Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

ABD’DE İLKÖĞRETİM OKULLARINDA ŞEKER VE TABLET BİLGİSAYAR

Yayınlanma:

|

I

Amerika’daki ilköğretim okulları hakkındaki bu dizinin başlarında yazdıydım. O yazıdan bu yazıya oğlum Mir Ulaş ilkokul birinci sınıfta ilk dönemini tamamladı. Ben de misafir öğretmen olarak çalışmaya başladım. Böylece, buradaki okulları daha yakından gözlemleme olanağına eriştim. Söz konusu yazımda Amerika’da ilköğretim okullarının tamamen parasız olduğunu, isteyen herkesin çocuğunu okula yollayabileceğini yazdıydım. Gerçekten, cebinizden beş kuruş bile çıkmıyor, ne de size kimse bu çocuk kimdir, pasaportu, nüfus cüzdanı var mıdır, yok mudur diye sormuyor. Amerikan milli eğitim yasalarına göre, yaşı tutan her çocuğun sorgusuz sualsiz bu okullardan eğitim alma hakkı var.

Sınıflarda çocuklara dağıtılan defter, kitap, kullanılan kâğıt, kırtasiye malzemeleri için de velilerden para istenmiyor. Kalitesi tartışılsa da öğle yemeği ve gün içinde verilen atıştırmalık da devletçe karşılanıyor. Filmlerden gördüğümüz sarı okul otobüsleri de tüm çocuklara ücretsiz. Burada ‘public school’ denilen devlet okulları çok tercih ediliyor. Nüfusun neredeyse tamamı çocuklarını bu okullara gönderiyor. Yaşadığımız yer Bloomingon’da mesela 17 tane ilk-ortaokul var. Buna mukabil özel okul bir iki tane. Özel okulları seçenler ya çocuklarına din eğitimi aldırmak isteyenler ya da kendilerini ana akım toplumun her nedense dışında tutmaya çalışan insanlar. Devlet okullarında herhangi seviyede zorunlu ya da seçmeli din dersi yok. Neden özel okulla göndermiyorsunuz, diye sorduğum insanlar buna gerek duymadıklarını söylüyorlar. Gerçekten de, ABD’deki okulların çoğu fiziksel donatılar, okulların bahçeleri vb. düşünülünce Türkiye’deki değme özel okullardan bile çok ilerde.

Burada da adrese dayalı okul seçimi var. Zengin mahallerdeki okulların hem işleyişleri hem de olanaklarının daha iyi. Son yıllarda, eğitimin buradaki en büyük sorunu öğretmenlik mesleğine olan ilginin gittikçe azalıyor olması. Öğretmen maaşlarının iyileştirilmemesi, öğretmenlerin alım gücünün yıldan yıla düşüyor olması bu gelişmenin en önemli sebebi. Benzer şekilde, geçen yıllarda Bloomington’da sarı okul otobüslerinde, maaşların düşük olmasından, çalışacak şoför bulmak kolay olmamış.

II

Okula gelmeyecek öğretmenin dersine giren öğretmene misafir öğretmen deniyor. Okullarda öğretmenleri rahatlatan bir uygulama. Hangi okullarda hangi gün ve aralıklarda (tam gün, yarım gün) misafir öğretmene ihtiyaç olacağı listeleniyor. Listeden istediğiniz okulu seçiyorsunuz. Talip olduğunuz işi yirmi dört saat kalaya kadar iptal etme hakkınız var. Misafir öğretmen olarak gittiğiniz okulda idari ofise göründükten sonra çalışacağınız sınıfa gidiyorsunuz. Sınıfın öğretmeni ayrıntılı olarak ne yapacağınızı anlatan iki-üç sayfalık bir not bırakıyor. O notlara göre dersinizi veriyorsunuz. İşiniz bittiğinde idarenin size verdiği anahtarları ve elektronik geçiş kartını iade ediyorsunuz. Aralık ayında misafir öğretmen olarak çalışmaya başladım. Değişik seviyede sınıflarda çalışma, gözlemleme olanağı elde ettim.

Amerika’da ilköğretim okullarında özel eğitim verilen sınıflardan birine girdim geçenlerde. Lise seviyesinde ‘bridges’ denilen kategoride bir sınıftı. Öğrenme, dikkat zorluğu çeken bu çocukların sınıfında herkesin elinde kendi telefonu vardı. Telefonlara ek olarak, sınıftaki herkesin tablet tabir edilen bilgisayarı. Aslında ilköğretimdeki bütün seviyelerde, her öğrenciye tablet veriliyor. Ana sınıfındaki öğrencilere bile. Sınıflardaki bilgisayar kullanımının aşırı olduğunu, en azından bilgisayar kullanımının suiistimale açık olduğunu gözlemledim. Mesela, geçen hafta katıldığım özel eğitim sınıfında herkesin elinde cep telefonu vardı. İsteyen tabletini kullanabiliyordu. Sınıfın öğretmeni sınıftaki masaüstü bilgisayarından bir film yansıttı perdeye. Sınıftaki öğrenciler ya tabletleriyle ya da cep telefonlarıyla ilgileniyorlardı. Filmle pek oralı olmadılar. Perdedeki filmden gürültülü bir sahne gelince kafalarını geçici olarak kaldırıyorlar, sonra tekrar kendi ekranlarına dönüyorlardı.

