Connect with us

ŞİRKETLER

Çalışanlar kaliteli ve güçlendirici molalar istiyor

Yayınlanma:

|

Dünyanın önde gelen gıda hizmetleri şirketi Compass Group’un küresel pazar istihbarat ajansı Mintel’e yaptırdığı Global Eating At Work 2023 Araştırması’na göre, ekiplerini daha uzun, daha kaliteli ve daha sık ara vermeye teşvik eden işverenler, üretkenliğin kilidini açmanın, çalışan refahını iyileştirmenin ve daha fazla insanı ofislere geri döndürmenin anahtarı olabilir.

Compass Group’un 26 ülkedeki 35.000 çalışandan elde ettiği bilgileri analiz eden Global Eating at Work 2023 Araştırması, ana öğle yemeği molalarında çalışanların geçirdiği sürelerin ülkelere göre önemli ölçüde değiştiğini ortaya çıkardı. Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olan Çin’de çalışanların öğle yemeği molalarında geçirdiği süre ortalama 54 dakika iken, Polonya gibi büyüyen ekonomilerde bu süre 20 dakikanın biraz daha üzerinde.

Türkiye’de öğle yemeği molası ortalama 42 dakika ve çalışanların yarısından fazlası öğle yemeğini arkadaşıyla yiyor

Çalışanlar bugün ortalama olarak, eğer varsa, ana öğle yemeği molaları için günde sadece 35 dakikasını ayırıyor. Araştırma, Türkiye’deki çalışanların ise öğle yemeği yani ana molaları için günde ortalama olarak sadece 42 dakikasını ayırdığını, bunun da dinlenme, enerji toplama ve meslektaşlarıyla sosyalleşme fırsatları için yetersiz kaldığını ortaya koyuyor.

Dünyada haftanın beş günü çalışanların ortalama olarak bir öğle yemeği molasını atladıkları ve üçte birinin öğle yemeğini yalnız yedikleri tespit edildi. Türkiye’de çalışanların da haftada en az bir öğle yemeği molasını atladığı gözlemlendi. Araştırmaya göre öğle yemeğini yalnız yiyenlerin oranı ise oldukça düşük (%18). Türkiye’de çalışan kesimin %89’u öğle yemeğini bir arkadaşıyla yemeyi tercih ediyor, başka bir deyişle sosyalleşme fırsatını değerlendirdiği görülüyor.

Dünya genelinde çalışanların %5’i, çalışma haftaları boyunca hiç ara vermediklerini bildirdi. Bu eğilim, yaşlı bakımı endüstrisindeki çalışanlar için %10’a ulaşırken, işyerinde çalışanların %7’si ve hibrit ile evden çalışanların ise yalnızca %3’ü. Türkiye’de bu oranlar daha düşük: Çalışanların genelinde bu oran %1 iken, yaşlı bakımı endüstrisi dahil sağlık çalışanlarının %4’ü, eğitim sektörü çalışanlarının %3’ü ve işyerinde çalışanların ise %2’si hiç ara vermediklerini belirtiyor.

İş yerinde daha kaliteli molalar vermek üretkenliği, refahı ve ekip oluşturmayı destekliyor

Araştırma, kaliteli mola alanları ile yiyecek ve içecek olanaklarına yatırım yapan işverenlerin, işgücünün üretkenliğini, refahını ve iş arkadaşlarıyla iş birliğini önemli ölçüde artırırken çalışanları arasındaki izolasyon duygularını azaltabileceğini gösteriyor.

Dünya genelinde çalışanların %78’i öğle yemeği molasının kendilerini daha verimli hale getirdiğini söylerken, %85’i bir iş günü boyunca düzenli mola vermenin genel üretkenliklerini artırdığını kabul ediyor. Türkiye’de çalışanların %88’i öğle yemeği molasının verimliliklerini artırdığını, %93’ü ise düzenli mola vermenin genel üretkenliklerini artırdığını savunuyor. Her 10 çalışandan 7’si bu düzenli araları yeme ve içme için kullandığını belirtiyor.

