Connect with us

EKONOMİ

Erol TAŞDELEN yazdı: ATATÜRK 1929 EKONOMİ BUNALIMINI NASIL YENDİ?

Yayınlanma:

|

1929 BUNALIMININ OLUŞUMU VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Birinci Dünya Savaşından sonra, dünya iktisadi konjonktüründe olumlu gelişmeler olmuş, 1928 yılına kadar üretin ve sürüm hızla artmıştır. Ancak, 1928-29’da doyum halinin ilk belirtileri başlamıştı. Yiyecek ve hammadde fiyatları düşüşler gösterirken, stoklar artmıştı, yine aynı süreç içinde :

  • İşsiz sayısı Amerika’da 13 milyonu, Almanya’da 6 milyonu, İngiltere’de 2,6 milyonu ve İtalya’da 1 milyonu bulmuştu. Sanayi ülkelerinde ekmeklerini kaybedenlerin sayısı 40 milyonu bulmuştu.
  • 1929 ‘da 100 olan sanayi istihdam endeksi 1932’ye kadar Amerika’da 53,8 Almanya’da 53,3  Fransa’da 71,6  İngiltere’de 83,5 ve İtalya’da 66,9’a kadar inmiştir.
  • Toptan fiyatları, kartelleşme hareketinin sonucu olarak, istihdamdaki daralış oranına kıyasla daha az düşmüştür. Dünya ticareti % 60 daralmıştır.
  • Toptan fiyat endeksi 100 üzerinden ABD’de 68’e, İngiltere’de 67’ye, Almanya’da 70’e, Fransa’da 68’e inmiştir.
  • Menkul kıymetlerdeki düşüş dörtte üçü bulmuştur.
  • Birçok sağlam sayılan işletme iflası birbirini izlemiştir.

1929 bunalımı o dönemin tek planlanmış ekonomisi olan SSCB dışında tüm dünyaya yayılmış, gelişmiş kapitalist dünyayı olduğu kadar azgelişmiş ülkeleri de etkisi altına almıştır. Çesitli ülkelerde uygulamaya konulan, ekonomiyi canlandırmaya yönelik yeni iktisat siyasetlerine ( ABD’de New Deal, Almanya’da Nazilerin silahlanma ve öteki kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi canlandırma siyaseti, Fransa’da Halk Cephesinin aldığı önlemler… vb ) rağmen bu derin bunalım II. Dünya Savaşina kadar sürmüştür.

Dünya ekonomisi farklı bloklara bölünmüştür. ( İngiliz Commonwealth’i, Fransa cevresindeki “altın blok”, ABD – Japonya’nın Pasifikde silah zoruna dayanarak oluşturduğu nüfuz bölgesi …vb). Aynı zamanda şiddetli iç ve dış siyasal / askeri mücadeleler ( Nazizm, Fransa’da Halk Cephesi’ne giden olaylar zinciri, İspanya’da iç savaş ve devrimci duruş, bütün bunların doruğu olarak  II. Dünya Savaşi ) döneme damgasını vurmuştur.

Batı dünyasının ülkeleri bu buhranın etkilerine nasıl karşı koyacaklardı[1]

Bu dönemin iktisat bilimi, dünya ekonomisinin daha önceki kontrol biçimi veya kuramsal yapısına göre gelişmiş politika önerisine dayanıyordu. Oysa dünyanın yeni kuramsal yapısı yeni politika önerilerini gerektiriyordu. Bu yeni öneriler buhran içinde biraz deneme yanılma yolu ile gelişti. İktisat biliminde dönemin yaygın düşüncesi, buhranın önlenmesi için piyasa mekanizmasının gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde kendiliğinden çalısmasını ve uyum yapmasını engelleyen bütün kurumsal engellerin kaldırılması gerektiğini savunmasıdır. Örnegin ulusal düzeyde fiyatların düşmesi halinde ücretler de düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerde düşmelidir. İşgücü piyasasında ücretlerin düşmesini engelleyen kurumlar bulunmamalıdır. Uluslararası düzeyde, her ulus kendi üretimini diğer ülkelerin rekabetine karşı koruyucu tedbirler almamalıdır.

Buhranın ilk yıllarında alınan tedbirler hep bu yerleşmiş inançlar doğrultusunda oldu. Buhranın bütün şiddeti ile hissedildiği 1930 Şubat’ında “Uyumlu Ekonomik Eylem Görüşünde Olan Ön Konferans”, 1927 yılında gümrük duvarlarını indirmek amacı ile toplanan Dünya Ekonomik Konferansının başarılı olmayan çabalarını etkinliğe kavuşturmak için toplandı. Gümrük duvarlarını yükseltmek isteğindeki ülkeler konferansa katılmadı. Katılan 27 ülkeden ise yalnız on biri 1931 Nisan’ından önce gümrüklerini yükselmeye gitmeyeceklerini belirten bir anlaşmayı imzaladılar.

Dünya var olan politik denge içinde ulusalcı karar verme biçimi hakim oluyordu. Fransa ve İtalya 1929’da Avustralya, İspanya, Kanada, ABD 1930’da gümrük duvarlarını yükselttiler. ABD 1930 Mart’ında Smoot – Hawley Kanununu yürürlüğe koyarak buhrana karşı içe dönük bir politika uygulama isteğinde olduğunu belirtiyordu.

1930’larda gümrük duvarlarının hızla yükselişi dünya ticaret hacminin hızla düşmesine neden oluyordu. Bu politikanın yanında her ülkede buhrana karşı bir çözüm olarak bütçe denkliğine önem verilmesi dolayısı ile doğan deflasyonist[2] baskılarda işsizliğin artmasını hızlandırıyordu.

Uygulamanın tüm sonuçları bu dönemdeki iktisat biliminin inançlarına uygun politikaların yetersiz kaldığını açıkca ortaya koyuyordu. Bu sonuçlar ülkedeki geleneksel kuramsal dışında daha radikal önlemler aramayı gerektirdi.

1930 Ocak ayında İngiltere’deki İşçi Partisi hükümetin Keynes’in başkanlığında kurduğu komisyonda, İngiltere’nin ülke içinde yatırımları hızlandırması, ihracata prim vermesi, ithalatın kontrolü ve gümrüklerin yükseltilmesi öneriliyordu.

İngiltere 1930’da yürülüğe koyduğu “konut kanunu” ile sefalet mahallelerinin temizlenmesini teşvik ediyordu. Bu yolla 1931 ile 1933 yılları arasında ülkedeki inşaat faaliyetlerini % 70 artırdı. 21 Eylül 1931’de İngiltere Paranın altın ile eşitliğini kaldırdı.  Paranın değerini % 30 düşürerek İngiliz parası üzerinde dolar ve franka göre yüksek değerlendirilmiş olmasından doğan baskıyı yok etti. Böylece ihracatını artırıcı ve ithalatını azartıcı yönde tedbirler almış oldu. 1932 Şubat’ında İngiltere deflasyonist para politikasını bırakarak, ucuz para politikası uyguladı.

Hoover’in başkanlığında 1932’ye gelen ABD, buhrandan kurtulamamıştı. 1932’deki seçim kampanyasının temel konusu buhrana nasıl çare bulacağı yönünde oldu. Seçin sonunda Roosevelt başkanlığı kazanarak ünlü “New Deal” politikasını uyguladı. Yeniden İnşaa Finansmanı Kurumu ( Reconstruction Finance Corporation) yolu ile bankalara ve sanayiye açılan büyük krediler ve ipotek edilen ev ve çiftlikleri yeniden finanse etmek için ayrılan milyar dolarlar, ABD hükümetini dünyanın en büyük borç veren kurumu haline getirdi.

Dünya bunalımı etkisini hissettirdiği zaman Almanya’da da ileri sürülen çözüm önerileri ABD’de ileri sürülen önerilerin benzeridir.

İtalya’da faşizm 1921 krizinde  yararlanarak iktidara el koymuştu. 1933’te Hitler’in iktidara el koymasına paralel olarak, Avrupa’nın demokrasi geleneği çok güçlü olmayan bütün ülkelerinde diktatörlükler ve faşist rejimlerin kurulmasına yol açtı. Avusturya ( 1933 ), Macaristan ( 1931 ), Yugoslavya ( 1932 ), Bulgaristan ( 1934 ), Litvanya ( 1933 ), Estonya      ( 1934 ), Portakiz ( 1933 ) bu yılların Avrupa’da rejim değişikliği geçiren ülkeleri oldu. İspanya ( 1936 ), Yunanistan ( 1936 ), Romanya ( 1938 ) belirli bir ara ile bu ülkeleri takip etti. Avrupa’da faşizm hakim bir siyasal rejim haline geldi[3].

Latin Amerika ülkeleri ABD’nin çevresini teşkil ediyordu. Bu ülkeler üzerinde ABD’nin kontrolü çok yüksekti. Bu neden ile merkezde doğan buhranın çevre ülkeleri içinde ne tür fırsatlar sağladığı belki de en iyi bu ülkeler üzerinde gözlemlenebilecekti. Brezilya’nın ekonomisi Arjantin’e benzer bir dönüşüm geçiriyor, ihracat yönetimli ekonomik yapısını ithal ikamesine dönük bir sanayileşme ile çesitlendirip kendine daha çok yeterli bir ekonomik yapıya geçiyordu.

KEYNESÇİ EKONOMİK POLİTİKANIN OLUŞUMU

2. Dünya Savaşı’nın arasında yer alan yıllarda dünya kapitalizmi tarihinin en derin ve en uzun bunalımlarından birini yaşamıştır.

Bu büyük bunalım, 19.ncu yüzyıl kapitalizmine özgü kurallara tümü ile bağlı kalmanın artık mümkün olamayacağı ve sistemin ayakta kalması için özü ile belli ölçüde çelişen bazı önlemlerin alınmasının kaçınılmaz olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı.  Bu konuda ne yapılması gerektiğinin açıklanmasında ve anlaşılmasında, İngiliz İktisatçı John Maynard KEYNES ( 1883 – 1946 ) ve ünlü yapıtı “Genel Teori” başlıca rolü oynamıştır.

