Connect with us

GÜNCEL

Değerli TL politikası tam gaz devam ediyor, rekabet gücü eriyor

Yayınlanma:

|

Yılın ilk yarısında TL, enflasyona göre dolara karşı yaklaşık %9, euroya karşı ise yaklaşık %12 reel değer kazandı.

Bugün açıklanan verilere göre 2026 yılının ilk 6 ayında TÜFE artışı %17,7 oldu.

Aynı dönemde;

  • Dolar/TL: 42,9587 → 46,6643 (%8,6)
  • Euro/TL: 50,4571 → 53,2881 (%5,6)

Kur artışının enflasyonun belirgin şekilde altında kalması nedeniyle Türk Lirası reel olarak değer kazandı.

Yaklaşık olarak;

  • TL, dolar karşısında %9 reel değerlendi.
  • TL, euro karşısında %12 reel değerlendi.

Bu tablo, uygulanan değerli TL odaklı dezenflasyon politikasının doğal sonucudur.

Bunun ekonomiye etkileri

Olumsuz tarafları

  • İhracatçının rekabet gücü zayıflar.
  • Türkiye’deki üretim maliyetleri kurdan daha hızlı arttığı için Türk ürünleri yabancı alıcı açısından pahalı hale gelir.
  • İthal ürünler görece ucuzladığından ithalat eğilimi artabilir.
  • İhracatın yavaşlaması ve ithalatın hızlanması cari açığı büyütebilir.
  • Türkiye yabancı turist açısından daha pahalı bir destinasyona dönüşebilir.
  • Sanayi üretiminde kârlılık baskılanabilir.
  • Düşük marjla çalışan sektörlerde iflas ve finansman sorunları artabilir.

Kazananlar

  • İthal girdi kullanan üreticiler
  • Elektronik, otomotiv ve makine ithalatçıları
  • Döviz kredisi bulunan şirketler
  • Yurt dışından ürün getiren perakendeciler
  • Yurt dışına seyahat eden tüketiciler

Kaybedenler

  • İhracat yapan şirketler
  • Tekstil
  • Hazır giyim
  • Mobilya
  • Deri
  • Seramik
  • Makine ihracatçıları
  • Turizm işletmeleri (özellikle fiyat odaklı turist segmentine hizmet verenler)

Asıl tartışılması gereken soru

Dezenflasyon programı fiyat istikrarı açısından önemli kazanımlar sağlayabilir. Ancak bu süreç uzun süre reel kurun aşırı değerlenmesi ile yürütülürse;

  • üretim,
  • ihracat,
  • sanayi yatırımları,
  • istihdam

üzerindeki maliyet giderek artabilir.

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, enflasyonu düşürürken üretim ve ihracatın rekabet gücünü koruyabilmek olacaktır.

Onur ÇELİK

Okumaya devam et
Yorum Yazın

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  • Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği

İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler

ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda

Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut

Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü

Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Fed’e bekleme alanı açan veri piyasaları rahatlattı; gözler TÜİK’te

Yayınlanma:

|

Yazan:

Büyük bir merakla beklenen ABD Haziran ayı tarım dışı istihdam verisi piyasa beklentisinin altında kaldı. Haziran ayında tarım dışı sektörde 57 bin kişi istihdam edilirken, piyasa beklentisinin (110 bin) belirgin şekilde altında kaldı. Ayrıca Nisan ve Mayıs ayı istihdam verileri toplam 74 bin kişi aşağı yönlü revize edildi. İşsizlik oranı %4,3’ten %4,2’ye gerilese de, bu iyileşme güçlü istihdamdan ziyade 720 bin kişinin iş gücünden ayrılması sonucu işgücüne katılım oranının %61,5’e gerileyerek Mart 2021’den bu yana en düşük seviyesine inmesinden kaynaklandı.

Piyasalar veriyi Fed açısından güvercin algılarken, yakın vadede faiz artırımı beklentileri de hâliyle zayıfladı. Risk iştahı kısmen de olsa yükselirken, son dönemlerde durmaksızın baskı altında kalan kıymetli metaller ve kripto paralar toparlandı. Dün sabah saatlerinde Eylül ayına yönelik 25 baz puan faiz artırımına %61 olasılık tanınırken, bu sabah bu oran %15 seviyesine kadar geriledi. Piyasaların göstergesi konumunda ABD 10 yıllık tahvil faizinde kayda değer bir değişim olmazken, dolar endeksi (DXY) ise geriledi. Bununla birlikte istihdamdaki yavaşlama, devam eden jeopolitik riskler ve yüksek akaryakıt fiyatlarının gecikmeli etkilerinin enflasyonist baskıları süratle sönümlendirmesini beklemiyoruz. Bu nedenle de Fed’in enflasyonla mücadeleye öncelik vermeye devam edeceğini göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyoruz.

ABD ekonomisinin sağlığı açısından en önemli ipuçlarını verdiğine inanılan Haziran ayı istihdam verisinin beklentileri karşılayamaması bu sabah Asya piyasalarında risk iştahını destekledi. Asya borsaları iki günlük düşüşün ardından toparlama kaydederken, Japonya ve Çin’de açıklanan Haziran ayı PMI verileri de ekonomik faaliyetin büyümeye devam ettiğini göstererek iyimserliği güçlendirdi. Güney Kore borsası teknoloji hisselerine gelen alımlarla dünkü kayıplarını telafi ederek %4’ten fazla yükselirken, geriye kalan bölgelerde ise %1 civarında yükselişler görüyoruz. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde de artılar göze çarpıyor.