Çalışan refahının daha iyi desteklenmesi için, dünya genelinde her 10 çalışandan 8’i işverenlerinden, iş yerinde dinlenmeleri ve yeniden enerji toplamaları için uygun molalar verebilecekleri alanlar sağlamalarını beklerken Türkiye’de ise her 10 çalışandan 9’u işverenlerinin bu imkanı sağlamasını bekliyor.

Yemek molaları sosyalleşme ve ağ kurma olanağını artırtıyor

Dünya genelinde tüm yaş grupları arasında ana molalarına en kısa süreyi ayıranlar Z kuşağı ile Baby Boomers (günde 34 dakikadan daha az). Öğle yemeği molasına ortalama 42 dakika ayrılan Türkiye’de ise genç kuşak ana molalarında en kısa süreyi kullanıyor; Z ve Y kuşağının ortalaması 40 dakika. Yaklaşık 47 dakika ile en uzun mola verenler ise Baby Boomers.

Farklı nesillerin iş molalarından farklı beklentileri var ve bu da işverenlerin mola alanlarını iş gücü karışımının refah gereksinimlerine uyacak şekilde uyarlama ihtiyacını vurguluyor. Mola sırasında yemek yemek ve içmek her yaş grubu için en önemli öncelik olsa da, özellikle genç nesil Z ve Y Kuşağı çalışanları, zamanlarını iş arkadaşlarıyla sosyalleşme de dahil olmak üzere rahatlamak ve kişisel ilgi alanlarını veya hobilerini takip etmek gibi ruh sağlıklarını destekleyen daha çeşitli uğraşlar için kullanmak istiyor.

Dünya genelinde gelişmiş yiyecek olanaklarına sahip işyerlerinde (çalışan restoranı, kafeterya, kantin, kahve dükkanı), çalışanların %70’i öğle yemeğini iş arkadaşlarıyla birlikte yemeyi tercih ederken, yalnızca %23’ü kendi başına yemek yiyor.
Buna karşılık, hiçbir yiyecek ve içecek tesisi sağlanmadığında, sadece %38’i ana molalarını meslektaşlarıyla geçirirken, yaklaşık yarısı (%48) yalnız yemek yemeyi tercih ediyor.

“İşverenler, evden çalışanları işyerine geri dönmeye teşvik etmek için ev konforuyla rekabet etmeli”

Ana molaların uzunluğu ev, hibrit ve ofiste çalışanlar arasında büyük ölçüde tutarlı olsa da, evden çalışan kişiler, işyerinde olduğundan daha sık ve daha kaliteli molalar verdiklerini bildirerek, işverenlerin çalışanları ofise geri dönmeye teşvik etmeye çalışırken karşılaştıkları zorluğun altını çiziyor. Dünya genelinde hibrit çalışanların %58’i evden çalışırken daha fazla mola verdiklerini söylüyor, Türkiye’de ise bu oran %75.

Araştırma, birçok işyerinde uygun mola alanlarının bulunmamasından şikayetçi olunduğunu öne sürüyor. Dünya genelinde çalışanların %79’u, Türkiye’de ise çalışanların %93’ü işverenlerin uygun koşullarda mola verebilecekleri bir yer ve zihinsel sağlıklarını destekleyen programlar sağlamalarının önemli olduğunu vurguluyor. Dünya genelinde çalışanların üçte birinden fazlası (%35) ülkemizde ise çalışanların %26’sı işverenlerinin rahatlamaları ve yeniden enerji toplamaları için uygun bir dinlenme alanına sahip olmadığını söylüyor.

Nihat Kartal: “Çalışanlar kendileri için en verimli şekilde ve zamanda enerji toplamayı umuyor.”

Araştırma verilerini değerlendiren Sofra/Compass Group Türkiye CEO’su Nihat Kartal “Çalışanların verimliliğini sağlamak günümüzde işletmelerin karşı karşıya olduğu önemli bir zorluk. Dolayısıyla çalışanların iş günlerinde daha fazla mola vererek dinlenmeleri ve iş arkadaşlarıyla birlikte enerji toplamaları için zaman ayırmalarını sağlamak büyük bir fark yaratabilir. Yüksek kaliteli molalar hem çalışanlar hem de işverenler için bir kazan-kazan yöntemidir ve çalışanların üretkenliğini, işbirliğini ve ruh sağlığını iyileştirdiği kanıtlanmıştır.