Keynesciliği şöyle tanımlayabiliriz[4]:

  • Metodolojik bakımdan, söz konusu olan makro – iktisadi bir tahlildir. Toplumsal yeniden üretim sürecinin yapı ve dinamiğinin betimlenmesinde kullanılan büyüklüklere dayanan bu tahlilde dengenin değişik grupların davranışının sonucu olarak ortaya çıkması beklenir. Bu açıdan Keynescilik neo- klasik tahlille bir kopuşu temsil eder.
  • Teorik bakımdan, neo-klasik okulun uyguladığı türden, fiyat kavramları ile yapılan bir tahlilin yerini gelir kavramı ile yapılan bir tahlil alır. Bu anlamda Keynes, ulusal gelirle özdeşlenen efektif talep ile ilgilenir. İstihdam düzeyini son tahlilde belirleyen, ulusal gelirin bölüşümüdür. Keynesci okul, konjonktür dalgalanmaları ile büyüme sorunlarını inceler, vurguyu tasarruf ile yatırımın birbirinden ayrılışına ve özel yatırımların gerçekleşmeyişine koyar.
  • İktisat politikası bakımından Keynes, Kamu harcamalarından ( “deficit spending” ) çarpan olarak yararlanma ve para politikasını (cheap Money ) iktisadi canlanmayı harekete geçirmek için, kullanma düşüncesini savunur yani Keynescilik için her şeyin başında gelen, neo-klasik savunuculuğun yapmak istediği gibi kapitalizmi haklı çıkarmak değildir; onun için önemli olan, kapitalizmi kurtarmaktır. Burada devlete belirleyici yol düşer.

Keynesçi Düşünce[5] bir kısım iktisat kitaplarında çocukların oynadıkları bilye veya aşık türünden oyunlarla benzetme kurularak açıklanır. Bu oyunlarda çocuklardan birinin sürekli kazanması, diğerlerinin de elinde bir şey kalmaması sonucu, oyunun bitirmesi kaçınılmaz olur. Oyunun yeniden başlayabilmesi için sürekli kazananın, kazandıklarından bir kısmını kaybeden arkadaşlarına geri vermesi gerekir. Bunun gibi ekonomik hayatın çöküntüden uzak kalabilmesi için de sürekli kazananların gelirlerinden transfer yolu ile sürekli kaybedenlere satın alma gücü kazandırması gerektirmektedir. Bu işlevin yerine getirilmesinde Keynes, en önemli rolü devlete tanımaktadır. Keynes Pazar ve rekabete dayalı işleyişin devlet karışmadığı sürece ideal dengeye ulaşmasının boş bir hayal olduğunu; tersine, bu durumda iflasların ve işsizliğin, sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünü ortaya koymuştur.

BUNALIM DÖNEMİNDE TÜRKİYE

Yeni Türkiye Cumhuriyeti, uygulayacağı iktisadi politikayı 1923 İzmir İktisat Kongresi‘nde saptamıştır.

İzmir İktisat Kongresi ise I. Dünya Savaşı yıllarındaki karaborsa ve spekülasyon ortamından güçlenerek çıkan ticaret burjuvazisinin istekleri doğrultusunda kararlar almıştır.

Kongrenin amacı yerli burjuvazi yaratma yolunda karar alıp ülkedeki kapitalist gelişmenin ivmesini artırmaktır. Kongrede oluşan genel çizgi, bazı istisnalar dışında, 1932 yılına kadar cumhuriyetin ekonomik politikasına hakim olacaktır. 1920-32 arasında özel sektör eli ile liberal bir politika uygulaması “ liberalizm” olarak anılır. Söz konusu dönemde, devlet cılız Türk burjuvazisine yardım için elinden geleni yaptı. Lehlerine önemli kanunlar çıkardı. Mümkün olan ölçüde krediler verdi. Önemli siparişlerde bulundu. Devlet, girişimcilerin ve esnafın bir ortağı gibi çalıştı. Dönem “liberal” diye anılmasına rağmen, piyasa liberallerin öne sürdüğü gibi “görünmez el” tarafından işletilmiyor, devletin cılız Türk burjuvazisine arka çıkması ile nefes alıyordu.

“Devler tarafından yaratılan burjuvazi” mitosu, İttihatçıların olduğu kadar Kemalistlerin de rehber ideolojisiydi[6].

1929’un para krizi kendini belli edince hükümetin mevcut durum ile başa çıkmak için gerekli idari aygıta ve kontrol araçlarına sahip olmadığı belli oldu. Türk Lirası’nın değer kaybı sırasında yaşanan kargaşa, belli bir istikrar kurmak amacı ile döviz kontrolü yapacak veya piyasaya para sürüp çekecek araçlar ile donatılmış bir merkez bankası olmadığı görülmüştü[7]. Bir Fransız – İngiliz ortaklığı olan Osmanlı Bankası para basma tekelini hala elinde bulunduruyordu. Savaş sırasında İttahat ve Terakki hükümeti bu ayrıcalığa el koymuşsa da 1925’de Osmanlı Bankası’nın imtiyazı yenilenmişti. Hükümet 1930’da döviz işlerini kontrol edip elinde toplamak üzere Merkez Bankası’nı kurdu.

1930’da Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin kurulup faaliyete geçmesi ile  yeni tedbirlerin yönü belli oldu. Bu cemiyetin amaçları tasarrufu teşvik etmek, yerli malların üretimini ve tüketimini özendirmek, ithal malların tüketimini azaltmak ve genel olarak kendisine yeterli ideolojisini yaymaktı.

Dünya buhranı içinde alınan ekonomik önlemlerin Türk ekonomisi üstündeki etkileri şöyle özetlenebilir:

  • Türk parasının değeri dış paralara göre sabit tutulmuştur.
  • Dış ödemeler dengesi sağlanmıştır.
  • Dış ödemeler dengesinin sağlanması için alınan önlemler ithalatı miktar ve değer olarak azaltmıştır.
  • İhracat ise miktar olarak artmasına karşın fiyatlardaki düşüş nedeni ile değer olarak düşmüştür.
  • Ülke dışında ve içinde tarımsal ürün fiyatları hızla düşmüştür.
  • Ülke dışında sanayi ürünleri fiyatlarında düşme olmakla beraber, ülke içinde sabit kalmıştır.
  • Devlet bütçesinde ve harcamalarında, bütçe dengesini sağlayıcı kısıntılar yapılmıştır.

 1930 – 1939 DÖNEMİ: KORUMACI – DEVLETÇİ SANAYİLEŞME

A – Devletçilik Uygulamasının Nedenleri

Toplumsal ve tarihsel etmenlere ek olarak, 1930’ların başında beliren özgül iç ve dış koşullar devletçi uygulamaları zorunlu kılmıştır.

Boratav’a göre; devletçilik öyle özel bir yoldur ki, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine, Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin sağlanmasına ve sistemin biçimlenmesine damgasını vurmuştur[8].

Sosyalist olmayan bir sistemde devlet işletmeciliği, kapitalist mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinden farklı bir ilişkiler sistemi içerir. Bu ilişkilerde işçiler tarafından yaratılan değerler dolaysız olarak kapitaliste ulaşmaz. Siyasi iktidara hakim olan sınıfların bu değerlere el koymaları dolaylı yollardan ve özel ekonomik mekanizmalarla olur. Bu neden ile kapitalist toplumlarda ortaya çıkan yaygın devlet işletmeciliği “devlet kapitalizmi” olarak tanımlamak daha doğrudur. Türkiye gibi, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerdeki devletçilik uygulaması, genellikle “milli burjuva” sınıfı yaratmak ve bu yolla kapitalizmi genişletmek amacına yönelik olmuştur.

a- Devletçi politikaya geçişin iç sebepleri:

  • Sermeye birikiminin yetersizliği,
  • 1920 ile 1932 yıllarının ekonomik sonuçlarının tatmin edici olmaması. Özel kesime öncelik veren sanayileşme politikası temel sanayi tüketim mallarının yerli üretimi bile sağlayamamıştır. İlk on yılın sonuna doğru ekonominin başlıca sektörlerinde üretim ve gerlirler düşmektedir,
  • Bütün tanınan kolaylıklara rağmen, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapmaması,
  • Devletin, “liberal” dönemde, özel kesine tanıdığı haklar ve desteğin istismar edilmesi,
  • Yolsuzluk söylentilerinin yaygınlaşması,
  • Serbest Fırka ( 1930 ) denemesi, geniş halk kitlelerinin ekonomik hoşnutsuzluğunun bir göstergesi olmuştur,
  • Atatürk’ün İktisat Kongresini açış konuşmasında belirttiği “ ekonomik bağımsızlık” ve “hızlı kalkınma” ilkeleri 1930’lara gelindiğinde gerçekleşmemesi,
  • Özel girişim yetersizliği,
  • Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan borçların ödenmesine 1928’den itibaren başlanması,
  • Lozan Antlaşmasının bazı hükümlerinin istenildiği gibi bir gümrük politikası uygulamasını önlemesi[9],

b – Devletçi  politikaya geçişin dış sebepleri

1929 krizi kendini ağır bir şekilde Türkiye’de duyulur olmuştu. Fiyat düşüşleri ( 1929-32 yılları arasında önemli ihraç malları fındığın fiyatı % 73, buğdayın % 63, kuru incirin % 52, tütünün % 50, kuru üzümün % 49, pamuğun ise % 48 düşmüştür ) üretim kapasitesinin çok altında yapılması, işsizlik… vb.

Bunalıma çözüm olarak; hükümetlerin ekonomiye, hükümetlerin ekonomiye, kamu harcamalarını artırarak doğrudan karışması kuramsal düzeyde öngörülüyor ve uygulama da bu yönde gelişiyordu.

