile iç Pazarı korumak ve yabancı sanayilere karşi yerli sanayini boy atmasının önemli koşullarından biri, 1929’dan sonra elde edilmişti. Bu tarihte, Lozan Anlaşmasının gümrüklerle ilgili kısıtlayıcı maddeleri hükümsüz kalıyordu. Bu da Türkiye’nin istediği tür gümrük politikaları uygulamasını olanaklı kılıyordu.

B – DEVLETÇİLİK UYGULAMASI

1929’un para krizinin ardından, iktisadi hayattaki sarsıntıya karşı ilk tedbirler alınmıştır. Bu tedbirler ekonomiyi kapatmak ve dış pazara bağımlılığını asgariye indirmek amacına yöneliktir[12].

Önlemler iki amaca yöneliktir:

1 – Kamu harcamalarını gelirlere uygun olarak dengelemek,

2 – İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak.

A – Devletçi Sanayileşme

1930-39 döneminde iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özelliği vardır: Korumacılık ve Devletçilik. İktisat politikalarının yöneldiği amaç ve elde edilen sonuçlar bakımından ise bu yılları bir ilk sanayileşme dönemi olarak nitelendirmek uygundur. Bu yıllarda dünya ekonomisi büyük bunalım içine sürüklenirken Türkiye ekonomisinin dışa kapanarak ve devlet eli ile bir sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir.

Devletçilik uygulamasının somut düzeyde başlangıcı, özü, 1930’ların başında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nın benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Bu durumda devletçilik uygulamasının kesin olarak, ekonomik gelişmede sanayi öncelik veren bir nitelik taşıdığı söylenebilir.

Dönemin devletçilik politikası, “bireyin tek başına yapamayacağı işlerin devlet tarafından gerçekleştirilmesi” biçiminde tarif edilmiştir.

Devletçilik politikası ile 1930’lu yıllarda, ithal ikamesi yolu ile sanayileşme yolunda önemli yol alınmış ve belirli bir miktarda sermaye birikimi sağlanmıştır.

Devletçilik politikasının temeli, 1932 yılında Temmuz ayında bir hafta içinde kabul edilen ve devlete iktisadi konularda önemli yetkiler veren, radikal içerikli kanunların yasalaşması ile oluştu.

Devletçilik, 1935’den itibaren, Cumhuriyet Halk Fıkrasının programına, 1937 tarihinden itibaren de Anayasaya girdi.

Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( BBYSP )’nin başlıca amacı şunlardır :

  • Yerel yada bölgesel tarımsal üretim ve doğal kaynaklara dayalı sanayi üretim birimleri kurulması,
  • Özellikle dışalım konusunda olan temel tüketim mallarının yerli üretime ( başta dokuma  sanayine ) öncelik verilmesi
  • Sanayi kuruluşlarının “yerlerinin” hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması, kurulacak olan 20 adet fabrikayı dengeli bir biçimde ülke geneline dağıtmak,
  • BBYSP ile kurulması tasarlanan fabrikaların sektör ve alt-sektörlere dağılımı şu şekildedir:
    • Tekstil ( pamuk, kendir, yün )
    • Maden İşleme ( demir-çelik, kömür, bakır, kükürt )
    • Kağıt
    • Kimya ( yapay ipek, fosforik asit, klor, süperfosfat, gülyağı)
    • Taş, Toprak ( cam, çimento, porselen, şişe )

Plan ilk başta 45 milyon TL’lık bir yatırım öngörür. Yatırımın üçte birinin faizsiz, Türk parası, daha doğru bir deyişle Türk malı ile ödenecek “Sovyet Kredisi” ile sağlanmasında anlaşıldı. Sovyet makina ve teknsiyenleri ile Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları kuruldu. Kayseri fabrikası, zamanında Türkiye’nin çevresindeki en büyük tekstil fabrikası oldu[13].

Yatırımın küçük bir bölümü, İş Bankası aracılığı ile özel kesimden sağlanmıştır.Bu katkı Keçiborlu ve daha sonra Etibank’a aktarılan kaynaklardır.

Yatırım tutarının % 36’sı tektil sektörüne, % 23’ü çelik sanayine dönük yatırımlar aktarılmıştır.

BBYSP uygulamasına 1934 yılı başında başlandı. Uygulamanın başarı ile yürümesi üzerine 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( İBYSP ) hazırlıklarına girişildi. İBYSP, ilk planın aksine ara ve yatırım malları üretimine öncelik veriyor ayrıca elektrik, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeyi dikakte alıyordu. İBYSP’nin bir bakıma “kendine yeterlilik” ilkesine önem verdiği ve BBYSP’nın doğal olarak bir uzatısı olduğu söylenebilir. Ancak II. Dünya Savaşı nedeni ile uygulanamadı.

