Connect with us

EKONOMİ

BORÇLUYUM, BORÇLUSUN, BORÇLUYUZ…

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinde çok sayıda sorun olduğu görülmektedir. İstikrarsız büyüme, yüksek oranda işsizlik, yüksek enflasyon, dış ticaret açıkları, bozuk gelir dağılımı ilk akla gelen sorunlardır. Bunların yanında sektörel ve bölgesel dengesizlikler, teknoloji üretiminde gerilik, piyasa yapılarının yeterince rekabetçi olmaması gibi sorunlar da varlığını belirgin bir şekilde hissettirmektedir. Yine çalışma ve başarı rekabeti yerine ilişki ilkesinin geçerli olması, yani liyakatten uzaklaşma, kurnazlık, fırsatçılık ve rant kollamanın üretkenlikten daha işlevsel olması, ahlaki standartların gerilemesi gibi sorunlarımız da var. Velhasıl ekonomimiz ve toplumumuzda çözülmesi gereken oldukça çok sayıda ve çok boyutta sorunlar bulunmaktadır. Seçime kadar bu sorunların çözümünde bir mesafe alınmasını beklemek fazla iyimserlik olacaktır. Ancak, hiç olmazsa seçimler sonrasında oluşacak eski/yeni yönetimin bu sorunlara yönelik sistematik çözüm önerilerine ve yetkin bir ekibe sahip olacağını ummak istiyoruz.

Diğer taraftan, bu satırların yazarı Türkiye’de ekonomik alandaki sorunların önemli bir kaynağının, bir başka deyişle kök nedenlerinden birinin “üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu” olduğunu düşünmektedir. Nitekim, Türkiye’nin 1947’den bugüne dış ticaret açığı vermesinin ve bu açığın her geçen gün artmasının gerisinde de bu sorunun olduğu söylenebilir. Türkiye’nin daha çok geleneksel tarım ve sanayi ürünleri üretirken, halkın daha çok bilgi çağı ürünlerini satın almak istediği görülmektedir. Ülke içinde üretilenlerin daha çok ithal girdilerle üretilen düşük katma değerli ürünler, buna karşılık ithal edilenlerin daha ileri teknoloji gerektiren yüksek katma değerli ürünler olduğu açıktır. 2022 yılı ilk 10 aylık bölümünde yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ürünleri ihracatında yüzde 2,9, ithalatında yüzde 9,7’lik paya sahip olması da bu savı desteklemektedir.

Böylesi bir talep yapısı dış ticaret açığının kapatılmasını engellemekte, sürekli dış ticaret açığı veriliyor olması da dış borçları artırmaktadır. Bir başka deyişle üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu dış borçlardaki artışın da en önemli nedeni olmaktadır.

Diğer taraftan bu dış ticaret yapısının bireysel düzeyden beslenen bir boyutu da bulunmaktadır. Nitekim, insanların daha çok kar marjları düşmüş geleneksel ürünlerin üretiminde çalışıyor olması gelirlerinin de düşük kalmasına neden olmaktadır. Kar marjları yüzde 3-5 düzeylerine kadar düşen ürünlerin ihracatı yoluyla ne çalışanların gelirlerinin artırılması ne de firmaların sermaye yapılarının güçlendirilmesi olası değildir. Dolayısıyla bu tür sektörlerde çalışan vatandaşların da firmaların da çarklarını kredilerle döndürmekten başka çaresi kalmamaktadır.

Üretim ve ihracatta durum böyle iken her türlü medya aracılığıyla pompalanan tüketim, halkın geliriyle tüketim beklentisi arasında da uçurum oluşturmaktadır. Halk da bu uçurumu kapatabilmek için limitleri zorlayacak şekilde kredi ve borçlanmaya yönelmektedir. Toplumda insanların üretime katkılarıyla, erdemleriyle değil de tüketim standartlarıyla öne çıkarılıyor olması da bu süreci körüklemekte, adeta bir “ahlaki açık” yaratmaktadır. “Nasıl kazandığının değil, nasıl olursa olsun zengin olmanın” kabullenilir hale gelmesi ya da “çalıyor ama çalışıyor” anlayışının normalleştirilmesi de bu açığın tezahürleri olsa gerek.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bir taraftan ulusal üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu dış ticaret açığını, bu da dış borçlanmayı, halkın gelir düzeyi ile tüketim beklentisi arasındaki uçurum da kredi talebini artırmaktadır. Ahlaki dejenerasyon da yan etki olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Bu değerlenmelerin istatistiki boyutunu ortaya koyabilmek amacıyla hazırladığımız ilk tabloda makro yani ülke bütününe ilişkin veriler yer almaktadır. Buradan görülebileceği gibi, 2005 yılında merkezi yönetim ve TCMB’nin toplam dış borcu 86 milyar dolar iken 2021 yılı sonunda 119,9 milyar dolar artarak 205,9 milyar dolara ulaşmıştır. Bu dönemde özel sektörde dış borç artışı ise 146,8 milyar dolar olmuştur. Bunun sonucunda özel sektör dış borç stoku 89,8 milyar dolardan 236,6 milyar dolara yükselmiştir. Bu borcun 2017 yılında 312 milyar dolara kadar yükseldiği ve bu tarihten sonra azaldığı görülmektedir. Bu verilere göre Türkiye, 2005 sonrasında, yurt dışından toplamda ilave 266 milyar dolar tutarında borç kullanmıştır.

