Connect with us

ŞİRKETLER

Dört büyükler borç batağında

Bankalar Birliği anlaşmasıyla uzun vadeye yayılan ama 9 milyar TL’den 11.3 milyar TL’ye yükselen kulüplerin finansal borcu sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyor. Negatif özsermayeler sadece son 1 yılda yüzde 39 büyüdü. Daha yüksek kar elde edecek bir model kurulamazsa kulüpler Bankalar Birliği anlaşmalarıyla bile açmaza girebilir.

Yayınlanma:

|

Lig başladı. Transferler, elden çıkarılan futbolcular, gelen yeni yıldızlar ve ilk iki hafta performansları da görüldü. Fakat sahadaki performanslar ne olursa olsun ligin uzun vadede kaderini belirleyecek olan şey Türk kulüplerinin finansal performansları olacak. Çünkü transfer limitlerini de, gelecekte Avrupa kupalarında gösterilecek performansları da belirleyecek olan şey kulüplerin mali durumu olacak. Borsa şirketlerinin ilk yarıyıl mali tablolarıyla beraber futbol kulüpleri ve sportif A.Ş.’lerin de mayıs finansal performansları açıklandı. Ve maalesef manzara hiç de iç açıcı görünmüyor

EN YÜKSEK NAKİT FENERBAHÇE VE BEŞİKTAŞ’TA

Görünüşe göre lige en yüksek nakitle giren kulüp Fenerbahçe oldu. Kasasında 139 milyon TL nakitle 2022 Mayıs ayını kapatan Fenerbahçe’yi 134 milyon TL nakitle Beşiktaş izledi. Galatasaray ise geçen yılın aynı döneminde kasasında bulunan 160 milyon TL nakde karşılık bu yıl mayıs ayında 5.5 milyon TL’lik bir nakitle sezonu açtı. Trabzonspor’un kasasında olan nakit miktarı ise 21.5 milyon TL civarındaydı. Elbette kulüplerin kasasında bulunan na- kit paraların tamamı kullanılabilir durumda değil. Çünkü borçlarına karşı bloke olan kısımlar var. Örneğin Beşiktaş için bu rakam 9 milyon TL, Fenerbahçe için 31 milyon TL, Galatasaray için 1.5 milyon TL ve Trabzonspor içinse 523 bin TL. Öte yandan Beşiktaş’ın vadesiz mevduat hesaplarında 106 milyon TL karşılığı döviz, 28 milyon TL ise TL bulunuyor. Fenerbahçe’nin vadesiz mevduat hesaplarında bulunan para ise 140 milyon TL’ye yakın. Galatasaray’ın vadesiz TL mevduatta 23 milyon TL’si, vadeli mevduatta ise 32.5 milyon TL’si var. Trabzonspor’un vadeli ve vadesiz mevduat hesaplarından bulunan toplam para 17 milyon TL’den biraz fazla.

BORÇ TOPLAMI 11.3 MİLYAR TL’YE ULAŞTI

Şimdi gelelim bilançolarda dananın kuyruğunun koptuğu noktaya. Yani borçlar kısmına. Dört büyüklerin “Nefes aldırdı” dediği Bankalar Birliği anlaşmasıyla dört büyüklerin kısa vadeli finansal kredileri sıfırlandı. Fakat önümüzdeki 12 ay içerisinde ödeyeceği banka borçları hiç de öyle sıfırlanmış falan değil. Örneğin Beşiktaş’ın 12 ay içerisinde ödeyeceği banka kredisi 167 milyon TL, Fenerbahçe’nin 691 milyon TL, Galatasaray’ın 490 milyon TL, Trabzonspor’un ise 203 milyon TL. Burada anlaşmanın en çok rahatlattığı kulüp, 2021 yılının mayıs ayı itibariyle 2 milyar TL’lik kısa vadeli banka kredisi ödemesiyle karşı karşıya olan fakat anlaşmayla 12 ay içerisinde ödeyeceği kısa vadeli banka kredisi taksidi sıfırlanan Fenerbahçe. Bu yıl ve önümüzdeki yılın yarısına kadar yapılacak kredi ödemelerinin çoğu faiz ödemelerinden oluşuyor. Bankalar Birliği anlaşması, ilk yıl anapara ödemesiz bir anlaşma olarak karşımıza çıksa da faiz ödemeleri de oldukça çarpıcı rakamlara denk düşüyor. Ayrıca borcu uzun vadeye yaymış olmanın da bir başka ciddi handikapı ilerleyen kalemlerde karşımıza çıkıyor.