1934’ün sanayileşme yılı oluşundan sonra 1935’de devletçilik yılı olmuştur. Devletçiliğin ne olduğu ve ne olmadığı, 1935’den sonra sık sık vurgulanacaktır. İktisat Vekili Celal Bayar’ın, 1936’daki sözleri şöyle[14]: “Bizler istihale ( değişme ) devri geçiriyoruz. Liberalizme – dilim dahi dönmüyor, bu kelime bana o kadar yabancı geliyor – yıkaraktan, memleketimizde güdümlü bir ekonominin esaslarını kurmak istiyoruz”.

Sanayi alanında en önemli gelişme dokuma ( tekstil ) sanayinde sağlandı. 1930’ların sonunda, yerli üretim talebi % 80 gibi bir bölümünü karşılayacak düzeydeydi. Kurulan dört ana üretim birimi, 1935’den sonra şeker ithalatını sona erdirecek düzeyde üretim yapmaktaydı. Çimento üretimi, özel girişimlerin kamulaştırılması ( 1938 ) ve yeni işletmeler kurulması sonucu, 1927’de yılda 14,4 bir tondan, 1935’de 220 bin tona yükseldi. İç talep fazlası 90 bin ton ihraç edildi.

Madencilik ve sanayi üretim değerinin % 90’dan fazlasını sağlayan bölümü Teşvik Yasası’ndan yararlanmıştır. Teşvik yasası uygulamasında kamu – özel ayrımı olmadığını, teşvikten her iki kesimin de yararlandığını belirtelim.

1932 -39 arasında imalat sanayi üretimi iki katına çıktı.

B – Tarım

1930’lu yıllar Türkiye’sinde milli gelirin büyük  bir kesimi tarımda yaratılıyor, emeğin büyük kesimi yine tarımda istihdam ediliyor ve nüfusun büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyordu.

1928 yılında yaşanan şiddetli kuraklık tarımda köklü değişiklikler yapılmasını zorumlu hale getirdi. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun öncülüğünde bir kadro tarımsal politikakayı yönlendirmek amacı ile “Dönüm” dergisini yayınlıyordu.

Yaşanmakta olan ekonomik bunalım Türkiye’yi izlemeye yönettiği ekonomik politikalar tarımda üç ayrı işlevi yerine getirmesini bekliyordu[15]:

  • “Milli İaşeyi ( yiyecek )” sağlamak,
  • Milli sanayi hal ve istikbalindeki ihtiyaçları ölçüsünde gerekli hammaddelerle beslemek,
  • İhracatı çoğaltarak bu sanayi kalkınmasının gerektirdiği dışparayı sağlamak.

Devletçilik döneminde ilk iki işlev “kendimize yeterli ziraat” diye formüle ediliyordu.

1930’larda Türkiye’nin tarımda kıt kaynağının toprak değil emek ve sermaye olduğuna dikkati çeken İ. Tekeli ve S. İlkin, bu durumda tarımsal üretimi artırmanın en az maliyetli yolunun fazla yatırım yapmadan yeni toprakları üretime açmaktan, ekstansif ( yaygın ) tarıma ağırlık vermekten geçtiğini belirliyorlar.

1930’lu yıllarda Türkiye topraklarının % 10,9’u tarla arazisi, % 2,6’sı bağ ve bahçe, % 13,1’i orman ve çalılık, % 27,3’ü tarıma elverişsiz arazi olarak hesaplanıyordu.

Tarımsal eğitim kurumları yönünde köklü değişiklikler bu döneme rastlar. Devletçilik uygulama döneminde ve bunu izleyen yıllarda toprak mülkiyeti ile ilgili bir yasal düzenleme görülmez. Daha çok devletin elinde bulunan miri toprakların, topraksız köylüye ve göçmenlere dağıtımı devam etmiştir.

Ülke topraklarının toplamı içinde işlenen alan oranı yükseldi: 1927’de yalnız % 4,86 olan oran, 1934’de % 10,2’ye ve 1940’da da % 12,25’e çıkmıştır.

Tarımsal krediler 1934-39 döneminde % 30 artmıştır.

Tarım alanında önemli bir gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankası’na bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi ( TMO ) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişledi.

C – Madencilik ve Enerji

Madencilik akanında kamu girişimciliği, uygulamada 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA ) ve Etibank’ın kurulması ile somutlaştı. MTA maden arama, bunlarla ilgili jeolojik ve jeofizik araştırmalar yapma, labaratuvarlar kurma ve personel eğitimi sağlama gibi işlevleri üstleniyordu. Etibank’da madenlerin işletilmesi, bununla ilgili her türlü işleme, alım-satım, ruhsat ve benzeri faaliyetleri yürütecek, ek olarak normal bankacılık işlemleri yapacaktı.