O yıllarda görülen bunalım, aşırı liberal ekonomi yanlılarını bile, piyasa mekanizması konusunda kuşkuya düşürmüştü. Kapitalist ekonomiler bunalımdan çıkış için hükümetlerin daha etkin rol oynamasını benimserken, aynı sürecin Türkiye’de farklı nitelikte de olsa, ortaya çıkmaması düşünülemezdi[10].

Türkiye’nin yönetici kadroları, uygulanan “liberal”  politikanın geleceğinden endişelenmeye başlamışlardı. Çünkü, yeryüzündeki aynı uygulama içindeki ülkelerin durumu kriz nedeni ile hiç de parlak görülmüyordu.

Sanayileşme ve devletçilik, 1930’larda ortak bir çizgide buluşmaktadır. Devletçiliğin öyküsü bu buluşma ile yazılıyor.

Sovyetler Birliği’nin planlı bir ekonomi politikası ile sanayileşme alanında hızlı bir gelişme sağlaması ve daha da önemlisi, ekonomik bunalımla karşılaşmadan bu gelişmesini sürdürmesi, Türkiye yöneticisi kesimce, Kurtuluş Savaşi yıllarında başlayan yakınlaşma sonucu ilgi ile izleniyordu.

1933’den sonra, devlet ilk sanayi kuruluşlarını gerçekleştirmeye başlar. Bu işin ilk adımı, İsmet Paşa’nın 1932 Mayısında Sovyetlere gitmesi ve orada bir anlaşmaya varmasıdır. Sovyetler Türkiye’nin sanayileşme hareketi için kredi açacak, teknik destek sağlayacaktır. Orada, 1929’dan sonra hızlı sanayileşmeyi sağlayan ilk beş yıllık plan yürütülmekte ve başarılı olmaktadır[11].

Gümrük duvarları ile iç Pazarı korumak ve yabancı sanayilere karşi yerli sanayini boy atmasının önemli koşullarından biri, 1929’dan sonra elde edilmişti. Bu tarihte, Lozan Anlaşmasının gümrüklerle ilgili kısıtlayıcı maddeleri hükümsüz kalıyordu. Bu da Türkiye’nin istediği tür gümrük politikaları uygulamasını olanaklı kılıyordu.

B – DEVLETÇİLİK UYGULAMASI

1929’un para krizinin ardından, iktisadi hayattaki sarsıntıya karşı ilk tedbirler alınmıştır. Bu tedbirler ekonomiyi kapatmak ve dış pazara bağımlılığını asgariye indirmek amacına yöneliktir[12].

Önlemler iki amaca yöneliktir:

1 – Kamu harcamalarını gelirlere uygun olarak dengelemek,

2 – İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak.

A – Devletçi Sanayileşme

1930-39 döneminde iktisat politikaları bakımından iki belirleyici özelliği vardır: Korumacılık ve Devletçilik. İktisat politikalarının yöneldiği amaç ve elde edilen sonuçlar bakımından ise bu yılları bir ilk sanayileşme dönemi olarak nitelendirmek uygundur. Bu yıllarda dünya ekonomisi büyük bunalım içine sürüklenirken Türkiye ekonomisinin dışa kapanarak ve devlet eli ile bir sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir.

Devletçilik uygulamasının somut düzeyde başlangıcı, özü, 1930’ların başında Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı’nın benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Bu durumda devletçilik uygulamasının kesin olarak, ekonomik gelişmede sanayi öncelik veren bir nitelik taşıdığı söylenebilir.

Dönemin devletçilik politikası, “bireyin tek başına yapamayacağı işlerin devlet tarafından gerçekleştirilmesi” biçiminde tarif edilmiştir.

Devletçilik politikası ile 1930’lu yıllarda, ithal ikamesi yolu ile sanayileşme yolunda önemli yol alınmış ve belirli bir miktarda sermaye birikimi sağlanmıştır.

Devletçilik politikasının temeli, 1932 yılında Temmuz ayında bir hafta içinde kabul edilen ve devlete iktisadi konularda önemli yetkiler veren, radikal içerikli kanunların yasalaşması ile oluştu.

Devletçilik, 1935’den itibaren, Cumhuriyet Halk Fıkrasının programına, 1937 tarihinden itibaren de Anayasaya girdi.

Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( BBYSP )’nin başlıca amacı şunlardır :

  • Yerel yada bölgesel tarımsal üretim ve doğal kaynaklara dayalı sanayi üretim birimleri kurulması,
  • Özellikle dışalım konusunda olan temel tüketim mallarının yerli üretime ( başta dokuma  sanayine ) öncelik verilmesi
  • Sanayi kuruluşlarının “yerlerinin” hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın olması, kurulacak olan 20 adet fabrikayı dengeli bir biçimde ülke geneline dağıtmak,
  • BBYSP ile kurulması tasarlanan fabrikaların sektör ve alt-sektörlere dağılımı şu şekildedir:
    • Tekstil ( pamuk, kendir, yün )
    • Maden İşleme ( demir-çelik, kömür, bakır, kükürt )
    • Kağıt
    • Kimya ( yapay ipek, fosforik asit, klor, süperfosfat, gülyağı)
    • Taş, Toprak ( cam, çimento, porselen, şişe )

Plan ilk başta 45 milyon TL’lık bir yatırım öngörür. Yatırımın üçte birinin faizsiz, Türk parası, daha doğru bir deyişle Türk malı ile ödenecek “Sovyet Kredisi” ile sağlanmasında anlaşıldı. Sovyet makina ve teknsiyenleri ile Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları kuruldu. Kayseri fabrikası, zamanında Türkiye’nin çevresindeki en büyük tekstil fabrikası oldu[13].

Yatırımın küçük bir bölümü, İş Bankası aracılığı ile özel kesimden sağlanmıştır.Bu katkı Keçiborlu ve daha sonra Etibank’a aktarılan kaynaklardır.

Yatırım tutarının % 36’sı tektil sektörüne, % 23’ü çelik sanayine dönük yatırımlar aktarılmıştır.

BBYSP uygulamasına 1934 yılı başında başlandı. Uygulamanın başarı ile yürümesi üzerine 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı ( İBYSP ) hazırlıklarına girişildi. İBYSP, ilk planın aksine ara ve yatırım malları üretimine öncelik veriyor ayrıca elektrik, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeyi dikakte alıyordu. İBYSP’nin bir bakıma “kendine yeterlilik” ilkesine önem verdiği ve BBYSP’nın doğal olarak bir uzatısı olduğu söylenebilir. Ancak II. Dünya Savaşı nedeni ile uygulanamadı.

1934’ün sanayileşme yılı oluşundan sonra 1935’de devletçilik yılı olmuştur. Devletçiliğin ne olduğu ve ne olmadığı, 1935’den sonra sık sık vurgulanacaktır. İktisat Vekili Celal Bayar’ın, 1936’daki sözleri şöyle[14]: “Bizler istihale ( değişme ) devri geçiriyoruz. Liberalizme – dilim dahi dönmüyor, bu kelime bana o kadar yabancı geliyor – yıkaraktan, memleketimizde güdümlü bir ekonominin esaslarını kurmak istiyoruz”.

Sanayi alanında en önemli gelişme dokuma ( tekstil ) sanayinde sağlandı. 1930’ların sonunda, yerli üretim talebi % 80 gibi bir bölümünü karşılayacak düzeydeydi. Kurulan dört ana üretim birimi, 1935’den sonra şeker ithalatını sona erdirecek düzeyde üretim yapmaktaydı. Çimento üretimi, özel girişimlerin kamulaştırılması ( 1938 ) ve yeni işletmeler kurulması sonucu, 1927’de yılda 14,4 bir tondan, 1935’de 220 bin tona yükseldi. İç talep fazlası 90 bin ton ihraç edildi.

Madencilik ve sanayi üretim değerinin % 90’dan fazlasını sağlayan bölümü Teşvik Yasası’ndan yararlanmıştır. Teşvik yasası uygulamasında kamu – özel ayrımı olmadığını, teşvikten her iki kesimin de yararlandığını belirtelim.

1932 -39 arasında imalat sanayi üretimi iki katına çıktı.

B – Tarım

1930’lu yıllar Türkiye’sinde milli gelirin büyük  bir kesimi tarımda yaratılıyor, emeğin büyük kesimi yine tarımda istihdam ediliyor ve nüfusun büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyordu.

1928 yılında yaşanan şiddetli kuraklık tarımda köklü değişiklikler yapılmasını zorumlu hale getirdi. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun öncülüğünde bir kadro tarımsal politikakayı yönlendirmek amacı ile “Dönüm” dergisini yayınlıyordu.

Yaşanmakta olan ekonomik bunalım Türkiye’yi izlemeye yönettiği ekonomik politikalar tarımda üç ayrı işlevi yerine getirmesini bekliyordu[15]:

  • “Milli İaşeyi ( yiyecek )” sağlamak,
  • Milli sanayi hal ve istikbalindeki ihtiyaçları ölçüsünde gerekli hammaddelerle beslemek,
  • İhracatı çoğaltarak bu sanayi kalkınmasının gerektirdiği dışparayı sağlamak.

Devletçilik döneminde ilk iki işlev “kendimize yeterli ziraat” diye formüle ediliyordu.

1930’larda Türkiye’nin tarımda kıt kaynağının toprak değil emek ve sermaye olduğuna dikkati çeken İ. Tekeli ve S. İlkin, bu durumda tarımsal üretimi artırmanın en az maliyetli yolunun fazla yatırım yapmadan yeni toprakları üretime açmaktan, ekstansif ( yaygın ) tarıma ağırlık vermekten geçtiğini belirliyorlar.

