EKONOMİ
Enflasyonu düşüremedik, yerine ihracat verelim
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye ekonomisi, özellikle de emperyalist-kapitalist sistemle tam eklemlenme yaşamaya başladığı son birkaç on yıldan bu yana, sadece bu sistemin ana sürücülerinden olan uluslararası sermaye hareketleri ve dış krediler (borçlar) yoluyla değil, aynı zamanda dış ticaret yoluyla da bu sistemin boyunduruğu altında varlığını sürdürmeye çalışıyor
Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde 2021 yılı toplam ihracat rakamına ait öngörüsünü açıklarken: “Bu dünden bugüne ulaştığımız bir rekordur. Bundan 19 yıl önce 36 milyar dolardan devraldığımız ihracatı 2021 yılında sizlerle beraber altı kattan fazla artırarak 225 milyar 368 milyon dolara çıkarmayı başarmaktan mutluyuz” ifadelerini kullandı. (1)
Bir an için yedi yıl geriye gidelim ve o günlerde aynı iktidar tarafından ekonomide konulan hedefleri ve verilen sözleri hatırlayalım. 10’uncu Kalkınma Planı’ndan (2014-2018) söz ediyoruz. O planda ekonominin 2023 yılında 2 trilyon dolar, kişi başına gelirin 25 bin dolar ve ihracatın 500 milyar dolar olacağı yazılıydı.
500 milyar dolarlık ihracat hedefine ne oldu?
O günden bugüne ne ekonomi o kadar büyüdü, ne de kişi başı gelir o kadar arttı. Aksine kişi başı gelir 2013 yılına göre 3 bin dolar civarında azaldı. İhracat hedefi ise11’nci Plan’da (2019-2023) 227 milyar dolara düşürülmesinin ardından, son Orta Vadeli Program’da 242 milyar dolar olarak belirlendi. Yani son yedi yılda hedef yarıdan fazla düşürüldü. Bu gerçek ortada olmasına rağmen, ekonomik krizin tam ortasında debelenen ve giderek yoksullaşan halka, hedefi yarı yarıya azaltılan ihracat rakamları üzerinden teselli verilmeye çalışılıyor.
“İhracat mevcudun iki katı olsaydı dahi emekçilerin hangi yarasını sarardı” sorusu bir yana, bu teselli ikramiyesi niteliğindeki ihracat artışının ne pahasına gerçekleştiğine de yakından bakılması gerekiyor.
Hâlâ ciddi düzeyde dış ticaret açığı var, çünkü…
Öncelikle, her ne kadar ihracat kadar artmasa da Türkiye’nin ithalatı da artıyor, bu da cari açığın hâlâ bir sorun olarak sürmesine neden oluyor. Öyle ki geçen yılın Kasım ayında ihracat yüzde 33,7 artarken, ithalat da yüzde 27,3 arttı. Böylece yıllık bazda ihracat Kasım ayında 203,9 milyar dolar, ithalatsa 242,4 milyar dolar olarak gerçekleşti. Ülkenin ilk 11 ayında hâlâ 39 milyar doların üzerinde bir dış ticaret açığı var.
Bunun nedeni sadece TL’nin dolar ve Euro karşısındaki hızlı değer yitimi değil, daha yapısal bir sorun: İhracatın ara malı/girdi, hammadde/enerji ve teknoloji açılarından hala ithalata çok ciddi oranda bağımlı olması. Bir başka anlatımla, Türkiye’nin ithalatının yaklaşık yüzde 80’i makina ve girdi ithalatından, kalan yüzde 20’si ise nihai tüketim mallarından oluşuyor. Son yıllarda yeni yatırım da pek yapılmadığından, bu yüzde 80’in önemli bir kısmı enerji dâhil, girdi ithalatı biçiminde gerçekleşiyor.
İhracatın yüzde 45’i Dâhilde İşleme Rejimi sayesinde gerçekleşiyor
Bu bağlamda altının çizilmesi gereken çok önemli bir nokta ülke ihracatının azımsanamayacak bir kısmının Dâhilde İşleme Rejimi (DİR) altında yapılıyor olması.