Madencilik o yılların da temel sorunu üretim sonrası madeni zenginleştirme ve işleme faaliyetlerinin geliştirilememesi ve başta krom olmak üzere dışarıya işlenmeden satılmalarıdır.

Etibank, elektrik enerjisi üretimi, ulaştırma ve dağıtımı ile ilgili tüm faaliyetleri yürütecekti. Ayrıca, elektrik enerjisi üretimi, kullanımı ile ilgili malzemeyi ve makinaları üretecekti. Bu düzenlemelere karşın, elektrik enerjisi üretimi, dönem boyunca yerel düzeyde ve çok sınırlı kaldı. İlgili işletme yada  kent, kendi elektriğini üretiyor ve kullanımını düzenliyordu. Bu durum enerji maliyetini yükseltiyordu.

D – Dış Ticaret

Dünya bunalımı sonucunda, dünya ekonomisinin aldığı iktisadi tadbirler ile Türkiye’nin dış ticaret hadlerinde önemli değişmeler ortaya çıkmıştır. Bunalımın etkileri iki yönlüdür[16].

Birincisi, bunalım Türkiye’nin ihraç ürünlerine olan talebin daralmasına neden olmuş, bunun sonucunda tarımsal ürenlerin fiyatları, ülke içinde ve dışında önemli ölçüde düşmüştür. Bu yolla Türkiye’nin ihracat gelirlerinin düşmesi ise bunalımdan birinci derecede bağlı kesimlerin etkilenmesine neden olmuştur. Diğer bir deyiş ile bunalımın ülke içinde uzantısı, Latin Amerika’da olduğu gibi, ihracata dönük egemen sınıfların bunalıma düşmesi biçiminde olmuştur.

İkinci olarak, bunalım Türkiye’nin un, şeker ve dokuma gibi en temel tüketim maddelerini bile ithal ettiği dikkate alınır ise, bunalımın toplumun tümünün kendini yeniden eritmesini tehdit edecek bir niteliğe sahip olduğu anlaşılır. Türkiye’de bunalım ortamında sanayi sermaye birikimi gereği ortaya çıktığında, bunu üstlenecek bir sanayi burjuvazisinin henüz var olmayışı, devletçiliği zorumlu kılmıştır.

Sanayinin neden gerekli olduğu ise bunalımın yukarıda değinilen iki yönlü etkisi arasında anlaşılabilir. Ülke içinde başlatılacak bir sermeye birikimi, geleneksel ihraç ürünlerine yitirdikleri pazarı yeniden yaratırken, geleneksel ithalatın da ikemasını sağlayacaktır.

Dış ticaret politikasının başlıca amacı ticaret açığından kaçınmaktır. Bu amaca ulaşılması için dış ticaret büyük ölçüde ikili anlaşmalarla yürütülmüştür, başta Almanya olmak üzere bir çok ülke ilekliring anlaşmaları yapılmış, ihracata karşılık ithalat yaklaşımı uygulanmıştır. Bu alanda düzenlemeler 1934’de kurulan Dış Ticaret Ofisi aracılığı ile yürütülmüş, ayrıca 1936’dansonra dış ticaret bütçeleri hazırlanması yoluna gidilmiştir.

Dış ticaretin 1937’de kliring anlaşmalarından kurtarılarak daha serbest olması yönündeki girişimler 1938’de dış ticaretin açık vermesiüzerine terkedilmiş, yeniden sınırlamalar getirilmiştir. İzlenen politika sonucu, dış ticaret 1938 yılı bir tarafa bırakılır ise sürekli fazla vermiştir. Bu fazlalık altın ve döviz stoklarının artışına yol açtı. Altın stoku, 1932-45 döneminde 14,5 tondan 210,8 tona yükseldi.

E – Ulusal Üretim

Savaş yıllarına kadar ulusal gelirin, 1935’deki % 2,4 azalma bir tarafa bırakılırsa, sabit fiyatlarla sürekli arttığı görülmektedir. Yıllık ortalama % 9’a ulaşan hızlı büyümenin, özellikle sanayi kesimindeki gelişmeden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Para değerinin sabit tutulduğu 1923-38 arasındaki dönemde, yıllık ortalama % 6 oranında oldukça yüksek bir ekonomik büyüme hızı elde edilebilmiştir[17]. Ekonomi savaş öncesinde hızla büyümüş bu büyüme sanayileşmenin etkisi ile olmuştur.