Beşiktaş’ın kısa ve uzun vadeli ödeyeceği toplam banka kredisi borcu yüzde 21 artışla 2.9 milyar TL’den 3.5 milyar TL’ye, Fenerbahçe’ninki yüzde 34 artışla 2.9 milyar TL’den 3.9 milyar TL’ye, Galatasaray’ınki yüzde 21 artışla 2.2 milyar TL’den 2.7 milyar TL’ye, Trabzonspor’unki ise yüzde 14 artışla 1 milyar TL’den 1.2 milyar TL’ye çıkmış durumda. Toplamda 11.3 milyar TL’lik bir finansal borç. Dile kolay. Üstelik geçmiş tecrübelerin gösterdiği kadarıyla proje değil zarar üreten mali yapılarla bu borçlar ödenmeye çalışılacak.

Peki hangi gelirlerle?

Pandemi nedeniyle bir önceki sezon gelirleri dibe vuran futbol kulüplerinin hasılatları 2022/05 döneminde ise hızlı artış trendine girmiş. Beşiktaş 1.3, Fenerbahçe ve Galatasaray ise 1.2 milyar TL civarında hasılar yaratırken, son şampiyon Trabzonspor’un gelirleri ise 867 milyon TL’ye çıkmış. Geçen yıla göre en hızlı hasılat artışı yüzdesel olarak Beşiktaş’ta (yüzde 160).

Gelirlerin alt kırılımına baktığımızda en çok dikkat çeken nokta, yayın gelirlerindeki dibe vuruş. Dört büyükler arsında son sezonun şampiyonu Trabzonspor haricinde yayın gelirinde düşüş yaşamayan yok. Beşiktaş’ın yayın gelirleri yüzde 35, Fenerbahçe’nin yüzde 10, Galatasaray’ın yüzde 28 gerilemiş durumda. Maç hasılatı ve kombine kart, loca gelirlerinde çok ciddi bir artış olsa da bu yanılsamadan başka bir şey değil. Bir önceki sezon pandemi nedeniyle kapalı olan statlara yeniden gelen kısıtlı sayıdaki seyircinin geri dönüşünü gösteriyor sadece.

Burada dört büyükler için istikrarlı ve kayda değer artış gösteren tek gelir kalemi sponsorluk ve reklam gelirleri. Dört büyüklerin sponsorluk, reklamlar ve isim, lisans haklarından elde ettiği gelir 731 milyon TL’den 1.4 milyar TL’ye yani iki katına çıkmış. Bu kalemde son yıl en yüksek artışı yakalayan kulüp Fenerbahçe. Geçen yıla göre artış yüzde 139. Onu yüzde 86 artışla Galatasaray izliyor. Trabzon ve Beşiktaş ise yüzde 55’er artış yakalamış görünüyor.

Giderler kaleminde ise önlenemez bir artış var. Geçen yıl futbolcu, teknik ekip, menajer ve diğer personellere toplam 1.7 milyar TL ücret ödeyen dört büyükler, bu yıl ise bu rakamı 3 milyar TL’nin üzerine çıkardı. En yüksek ücret artışıyla karşı karşıya kalan kulüp yüzde 203’lük artışla Beşiktaş olurken, onu yüzde 98’lik artışla Trabzonspor izledi. Fenerbahçe ücret artışlarını yüzde 59 ile, Galatasaray ise yüzde 18 ile sınırlı tuttu.

NET ZARARI AZALAN TEK KULÜP GALATASARAY

Gelir eksi gider eşittir kar. Basit denklem. Peki bu denklemde durum ne? Dört büyüklerin istisnasız hepsi bağımsız denetçilerin şartlı görüş verdiği şirketler. Bunun en önemli sebebi ise “borca batıklık şüphesi”. En azından denetçiler böyle yazmış. Bu borca batıklıktan çıkabilmek içinse istikrarlı ve tatmin edici bir gelir projeksiyonu gerekiyor. Peki kulüpler bunu karşılayabilecek karlar yaratabiliyor mu?