Öğle yemeği molası artık günümüzde rutin bir olay olmaktan çıkmıştır. Esnek çalışmanın yaygınlaşması ile birlikte çalışanlar kendileri için en verimli şekilde ve zamanda enerji toplamayı umuyor. Enerjilerini yenileyip arttırmak için uygun olan kaliteli yiyecek ve içecekler tüketmenin, meslektaşlarıyla iletişim kurmanın ve sosyalleşmenin teşvik edildiği bir işyeri kültürü istiyorlar. Bu araştırmada ekiplerini motive etmek, yeni yetenekleri çekmek ve hibrit çalışanları işyerine geri dönmeye teşvik etmek isteyen işverenlerin, çalışanların farklı ihtiyaçlarını yansıtan rahat mola alanları yaratmayı içeren, insanların evde gerçekleştiremeyecekleri sosyal etkileşim için benzersiz yiyecek deneyimleri ve fırsatları sunan konforlu çalışma alanlarına daha fazla yatırım yapması gerektiği görülüyor.” dedi.

Notlar:

*Gelişmiş yiyecek ve içecek olanakları, bir çalışan restoranı, kafeterya veya kantini ya da yemek servisi yapan bir kahve dükkanını içerir.

Kuşak demografisi:

• Z kuşağı – 1996-2010 arasında doğanlar

• Y kuşağı – 1981-1995 arasında doğanlar

• X Kuşağı – 1966-1980 arasında doğanlar

• Baby Boomers – 1946-1965 yılları arasında doğanlar

Okumaya devam et

GÜNCEL

Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?

İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.

Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.

Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?

Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?

Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.

Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.

Bayram KOÇSOY – Emekli Banka Müdürü

Okumaya devam et

BORSA

SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borç sermayeye dönüştü, tartışma büyüdü

SASA Polyester’in 3 Haziran 2026 tarihinde açıkladığı Paya Dönüştürülebilir Tahvil (PDT) dönüşüm kararı, sermaye piyasalarında son dönemin en çok tartışılan işlemlerinden biri haline geldi. Şirket açısından bilançoyu güçlendiren bu adım, hisse yatırımcıları açısından ise “pay sulanması”, “değer kaybı” ve “güven erozyonu” tartışmalarını beraberinde getirdi.

Özellikle SASA Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim M. Turhan’ın geçmiş dönemde yaptığı açıklamalar nedeniyle yatırımcı tepkilerinin önemli bölümü şahsında toplandı.

Peki SASA ne yaptı, kim kazandı, kim kaybetti?

SASA ne yaptı?

Şirketin açıklamasına göre;

  • Yurt dışında ihraç edilen PDT sahipleri dönüşüm haklarını kullandı.
  • 37,3 milyon Euro nominal değerli tahvil hisseye dönüştürüldü.
  • Bunun karşılığında yeni paylar ihraç edildi.
  • Mevcut ortakların rüçhan hakları tamamen kısıtlandı.
  • Şirket sermayesi yaklaşık 785 milyon TL artırıldı.

Teknik olarak bakıldığında şirketin borcu azaldı ve özkaynakları güçlendi. Finansal açıdan değerlendirildiğinde bu işlem, borcun sermayeye dönüştürülmesi nedeniyle şirket bilançosunu rahatlatan bir yapı oluşturdu.

Şirket açısından olumlu sonuçlar

PDT dönüşümü sonrasında SASA’nın elde ettiği avantajlar şöyle sıralanabilir:

1. Döviz borcu azaldı

Tahvil yükümlülüğünün bir bölümü ortadan kalktı.

2. Finansal kaldıraç düştü

Borç/özkaynak dengesi iyileşti.

3. Faiz yükü azaldı

Gelecekteki finansman maliyetleri üzerinde olumlu etki oluştu.

4. Nakit çıkışı önlendi

Şirket tahvil geri ödemesi yapmak yerine hisse vererek yükümlülüğünü kapattı.

Yönetim perspektifinden bakıldığında bu işlem rasyonel ve bilanço güçlendirici bir finansman yöntemi olarak görülebilir.

Peki yatırımcı neden rahatsız oldu?

Sorunun cevabı “seyrelme etkisi” olarak adlandırılan süreçte yatıyor. Yeni hisseler üretildiğinde mevcut ortakların şirket içindeki pay oranı küçülür.