1930’lu yıllarda Türkiye topraklarının % 10,9’u tarla arazisi, % 2,6’sı bağ ve bahçe, % 13,1’i orman ve çalılık, % 27,3’ü tarıma elverişsiz arazi olarak hesaplanıyordu.

Tarımsal eğitim kurumları yönünde köklü değişiklikler bu döneme rastlar. Devletçilik uygulama döneminde ve bunu izleyen yıllarda toprak mülkiyeti ile ilgili bir yasal düzenleme görülmez. Daha çok devletin elinde bulunan miri toprakların, topraksız köylüye ve göçmenlere dağıtımı devam etmiştir.

Ülke topraklarının toplamı içinde işlenen alan oranı yükseldi: 1927’de yalnız % 4,86 olan oran, 1934’de % 10,2’ye ve 1940’da da % 12,25’e çıkmıştır.

Tarımsal krediler 1934-39 döneminde % 30 artmıştır.

Tarım alanında önemli bir gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankası’na bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi ( TMO ) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişledi.

C – Madencilik ve Enerji

Madencilik akanında kamu girişimciliği, uygulamada 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA ) ve Etibank’ın kurulması ile somutlaştı. MTA maden arama, bunlarla ilgili jeolojik ve jeofizik araştırmalar yapma, labaratuvarlar kurma ve personel eğitimi sağlama gibi işlevleri üstleniyordu. Etibank’da madenlerin işletilmesi, bununla ilgili her türlü işleme, alım-satım, ruhsat ve benzeri faaliyetleri yürütecek, ek olarak normal bankacılık işlemleri yapacaktı.

Madencilik o yılların da temel sorunu üretim sonrası madeni zenginleştirme ve işleme faaliyetlerinin geliştirilememesi ve başta krom olmak üzere dışarıya işlenmeden satılmalarıdır.

Etibank, elektrik enerjisi üretimi, ulaştırma ve dağıtımı ile ilgili tüm faaliyetleri yürütecekti. Ayrıca, elektrik enerjisi üretimi, kullanımı ile ilgili malzemeyi ve makinaları üretecekti. Bu düzenlemelere karşın, elektrik enerjisi üretimi, dönem boyunca yerel düzeyde ve çok sınırlı kaldı. İlgili işletme yada  kent, kendi elektriğini üretiyor ve kullanımını düzenliyordu. Bu durum enerji maliyetini yükseltiyordu.

D – Dış Ticaret

Dünya bunalımı sonucunda, dünya ekonomisinin aldığı iktisadi tadbirler ile Türkiye’nin dış ticaret hadlerinde önemli değişmeler ortaya çıkmıştır. Bunalımın etkileri iki yönlüdür[16].

Birincisi, bunalım Türkiye’nin ihraç ürünlerine olan talebin daralmasına neden olmuş, bunun sonucunda tarımsal ürenlerin fiyatları, ülke içinde ve dışında önemli ölçüde düşmüştür. Bu yolla Türkiye’nin ihracat gelirlerinin düşmesi ise bunalımdan birinci derecede bağlı kesimlerin etkilenmesine neden olmuştur. Diğer bir deyiş ile bunalımın ülke içinde uzantısı, Latin Amerika’da olduğu gibi, ihracata dönük egemen sınıfların bunalıma düşmesi biçiminde olmuştur.

İkinci olarak, bunalım Türkiye’nin un, şeker ve dokuma gibi en temel tüketim maddelerini bile ithal ettiği dikkate alınır ise, bunalımın toplumun tümünün kendini yeniden eritmesini tehdit edecek bir niteliğe sahip olduğu anlaşılır. Türkiye’de bunalım ortamında sanayi sermaye birikimi gereği ortaya çıktığında, bunu üstlenecek bir sanayi burjuvazisinin henüz var olmayışı, devletçiliği zorumlu kılmıştır.

Sanayinin neden gerekli olduğu ise bunalımın yukarıda değinilen iki yönlü etkisi arasında anlaşılabilir. Ülke içinde başlatılacak bir sermeye birikimi, geleneksel ihraç ürünlerine yitirdikleri pazarı yeniden yaratırken, geleneksel ithalatın da ikemasını sağlayacaktır.

Dış ticaret politikasının başlıca amacı ticaret açığından kaçınmaktır. Bu amaca ulaşılması için dış ticaret büyük ölçüde ikili anlaşmalarla yürütülmüştür, başta Almanya olmak üzere bir çok ülke ilekliring anlaşmaları yapılmış, ihracata karşılık ithalat yaklaşımı uygulanmıştır. Bu alanda düzenlemeler 1934’de kurulan Dış Ticaret Ofisi aracılığı ile yürütülmüş, ayrıca 1936’dansonra dış ticaret bütçeleri hazırlanması yoluna gidilmiştir.

Dış ticaretin 1937’de kliring anlaşmalarından kurtarılarak daha serbest olması yönündeki girişimler 1938’de dış ticaretin açık vermesiüzerine terkedilmiş, yeniden sınırlamalar getirilmiştir. İzlenen politika sonucu, dış ticaret 1938 yılı bir tarafa bırakılır ise sürekli fazla vermiştir. Bu fazlalık altın ve döviz stoklarının artışına yol açtı. Altın stoku, 1932-45 döneminde 14,5 tondan 210,8 tona yükseldi.

E – Ulusal Üretim

Savaş yıllarına kadar ulusal gelirin, 1935’deki % 2,4 azalma bir tarafa bırakılırsa, sabit fiyatlarla sürekli arttığı görülmektedir. Yıllık ortalama % 9’a ulaşan hızlı büyümenin, özellikle sanayi kesimindeki gelişmeden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Para değerinin sabit tutulduğu 1923-38 arasındaki dönemde, yıllık ortalama % 6 oranında oldukça yüksek bir ekonomik büyüme hızı elde edilebilmiştir[17]. Ekonomi savaş öncesinde hızla büyümüş bu büyüme sanayileşmenin etkisi ile olmuştur.

Bu gelişmeninm etkisi ile sanayinin toplam gelirdeki payı 1933’de % 16,7, 1939’da % 18’e yükselmiştir, tarım kesiminin payı 1933’de % 37.2’den 1939’da % 39,6’ya yükselmiştir.

1930-39 yılları, Türkiye’nin sanayileşme doğrultusunda ilk ciddi adımlarını attığı yıllar olarak nitelilendirilmelidir. Gerçi sanayileşme her şeyden önce yaygın tüketim mallarının ülke içinde üretilmesi yönünde gerçekleşmiş, bu dönem son bulduğunda Türkiye artık “üç beyazlar”ı yani un, şeker ve dokumayı kural olarak yerli üretim ile sağlıyordu. Bu gelişme esas olarak küçük sanayiye ( tekstik – gıda sanayine ) dayalı bir gelişmedir. Ancak, bu doğrultuda zorumlu ilk adım atılmadan herhangi bir sanayileşme sürecinin başlayabilmesi esasen söz konusu değildir. Üstelik yatırım malı ve ara mal üreten modern sanayi kollarının ilk kuruluş yılları da devletçilik dönemine rastlar. Makina ve teçhizat yatırımlarındaki ortalama yıllık artış % 10 dolaylarındadır[18].

1928 -29 üretim ortalaması 1938-39 ortalaması ile karşılaştırıldığında, dönem boyunca buğday üretiminin % 94, tütünün % 56, şeker pancarının ise % 754 arttığını, ihracattan iç piyasaya yönelen pamuk üretiminin ise % 8 dolaylarında gerilediğini gözlüyoruz.

F – Toplumsal Gelişmeler

Yeni devletin temelinde yatan ideoloji, Cumhuriyet kuruluşundan oldukça sonra, 1930’larda tutarlı bir biçimde ortaya kondu. CHP’nin 6 oku ile simgelenen bu ideoloji, üst yapı olarak, çağdaş, laik, ulusal, demokratik bir devlet anlayışını içeriyordu. Alt yapı açısından öngörülen çözüm ise kapitalist ilişkilerin devlet eli ile genişletilmesiydi[19].

Devletçilik uygulaması ve onu izleyen savaş yılları, toplumsal alanda önemli değişimlere tanıklık etmiştir. Daha önceki dönemlerden başlayan eğitim ve öğretim alanındaki genişleyici politika yeni boyutlar kazanarak sürmüştür. Buna karşılık işçi hakları ve genel olarak hak ve özgürlükler alanında sınırlayıcı uygulama varlığını sürdürmüştür. Toplumsal hareketlilik sınırlı kalmış, nüfus kır-kent ayırımında önemli bir değişiklik olmamıştır.

Nüfusun 1935’de % 16,6’sı nüfusu 10 binden fazla olan yerlerde yaşamaktaydı. Nüfusumuz 16,2 milyondu. Nüfus açısından önemli gelişme okur- yazar oranının 1935’de % 20,4’den 1945’de % 30,2’ye yükselmesidir.

1935-45 döneminde ilkokul sayısı % 100’den fazla artmıştır. Artışın büyük bölümü köy okulları alanındadır. Orta dereceli meslek ve teknik okullardaki öğrenci sayısı 1935-36 ders yılında 9,2 binden, 1945-46 ders yılında 54,2 bin’e yükselmiştir. Aynı dönemde yüksekokul ve üniversitedeki öğrenci sayısı % 165 artmıştır.

1936’da Çifteler’de Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapılarak, ilk “Eğitim Kursu” açıldı iyi sonuçlar alınınca sayıları hızla çoğaltıldı. Eğitmen kurslarının hazırladığı ortamda önce Kızılçullu ve Çifteler’de sonrada Kepirtepe ve Gölköy’de “Köy Öğretmen Okulları” kuruldu.

İsmail Hakkı Tonguç, yapıları oldukça bize benzeyen köy eğitimi konularını çözmüş olan Avrupa ülkelerinde – 2 ay süre- bir inceleme gezisi yapar. 1939’da toplanan Birinci Maarif Şurası, ilköğretim konularını da inceleyerek kararlara vardı. Bütün bunların sonunda, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında, 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı “Köy Enstitüleri ve Köye Lizumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu” çıkarıldı bunu 4274 sayılı “Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu” izledi. Bütün yurdu kapsayacak şekilde 14 Köy Enstitüsü açıldı, sonradan sayıları 21 oldu[20].