Bu gelişmeninm etkisi ile sanayinin toplam gelirdeki payı 1933’de % 16,7, 1939’da % 18’e yükselmiştir, tarım kesiminin payı 1933’de % 37.2’den 1939’da % 39,6’ya yükselmiştir.

1930-39 yılları, Türkiye’nin sanayileşme doğrultusunda ilk ciddi adımlarını attığı yıllar olarak nitelilendirilmelidir. Gerçi sanayileşme her şeyden önce yaygın tüketim mallarının ülke içinde üretilmesi yönünde gerçekleşmiş, bu dönem son bulduğunda Türkiye artık “üç beyazlar”ı yani un, şeker ve dokumayı kural olarak yerli üretim ile sağlıyordu. Bu gelişme esas olarak küçük sanayiye ( tekstik – gıda sanayine ) dayalı bir gelişmedir. Ancak, bu doğrultuda zorumlu ilk adım atılmadan herhangi bir sanayileşme sürecinin başlayabilmesi esasen söz konusu değildir. Üstelik yatırım malı ve ara mal üreten modern sanayi kollarının ilk kuruluş yılları da devletçilik dönemine rastlar. Makina ve teçhizat yatırımlarındaki ortalama yıllık artış % 10 dolaylarındadır[18].

1928 -29 üretim ortalaması 1938-39 ortalaması ile karşılaştırıldığında, dönem boyunca buğday üretiminin % 94, tütünün % 56, şeker pancarının ise % 754 arttığını, ihracattan iç piyasaya yönelen pamuk üretiminin ise % 8 dolaylarında gerilediğini gözlüyoruz.

F – Toplumsal Gelişmeler

Yeni devletin temelinde yatan ideoloji, Cumhuriyet kuruluşundan oldukça sonra, 1930’larda tutarlı bir biçimde ortaya kondu. CHP’nin 6 oku ile simgelenen bu ideoloji, üst yapı olarak, çağdaş, laik, ulusal, demokratik bir devlet anlayışını içeriyordu. Alt yapı açısından öngörülen çözüm ise kapitalist ilişkilerin devlet eli ile genişletilmesiydi[19].

Devletçilik uygulaması ve onu izleyen savaş yılları, toplumsal alanda önemli değişimlere tanıklık etmiştir. Daha önceki dönemlerden başlayan eğitim ve öğretim alanındaki genişleyici politika yeni boyutlar kazanarak sürmüştür. Buna karşılık işçi hakları ve genel olarak hak ve özgürlükler alanında sınırlayıcı uygulama varlığını sürdürmüştür. Toplumsal hareketlilik sınırlı kalmış, nüfus kır-kent ayırımında önemli bir değişiklik olmamıştır.

Nüfusun 1935’de % 16,6’sı nüfusu 10 binden fazla olan yerlerde yaşamaktaydı. Nüfusumuz 16,2 milyondu. Nüfus açısından önemli gelişme okur- yazar oranının 1935’de % 20,4’den 1945’de % 30,2’ye yükselmesidir.

1935-45 döneminde ilkokul sayısı % 100’den fazla artmıştır. Artışın büyük bölümü köy okulları alanındadır. Orta dereceli meslek ve teknik okullardaki öğrenci sayısı 1935-36 ders yılında 9,2 binden, 1945-46 ders yılında 54,2 bin’e yükselmiştir. Aynı dönemde yüksekokul ve üniversitedeki öğrenci sayısı % 165 artmıştır.

1936’da Çifteler’de Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapılarak, ilk “Eğitim Kursu” açıldı iyi sonuçlar alınınca sayıları hızla çoğaltıldı. Eğitmen kurslarının hazırladığı ortamda önce Kızılçullu ve Çifteler’de sonrada Kepirtepe ve Gölköy’de “Köy Öğretmen Okulları” kuruldu.

İsmail Hakkı Tonguç, yapıları oldukça bize benzeyen köy eğitimi konularını çözmüş olan Avrupa ülkelerinde – 2 ay süre- bir inceleme gezisi yapar. 1939’da toplanan Birinci Maarif Şurası, ilköğretim konularını da inceleyerek kararlara vardı. Bütün bunların sonunda, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında, 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı “Köy Enstitüleri ve Köye Lizumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu” çıkarıldı bunu 4274 sayılı “Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu” izledi. Bütün yurdu kapsayacak şekilde 14 Köy Enstitüsü açıldı, sonradan sayıları 21 oldu[20].

Daha önce tek biçimde birleştirilen eğitim iki işlevi birlikte yürütmeyi amaçlıyordu:

  • Olabildiğince çok sayıda kişiyi okur – yazar duruma getirmek ve bu yolla çağdaş yaşam biçimlerini yaygınlaştırmak.
  • Ekonomik toplumsal gelişmenin gerektirdiği nitelikte işgücü sağlamak.