Bu rejim ihraç edilecek ürünler içinde ithal girdilerinin maliyetini azaltmayı, böylece de ihracatı teşvik etmeyi amaçlayan bir gümrük rejimi. Bu rejim altında yerli işçilik kullanılarak, ithal edilen malların montajı yapılabiliyor, bunlar diğer eşyalarla birleştirilebiliyor, eşyalar yenilenebiliyor ya da tamir edilebiliyor. Rejim sektörel olarak sanayi, imalat, tarım ve tekstil gibi temel sektörlerde yaygın olarak kullanılıyor. Bir çalışmaya göre 1996-2016 yılları arasında yapılan toplam ihracatın yüzde 45’i bu kapsamda yapıldı. Aynı dönemde DİR kapsamında yapılan her 100 dolarlık ihracat içinde 39 dolarlık ithal malı kullanıldığı görülüyor. (2)
Kısaca, ithal edilen malların her hangi bir ticaret kısıtlamasına tabi tutulmaksızın serbestçe ithal edilmesi ve bu ithalat sırasında normalde alınması gereken vergilerin de alınmaması biçiminde uygulanan bir ihracatı teşvik rejimi altında yapılan ihracatlar toplam ihracatın neredeyse yarısını oluşturuyor.
Ancak, kaçınılmaz olarak böyle bir ihracat biçimi ithalata olan bağımlılığın sürmesine, ulusal tasarrufların azalmasına, düşük kaliteli mal ile değişime, kaçakçılığa ve vergi gelirlerinin de azalmasına neden oluyor. Bu da ülke ekonomisinde yerli katma değer olarak yapılan katkının ciddi oranda düşmesiyle sonuçlanıyor.
Fakirleştirici büyümeye neden oluyor
İkinci olarak, dışa bağımlılığı artırmasının yanı sıra, böyle bir ihracat başta bu ürünleri yaran işçi sınıfı olmak üzere, ülke insanına ya da ekonomisine bir bütün olarak ciddi bir fayda sağlamaksızın, daha ziyade fakirleştirici bir biçimde artıyor. Bunun başta gelen nedeni ülke parasının dolar ve Euro karşısında hızla değer kaybetmesi.
Bu durumu Merkez Bankası’nın açıkladığı TÜFE bazlı Reel Efektif Döviz Kuru Endeksi’nden (REK) görebilmek mümkün. Zira geçen Kasım ayında 54,33 olan bu endeksin değeri Aralık ayında 47,2’ye geriledi. (3) Yani reel efektif döviz kuru tarihsel bir dip yaptı.
Bunun ne demek olduğunu anlayabilmek için kısa bir hatırlatma yapalım. REK ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeren, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak kabul ediliyor. Öyle ki bu endeks 100’ün üzerine çıkarsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşerse değer kaybetmeye başlıyor. Böylece ilkinde değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor. Aşırı değerli ulusal para altında ihracat daha pahalı hale geldiğinden ihracat beklendiği gibi artmıyor. Endeks ciddi oranda gerilediğinde ise (şu anda yaşandığı gibi) ülkede üretilen ürünler çok ucuz fiyattan dışarıya satılmış oluyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha da değersizleştirilerek daha fazla sömürülüyor, hem de daha fazla üretip satmak için doğa daha fazla tahrip ediliyor.
Yüksek enflasyon ihracatı zora sokacak
Diğer yandan döviz kurlarının yükselmesi nedeniyle artan maliyetler ihracat sektöründeki maliyetleri artırarak ihracatı zora sokuyor. Bunun nedenlerinden birisi artan nakliye (navlun taşımacılığı) maliyetleri zira navlun bütünüyle döviz üzerinden hesaplanıyor.