Dört büyükler arasında brüt kar yaratabilen tek şirket Fenerbahçe oldu. Onu performans açısından geçen yılki 278 milyon TL’lik brüt zararını 16 milyon TL brüt zarara düşüren Galatasaray izliyor. Beşiktaş brüt kardan 307 milyon TL brüt zarara dönerken Trabzonspor’un brüt zararı ise 210 milyon TL’ye çıkmış durumda. Esas faaliyet yani futbol faaliyetlerinde zararlar ise yine sadece Fenerbahçe ve Galatasaray’da düşmüş. Beşiktaş ve Trabzonspor’da ise futbol faaliyetlerinden zararlar giderek büyüyor.

Bir de bunlara net finansman yani kredilerden kaynaklı zararlar eklenince dört büyükler arasında net zararı iyileşme gösteren tek bir kulüp kalıyor: Galatasaray. Dört büyüklerin yıllık net zararı toplam 1.6 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Yani zaten ekside olan kasalar her geçen daha da eksiye gidiyor.

GELİRLERİN 5İLA13 KATI KADAR TEMLİK

Yayın gelirleri, lisanslı ürün satışları, maç hasılatları, kombine kart satışları, futbolcu yetiştirme ve kiralama gelirleri, Türkiye Kupası, sponsorluk ve reklam gelirleri, isim hakkı ve lisans hakkı gelirleri, UEFA kupaları katılım ve performans gelirleri veya dışarıya verilen futbolculardan transfer gelirlerinin tamamı 4 milyar TL. Yani bu gelirlerin büyük bölümü ücretlere gidiyor. Üstelik bu kulüplerin gelirleri üzerinde, yıllık gelirlerinin 5 katı ile 13 katı arasında değişen oranlarda temlik var. Beşiktaş’ın yayın gelirlerinin üzerinde 12 milyar 860 milyon TL’lik, isim haklarının üzerinde ise 699 milyon TL’lik temlik var. Fenerbahçe’nin yayın gelirleri üzerindeki temlik 14.8 milyar TL, isim hakları üzerindeki temlik ise 498 milyon TL. Galatasaray’ın temlik altında olan gelirleri 5.5 milyar TL. Trabzonspor’da toplam temlik tutarı 5.9 milyar TL. Yani 4 büyüklerin gelecek yıllarda elde edeceği gelirlerin üzerinde toplam 39 milyar TL’lik temlik var.

YILDIZ OYUNCU TRANSFERLERİ GÜZEL DE YA KULÜPLERİN MAAŞ BÜTÇELERİ

Şimdi de gelelim bizim taraftarlar olarak izlerken, başkanlar ve yönetimlerden transfer beklerken pek de düşünmediğimiz ama gelecekteki diğer giderlere. Her taraftar tuttuğu takımın kadrosunu yıldız futbolcularla doldurmasını beklerken rakip takım büyük transferler yaptığında yönetimlere veryansın ediyor. Fakat işin mali tarafında yönetilmesi gereken ve çığ gibi büyüyen ödenecek futbolcu, menajer, bonservis giderlerini kimse umursamıyor. Son zamanlarda sosyal medyada sıkça duyduğumuz laf ise şu: Bana ne, ben taraftarım, benim cebimden mi çıkıyor? Şimdi okuyacaklarından sonra ileride tutacağı bir takım kalıp kalmayacağını da düşünmesi gerekiyor her futbol meraklısının. Fenerbahçe, Trabzonspor, Galatasaray önümüzdeki 4-5 futbol sezonunda futbolculara yıllar itibariyle ödenecek olan garanti ücretleri açıklamış. Beşiktaş’ın bilançosunda ise bu kalemi bulamadık.