Piyasalar artık sene sonuna kadar FED’den bir kez 25 baz puan faiz artırımı beklerken, faiz getirisi olmayan kıymetli metallerin haftayı iyimser bir şekilde tamamlamaya aday olduğunu not edelim. Altının ons fiyatı 4,200 dolar seviyesine yaklaşırken, gümüşün teknik mânâda önemsediğimiz 63 dolar seviyesinin üzerinde haftayı tamamlaması durumunda, uzun pozisyon açmak için kolları sıvayacağız. DXY’nin geri çekilmesiyle EURUSD paritesi bu sabah 1,1470 seviyelerine kadar yükselirken, ABD piyasalarının bugün Bağımsızlık Günü nedeniyle kapalı konumda olacağını hatırlatalım. Dolar endeksinin geri çekilmesiyle Japon yeni dolar karşısında 161 seviyelerine toparlanırken, müdahâle beklentileri nedeniyle dalgalı seyrin korunmaya devam edeceğini düşünüyoruz. Tansiyonun barometresi konumunda Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı 70 dolar seviyesinin diplerinden hafif de olsa yükselse de, genel görünümü, zayıflayan ABD istihdam verisinin küresel piyasalarda faiz baskısını hafifletmesiyle riskli varlıkları desteklediği şeklinde yorumluyoruz.

İstihdam verisinin ardından, Fed’in faiz artırımı konusunda biraz daha bekleme alanı kazandığını düşünüyoruz. Özellikle son dönemde yüksek değerlemeler nedeniyle baskı altında kalan teknoloji hisseleri açısından verinin kısa vadede bir nefes alma imkânı sağlayacağı görüşündeyiz. Bununla birlikte tek bir veriyle bakarak fazla iyimser bir tablo çizmenin de doğru olmayacağını unutmamak gerekiyor. Bu noktadan sonra gözler yeniden enflasyon verileri ile ikinci çeyrek şirket bilançolarına çevrilecektir. İşgücü piyasasında kademeli bir soğuma ve enflasyonda ilave yavaşlama görülmesi hâlinde, Fed’in bu yıl faiz artırmak zorunda kalmayacağı beklentisinin güç kazanacağını, bunun da risk iştahını ve özellikle hisse senedi piyasalarını desteklemeye devam edebileceğini düşünüyoruz. Son olarak küçük bir not düşelim: ABD verisinin ciddi bir şekilde aşağı yönlü revize edilmesi, açıklanan ilk verilerin güvenilirliğine ilişkin soru işaretlerini de beraberinde getirdi!

Türkiye cephesinde ise bugün gözler TÜİK tarafından açıklanacak Haziran ayı enflasyon verisinde olacaktır. Anketler TÜFE’nin aylık bazda %1 artmasına ihtimal verirken, çekirdek verilerin de önem arz edeceğini göz ardı etmeyelim. Son günlerde tekrar ettiğimiz üzere, enerji fiyatlarında yaşanan geri çekilmenin yardımıyla Temmuz ayıyla birlikte enflasyonda yeniden daha ılımlı seviyeleri konuşmaya başlayacağımızı, bunun da TCMB’nin elini biraz da olsa rahatlatacağını düşünüyoruz. Bu bağlamda, savaşın patlak vermesiyle birlikte fonlamanın haftalık repo faizi (%37) yerine gecelik borç verme faizi (%40) üzerinden yapılmasına geçilmişti. Önümüzdeki dönemde bu uygulamadan geri adım atılarak normalleşme sürecinin başlayacağını öngörüyoruz. Politika faizinde indirimin ise Eylül ayında gerçekleşeceğini düşünüyoruz.

USDTRY kuru ABD piyasalarının bugün tatil konumunda olması nedeniyle dört günlük fonlama faizinin de yardımıyla 46,80 seviyesine yükselirken, yabancı nezdinde Türkiye’nin risklerini gösteren 5 yıl vadeli CDS risk primi 223 baz puan ile son dönemde olduğu üzere yatay bir seyir izlemeye devam ediyor. Petrol fiyatlarındaki geri çekilme, tahvil piyasalarını desteklemeye devam ederken, net enerji ithalatçısı olan Türkiye’nin petrol fiyatlarının savaş öncesi seviyelere geri çekilmesiyle olumlu mânâda etkilenmeye devam edeceğini düşünüyoruz. Jeo-ekonomik tarafta yaşanan olumlu hikâyenin de yardımı ile, TL ve TL cinsi varlıkların yatırımcı ilgisinde kalmaya devam edeceğinin altını tekrar çizmek isteriz. Bu minvalde, 2 yıl vadeli gösterge tahvil bileşik faizi %40 seviyesinin hemen etrafında kalmaya devam ederken, Türk hisse senetlerinde alım isteğinin korunacağını düşünüyoruz.

Bugün ABD piyasaları Kurtuluş Günü tatili nedeniyle kapalı konumda olacak. Küresel mali piyasaların daha sakin bir gün geçireceğini düşünüyoruz. Makro cephede ise Almanya ve Euro bölgesi hizmetler PMI verisi takip edilebilir.

Gümüş

178305480686ee45974e8a7e9e45f548a856db0d62_1_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.