1938’de çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile din, mezhep ve tarikata dayanan cemiyetler kurulması kanunsuz sayılmıştır. Niyazi Berkes’e göre[21], Cumhuriyet dönemi çağdaşlaşma gidişinin yönü dil, anlam, düşün ve kültür devrimi diyeceğimiz aşamasını açtı. 1925-1934 arasında çağdaşçı alan sayılabilecek sosyal alan ile ilgili değişiklikler birbirini izledi.

Toplumsal alandaki önemli değişikliklerden biri ( 08.06.1936 tarih, 3008 sayılı ) İş yasasının çıkarılmasıdır. Yasa haftalık çalışma süresini 48 saat olarak saptıyordu. Sendika kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev gibi hakları benimsemiyor, iş uyuşmazlıklarının çözümünde “zorumlu hakem” düzenlemesini öngörüyordu. Kadınları ve 16 yaşından küçük olanların çalışma koşulları ile ilgili olarak sınırlamalar getiren Yasa yalnız 10 ve daha fazla kişi çalıştıran yerlerde uygulanabilecekti. Bu durumda, sanayide çalışanların ancak küçük bir bölümü Yasa kapsamına girecekti. Yasanın iş güvenliği ve tolumsal güvenlik alanındaki hükümleri 1940’ların ikinci yarısına kadar uygulama alanı bulamadı.

Doğu’da patlak veren ayaklanmaların bastırılması sırasında 12 Mart 1925’de çıkarılan   Takrir-i Sükun Kanunu ile sendikacılık uzun bir süre fiilen ortadan kadırıldı. İncelenen dönemde, Soma – Bandırma Demiryolları grevi, tütün işçileri grevi ve bunların peşinden 1928 Haziran ayında çıkan İstanbul Tranvay İşçilerinin grevi, Adana Demiryolları işçileri grevi, İstanbul Liman işçileri grevi hariç tutulursa, sendikacılık hareketi olarak önem taşıyan bir olaydan söz edilemez.

İncelenen dönemde işsizlik durumu ilginç özellikler taşımaktadır. Sanayi işletmelerinin sürekli işçi bulmakta zorlandığı, niteliki işgücü eksikliği kendini göstermektedir.

Dönem boyunca, kurumsal yenileşme sürdürülmüş ve bunu sanayileşme yönündeki devletçi girişim izlemiştir. Ancak bu gelişme geleneksel kırsal toplumsal yapının çözülmesine yetmemiştir. Kurumsal yenileşme hareketliliği ile toplumsal durağanlık iç içedir.

Devletçiliğin salt bir iktisadi kalkınma stratejisinden farklı olarak, bir toplumsal – iktisadi ve siyasal örgütlenme olarak kavrayan “Kadrocular”dır.  [22].

Kadro çizgisi, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde sınıf farklılaşmasının belirgin olmadığı, temel çelişkinin sanayileşmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasında olduğu, siyasal bağımsızlığını kazanması ile devletin aydın kesimlerin, belirli kadroların öncülüğünde ekonomik gelişmeyi sağlayabileceği gibi görüşlere dayanır.

  • Aralık 1934’de Türk kadınına seçme – seçilme hakkı verildi.

Kemalist ideoloji[23], iktisadi, kültürel ve siyasal yönleri ile bir bütün olarak Batı uygarlığı standartına göre kavranan “Muasır Medeniyeti” devlet eli ile gerçekleştirmeye yönelmiştir.  Bu çerçevede devlet, hem iktisadi kalkınmayı sağlayacak, hem Türk halkına batılı normlara uygun bir kültür verilmesi görevini üstlenecek, hem de siyasi, fikri düzenleme görevini yerine getirecektir

Erol TAŞDELEN-Ekonomist     www.bankavitrini.com

DİPNOTLAR ________________________________________________

[1]   Değişik ülkelerin buhrana karşı izlediği politikaların ayrıntıları için bknz: Joseph. A.Schumpeter; 1939, Business Cycles ( II cilt), New York; F. Somary, 1932, Buhranın Dönümü ( Çev. Muhsin Etem ), İstanbul.

[2]  Ulusal paranın değerinin yükselmesi sonucu mal ve hizmetlerin fiyatlarının düşmesidir.

[3]   İ. Cem, 1969, 1929 Dünya Bunalımı: “Diktatörlüğün Kuruluşu ve 2. Dünya Savaşi”, Cumhuriyet, sayı: 15682.

[4]   Guy, CAIRE, 1988,  “İktisat Dergisi”, İFMC, sayı: 280.