Buna sermaye piyasalarında “dilution” yani sulanma denilir.

Yatırımcıların itiraz ettiği temel nokta şu: Şirket borcunu azaltırken bunun maliyetinin önemli bir kısmı mevcut hissedarlara yansıtıldı.

Özellikle küçük yatırımcı açısından ortaya çıkan etkiler:

  • Hisse başına düşen şirket değeri geriledi.
  • Arz edilen pay miktarı arttı.
  • Satış baskısı oluştu.
  • Hisse fiyatı üzerinde aşağı yönlü baskı meydana geldi.
  • Portföy değerleri eridi.

Büyük tartışma: Tahvil yatırımcısı avantajlı mı oldu?

Piyasadaki eleştirilerin önemli bölümü bu noktada yoğunlaşıyor.

Tahvil yatırımcısı:

  • Önceden belirlenmiş şartlarla dönüşüm hakkı elde etti.
  • Belirli fiyat avantajına sahip oldu.
  • Hisseye dönüşüm sırasında daha korunaklı bir pozisyonda bulundu.

Borsa yatırımcısı ise:

  • Açık piyasadan hisse aldı.
  • Fiyat düşüşünün tüm riskini taşıdı.
  • Seyrelme etkisini doğrudan yaşadı.

Bu nedenle sosyal medyada sıkça dile getirilen görüşlerden biri şu oldu: “Şirket kurtarıldı ama küçük yatırımcı korunamadı.”

İbrahim M. Turhan neden hedef haline geldi?

Aslında kararın sahibi tek başına İbrahim M. Turhan değil. PDT ihracı ve dönüşüm süreçleri yönetim kurulu kararıyla ve SPK mevzuatı çerçevesinde yürütülüyor.

Ancak yatırımcı tepkilerinin önemli kısmı Turhan’a yöneldi. Çünkü İbrahim M. TUrhan aynı zamanda SASA Yönetim Kurulu Üyesi olması açıklamaları da yatırımcı o hassasiyet ile algıladı. Açıklamalar ile fiili duurm örtüşmeyip hisse değeri daha düşünce küçük yatırımcı dah afazla zarar etti; tartışmalar da bu noktada alevlendi.

Bunun birkaç nedeni bulunuyor.

1. Sürecin kamuoyundaki yüzü oldu

PDT mekanizmasını en fazla anlatan isimlerden biri İbrahim M. Turhan’dı.

2. Beklentiler ile sonuçlar uyuşmadı

Yatırımcılar açıklamalar sonrasında hisse üzerinde bu kadar güçlü bir baskı beklemiyordu.

3. Satış baskısı öngörülemedi

Piyasada oluşan fiyat hareketleri yatırımcıların hesaplarının ötesine geçti.

4. Güven sorunu oluştu

Hisse fiyatındaki sert düşüşler sonrasında yatırımcılar açıklamaların yeterince risk içermediğini düşünmeye başladı.

Yatırımcılar yanıltıldı mı?

Bu soru bugün en çok tartışılan konu.

Ancak hukuki açıdan bakıldığında;

“Yanıltma”, “manipülasyon”, “yanlış yönlendirme” gibi kavramların oluşabilmesi için SPK tarafından yapılacak inceleme ve hukuki süreçlerin sonuçlanması gerekir.

Bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış herhangi bir SPK kararı veya yargı hükmü bulunmamaktadır.

Bu nedenle; “Yatırımcılar kesin olarak yanıltıldı” demek de, “Hiçbir sorun yaşanmadı” demek de mümkün değildir.

Ancak yatırımcı algısında ciddi bir güven kaybı oluştuğu açıktır.

Asıl sorun ne?

Bu olay aslında Türkiye sermaye piyasalarının kronik sorunlarından birini yeniden gündeme getirdi: Finansal mühendislik ile yatırımcı iletişimi arasındaki kopukluk.

Şirket yönetimleri bilanço açısından doğru kararlar alabilir.

Ancak bu kararların;

  • Küçük yatırımcıya etkileri,
  • Riskleri,
  • Olası fiyat baskıları,
  • Seyrelme sonuçları,

yeterince açık anlatılmadığında piyasalarda güven sorunu ortaya çıkıyor.