Nitekim son zamanlarda, akaryakıt başta olmak üzere hemen her şeye yapılan zamlarla sadece birkaç ayda yüzde 50’ye varan maliyet artışlarıyla baş edemeyen küçük çaplı nakliye firmaları kontak kapatırken, belirsizlik nedeniyle fiyatlama yapamayan büyük firmalar yıllık kontratlar yerine spota döndüler. Yani ihracatçılar nakliye giderini yıllık kontratla sabitleme avantajını giderek kaybediyorlar. Diğer yandan karayolu navlununda bu yıl yüzde 20-40 artış bekleniyor.(4)
Ayrıca, hızla yükselmeye devam eden enflasyon bir yandan iç üretimin daha pahalı hale gelmesi yüzünden, daha büyük ölçekte üretildiği için göreli olarak daha ucuza satılan ithal mallarına yönelimi artırırken, diğer yandan yüksek kurun sağladığı rekabetçi kur avantajının ortadan kalkmasıyla sonuçlanıyor.
Yüzde 80’e dayanan enflasyon
Şöyle ki, TÜİK tarafından açıklanan Aralık ayı enflasyonu (TÜFE) 2021’de 19 yılın zirvesine çıkarak aylıkta yüzde 13,58 ve yıllıkta yüzde 36.08 oldu. (5) Bunun önümüzdeki aylarda yüzde 45-50’yi bulması bekleniyor. Ancak TÜİK, Üretici Fiyat Enflasyonunu (ÜFE) aylık yüzde 19,08 ve yıllık 79,89 olarak açıkladı. (6) Diğer yandan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) Aralık ayı enflasyonunu (TÜFE) yüzde 82,8 olarak hesaplıyor. (7)
Yukarıdaki enflasyon verilerinden hangisinin gerçeğe daha yakın olduğu bu noktada önem kazanıyor. Bu bağlamda TÜİK’in ÜFE’si ile ENAG’ın TÜFE’sinin birbirine yakın rakamlar olduğu görülüyor. Dolayısıyla da TÜİK’in ÜFE verisi gerçek enflasyon rakamı olarak kabul edilebilir, yani ülkede yüzde 80’e dayanan bir enflasyonun varlığından söz edilebilir. Çarşıya, pazara çıkan insanımızın algıladığı enflasyon oranı da zaten yüzde 80’in altında değil.
Bir başka anlatımla, hiçbir sanayi ve hizmet üreticisi veya toptan ticaret erbabı, üzerine gelen enflasyonun yükünü (ÜFE’yi) böyle altı ayı aşkın sürelerde üzerinde taşımaz, taşıyamaz. Hele hele fiyatlara yansıtabildiğinin iki katını aşan ((79,89/36,08=2,2) bir enflasyonist yüke aylarca dayanamaz. Bu yüzden de açıklanan TÜFE’nin ÜFE’ye çok daha yakın bir yerlerde durduğunu kabul etmek daha mümkün ve mantıklı görünüyor. (8)
Yüksek enflasyon rekabetçi kurun sağladığı avantajı azaltıyor
Enflasyonun ihracat üzerindeki etkisi ise; artan üretim maliyetleri yüzünden yükselen döviz kurunun sağladığı rekabetçi kur avantajını ortadan kaldırması biçiminde oluyor.
Çünkü sepet kur (1/2 dolar, 1/2 Euro’dan oluşuyor) son bir yılda yüzde 68 artarken, aynı dönemde ÜFE yüzde 79,9 oranında yükseldi ve yeni yılda gerçekleşen enerji zamları, işçilik maliyetleri, vergilerdeki yeniden değerleme oranları gibi gelişmeler yüzünden bu farkın giderek daha da açılması bekleniyor. Bu durum ihracatçının rekabetçi kur avantajını kaybetmesine yol açıyor. Öyle ki ani iniş çıkış kadar çok düşük kurun da rekabetçiliğe zarar verdiğini ve ihracatı negatif etkilediğini dile getiren sektör temsilcileri, bugünkü konjonktürde dolar/TL kurunun 14’ün altına düşmemesi (hatta 16 civarında olması) gerektiğini, aksi halde ihracatta yakalanan ivmenin kaybedileceğini, ayrıca hem üretimin, hem de yatırımların tehlikeye gireceğini ileri sürüyorlar. (9)
Reel ücretlerin erimesi ihracat stratejisinin kaçınılmaz parçası
Son olarak, her ne kadar son zam ile nominal asgari ücret yüzde 50 oranında artırılmış olsa da, yüzde 80’e yaklaşan bir enflasyon ile bu artış eridi, reel ücretler daha da düştü, işçiler daha da yoksullaştı. Bu durum ihracata dönük bir birikim stratejisinin ön koşulu gibi ele alınıyor. Çünkü ihracatçı açısından ücretlerin düşük olması hem üretim maliyetlerini düşürüyor, hem de üreticinin iç pazardan ziyade dışarıyı hedeflemesini zorunlu kılıyor.