Daha önce tek biçimde birleştirilen eğitim iki işlevi birlikte yürütmeyi amaçlıyordu:

  • Olabildiğince çok sayıda kişiyi okur – yazar duruma getirmek ve bu yolla çağdaş yaşam biçimlerini yaygınlaştırmak.
  • Ekonomik toplumsal gelişmenin gerektirdiği nitelikte işgücü sağlamak.

1938’de çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile din, mezhep ve tarikata dayanan cemiyetler kurulması kanunsuz sayılmıştır. Niyazi Berkes’e göre[21], Cumhuriyet dönemi çağdaşlaşma gidişinin yönü dil, anlam, düşün ve kültür devrimi diyeceğimiz aşamasını açtı. 1925-1934 arasında çağdaşçı alan sayılabilecek sosyal alan ile ilgili değişiklikler birbirini izledi.

Toplumsal alandaki önemli değişikliklerden biri ( 08.06.1936 tarih, 3008 sayılı ) İş yasasının çıkarılmasıdır. Yasa haftalık çalışma süresini 48 saat olarak saptıyordu. Sendika kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev gibi hakları benimsemiyor, iş uyuşmazlıklarının çözümünde “zorumlu hakem” düzenlemesini öngörüyordu. Kadınları ve 16 yaşından küçük olanların çalışma koşulları ile ilgili olarak sınırlamalar getiren Yasa yalnız 10 ve daha fazla kişi çalıştıran yerlerde uygulanabilecekti. Bu durumda, sanayide çalışanların ancak küçük bir bölümü Yasa kapsamına girecekti. Yasanın iş güvenliği ve tolumsal güvenlik alanındaki hükümleri 1940’ların ikinci yarısına kadar uygulama alanı bulamadı.

Doğu’da patlak veren ayaklanmaların bastırılması sırasında 12 Mart 1925’de çıkarılan   Takrir-i Sükun Kanunu ile sendikacılık uzun bir süre fiilen ortadan kadırıldı. İncelenen dönemde, Soma – Bandırma Demiryolları grevi, tütün işçileri grevi ve bunların peşinden 1928 Haziran ayında çıkan İstanbul Tranvay İşçilerinin grevi, Adana Demiryolları işçileri grevi, İstanbul Liman işçileri grevi hariç tutulursa, sendikacılık hareketi olarak önem taşıyan bir olaydan söz edilemez.

İncelenen dönemde işsizlik durumu ilginç özellikler taşımaktadır. Sanayi işletmelerinin sürekli işçi bulmakta zorlandığı, niteliki işgücü eksikliği kendini göstermektedir.

Dönem boyunca, kurumsal yenileşme sürdürülmüş ve bunu sanayileşme yönündeki devletçi girişim izlemiştir. Ancak bu gelişme geleneksel kırsal toplumsal yapının çözülmesine yetmemiştir. Kurumsal yenileşme hareketliliği ile toplumsal durağanlık iç içedir.

Devletçiliğin salt bir iktisadi kalkınma stratejisinden farklı olarak, bir toplumsal – iktisadi ve siyasal örgütlenme olarak kavrayan “Kadrocular”dır.  [22].

Kadro çizgisi, Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde sınıf farklılaşmasının belirgin olmadığı, temel çelişkinin sanayileşmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasında olduğu, siyasal bağımsızlığını kazanması ile devletin aydın kesimlerin, belirli kadroların öncülüğünde ekonomik gelişmeyi sağlayabileceği gibi görüşlere dayanır.

  • Aralık 1934’de Türk kadınına seçme – seçilme hakkı verildi.

Kemalist ideoloji[23], iktisadi, kültürel ve siyasal yönleri ile bir bütün olarak Batı uygarlığı standartına göre kavranan “Muasır Medeniyeti” devlet eli ile gerçekleştirmeye yönelmiştir.  Bu çerçevede devlet, hem iktisadi kalkınmayı sağlayacak, hem Türk halkına batılı normlara uygun bir kültür verilmesi görevini üstlenecek, hem de siyasi, fikri düzenleme görevini yerine getirecektir

Erol TAŞDELEN-Ekonomist     www.bankavitrini.com

DİPNOTLAR ________________________________________________

[1]   Değişik ülkelerin buhrana karşı izlediği politikaların ayrıntıları için bknz: Joseph. A.Schumpeter; 1939, Business Cycles ( II cilt), New York; F. Somary, 1932, Buhranın Dönümü ( Çev. Muhsin Etem ), İstanbul.

[2]  Ulusal paranın değerinin yükselmesi sonucu mal ve hizmetlerin fiyatlarının düşmesidir.

[3]   İ. Cem, 1969, 1929 Dünya Bunalımı: “Diktatörlüğün Kuruluşu ve 2. Dünya Savaşi”, Cumhuriyet, sayı: 15682.

[4]   Guy, CAIRE, 1988,  “İktisat Dergisi”, İFMC, sayı: 280.

[5]  A. Işıklı, 1987 “Bir Başka İktisat”, Alan Yay. 2. Baskı,

[6]  T.Parla, 1989, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim Yay. İstanbul

[7]  Ç. Keyder, 1989, Türkiey’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay. İstanbul.

[8]  K. Boratav, 1982, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yay. Ankara.

[9] Türkiye’nin elini kolunu bağlayan önemli maddeler şöyledir: Madde 1: Türkiye adı geçen ülkelerden ( İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan ) ithal edeceği maddelere 1 Eylül 1916 tarihli Osmanlı gümrük tarifnamesini uygulayacak. Madde 2 : 1 Eylül 1916 tarihli gümrük tarifnamesinin bugünkü değeri alınırken ölçü olarak, Türk Lirasının İngiliz Sterlini karşısındaki değer kaybı ölçü alınacak. Madder 3 :  Birkaç istisnai durum dışında Türkiye 5 yıl boyunca, ithalat ve ihracatını koruma altına alacak bütün önlemlerden vazgeçecek.

[10]  Y. Kepenek; 1987, Türkiye Ekonomisi, Teori Yay.

[11] B. Kuruç; 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilgi Yay. Ankara

[12] Ç.Kayder; 1989, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim yay. İstanbul.

[13]  Y. Küçük; 1985, Planlama, Kalkınma ve Türkiye” Tekin yay.  İstanbul

[14] B. Kuruç, 1987, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Bilge Yay. Ankara

[15]  Ş.Pamuk – Z.Toprak; 1988, Türkiye’de Tarımsal Yapılar 1923 -2000” Yurt yay. Ankara

[16] H. Gülalp, 1983, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri”, Yurt yay. Ankara.

[17]  Cumhuriyet, 14.06.1988, sayı: 22920

[18] K. Boratav, 1988, Türkiye İktisat Tarihi 1908 – 1985, Gerçek Yay.

[19]  E. Kongar, 1985, Toplumsal Gelişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Remzi Yay. İstanbul.

[20] S. Tanilli, 1988, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?, Amaç Yay. İstanbul;  M. Başaran, 1990, Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri, Çağdaş Yay.

[21] N. Berkes,  Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu- Batı Yay. İstanbul.

[22] “Kadro” dregisi Ocak 1932- Ocak 1935 yılları arasında yayınlanmıştır. Kadro hareketini oluşturanlar : Ş.S. Aydemir ( 1897-1976 ), V.N. Tör ( 1897-1985 ), İ.H. Tökin ( 1902 – ? ),B.A. Belge ( 1899-1967 ), Y.K. Karaosmanoğlu ( 1899- 1974 ). Daha yeniş bilgi için bknz. M. Yanardağ, 1988, Türk Siyasal Yaşamında Kadro Hareketi, Yalçın Yay.

[23] L. Köker; 1990, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İletişim Yay.

*****************************

ATATÜRK DÖNEMİ KURULAN KURUM VE KURULUŞLAR

1920 – Anadolu Ajansı.
1923 – Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu.
1923 – Türkiye Şeker Fabrikaları.
1923 – Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş.
1924 – Gölcük Tersanesi.
1924 – Devlet Demiryolları.
1924 – TC Ziraat Bankası A.Ş. (Ziraat Zankası’nın şirketleşmesi)
1924 – Türkiye İş Bankası.
1924 – Türk Kadınlar Birliği.
1924 – Cumhurbaşkanlığı Orkestrası.
1924 – Türkiye Tütüncüler Bankası.
1924 – Anadolu Sigorta.
1924 – Bursa Karacabey Harası.
1924 – Topkapı Sarayı müzesi.
1924 – Cumhuriyet Gazetesi
1925 – Türk Hava Kurumu (Türk Tayyare Cemiyeti).
1925 – İstanbul Liman İşleri İnhisarı.
1925 – Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü.
1925 – İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.
1925 – Gazi Orman Çiftliği.
1925 – Eskişehir Cer Atölyeleri.
1925 – Sanayi ve Maadin Bankası.1925 – Adana Mensucat Fabrikası.
1925 – Adana ve Bergama Müzeleri.
1926 – Türk Telsiz Telefon Şirketi.
1926 – Eskişehir Uçak Bakım işletmesi.
1929 – Alpullu Şeker Fabrikası.
1926 – İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk Haddehane.
1926 – Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri.
1926 – Amasya, Sinop ve Tokat Müzeleri.
1926 – Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı.
1926 – Bakırköy Çimento Fabrikası.
1926 – Uşak Şeker Fabrikası.
1926 – Devlet İstatistik Enstitüsü.
1927 – Bünyan Dokuma Fabrikası.
1927 – Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü.
1927 – Ankara – Kayseri demiryolu.
1927 – Emlak ve Eytam Bankası.
1927 – Samsun – Havza – Amasya demiryolları.
1927 – Bursa Dokumacılık Fabrikası.
1927 – Eskişehir Bankası.
1927 – Ankara Arkeoloji Müzesi ve Sivas Müzesi.
1927 – Köy Öğretmen Okulları.
1927 – İzmir Müzesi.
1928 – Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alınması.
1928 – Ankara Çimento Fabrikası.
1928 – Ankara Numune Hastanesi.
1928 – Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü.
1928 – Türk Eğitim Derneği (TED).
1928 – İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası.
1928 – Amasya – Zile demiryolu.
1928 – Malatya Elektrik Santralı.
1928 – Kütahya – Tavşanlı Demiryolu.
1928 – İstanbul’da Üsküdar, Bağlarbaşı ve Kısıklı’da tramvay hatları tesisi.
1928 – Ankara Palas oteli.
1928 – Gaziantep Mensucat Fabrikası.
1929 – Mersin- Adana demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1929 – Ayancık Kereste Fabrikası.
1929 – Trabzon Vizera Hidroelektrik Santralı.
1929 – Fatih-Edirnekapı tramvay hattı.
1929 – Anadolu-Bağdat, Mersin- Tarsus Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1929 – Haydarpaşa Limanı’nın yabancılardan satın alınması.