[5]  A. Işıklı, 1987 “Bir Başka İktisat”, Alan Yay. 2. Baskı,

[6]  T.Parla, 1989, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim Yay. İstanbul

[7]  Ç. Keyder, 1989, Türkiey’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay. İstanbul.

[8]  K. Boratav, 1982, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yay. Ankara.

[9] Türkiye’nin elini kolunu bağlayan önemli maddeler şöyledir: Madde 1: Türkiye adı geçen ülkelerden ( İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan ) ithal edeceği maddelere 1 Eylül 1916 tarihli Osmanlı gümrük tarifnamesini uygulayacak. Madde 2 : 1 Eylül 1916 tarihli gümrük tarifnamesinin bugünkü değeri alınırken ölçü olarak, Türk Lirasının İngiliz Sterlini karşısındaki değer kaybı ölçü alınacak. Madder 3 :  Birkaç istisnai durum dışında Türkiye 5 yıl boyunca, ithalat ve ihracatını koruma altına alacak bütün önlemlerden vazgeçecek.

[10]  Y. Kepenek; 1987, Türkiye Ekonomisi, Teori Yay.

[11] B. Kuruç; 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yay. Ankara

[12] Ç.Kayder; 1989, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim yay. İstanbul.

[13]  Y. Küçük; 1985, Planlama, Kalkınma ve Türkiye” Tekin yay.  İstanbul

[14] B. Kuruç, 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilge Yay. Ankara

[15]  Ş.Pamuk – Z.Toprak; 1988, Türkiye’de Tarımsal Yapılar 1923 -2000” Yurt yay. Ankara

[16] H. Gülalp, 1983, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri”, Yurt yay. Ankara.

[17]  Cumhuriyet, 14.06.1988, sayı: 22920

[18] K. Boratav, 1988, Türkiye İktisat Tarihi 1908 – 1985, Gerçek Yay.

[19]  E. Kongar, 1985, Toplumsal Gelişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Remzi Yay. İstanbul.

[20] S. Tanilli, 1988, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?, Amaç Yay. İstanbul;  M. Başaran, 1990, Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri, Çağdaş Yay.

[21] N. Berkes,  Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu- Batı Yay. İstanbul.

[22] “Kadro” dregisi Ocak 1932- Ocak 1935 yılları arasında yayınlanmıştır. Kadro hareketini oluşturanlar : Ş.S. Aydemir ( 1897-1976 ), V.N. Tör ( 1897-1985 ), İ.H. Tökin ( 1902 – ? ),B.A. Belge ( 1899-1967 ), Y.K. Karaosmanoğlu ( 1899- 1974 ). Daha yeniş bilgi için bknz. M. Yanardağ, 1988, Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi, Yalçın Yay.

[23] L. Köker; 1990, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İletişim Yay.

*****************************

ATATÜRK DÖNEMİ KURULAN KURUM VE KURULUŞLAR

1920 – Anadolu Ajansı.
1923 – Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu.
1923 – Türkiye Şeker Fabrikaları.
1923 – Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş.
1924 – Gölcük Tersanesi.
1924 – Devlet Demiryolları.
1924 – TC Ziraat Bankası A.Ş. (Ziraat Zankası’nın şirketleşmesi)
1924 – Türkiye İş Bankası.
1924 – Türk Kadınlar Birliği.
1924 – Cumhurbaşkanlığı Orkestrası.
1924 – Türkiye Tütüncüler Bankası.
1924 – Anadolu Sigorta.
1924 – Bursa Karacabey Harası.
1924 – Topkapı Sarayı müzesi.
1924 – Cumhuriyet Gazetesi
1925 – Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti).
1925 – İstanbul Liman İşleri İnhisarı.
1925 – Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü.
1925 – İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.
1925 – Gazi Orman Çiftliği.
1925 – Eskişehir Cer Atölyeleri.
1925 – Sanayi ve Maadin Bankası.1925 – Adana Mensucat Fabrikası.
1925 – Adana ve Bergama Müzeleri.
1926 – Türk Telsiz Telefon Şirketi.
1926 – Eskişehir Uçak Bakım işletmesi.
1929 – Alpullu Şeker Fabrikası.
1926 – İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk Haddehane.
1926 – Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri.
1926 – Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri.
1926 – Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı.
1926 – Bakırköy Çimento Fabrikası.
1926 – Uşak Şeker Fabrikası.
1926 – Devlet İstatistik Enstitüsü.
1927 – Bünyan Dokuma Fabrikası.
1927 – Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü.
1927 – Ankara – Kayseri demiryolu.
1927 – Emlak ve Eytam Bankası.
1927 – Samsun – Havza – Amasya demiryolları.
1927 – Bursa Dokumacılık Fabrikası.
1927 – Eskişehir Bankası.
1927 – Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi.
1927 – Köy Öğretmen Okulları.
1927 – İzmir Müzesi.
1928 – Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alınması.
1928 – Ankara Çimento Fabrikası.
1928 – Ankara Numune Hastanesi.
1928 – Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü.
1928 – Türk Eğitim Derneği (TED).
1928 – İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası.
1928 – Amasya – Zile demiryolu.
1928 – Malatya Elektrik Santralı.
1928 – Kütahya – Tavşanlı Demiryolu.
1928 – İstanbul’da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı’da tramvay hatları tesisi.
1928 – Ankara Palas oteli.
1928 – Gaziantep Mensucat Fabrikası.
1929 – Mersin- Adana demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1929 – Ayancık Kereste Fabrikası.
1929 – Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı.
1929 – Fatih-Edirnekapı tramvay hattı.
1929 – Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1929 – Haydarpaşa Limanı’nın yabancılardan satın alınması.