Nitekim geçmişte bu modeli ilk uygulayan Özal 1980’li yıllarda reel ücretleri (enflasyondan arındırılmış) düşük tutup iç pazarı baskılayıp, böylece de ihracata yönelimi artırabilmek için, hem 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün işçi örgütlerini etkisiz hale getirmesinden faydalanmış, hem de izlediği vergi politikaları ile emekçileri daha ağır vergilendirmişti. İhracatçıya o ana kadar görülmeyen ölçüde nakit ve kredi teşviki desteği sağlarken, bir bütün olarak sermaye kesiminin vergisini emekçilerin üzerine kaydırabilmişti.
1980’lerle paralellik arz eden bir süreç
Bugün topluma yeni bir stratejiymiş gibi sunulan ihracata yönelim stratejisi aslında Özallı yıllarda uygulanandan öz itibarıyla farklı değil. Her ikisinin de ortak noktası yüksek döviz kuru (geçmişte büyük devalüasyonlar biçiminde yapılırdı) ve ucuz emek sömürüsü.
Bir başka deyişle, ihracat artışı hem Türk Lirası’nın dolar ve Euro karşısında ciddi anlamda değer kaybetmesi ile hem de kayıt dışı mülteci emeğinin kullanılmasını yanı sıra, reel ücretlerin düşürülmesi, yani ciddi boyutlara ulaşan bir ucuz emek sömürüsü ile birlikte yürüyor, yürüyecek. Bunun bir göstergesi olarak, 2020 yılı sonunda Birim İşgücü Bazlı REK’in 57,16’ya kadar gerilediğini vurgulayalım. (10)
Yoksul çocuklarının emeklerinin sömürüldüğü merkezler kalıcılaştırılıyor
Mesleki Eğitim Kanunu’nda yapılan iki değişiklikse ucuz emek sömürüsünün alt yapısının iyiden iyiye hazırlandığını gösteriyor. Yapılan bu değişikliklere göre (11); mesleki eğitim stajı adı altında haftada bir gün okula giden ve dört gün iş ortamında çırak olarak çalıştırılan meslek okulu öğrencilerine daha önce patronlarca ödenen aylık asgari ücretin üçte biri oranındaki maaşın tamamını artık devlet ödeyecek. Dahası üçüncü yılında kalfa olan öğrenciler asgari ücretin yarısı kadar ücret alacaklar.
Bu merkezlerde yaklaşık 160 bin öğrencinin okuduğu dikkate alındığında bunun patronlar için ne denli ucuz bir emek gücü deposu olarak işlev göreceği açık (bu yükün vergi ödeyenlere yıkılmasına karşılık). Devasa boyutlara erişen işsizlik altında iş bulma korkusu yaşayan ortaokul mezunu yoksul çocuklarının ailelerinin çocuklarını bu merkezlere yönlendirmeleri ve çırak öğrenci olmalarına razı olmaları ise anlaşılabilir bir şey.
Özellikle de siyasal iktidarın kendi bekasını ihracatı artıran bir birikim stratejisinde aradığı son zamanlarda bu değişikliklerin yasalaşması tesadüf değil. Böyle bir ihracat ancak ucuz emek sömürüsüyle olabilirdi ki bu merkezler buna daha yoğun bir biçimde hizmet etmeyi sürdürecek gibi görünüyor.
Emek gücü verimliliğini artırmayı hedeflemeyen bir strateji
Diğer yandan kapitalist ekonomilerde emek gücü verimliliklerinin artırılması gereği gibi sermaye birikiminin kendine has bir gerçekliği var. Günümüzde kapitalizm öyle bir durumdaki verimlilik artışları üzerinden sağlanan büyüme ekonomiyi büyütmek için neredeyse tek seçenek haline geldi.