1929 – Kütahya- Emirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolları.
1929 – Paşabahçe Rakı ve ispirto Fabrikası.
1930 – Ankara – Sivas Demiryolu Hattı.
1930 – Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası.
1930 – Ankara Ziraat Enstitüsü.
1930 – Kayseri – Şarkışla demiryolu.
1930 – Ankara Etnografya Müzesi.
1931 – Bursa- Mudanya demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1931 – Gölbaşı – Malatya demiryolu.
1931 – Bölge Sanat Okulları.
1931 – Tekel Genel Müdürlüğü.
1931 – Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.
1931 – Türk Tarih Kurumu.
1932 – Devlet Sanayi Ofisi.
1932 – Samsun- Sivas demiryolu.
1932 – Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası.
1932 – izmir Rıhtım işletmesi’nin yabancılardan satın alınması.
1932 – Türkiye Sanayi Kredi Bankası.
1932 – Kütahya – Balıkesir demiryolu.
1932 – Ulukışla – Niğde demiryolu.
1932 – Halkevleri.
1932 – Türk Dil Kurumu.
1933 – Eskişehir Şeker Fabrikası.
1933 – Sümerbank.1933 – Adana-Fevzipaşa demiryolu.
1933 – Ulukışla – Kayseri demiryolu.
1933 – İller Bankası.
1933 – İstanbul Üniversitesi.
1933 – Zonguldak Yatırım Bankası
1933 – Kayseri Milli iktisat Bankası.
1933 – Samsun- Çarşamba demiryolu hattının yabancılardan satın alınması.
1933 – Halk Bankası.
1933 – Yüksek Ziraat Enstitüsü.
1934 – Bandırma- Menemen- Manisa demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Keçiborlu Kükürt Fabrikası.
1934 – Turhal Şeker Fabrikası.
1934 – Isparta Gülyağı Fabrikası.
1934 – Basmane (izmir) – Afyon demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1934 – Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası.
1934 – Bursa Süttozu Fabrikası.
1934 – Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası.
1935 – Aydın Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1935 – Amortisman Sandığı.
1935 – MTA Enstitüsü.
1935 – ETiBANK.
1935 – ETiMADEN.
1935 – Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.
1935 – Türkkuşu.
1935 – İstanbul Rıhtım Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1935 – Ankara troleybüs hattı.
1935 – Fevzipaşa – Ergani – Diyarbakır demiryolları.
1935 – Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası.
1935 – Elektrik işleri etüt idaresi.
1935 – Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası.
1935 – Afyon – Isparta demiryolu.
1935 – Sümerbank Kayseri Dokuma Fabrikası.
1935 – Ankara Mamak Gaz Maskesi Fabrikası.
1935 – Ayasofya müzesi.
1935 – Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi.
1936 – Ankara Çubuk Barajı.
1936 – Ankara Devlet Konservatuarı.
1936 – Edirne-Sirkeci Şark Demiryollarının yabancılardan satın alınması.
1936 – Haydarpaşa Numune Hastanesi.
1936 – Sümerbank Malatya iplik ve Bez Fabrikası.
1936 – İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası.
1936 – Elazığ Şark Kromları işletmesi.
1936 – İzmir Enternasyonal Fuarı.
1936 – İzmir Havagazı Şirketinin yabancılardan satın alınması.
1936 – İstanbul Telefon Şirketinin yabancılardan satın alınması
1937 – Sümerbank Konya Ereğlisi Dokuma Fabrikası.
1937 – Kozlu Kömür işletmelerinin yabancılardan satın alınması.
1937 – Çatalağzı – Zonguldak demiryolu.
1937 – İstanbul Resim Heykel Müzesi.
1937 – Ankara Bira Fabrikası.
1937 – Toprakkale – iskenderun demiryolunun yabancılardan satın alınması.
1937 – Ankara Motorlu Tayyarecilik Okulu.
1937 – Urfa Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği.
1937 – Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası.
1937 – Denizbank.
1937 – İstanbul ve Trakya Demiryolları’nın yabancılardan satın alınması.
1937 – Diyarbakır – Cizre Demiryolu.
1937 – Yozgat Termo-Elektrik Santralı.
1938 – Gemlik Suni ipek Fabrikası.

1938 – İzmir Telefon Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Ankara Radyoevi.
1938 – Divriği Demir Madenleri.
1938 – Bursa Merinos Fabrikası.
1938 – Murgul Bakır işletmeleri’nin satın alınması.
1938 – Devlet Havayolları Genel Müdürlüğü.
1938 – Eskişehir ispirto Fabrikası.
1938 – İstanbul Elektrik Şirketi’nin yabancılardan satın alınması.
1938 – Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO).
1938 – Sivas – Erzincan demiryolu.
1938 – Fiskobirlik.

************************************

 

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

OVP 2027-2029: Bankacılıkta Yeni Kredi Rejimi Başlıyor

Kredi musluğu açılmayacak, nitelikli, katme değeri yüksek kredi müşterisi seçilecek!

Yayınlanma:

|

6 Eylül 2026’da açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Programı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca yeni enflasyon ve büyüme hedeflerini ortaya koymuyor. Program, aynı zamanda bankacılık sisteminin önümüzdeki üç yılda hangi alanlara kredi vereceğinin ve hangi alanlarda daha seçici davranacağının da çerçevesini çiziyor.

Yeni dönemin anahtar kelimesi artık “daha fazla kredi” değil, “daha doğru kredi” olacak.

KOBİ, ihracat, yatırım, üretim ve yüksek katma değerli sanayi finansmanı öne çıkarken; genel amaçlı kredi, yüksek borçluluk ve zayıf nakit akışına dayalı şirket finansmanı daha zor hale gelebilir.

OVP’nin bankacılık açısından asıl mesajı ne?

OVP’nin bankacılık açısından en önemli tarafı, kredi sisteminin nicelikten niteliğe doğru yönlendirilmesidir.

Ekonomi yönetimi bir yandan enflasyonu 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 seviyesine indirmeyi hedeflerken, diğer taraftan büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, sonraki yıllarda yüzde 5 seviyesine doğru yükselmesini öngörüyor. 2026 büyüme tahmini ise yüzde 3,3’e çekildi.

Buradaki temel soru şudur: Enflasyon düşürülürken üretim nasıl finanse edilecek?

İşte bankacılık stratejisinin değiştiği nokta tam olarak burası. Ekonomi yönetimi, bütün kredileri aynı şekilde büyütmek yerine üretim, yatırım, ihracat ve KOBİ kredilerini öne çıkaran seçici kredi politikasını sürdürüyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı uzun dönem ortalamasındaki yüzde 24,6-25 seviyesinden yaklaşık yüzde 27’ye çıkmış durumda. İhracat kredilerinin payı ise yüzde 6,3’lük uzun dönem ortalamasından yaklaşık yüzde 12’ye yükselmiş bulunuyor.

Bu rakamlar tesadüf değil.

Bankacılık sisteminin kredi kompozisyonu değiştiriliyor.

1. Kredi musluğu tamamen açılmayacak

Bence OVP’nin bankacılık açısından en yanlış okunabilecek tarafı burası. “Enflasyon düşüyor, büyüme hedefi yükseliyor, o halde bankalar daha fazla kredi verecek” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.

Tam tersine; Kredi büyümesi enflasyonla uyumlu tutulurken, kredinin yönü değiştirilecek.

Bu şu anlama geliyor: Kredi miktarı kontrollü, kredi tahsisi seçici olacak.

Dolayısıyla 2027’de bankacılık sektöründe temel rekabet yalnızca “kaç milyar TL kredi kullandırdın?” üzerinden değil; “Hangi müşteriye, hangi sektöre ve hangi risk profiline kredi verdin?” üzerinden şekillenecek.

2. Banka kredi komitelerinde “nakit akışı” daha önemli hale gelecek

Türkiye’de uzun yıllar kredi değerlendirmesinde teminat önemli bir unsur oldu. Gayrimenkul, fabrika, arsa, kefalet ve diğer teminatlar kredi kararında güçlü rol oynadı.

Ancak yüksek faiz ve uzun nakit dönüş süreleri şirket bilançolarını zorladıkça yeni dönemin kritik sorusu şu olacak: “Şirket borcunu hangi nakit akışıyla ödeyecek?”

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi analizinde:

  • EBITDA,
  • faaliyet nakit akışı,
  • borç servis kapasitesi,
  • işletme sermayesi ihtiyacı,
  • stok devir hızı,
  • alacak tahsil süresi,
  • borç/vade uyumu,
  • ihracat geliri,
  • döviz pozisyonu,
  • faiz karşılama oranı çok daha fazla önem kazanacak.