Girdiğim ana sınıflarında da her öğrencinin tablet bilgisayarı olmasına şaşırdım. Bu kadar erken yaşta kişisel tablet tahsis etmek ne kadar sağlıklı? Ekran sadece yetişkinleri değil, çocukları da yutan bir şey. Hem insanları, hem çocukları hareketsizliğe mahkûm ediyor. İlla ki eğitim amaçlı, işe yarar programlar vardır. Ancak bireysel bilgisayar kullanımı, insanlardaki toplum olma, ortaklaşa bir şeyler yapma heves ve motivasyonu olumsuz yönde etkiliyor. Birey olalım derken, toplum olmaktan çıkıyoruz.

Dünya zaten alabildiğine teknolojik, şimdiden bilgisayarı öğrensin tezi o kadar güçlü bir tez değil. Neticede insanların ezici çoğunluğu teknolojinin üretici değil kullanıcısı oluyor. Ve bu teknolojiler herkesin kullanabileceği basitlikte yapılıyor zaten. Hal böyleyken, bu kadar erken yaşta çocukların en başta göz sağlığını da bozacak bilgisayar kullanımının sınırlanması, denetlenmesi çok önem arz ediyor. Ya da ana sınıfında her öğrenciye bilgisayar dağıtmanın mantığı nedir? Sınıfta ortak bir bilgisayar ve perde varken.

Dikkatimi çeken bir başka uygulama da sınıflarda şeker, çikolata tüketme alışkanlığı. Amerikan toplumunu az çok bilen biri bu toplumdaki tatlı düşkünlüğünü bilir. Örneğin, kahvaltı ağırlıklı olarak tatlı yiyeceklere dayanır. Zeytin, beyaz peynir yenmez. Yoğurun, bitkisel çayın bile içine az çok şeker karıştıran bir toplum burası. Kurabiye denince akla sadece ‘cookies’ denilen şekerli kurabiyeler geliyor. Börek, çörek bilinmiyor. Burada, Türkiye’deki gibi bir pastane, pastanenin sunduğu çeşitlilik yok. Kurabiye denilince sadece tatlı hamur işi yiyecekler geliyor. Tuzlu kurabiye, tuzlu kuru pasta bilinmiyor.

Şeker, çikolata kullanımına gelince, bu yılki Halloween (cadılar bayramı) kutlamalarında şeker, çikolata kullanımının çokluğu çok dikkatimi çekti. Cadılar bayramı hakkındaki yazımda, bu bayramın ayırıcı özelliklerinden biri aşırı şeker tüketimi ve en kazançlı iki sektörden birinin şeker, çikolata sektörü olduğuna işaret ettiydim. Sınıflarda da çok şeker yendiğini görmek beni şaşırttı.  Mesela, misafir öğretmen olarak girdiğim ilkokul ikinci sınıfında, son dersin sonuna doğru kız öğrencinin biri yanıma geldi, şimdi sınıfa söyleyin ki sınıfta çöp bulan biri şeker kazanacak. Anladım ki öğretmenleri böyle şeyler yaptırıyor. Şeker, çikolatanın yerini bana gösterdiler. Sınıfta çöp falan göremeyince, tuttum hepsine dağıttım. Bir başka gün gittiğim, özel eğitim sınıfında öğretmen dersin bir yerinde elinde torba, sınıfa şeker, çikolata isteyen var mı değince bütün sınıf şeker, çikolata kuyruğuna girdi.

Eğitimci, öğretmen olan herkes şekerin, tatlının beynin bilişsel işlevlerini yavaşlattığını, hafıza ve dikkat becerilerinde eksikliklere yol açtığını bilir. Buna rağmen şeker, çikolatanın, bunun yanında, içine tuz, şeker, koruyucu kimyasal doldurulan paketli hazır gıdaların ABD’de okullarda neden bu kadar çok tüketildiği sorusunu sormadan edemiyor dışarıdan bir göz. Ya da mesela, bu okulların kendilerine ait neden bir fırını ya da mutfağı olmasın? Her gün öğrencilere sunulan yemek ve atıştırmalıkları günlük yapıp taze taze tüketmek daha doğru olmaz mı? Ya da bilgisayar kullanım yaşını ana sınıflarına kadar indirmek ve okullarda bu denli hazır gıda ve şeker tüketmek en çok kimin/kimlerin işine geliyor?

Abbas Karakaya, Bloomington, 21 Aralık 2022, Çarşamba

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.