1929 – Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları.
1929 – Paşabahçe Rakı ve ispirto Fabrikası.
1930 – Ankara – Sivas Demiryolu Hattı.
1930 – Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası.
1930 – Ankara Ziraat Enstitüsü.
1930 – Kayseri – Şarkışla demiryolu.
1930 – Ankara Etnografya Müzesi.
1931 – Bursa- Mudanya demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1931 – Gölbaşı – Malatya demiryolu.
1931 – Bölge Sanat Okulları.
1931 – Tekel Genel Müdürlüğü.
1931 – Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.
1931 – Türk Tarih Kurumu.
1932 – Devlet Sanayi Ofisi.
1932 – Samsun- Sivas demiryolu.
1932 – Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası.
1932 – izmir Rıhtım işletmesi’nin yabancılardan satın alınması.
1932 – Türkiye Sanayi Kredi Bankası.
1932 – Kütahya – Balıkesir demiryolu.
1932 – Ulukışla – Niğde demiryolu.
1932 – Halkevleri.
1932 – Türk Dil Kurumu.
1933 – Eskişehir Şeker Fabrikası.
1933 – Sümerbank.1933 – Adana-Fevzipaşa demiryolu.
1933 – Ulukışla – Kayseri demiryolu.
1933 – İller Bankası.
1933 – İstanbul Üniversitesi.
1933 – Zonguldak Yatırım Bankası
1933 – Kayseri Milli iktisat Bankası.
1933 – Samsun- Çarşamba demiryolu hattının yabancılardan satın alınması.
1933 – Halk Bankası.
1933 – Yüksek Ziraat Enstitüsü.
1934 – Bandırma- Menemen- Manisa demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Keçiborlu Kükürt Fabrikası.
1934 – Turhal Şeker Fabrikası.
1934 – Isparta Gülyağı Fabrikası.
1934 – Basmane (izmir) – Afyon demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası.
1934 – Bursa Süttozu Fabrikası.
1934 – Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası.
1935 – Aydın Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1935 – Amortisman Sandığı.
1935 – MTA Enstitüsü.
1935 – ETiBANK.
1935 – ETiMADEN.
1935 – Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.
1935 – Türkkuşu.
1935 – İstanbul Rıhtım Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1935 – Ankara troleybüs hattı.
1935 – Fevzipaşa – Ergani – Diyarbakır demiryolları.
1935 – Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası.
1935 – Elektrik işleri etüt idaresi.
1935 – Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası.
1935 – Afyon – Isparta demiryolu.
1935 – Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası.
1935 – Ankara Mamak Gaz Maskesi Fabrikası.
1935 – Ayasofya müzesi.
1935 – Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi.
1936 – Ankara Çubuk Barajı.
1936 – Ankara Devlet Konservatuarı.
1936 – Edirne-Sirkeci Şark Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1936 – Haydarpaşa Numune Hastanesi.
1936 – Sümerbank Malatya iplik ve Bez Fabrikası.
1936 – İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası.
1936 – Elazığ Şark Kromları işletmesi.
1936 – İzmir Enternasyonal Fuarı.
1936 – İzmir Havagazı Şirketinin yabancılardan satın alınması.
1936 – İstanbul Telefon Şirketinin yabancılardan satın alınması
1937 – Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası.
1937 – Kozlu Kömür işletmelerinin yabancılardan satın alınması.
1937 – Çatalağzı – Zonguldak demiryolu.
1937 – İstanbul Resim Heykel Müzesi.
1937 – Ankara Bira Fabrikası.
1937 – Toprakkale – iskenderun demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1937 – Ankara Motorlu Tayyarecilik Okulu.
1937 – Urfa Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği.
1937 – Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası.
1937 – Denizbank.
1937 – İstanbul ve Trakya Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1937 – Diyarbakır – Cizre Demiryolu.
1937 – Yozgat Termo-Elektrik Santralı.
1938 – Gemlik Suni ipek Fabrikası.