Başka bir ifadeyle: Teminat + bilanço modelinden, Nakit akışı + sektör + risk + teminat modeline geçiş hızlanacak.

3. KOBİ kredileri neden kritik?

OVP’nin önemli mesajlarından biri KOBİ finansmanının desteklenmesi.

Şimşek’in verdiği rakama göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı yaklaşık yüzde 27’ye yükselmiş durumda. Ancak burada önemli bir ayrım var: KOBİ’ye kredi vermek ile KOBİ’nin finansman sorununu çözmek aynı şey değildir.

KOBİ yüzde 50 civarında maliyetle kredi kullanıyorsa, kredi miktarını artırmak tek başına çözüm olmayabilir.

Çünkü şirketin:

  • brüt kâr marjı,
  • faaliyet kârı,
  • stok finansmanı,
  • tahsilat süresi

kredi maliyetinden düşük kalıyorsa, daha fazla kredi şirketi kurtarmak yerine daha fazla borçlandırabilir.

Bu nedenle OVP’nin gerçek başarısı: KOBİ’lere ne kadar kredi verildiğiyle değil, verilen kredinin kaçının üretim kapasitesine dönüştüğüyle ölçülmeli.

4. İhracat kredileri artık bankacılığın stratejik alanı

Burada ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. İhracat kredilerinin toplam krediler içindeki payının yaklaşık yüzde 12’ye yükselmesi, uzun dönem ortalamasının neredeyse iki katına çıkması dikkat çekici. Reeskont kredilerinin günlük limitinin de 17 kat artırıldığı açıklandı.

Bu bize şunu söylüyor: Bankacılık sisteminden beklenen yalnızca kredi vermek değil, döviz kazandırıcı faaliyeti finanse etmek.

Bu nedenle ihracatçı şirketler: kur riski + faiz maliyeti + ihracat geliri + tahsilat riski birlikte değerlendirilerek daha avantajlı finansmana ulaşabilecek. Reeskont kredilerinde açıklanan yüzde 23,9 faiz oranı ve bankacılık maliyetleri eklendiğinde yaklaşık yüzde 25-26 seviyesine çıkan maliyet, mevcut enflasyonun altında bir finansman kanalı oluşturuyor. Bu durum ticari bankalar açısından da önemli.

Çünkü klasik ticari kredi ile hedefli/reeskont finansmanı arasında ciddi maliyet farkı oluştuğunda şirketlerin finansman tercihi değişiyor.

5. Sanayi finansmanında yeni dönem

OVP’nin önemli başlıklarından biri imalat sanayiinin güçlendirilmesi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, İmalat Sanayii Finansman Desteği Programı kapsamında 250 milyar TL ilave kredi desteği sağlandığını; orta-yüksek ve yüksek teknoloji ağırlıklı sanayi yatırımlarına yönelik üç yıl için 750 milyar TL YTAK kredilerinin kullandırılmaya devam edeceğini açıkladı.

Bu, bankacılık açısından çok önemli bir sinyal.

Çünkü Türkiye’nin kredi sistemi giderek: tüketim → üretim ve genel ticari kredi → hedefli yatırım kredisi eksenine çekilmeye çalışılıyor.

6. Bankaların kârlılığı açısından OVP ne söylüyor?

Burada bankalar açısından daha karmaşık bir tablo var.

Bir tarafta:

  • faizlerin zaman içinde düşmesi,
  • enflasyonun gerilemesi,
  • kredi talebinin yeniden canlanması bankalar açısından olumlu.

Diğer tarafta:

  • seçici kredi,
  • kredi büyüme sınırları,
  • makroihtiyati düzenlemeler,
  • düşük maliyetli hedefli kredi programları bankaların serbest fiyatlama alanını sınırlayabilir.

Dolayısıyla bankaların önümüzdeki dönemde kârlılığı sadece faiz marjı üzerinden değil; komisyon gelirleri + ödeme sistemleri + yatırım bankacılığı + sermaye piyasaları + sigorta + dijital bankacılık üzerinden çeşitlendirmesi gerekecek.

7. Mevduatta da yeni dönem

OVP’nin finansal istikrar ayağında TL tasarrufların artırılması ve finansal kaynakların daha etkin alanlara yönlendirilmesi öne çıkıyor.

Bu nedenle bankalar açısından sadece kredi tarafı değil, pasif yönetimi de kritik. Bankaların önündeki temel sorun: Uzun vadeli kredi vermek için uzun vadeli ve uygun maliyetli kaynak bulmak. Türkiye’de mevduatın önemli bölümünün kısa vadeli olması, uzun vadeli yatırım finansmanının önündeki yapısal problemlerden biri.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde: uzun vadeli TL mevduat + emeklilik fonları + yatırım fonları + tahvil piyasası + sermaye piyasaları daha önemli hale gelecek.

8. Bankacılık sisteminin en büyük riski: sorunlu kredi

Burada OVP’nin hedefleri ile reel sektörün mevcut durumu arasında dikkat edilmesi gereken bir alan var.

Kredi maliyetlerinin uzun süre yüksek kalması: yüksek faiz → düşük faaliyet kârı → nakit açığı → yeniden borçlanma → yapılandırma → sorunlu kredi zinciri yaratabilir.

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların en önemli gündemlerinden biri yalnızca yeni kredi vermek değil, mevcut kredi portföyünün kalitesini korumak olacak.

Özellikle:

  • tekstil,
  • inşaat,
  • gayrimenkul,
  • perakende,
  • enerji,
  • KOBİ ağırlıklı sektörler yakından izlenmeye devam edebilir.

9. “Kredi vermek” ile “şirketi yaşatmak” arasındaki fark

Bence OVP’nin bankacılık tarafındaki en önemli sınavı burada. Bir şirkete 100 milyon TL kredi vermek kolaydır.

Asıl mesele: Bu 100 milyon TL şirketin üretim kapasitesini mi artıracak? yoksa Önceki kredinin faizini ve vadesi gelen borcunu mu kapatacak?

Eğer ikinci durum gerçekleşiyorsa, bankacılık sistemi ekonomik büyümeyi finanse etmiyor; borç stokunu çeviriyor. Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi komitelerinde “nakit karşılıklı kredi” anlayışının güçlendirilmesi gerekiyor.

10. Bankacılıkta yeni denklem

Önümüzdeki dönemin kredi denklemini şöyle özetlemek mümkün:

Eski model: Teminat → Kredi → Bilanço büyümesi

Yeni model: Üretim → Nakit akışı → İhracat → Verimlilik → Borç servis kapasitesi → Kredi

Bunun anlamı çok açık: Sadece malı olan değil, para üretebilen şirket kredi açısından daha değerli hale gelecek.

Reel sektör açısından OVP’nin kritik açmazı

Ancak burada ekonomi yönetiminin çözmesi gereken önemli bir çelişki var.

Bir tarafta: Enflasyon düşürülecek.

Diğer tarafta: Üretim ve yatırım artırılacak.

Üçüncü tarafta: Kredi büyümesi kontrol altında tutulacak.

Dördüncü tarafta: Şirketlerin finansman maliyetleri yüksek.

Bu dört hedef aynı anda yönetilmek zorunda.

Eğer finansman maliyeti yeterince hızlı düşmezse, üretici şirket yatırım yapamayabilir.

Eğer kredi çok hızlı gevşerse, bu kez: kredi → talep → döviz → fiyatlar → enflasyon kanalı yeniden çalışabilir.

Dolayısıyla ekonomi yönetiminin önündeki asıl mesele: “Kredi musluğunu açmak veya kapatmak değil, doğru basınçta tutmak.”

Bankalar 2027’de ne yapmalı?

Bence bankaların önümüzdeki dönemde beş stratejik alanı öne çıkarması gerekiyor:

1. Nakit akışı bazlı kredi

Şirketin gerçek ödeme gücü analiz edilmeli.

2. Sektör bazlı kredi politikası

Her sektöre aynı kredi limiti uygulanmamalı.

3. İhracat ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı

Döviz geliri yaratan şirketlere daha uygun yapılandırılmış finansman sağlanmalı.

4. Yatırım finansmanı

Makine, teknoloji, enerji verimliliği ve kapasite artışı gibi yatırımlar ayrı değerlendirilmelidir.

5. Erken uyarı sistemi

Sorunlu hale gelen krediyi beklemek yerine: “Batıyok” oluşmadan önce müdahale edilmelidir.

Bankacılık açısından 10 önemli stratejik değişiklik

Alan OVP’nin mesajı Bankacılık açısından anlamı
1. Kredi büyümesi Enflasyonla uyumlu kredi büyümesi Bankalar kredi musluklarını serbest bırakmayacak; seçici kredi devam edecek
2. Reel sektör finansmanı Üretim, yatırım ve ihracata yönlendirme Genel kredi yerine hedefli/sektörel kredi önem kazanacak
3. İmalat sanayii İmalat ve yüksek katma değerli yatırımlara finansman Bankalar için sanayi kredileri yeniden stratejik ürün haline gelebilir
4. İhracat İhracat kapasitesinin artırılması Reeskont, Eximbank ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı önemini koruyacak
5. KOBİ Finansmana erişimin güçlendirilmesi KOBİ kredilerinde teminat + nakit akışı + sektör riski daha fazla dikkate alınacak
6. Kredi tahsisi Kaynakların verimli alanlara yönlendirilmesi “Kredi isteyen herkese kredi” modelinden risk bazlı kredi tahsisine geçiş
7. Sermaye piyasaları Banka dışı finansmanın geliştirilmesi Faktoring, leasing, tahvil, fonlar, GYO/Girişim sermayesi gibi alternatifler büyüyecek
8. Finansal teknoloji Dijitalleşme ve finansal altyapı Bankaların veri, yapay zekâ ve dijital kredi modellerine yatırımı artacak
9. Finansal istikrar TL’ye güven ve makro finansal istikrar Bankaların bilanço, likidite ve döviz pozisyonu daha yakından yönetilecek
10. Finansal okuryazarlık Finansal eğitim artırılacak Tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha kontrollü hale getirilmesi hedefleniyor

Kutu Bilgi | OVP’de bankacılık için öne çıkan rakamlar

Gösterge OVP/2026 açıklamaları
2026 büyüme tahmini %3,3
2027 büyüme hedefi %4,2
2026 yıl sonu enflasyon tahmini %28,4
2027 enflasyon hedefi %21
2028 enflasyon hedefi %13,5
2029 enflasyon hedefi %9
KOBİ kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%27
İhracat kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%12
İhracat kredilerinde uzun dönem ortalama %6,3
İmalat Sanayii Finansman Desteği 250 milyar TL
YTAK kredi büyüklüğü 750 milyar TL / 3 yıl
Reeskont kredi günlük limit artışı 17 kat

Rakamların ilgili bölümü ekonomi yönetiminin OVP sunumu ve program sonrası açıklamalarından derlenmiştir.