FENERBAHÇE 5 SEZONDA 1.2 MİLYAR TL’Yİ AŞTI

Önce Fenerbahçe’den yola çıkalım. Sadece 2022-2023 yani içinde bulunduğumuz sezonda ödeyeceği toplam garanti ücret geçen sezon 433 milyon TL iken bu sezon 569 milyon TL’ye çıkmış. Önümüzdeki toplam 5 sezonda ödeyeceği toplam garanti ücret 1.2 milyar TL. Üstelik bu rakamlar, Jorge Jesus, Joao Pedro, Luan Peres gibi transferlerden önceki rakamlar. Bilanço açıklanma tarihinden sonra gelen bu üç ismi ekleyip, Kim Min Jae’nin bonservisle gönderilmesi nedeniyle bu isme ödenen yıllık ücret çıkarıldığında önümüzdeki 5 sezonda ödenecek toplam garanti ücret 1.34 milyar TL’ye çıkıyor.

GALATASARAY 1 MİLYAR SINIRINA DAYANDI

Galatasaray’da dört sezonun bilançosu yazılmış. Bu rakam önceki sezon 290 milyon TL’den bu sezon 284 milyon TL’ye düşmüş. Fakat elbette bu rakam yanıltıcı. Çünkü Ryan Babel, Sofian Feghouli gibi yüksek yıllık ücretli kontratlardan çıkılmış verileri gösterirken yeni gelen transferleri kapsamıyor. Örneğin bu rakamlara Okan Buruk, Abdülkerim Bardakçı, Kazımcan Karataş, Sergio Oliveira, Seferovic, Leo Dubois, Midtsjö, Lucas Torreira, Dries Mertens gibi isimlerin gelişini ekleyip, Marcao, Diagne, Mostafa Mohamed, Aytaç Kara, Morutan gibi isimlerin gidişini çıkardığımızda Galatasaray’ın dört sezonluk toplam garanti ücret ödemeleri toplamı 982 milyon TL’ye çıkıyor.

ŞAMPİYON KADRONUN FIRTINAYA MALİYETİ

Trabzonspor’da ise zaten şampiyonluk kadrosu kurmanın maliyeti mevcut verilerde bile oldukça çarpıcı görünüyor. 2021 sezonu başlarken 594 milyon TL garanti ücretle başlayan Trabzonspor, bu yıl aynı döneme gelindiğinde 927 milyon TL’lik bütçeye ulaşmış. Daha sonra yaşananlara bakarsak: Denswill, Eren Elmalı, Doğucan Haspolat, Jens Stryger Larsen, Trezeguet gelmiş. Cem Akpınar, Diabate, Kouassi, Erce Kardeşler, Flavio, Yunus Mallı, Abdülkadir Parmak, Batuhan Kör, Berat Özdemir gitmiş. Sonuçta Trabzonspor’un yıllık garanti ücret ödemesi 1 milyar 150 milyon TL’ye ulaşmış. Trabzonspor’un yaptığı yeni futbolcu anlaşmalarında menajerlerle ilgili yöntemi de oldukça ilginç. Trabzonspor futbolcuların menajerlerine olan ödemeleri, futbolcunun Trabzonspor’dan alacağı yıllık ücretlerin yüzde 5’ini menajerlik ücreti olarak ödeme konusunda anlaşmış. Yani futbolcu maaş bütçesi büyüdükçe menajerlere ödenecek para da büyüyor. Ayrıca bu bilançolar hazırlanıp yayımlandıktan sonra yapılan bir sürü de transfer var. Bunlar bu hesaplamalara dahil değil. Üstelik daha da transfer sezonu kapanmış değil. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor taraftarları Belotti’lerin, Icardi’lerin, Maxi Gomes’lerin, Dembele’lerin, Shomurodov’ların, Hakim Ziyech’lerin, Amiri’lerin hayalini kuruyor. Bunlardan birkaçı bile gelse maaş bütçelerinin yıllık yüzde 10-20 artışı söz konusu olacak. Daha da vahim olan durum, bu rakamlar sadece garanti ücretleri kapsıyor. Yani örneğin transfer edilen futbolcuların kulüplerine yapılacak bonus ödemelerini, futbolculara yapılacak maç başı bonuslar henüz eklenmemiş hali. Bunların sonuçlarını da 2023 Mayıs bilançolarında göreceğiz.Şu anda Trabzonspor, Galatasaray, Fenerbahçe’nin toplam garanti ücret bütçesi önümüzdeki sezonlar dahil 3.5 milyar TL.

Dünya – Barış ERKAYA

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.