1938 – İzmir Telefon Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Ankara Radyoevi.
1938 – Divriği Demir Madenleri.
1938 – Bursa Merinos Fabrikası.
1938 – Murgul Bakır işletmeleri’nin satın alınması.
1938 – Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü.
1938 – Eskişehir ispirto Fabrikası.
1938 – İstanbul Elektrik Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO).
1938 – Sivas – Erzincan demiryolu.
1938 – Fiskobirlik.

************************************

 

Okumaya devam et

EKONOMİ

Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.

Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.

Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?

Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.

Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar

Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.

Sıra Kurum Faaliyet alanı Tahakkuk eden vergi
1 T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Bankacılık 70,39 milyar TL
3 Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. Bankacılık 22,91 milyar TL
4 Türkiye Garanti Bankası A.Ş. Bankacılık 20,08 milyar TL
6 QNB Bank A.Ş. Bankacılık 10,19 milyar TL
7 LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. Perakende 10,18 milyar TL
8 Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 10,08 milyar TL
9 Citibank A.Ş. Bankacılık 7,68 milyar TL
10 Allianz Sigorta A.Ş. Sigorta 7,61 milyar TL
11 Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 7,57 milyar TL
12 Türkiye Sigorta A.Ş. Sigorta 7,53 milyar TL
13 Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. Telekomünikasyon 7,47 milyar TL
14 Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. Sanayi / tüketim ürünleri 7,19 milyar TL
15 BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. Perakende 7,07 milyar TL
16 Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 6,99 milyar TL
17 Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 6,56 milyar TL
18 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. Sigorta 5,86 milyar TL
19 Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Madencilik / kimya 5,70 milyar TL
20 Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Sermaye piyasaları 5,54 milyar TL
21 İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. Yatırım bankacılığı 4,97 milyar TL
22 Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Denizcilik 4,92 milyar TL
23 DenizBank A.Ş. Bankacılık 4,81 milyar TL
24 Mercedes-Benz Türk A.Ş. Otomotiv 4,75 milyar TL
25 Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Enerji 4,33 milyar TL
26 ITX Türkiye Perakende / tekstil 4,25 milyar TL
27 Philip Morris Tütün Mamulleri Tütün sanayi 4,23 milyar TL
28 AXA Sigorta A.Ş. Sigorta 4,17 milyar TL
31 Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. Bankacılık 3,98 milyar TL
32 Türk Ekonomi Bankası A.Ş. Bankacılık 3,92 milyar TL
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.

Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.

İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.

Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.

Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici

Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.

İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.

Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.

Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.

Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.

Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri

Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.

Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:

Banka açısından:

Kredi faizi

Faiz geliri

Bankacılık kârı

Vergilendirilebilir kazanç

Yüksek kurumlar vergisi

Sanayici açısından ise:

Kredi faizi

Finansman gideri

Faaliyet kârının erimesi

Net kârın düşmesi

Vergilendirilebilir kazancın azalması

Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.

Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor

Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.

2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.

Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.

Türkiye’nin ekonomik paradoksu

Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.

Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.

Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.

Motor ise üretimdir.

Almanya’da tablo neden farklı?

Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.

Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.

Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.

EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.

Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.

Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.

Almanya’nın ekonomik devleri

Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.

Şirket Ana faaliyet Ekonomideki niteliği
Volkswagen Otomotiv Sanayi / üretim
BMW Otomotiv Sanayi / üretim
Mercedes-Benz Otomotiv Sanayi / üretim
Deutsche Telekom Telekomünikasyon Teknoloji / hizmet
DHL Group Lojistik Lojistik / hizmet
Siemens Elektrik, otomasyon, teknoloji İleri sanayi
E.ON Enerji Enerji altyapısı
BASF Kimya Ağır sanayi / kimya
Bayer İlaç ve kimya İleri teknoloji / sanayi
Daimler Truck Ticari araç Sanayi / üretim

Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.

EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.

Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.

Almanya’nın bankaları nerede?

İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.

Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.

Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.

Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.

Türkiye için alarm veren soru

Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.

Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.

Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.

Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.

İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.

Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.

Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir

Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.

Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.

Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.

Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.

Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?

Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.

Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.

Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.

Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.

Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi

Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.

Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.

İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.

Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.

Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.

Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.

Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.

Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.

İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:


İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan

“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.


İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan

Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:

“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”

İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.

İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:

“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.


TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın

Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:

“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”


TİM Başkanı Mustafa Gültepe

TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.

Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”


MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir

MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.

Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”


DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young

DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.

Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.


TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”

Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.

 

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.