Bankacılıkta “kredi büyümesi” değil “kredi kalitesi” dönemi

2027-2029 OVP’nin bankacılık açısından bana göre en önemli mesajı şudur: Türkiye artık sadece daha fazla krediye değil, daha verimli krediye ihtiyaç duyuyor.

Bunun gerçekleşmesi halinde bankacılık sistemi ekonominin üretim kapasitesini artıran bir mekanizmaya dönüşebilir.

Ancak bunun için kredi tahsisinde yalnızca teminatın değil, nakit akışının ve üretim kapasitesinin merkeze alınması gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin asıl problemi artık sadece: “Şirket kredi bulabiliyor mu?” değil.

Daha önemli soru: “Şirket aldığı krediyi üretime dönüştürüp borcunu geri ödeyebiliyor mu?”

BankaVitrini olarak uzun süredir vurguladığımız “nakit kraldır” yaklaşımının önemi burada ortaya çıkıyor.

2027-2029 döneminde bankacılık sisteminin başarısını kredi hacmi değil; üretime dönüşen kredi + zamanında geri ödenen kredi + düşük sorunlu kredi + artan ihracat belirleyecek.

Kısacası: OVP bankalara “daha çok kredi verin” demiyor. “Krediyi doğru şirkete, doğru sektöre ve doğru amaçla verin” diyor.

Ve önümüzdeki dönemde bankacılığın en kritik rekabet alanı da tam olarak burası olacak.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist | BankaVitrini.com

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Diplomasi ertelendi, petrol yeniden $108: Piyasalar Fed haftasına gergin başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Orta Doğu’da gözler bugün Umman’da yapılması planlanan kritik diplomasi toplantısına çevrilmişti. Umman’ın arabuluculuğunda İran ile Körfez’deki Arap ülkelerini bir araya getirmesi beklenen toplantıda, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgedeki deniz taşımacılığının nasıl güvence altına alınabileceği ele alınacaktı. İran’ın da, Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerini düzenlemek üzere Umman ile üzerinde çalıştığı bir öneriyi toplantıda Körfez ülkelerine sunması bekleniyordu. Ancak Umman Dışişleri Bakanı, taraflar arasında yeterli uzlaşı oluşmadığı gerekçesiyle toplantının ertelendiğini açıkladı.

Piyasa tarafında bunun ilk yansıması petrol fiyatlarında görüldü. Diplomatik çözüm umutlarının zayıflamasına, Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı bypass eden doğu-batı petrol boru hattının cuma günkü drone saldırısının ardından hâlâ kapalı olması da eklenince, arz endişeleri yeniden güç kazandı. Bir başka deyişle, Hürmüz Boğazı’ndaki kesintiler nedeniyle son altı aydır petrol ihracatının önemli bölümünü Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Riyad, drone saldırılarının ardından boru hattını devre dışına aldıklarını açıklarken, küresel petrol arzının yaklaşık %4’ünün daha risk altına girdiğini görüyoruz.

Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, haftayı 104,60 dolar seviyesinden kapatmasının ardından haber akışının da etkisiyle yeniden 108 dolara yükselirken, ABD’de dizel fiyatının galon başına 6,20 dolar ile yeni rekor kırması enerji şokunun enflasyon üzerindeki baskısını artırmaya başladı. Riyad’ın Kızıldeniz’e açılan boru hattındaki tamirat çalışmalarının 5-6 hafta sürebileceğini okurken, Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’na ulaşması da arz güvenliği endişelerini büyütüyor. Modern tarihin en ciddi enerji arzı krizlerinden biri ile karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmemiz gerekiyor.

Cuma günü ABD’de açıklanan enflasyon verisi sonrası piyasalar Fed’in çarşamba günü 25 baz puan faiz artırmasına %86 ihtimal verirken, sene sonuna kadar ise beklenti 50 baz puana yükseldi. Çarşamba gününe yönelik piyasa beklentisi %86 seviyesine kadar çıkmışken, Fed’den 2023 ortasından bu yana ilk kez faiz artışına soyunabileceği beklentisiyle 10 yıllık gösterge ABD tahvil faizi %5 sınırına dayanırken, bu sabah hisse senetlerinden kıymetli metallere kadar pek çok enstrümanın baskı altında kaldığını görüyoruz.

Petrol ve faiz endişelerine bu sabah yapay zekâ hisselerindeki sert satışların da eklenmesiyle, küresel risk iştahı haftaya oldukça zayıf başladı. OpenAI ve Anthropic yöneticilerinin, yapay zekânın oluşturabileceği riskleri sınırlamak amacıyla teknolojinin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulunması AI bağlantılı hisseleri baskı altına aldı. Asya cephesinde gösterge endeks Nikkei %1 gerilerken, Güney Kore’de KOSPI %2,6 düştü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde teknoloji hisselerinin ağırlıklı olduğu Nasdaq %1,3, S&P 500 ise %0,5 ekside işlem görürken, Avrupa vadeli endeksleri de güne düşüşle başlanacağına işaret ediyor. Yüksek tahvil faizlerinin baskısıyla altının ons fiyatı bu sabah 4,340 dolar seviyesine gerilerken, gümüşün ons fiyatı da 64 dolar civarında salınıyor. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin önemli bir değişim göstermeden 77,500 dolar seviyelerinde işlem görüyor.

Cuma günü açıklanan ABD TÜFE verisinde enerji ve gıda kalemlerini dışarıda bırakan çekirdek TÜFE artışı, yıllık bazda 2021’den bu yana en düşük seviyeye indi! Piyasanın faiz artırımına %86 ihtimal verdiği bir ortamda, bizler Fed’in çarşamba günü faiz artırmayacağını düşünüyoruz. Toplantıya şerh düşecek üye sayısını göz ardı etmesek de, Trump faktörünü de göz önüne alarak (faiz indirim talepleri), Fed’in faizi sabit bırakacağını düşünüyoruz. Talepten ziyade maliyet kaynaklı enflasyon artışı karşısında Fed’in faiz artırımına soyunması ne Hürmüz Boğazı’nı ne de Bab el-Mendeb Boğazı’nı açacaktır. Merkez bankaları enerji maliyetlerinde artışının ikincil etkilerini veya beklentilerdeki bozulmayı faiz artırarak dizginlemeye çalışabilir lâkin ABD’nin devasa borcu ve tahvil piyasalarının pek çok gelişmiş ülkede uzun yılların zirvesine ulaştığı bir ortamda, faiz artışının ne kadar faydalı olacağını da tam olarak kestiremiyoruz.

Elbette, vadeli faiz kontratlarının faiz artırım ihtimaline neredeyse %90 şans tanıdığı bir ortamda Fed’in eylül toplantısını pas geçmesi, piyasalardaki sisli havayı bir nebze olsun dağıtarak risk iştahının yeniden iyileşmesine yardımcı olabilir. Ancak diğer taraftan, Fed’in faiz artıramaması tahvil piyasasında kontrolü elden kaçırmaya başladığı yönündeki inancı daha da güçlendirebilir! Böyle bir senaryonun ise kıymetli metaller açısından oldukça pozitif sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz.

Türkiye cephesinde ise TCMB’nin politika faizini %37 seviyesinde sabit tutmasının ardından gözler olası bir faiz indirimi için ekim toplantısına çevrilirken, SPK düzenlemelerinin yansımaları ise hisse senedi piyasalarında yakından takip edildi. BIST100 ana endeksi haftayı %3,25 yükselişle tamamladı. Bu sabah Reuters haberlerinde, Pusula Finans Holding’in Tera şirketler grubuna devri için düzenleyici kurumların onayı beklenirken, Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen’in Pusula Finans Holding’in yönetim kurulu başkanlığına getirildi belirtildi.

Dolar (DXY) küresel arenada haftaya yükselişle başlarken, para birimleri liginde ise EUR ve GBP’nin sırasıyla 1,1560 ve 1,35 seviyelerine geri çekildiğini görüyoruz. USDTRY kuru ise 48,62 seviyesine bebek adımlarıyla yükselirken, CDS risk primi 5 baz puan kadar artışla 225 baz puan seviyesine geldi. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi hafif bir yükselişle %39,76 seviyesinden haftayı kapatırken, gözler bu hafta Fed toplantısının yanı sıra Japon Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz kararını da yakından takip edecektir. BoJ’un 25 baz puan faiz artırımına gideceğine kesin gözüyle bakılırken, Japon Yeni son haftalarda değer kazanarak 154 seviyelerine kadar toparladı. Mali piyasaların gündeminde bugün önemli bir veri görünmüyor.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

EKONOMİ

Gerçekler ve “niyetler”: Yeni OVP ne anlatıyor?

Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor

Yayınlanma:

|

Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.

Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.

O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.

Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.

Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.

Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.

Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.

Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.

Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026’daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.

Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.

OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.

Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?

Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.

Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.

Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.

2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.

Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.

Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.