Ülke içindeki borçlanma verileri incelediğinde ise, kamunun 2005 yılında 244 milyar TL olan iç borç stokunun 2021 yılı sonunda bir trilyon 76 milyar TL artarak 1,3 trilyon TL’ye yükseldiği görülmektedir. Devletin 2005-2021 döneminde yaklaşık 60 milyar dolarlık özelleştirme yaptığı, ekonominin ve ithalatın büyümesine bağlı olarak vergi gelirlerini önemli oranda arttırdığı bir dönemde hem iç hem de dış borçlarını bu düzeyde artırması düşündürücüdür. Yine kamunun borçları içinde görülmeyen ancak Kamu-Özel İşbirliği projelerinden dolayı bütçeye gelen/gelecek ilave yükler de dikkate alındığında, kamuda kaynakların doğru ve etkin kullanımı konusunda ciddi sorunlar olduğu söylenebilir.

2021 yılı sonu itibariyle 236,6 milyar dolar tutarında dış borcu olan özel sektörün bankalara olan ticari kredi borcunda da önemli artışlar gerçekleşmiştir. Nitekim, ticari kredi borcu 108 milyar TL’den 3,9 trilyon TL’ye yükselmiştir. Özel kesimin hem iç hem de dış borçlarının bu düzeyde arttırmasının ve bu borçların geleceğinin değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Zira borçların boyutu sadece sermaye yetersizliği ile açıklanabilir düzeyin ötesine geçmiş gibi görünmektedir.

2005 sonrasında sonrası dönemde borçlanma kervanına vatandaşlar da katılmış, tüketici kredileri (konut, oto, ihtiyaç) ile kredi kartından kullandıkları krediyi 46,8 milyar TL’den 986,8 milyar TL’ye yükseltmişlerdir. Böylece firma ve vatandaşların toplam kredi borcu 399,7 milyar TL’den 6,2 trilyon TL’ye yükselmiştir. Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle 2022 yılına ilişkin açıklanan son veriler incelendiğinde borçlanmanın adeta doludizgin devam ettiği görülmektedir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, 2021 yılı sonu itibariyle Türkiye’de ekonomik birimlerin (devlet, firma, hanehalkı) içeriye ve dışarıya yaklaşık 15 trilyon TL (810 milyar dolar) borcu bulunmaktadır. Bu tutar GSYİH’nın üzerindedir.

Diğer taraftan bu makro verileri kişibaşına düşen verilere indirgeyerek değerlendirmek de faydalı olacaktır. Bu amaçla hazırladığımız Tablo 2’den görülebileceği gibi kişibaşına dış borç miktarı 2005 yılında 2552 dolar iken 2021 yılı sonunda 5227 dolara yükselmiştir. Bu borcun kişibaşına düşen gelire oranı ise aynı dönemde yüzde 34,6’dan yüzde 54,5’e yükselmiştir.

Kişibaşına tüketici kredisi ve kredi kartı toplam borcu ise 680 TL’den (506 dolardan), 11.654 TL’ye (1.310 Dolara) yükselmiştir. Böylece tüketici kredisinin kişibaşına düşen gelire oranı da yüzde 6,9’dan yüzde 13,7’ye ulaşmıştır.

Her iki borcun yani hem kişibaşına yurt dışı borcun hem de kişibaşına tüketici kredisi borcunun toplamı ise 3.058 dolardan 6.537 dolara ulaşmıştır. Bu tutardaki borcun kişibaşına düşen gelire oranı ise yüzde 68 düzeyine yükselmiştir.