Sonuç

SASA’nın PDT dönüşümü şirket açısından bakıldığında borcu azaltan ve özkaynakları güçlendiren başarılı bir bilanço operasyonu olarak görülebilir.

Ancak borsa yatırımcısı açısından tablo çok daha farklıdır.

Payların seyrelmesi, hisse fiyatındaki sert düşüşler ve oluşan güven kaybı nedeniyle küçük yatırımcı önemli ölçüde zarar gördüğünü düşünüyor.

Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde yalnızca bir sermaye artırımı değil; şeffaflık, yatırımcı iletişimi ve kurumsal güven meselesi bulunuyor.

Sermaye piyasalarında para kaybı telafi edilebilir.

Ancak yatırımcı güveni kaybedildiğinde onu geri kazanmak çok daha zor oluyor.

Bankavitrini.com Analiz

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Yayınlanma:

|

Sanayide iş var, çalışacak insan yok: Eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Türkiye sanayisi uzun süredir nitelikli teknik eleman bulmakta zorlanıyordu. Ancak son dönemde sorun yalnızca kaynakçı, CNC operatörü, dikiş makinecisi, bakım teknisyeni gibi ara elemanlarla sınırlı kalmadı; fabrikalar artık vasıfsız/düz işçi bulmakta da zorlanıyor.

Bu tablo, klasik “işsizlik var ama işçi yok” çelişkisini yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda iş arayan milyonlarca kişi, diğer yanda üretim hattını döndürecek çalışan bulamayan fabrikalar var. Sorunun temelinde yalnızca ücret değil; çalışma koşulları, vardiya düzeni, ulaşım, barınma, genç kuşağın iş tercihleri, mesleki eğitim yetersizliği ve sanayinin sosyal cazibesini kaybetmesi bulunuyor.

Asgari ücret artık sanayi işi için yeterli motivasyon oluşturmuyor

Sanayide özellikle mavi yaka işler ağır çalışma temposu, vardiya sistemi, fiziki yıpranma, servis bağımlılığı ve kimi zaman sağlıksız çalışma ortamlarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık çalışanların eline geçen ücret, yaşam maliyetleri karşısında tatmin edici bulunmuyor.

Asgari ücretin biraz üzerinde teklif edilen ücretler dahi birçok çalışan için yeterli görülmüyor. Çünkü kira, ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlardaki artış, sanayi ücretlerini reel olarak zayıflatıyor. Çalışan açısından soru artık şu hale geldi: “Bu tempoya, bu yıpranmaya, bu ücrete değer mi?”

Yeni kuşak fabrika düzeninden uzaklaşıyor

Genç kuşak için iş yalnızca gelir kapısı değil; yaşam kalitesi, esneklik, sosyal çevre, statü ve psikolojik tatmin anlamına da geliyor. Fabrika ortamı ise birçok genç tarafından ağır, tekdüze, baskılı ve gelecek vadetmeyen bir alan olarak görülüyor.

Kurye, e-ticaret, kafe, güvenlik, hizmet sektörü veya dijital platform işleri daha esnek ve daha görünür seçenekler sunuyor. Sanayide kariyer basamağı, sosyal itibar ve gelir artışı beklentisi zayıf kaldıkça gençler üretim hattından uzaklaşıyor.

Sorun teknik elemandan düz işçiye indi

Geçmişte sanayicinin ana şikâyeti “nitelikli ara eleman yok” şeklindeydi. Bugün tablo değişti. Artık paketleme, yükleme-boşaltma, üretim destek, temizlik, depo, montaj ve vardiyalı hat işlerinde de ciddi açık oluşuyor.

Bu durum sanayi için kritik bir eşik anlamına geliyor. Çünkü teknik eleman eksikliği verimliliği düşürürken, düz işçi eksikliği doğrudan üretim hattını durdurabiliyor. Fabrika kapasitesi kâğıt üzerinde var olsa bile, çalışan bulunamadığında makine, sipariş ve yatırım boşa düşüyor.