Yani ucuz ve göreli olarak niteliksiz emek ile üretilen malların ihracatı, hem ciddi anlamda düşük ihracat fiyatlarıyla yapılmayı, hem de azgelişmiş dünyada bunu yapmakta olan Hindistan, Bangladeş ve Vietnam gibi ülkelerle rekabet etmeyi zorunlu kılıyor. Bu da aslında azgelişmiş ekonomilerin bir tür dibe doğru yarışı demek. Bu yarışın asıl kazananı ise Merkez Ekonomiler olarak da adlandırılan emperyalist ülkelerdeki büyük sermaye grupları, çok uluslu şirketler.
Bu sorunu aşmanın bir yolu tıpkı 1980’lerden itibaren Güney Kore ve son 20 yıldır Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi beceri ve teknoloji yoğun ürün ihracatına yönelmek olabilirdi. Ama bugün (Kasım 2021 itibarıyla) Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 94’ü imalat sanayi ürünlerinden oluşsa da, bunun sadece yüzde 3’ünü (Ocak-Kasım 2021) teknoloji yoğun ürünler oluşturuyor. (12) Böyle bir ekonomik model ve verili uluslararası iş bölümü altında, bu iki ülkenin yaptığını Türkiye’nin yapabilmesi oldukça zor görünüyor.
Çünkü Türkiye’de egemen sınıflar son 19 yıldır kolay yoldan, bol dış kaynağa dayalı ve asıl olarak inşaat-emlak rantı üreten bir servet birikimi stratejisini hayata geçiriyor. Yani bugünkü ekonomik krizin nedeni sadece iktidar bloku ve onun uygulamakta olduğu ekonomi politikaları değil, aynı zamanda son 19 yıldır uygulanmakta olan bu sermaye birikim stratejisi.
Bu stratejinin sürdürülebilmesi artık zorlaştığından, egemenler alternatif sermaye/servet birikimi stratejileri arayışına girdiler. Ayrıca iktidarda kalabilmelerinin yolu da böyle stratejilerle ihracatı ve ekonomiyi büyütebilme, erken seçime doğru gidilen bu süreçte ekonomide sahte de olsa bir canlılık yaratabilme başarısından geçiyor. Bu yüzden de ihracatı artırma stratejisi canla, başla savunuluyor.
İnovasyonda 50 merkezin içinde 49’ncu sıradayız
Diğer taraftan, beceri ve teknoloji yoğun bir ihracatı gerçekleştirebilmek için öncelikli olarak buna uygun teknolojilerin üretilmesi, yaratılması gerekiyor. Bunun için de başta inovasyon (yenilik) ve ar-ge çalışmalarının yeterli düzeyde olması lazım. 2021 yılında dünyadaki en önde gelen 50 inovasyon merkezine (hub) ait bilgi bu açıdan son derece düşündürücü. (13)
Çünkü genel sıralamada (ar-ge, ekonomide yenilikçilik ve ekolojik yenilikçilik kriterlerinin ortalaması olarak), Türkiye’nin sadece yaklaşık 20 milyon nüfuslu İstanbul kenti, 100 üzerinden 60,35 puan ile 49’ncu sırada yer alabiliyor. İstanbul’un altında, yani sonuncu sırada 60 puan ile sadece Jakarta (Endonezya) var. Bu listede beklendiği gibi ilk 15 sıra ABD’ye ait iken, Çin’in dokuz kenti (26’ncı – 34’üncü sıralar arasında) ve 38-40’ıncı sıralar arasında olmak üzere Hindistan’ın üç kenti yer alıyor.
Yenilik ve buluşların üretilmesinde en önemli kurumlardan olan üniversitelerin sıralamasına bakıldığında ise Türkiye’den hiçbir üniversitenin ilk 200 küresel üniversite arasında yer almadığı görülüyor.