Kısaca ifade etmek gerekirse Türkiye’de tüm kesimler adeta gelirinden daha fazlasını harcamış ve oldukça yüksek bir borç yükü de taşır hale gelmiştir. Bu gelişme küreselleşme senaryosunun gerekleriyle uyumludur. Zira gelişmiş ülkelerin ellerindeki aşırı kapasiteyi kullanabilmesi ve arz fazlası ürünleri gelişmekte olan ülkelere satabilmesi gerekiyordu. Bu ürünleri satın alabilmek için yeterli dövizi olmayan gelişmekte olan ülkelerin bir şekilde dış borç almak zorunda kalmaları, gelişmiş ülkelerin sadece malları için değil, getirisi düşmüş sermaye için de iyi Pazar bulmalarına zemin hazırlıyordu. Yüksek miktarda dış borç da borcu veren ülkelerin ekonomi yanında siyasi taleplerine de cevap verebilmeyi gerektiriyordu. Ve Türkiye küreselleşme sürecinde kendisinden beklenen işlevleri oldukça iyi şekilde yerine getirmiş oluyordu.

Bu açıklamalar çerçevesinde Türkiye’nin üretim deseni ile tüketim deseni arasındaki uyumsuzluğu gidermeye yönelik stratejilere ihtiyacı olduğu söylenebilir. Aksi halde 7-8 yılda bir kriz yaşamaktan, her kriz sonrasında daha fazla varlığımızı yabancılara satmak kurtulmamız olası görünmüyor.

Peki ne yapabiliriz?

1. Reel döviz kurlarının yapay olarak düşmesi (TL’nin değerlenmesi) engellenmelidir. Gerçekçi değerlenmiş kur politikasından taviz verilmemelidir.

2. Enflasyon bir an önce dünya ortalamalarına düşürülmeli, bunun için gerekli para ve maliye politikaları devreye alınmalıdır. Bu politikalar, ekonomide bütüncül bir yeniden yapılanma programı çerçevesinde ele alınmalıdır.

3. Üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğunu azaltarak sürdürülebilir boyutlara getirebilmek için kısa dönemde teknolojik yoğunluğu yüksek doğrudan yabancı yatırımlar ülkeye çekilmeli, orta ve uzun dönemde Türkiye’nin yüksek teknolojili ürünler üretme kapasitesi artırılmalıdır.

4. Bu amaçla da eğitim sistemi yenilenmeli, öğrencilerin yetenek ve kapasitelerini ortaya çıkarmaya ve geliştirmeye hizmet edecek öğretmenler ve sistem oluşturulmalıdır. Ezberci ve testçi sistem terk edilmeli, merak eden, sorgulayan, eleştiren ve araştıran bireylerin yetiştirilmesine imkan veren, sanatı, sporu, edebiyatı, felsefeyi içeren bir eğitim yapısı kurgulanmalıdır. Teknik bilgilerin aktarılması yanında değerler eğitimine de önem verilmelidir. Böylece tüketimi önceleyen bencil-duyarsız insanlar yerine, erdemli, özgür, demokrat, üretken, doğaya ve çevresine duyarlı insanlar yetiştirilebilecektir.

5. Mevcut üniversitelerin personel ve maddi altyapı eksiklikleri hızla giderilmelidir. Üniversitelerin her birinin özellikle teknik alanlar boyutunda belli/farklı alanlarda uzmanlaşmaları sağlanmalıdır. Bu alanlar belirlenirken takipçi nitelikte olmaları değil, öncü nitelik kazanmaları amaçlanmalıdır. Türkiye’nin doğal altyapısının sunduğu imkanlar (madenler, endemik bitkiler, tohum ve ilaç sanayi) daha etkin kullanılmalıdır.

6. Çağımız bilgi çağı, çağımız inovasyon çağıdır. Bu çağ hayal gücünün en büyük ekonomik güç olduğu çağdır. Özgürlükler, demokrasi, hukuk, insan hakları boyutlarında sorunları olan ülkeler bu çağın toplumu olamayacaktır. Bu alanlardaki eksikliklerimizi gidermek zorundayız.

Son söz: Borçlanarak ürettiğinden çok tüketen toplumlar, er ya da geç bir gün ürettiklerinden daha azını tüketerek borçlarını ödemek zorunda kalırlar.

Mesele tüketerek değil, üreterek çağdaş olmaktır.

Yaşar UYSAL – durum

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.