Yabancı işçi yeni çıkış kapısı oldu

Bazı fabrikalar çözümü yabancı işgücünde aramaya başladı. Suriyeli çalışanların ardından Türkmenistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden gelen işçiler birçok sektörde daha görünür hale geldi. Tavukçuluk, tekstil, gıda, inşaat, lojistik ve bazı ağır sanayi kollarında yabancı işçi kullanımı artıyor.

Son dönemde Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinden işçi getirilmesi de tartışma konusu oldu. Özellikle tavukçuluk gibi çalışma koşulları ağır, vardiya düzeni yoğun ve işgücü devri yüksek sektörlerde yabancı çalışanlar daha fazla gündeme geliyor.

Ancak bu yöntem kalıcı çözüm değil. Yabancı işçi kısa vadede üretim hattını döndürebilir; fakat yerli işgücünün sanayiden kopuşunu, ücret dengesizliğini ve çalışma koşullarındaki yapısal sorunu çözmez.

İşverenin sorunu yalnızca “eleman yok” değil

Sanayici açısından bakıldığında işgücü sorunu üretim planlamasını, sipariş teslimini, ihracat kapasitesini ve yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. İşçi bulunamadığında makineler boş kalıyor, vardiya düşüyor, teslim süresi uzuyor, maliyet artıyor.

Ancak çalışan açısından bakıldığında da sorun net: düşük ücret, ağır koşul, sınırlı sosyal hak, belirsiz kariyer ve düşük motivasyon. Bu nedenle mesele yalnızca “gençler çalışmak istemiyor” basitliğine indirgenemez. Asıl sorun, sanayi işlerinin çalışan açısından cazibesini kaybetmesidir.

Sanayi için yeni sosyal sözleşme şart

Türkiye üretim ekonomisini büyütmek istiyorsa, sanayi işçiliğini yeniden cazip hale getirmek zorunda. Bunun için yalnızca ücret artışı değil, bütüncül bir çalışma hayatı reformu gerekiyor.

Öncelikli adımlar şunlar olmalı:

  1. Sanayide ücretler asgari ücretin anlamlı biçimde üzerine çıkarılmalı.
  2. Vardiya, servis, yemek, barınma ve yan haklar yeniden düzenlenmeli.
  3. Mesleki eğitim fabrikalarla entegre edilmeli.
  4. Gençlere üretimde kariyer yolu gösterilmeli.
  5. Tehlikeli ve ağır işlerde çalışma koşulları iyileştirilmeli.
  6. Yabancı işçi kullanımı kayıtlı, denetimli ve adil ücret ilkesiyle yürütülmeli.
  7. Sanayi bölgelerinde sosyal yaşam, ulaşım ve barınma altyapısı güçlendirilmeli.

Türkiye üretmek istiyorsa işçiyi yeniden kazanmalı

Sanayide eleman bulamama sorunu artık geçici bir insan kaynakları problemi değil; üretim ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüşüyor.

Fabrika açmak, makine almak, ihracat bağlantısı kurmak tek başına yeterli değil. O makineleri çalıştıracak, üretim hattını sürdürecek, işi sahiplenip meslek haline getirecek insan kaynağı yoksa sanayi büyüyemez.

Türkiye’nin önündeki soru şudur: Sanayi, gençler ve çalışanlar için yeniden cazip bir gelecek sunabilecek mi?

Bu soruya güçlü bir cevap verilemezse, üretim hattındaki açık yalnızca yabancı işçiyle kapatılmaya çalışılır. Ancak bu da Türkiye’nin asıl ihtiyacını karşılamaz: nitelikli, kalıcı, motive ve yerli üretim kültürüne bağlı bir sanayi işgücü.

*************

Kaynak notu: İŞKUR’un 2025 araştırmasında 1 milyon 730 bin işyeri içinde 166 bin işyerinde 398 bin 618 kişi için eleman temininde güçlük çekildiği; nedenler arasında mesleki beceri eksikliği, yeterli başvuru olmaması, talep edilen ücretin yüksek bulunması ve çalışma şartlarının beğenilmemesi yer alıyor. TÜİK verilerinde 2025’te sanayi istihdamı 6 milyon 578 bin kişi olarak görülürken sanayinin istihdam payı geriliyor. Çalışma Bakanlığı yabancı çalışma izinleri istatistikleri de işgücü açığında yabancı çalışan kanalının büyüdüğünü gösteriyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.