Sonuç olarak
Türkiye ekonomisi, özellikle de emperyalist-kapitalist sistemle tam eklemlenme yaşamaya başladığı son birkaç on yıldan bu yana, sadece bu sistemin ana sürücülerinden olan uluslararası sermaye hareketleri ve dış krediler (borçlar) yoluyla değil, aynı zamanda dış ticaret yoluyla da bu sistemin boyunduruğu altında varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Yüksek kurlar aracılığıyla ülke bir emperyalist sömürüye tabi tutulurken, bu sömürü ucuz emek, ucuz toprak, ucuz hammadde ve düşük vergileme ile daha da katmerleştiriliyor. Ülkenin kendi insanına kapalı tutulan müşterek varlıkları, doğası, iktidarca tercih edilen yabancı ülkelerin zenginlerine ve/veya bu ülkenin az sayıda büyük zenginine adeta altın tepsi içinde sunuluyor. Yenileme süresi henüz dolmamış olan kamu arazilerinin, limanların işletme sözleşmeleri onlarca yıl ötesine uzatılıyor.
Büyük çaptaki emek sömürüsü altında ve gerçek değerinin çok altında fiyatlarla yapılan ihracatlar yüzünden halk daha da yoksullaşırken, ekonomi daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor. Bu durum (karşılaşılan finansal krizler yüzünden) ekonomik büyümenin sıklıkla kesintiye uğramasıyla sonuçlanıyor.
İhracat arttığında, artan ihracat gelirlerine rağmen (uluslararası kuruluşların yerli ortağı konumundaki büyük dış ticaret şirketleri ve süper zenginler dışında) toplumun büyük bir kısmı artan bu ihracattan fayda sağlayamıyor. Çünkü dış ticaret, ağırlıklı olarak, büyük ölçüde dışa bağımlı, işbirlikçi büyük sermaye tarafından gerçekleştiriliyor ve devlet mevcut işleyişiyle hem ihracat, hem de ithalat boyutuyla bu işleyişin kolaylaştırıcısı olarak işlev görüyor. Ayrıca ithalde aldığı KDV ve diğer ithalat vergileriyle devlet bu konuda ithalatçı sermayenin ortağı konumunu sürdürüyor.
Bu bir kader değil, emekten, insandan, doğadan yana bir çözüm var!
Oysa bu böyle olmak zorunda değil. Ülke ekonomisini demokratikleştirip, adaletli ve katılımcı bir hale getirdiğimizde, “neyin”, “nasıl” ve “niçin üretileceğine” bir avuç büyük sermayedarın ve onun iktidardaki temsilcilerinin karar vermesinin yerine, yerel halkın ihtiyaçlarını önceleyerek, bizzat halkın karar vermesini sağlayabilecek bir üretim tarzını ve buna uygun bir demokratikleşmeyi gerçekleştirdiğimizde, diğer ülkelerle adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret düzeninin kurulmasının da yolunu açabiliriz.
Bunun için ön koşul olarak, meta değişiminin (mübadele) koşulları taraflar için eşit/adil olmalı, tekeller olmamalı (küçük üreticiler ile dev tekeller karşı karşıya gelmemeli) ve bu koşullar tüm taraflar için geçerli olmalı, yani ayrımcılık yapılmamalıdır.
Öncelikle ülkeler ellerindeki imkânları ya da fırsatları, bunlara sahip olmayan ama bunlara ihtiyaç duyan diğer ülkelerle kullanım değerleri üzerinden değiştirebilirler. Böylece ticaret yapan iki ülke alternatif maliyetlerini (ya da bir tür karşılaştırmalı avantajlarını) ticari bir işleme dönüştürmeden, dayanışmacı bir takas yoluyla sağlayabilir. Ülkeler bu takası üretim sırasında kullanılan emek miktarı ya da elde edilen faydaya göre gerçekleştirebilirler.(14)
Yani bir çözüm, ticaret yapan tarafların yaptıkları katkılarıyla (değer) orantılı bir değişim yapmak olabilir. Bu katkıyı belirlemek için başvurulacak yasa kapitalizm sonrası toplumlar için de geçerli olan Emek- Değer Yasası’dır. Yani değişim değeri (fiyat) her ülkede söz konusu malların üretimi için saat başına harcanan emeğe göre belirlenebilir.
Diğer çözüm ise her ülkenin katkısına değil, ticaretten sağladığı faydaya bakılması olabilir. Fiyatın faydayı yansıttığı varsayımı altında, ticaret yapan iki ülke de asgari düzeyde kabul edebileceği bir değerin (fiyat) üzerinde bir fayda sağlıyorsa adaletli ve etkin bir takastan söz edilebilir.
Bu noktada önemli bir husus işçi ücretlerinin, çalışma koşullarının, sosyal hakların ve doğanın korunması konusunda ülkeler arasında büyük farklılıkların olmamasının gerekliliğidir. Yani adaletli ve etkin bir ticaret/takas modelinde söz konusu mal ve hizmeti üretenlere sadece üretim maliyetlerini karşılayan değil, yaşanabilir bir gelir de sunan adil bir fiyat ödenmelidir. Bu asgari geçimlik ücretin üzerinde bir gelirdir. Ayrıca sağlıklı çalışma koşullarının varlığı şart koşulmalı, çocuk emeği yasaklanmalı ve insan hakları ihlallerine izin verilmemelidir.
Böyle bir sosyal korumacılıktan beklenen (başka ülkelerin işçilerinin zararına olmak üzere) sadece kendi işçilerini değil, dünyadaki tüm insanların refahını artırmayı hedefleyen bir perspektiften, dünya işçi sınıfını korumaktır.
Ancak, kapitalizmin temel özelliği olan; üretimin sosyal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki uzlaşmaz çelişki ortadan kaldırılmadığı ve “neyin, nasıl ve neden üretilip”, “nasıl tüketileceğine” aşağıdan yukarıya, katılımcı- demokratik bir biçimde karar verilmediği sürece uluslararası ticarette adaletin ya da etkinliğin sağlanması beklenmemelidir.
Adaletli ve etkin bir dış ticaret sadece emek sömürüsü ve emperyalist sömürünün ortadan kaldırıldığı, dış ticaretin başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun tüm emekçilerinin demokratik kontrolüne tabi tutulduğu bir enternasyonalist dayanışmacı küresel düzende (enternasyonalde) mümkün olabilir.
Dipnotlar
- https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/son-dakika-cumhurbaskani-erdogan-gururla-acikliyorum-ihracatta-rekor-kirildi (3 Ocak 2022).
- Ümit Engin Tekin, “Dahilde İşleme Rejimi’nin ihracat ve ithalat üzerine etkileri (1996-2016)”, International Journal of academic value studies(Javstudies), 2017, Vol3,Issue 16, ss.192-206.
- https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Doviz+Kurlari/Reel+Efektif+Doviz+Kuru (4 Ocak 2022).
- https://www.dunya.com/sektorler/lojistik/nakliyeci-spota-dondu-ihracatci-tedirgin-haberi (6 Ocak 2022).
- TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Aralık 2021, https://data.tuik.gov.tr (3 Ocak 2021).
- TÜİK, Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi, Aralık 2021, https://data.tuik.gov.tr (3 Ocak 2021).
- ENAG, Tüketici Fiyat Endeksi Aralık 2021, https://enagrup.org (3 Ocak 2021).
- Oğuz Oyan, “‘Enflasyon karşılaması'”, https://haber.sol.org.tr/yazar/enflasyon-karsilamasi (4 Ocak 2022).
- https://www.dunya.com/ekonomi/ihracatcilar-kurdaki-rekabetciligini-kaybetti-haberi (5 Ocak 2022).
- https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Doviz+Kurlari/Reel+Efektif+Doviz+Kuru (4 Ocak 2022).
- http://www.meb.gov.tr/mesleki-egitim-ogrencilerinin-ucretlerinde-iyilestirme (24 Aralık 2021).
- TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri, Kasım 2021, https://data.tuik.gov.tr (31 Aralık 2021).
- Center for Industrial Development and Environmental Governance (CIDEG) at Tsinghua University and Nature Research, Global Innovation Hubs Index 2021 (25 September 2021).
- Robin Hahnel, The ABC s of Political Economy, Pluto Press, 2002, s. 126-127.
Mustafa DURMUŞ – T24
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
