GÜNCEL
İbrahim TURAHN yazdı: Temel İçgüdü
Önümüzde kalan süre iyi değerlendirilebilirse yeniden orta sınıf rasyonelliğine dayalı modern toplum olma umutları yeşertilebilir. Tabii bunlar, iflah olmaz bir iyimserin temennileri. Yoksa değil mi? Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı İbrahim Turhan Türkiye’nin ekonomik panoramasını yazdı.
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye 2018 yılından beri, yoğunluğu zaman zaman değişse de süreğen hale gelmiş bir ekonomik kriz yaşıyor. “Siz iktisatçılar yıllardır ‘batarız’ diyorsunuz ama bakın hâlâ batmadık” diye itiraz edenler olabilir. Onlara, ülkelerin gemiler gibi ‘batmayacağını’ anlatmak kolay değil. Bir ülke yerin dibine ‘batmaz’ tabii ki. Dünyada en derin ekonomik krizlerde bile iktisadi faaliyet tamamen durmaz. O zaman ‘batmak’tan kastedilen nedir? Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılası 2022 yılında 800 milyar dolar civarında olacak. Bu da demektir ki küresel hasıla içindeki, bir başka deyişle küresel refah içindeki payımız yüzde 0,8’in altında olacak. Bu ise bu oranın 1976’daki ya da 1999’daki düzeyine eşit. Küresel refahtan aldığı, küresel hasıla içindeki payı bu düzeylere gerilemiş olan bir ekonomi için hangi nitelendirmeyi kullanırsanız kullanın.
Şu anda zincir marketlerdeki ürün fiyatlarından, bankaların kredilere ve mevduata uygulayacakları faiz oranlarına kadar birçok fiyata devlet karar veriyor ve yazılı bir kurala dayanmayan bu kararlarını ilgili taraflara dayatıyor. Dövizle işlem yapmak, döviz bulundurmak 1970’lerdeki gibi hapisle cezalandırılmıyorsa da Merkez Bankası’nın bu konudaki ‘telkinlerine ve tavsiyelerine’ gönüllü(!) olarak uymayanların başına, kredi kullanamamak da dâhil bir hayli dert açılabiliyor. Hazinenin ihraç ettiği uzun vadeli Türk lirası cinsinden tahvillerin getirisi, mucizevî bir biçimde benzer vadedeki ABD doları cinsinden tahvillerin getirisinin altında. Bu listeyi uzatmak mümkün ama sözün özü; 1980’lerin ortasından beri en zor koşullarda bile dışa açık bir serbest piyasa ekonomisi olmayı sürdürebilmiş Türkiye, bundan beş yıl önce kötü bir şaka ya da korkulu bir kabus olarak yorumlanabilecek bir modele yakınsamış durumda.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gelişmeler adım adım, kademe kademe gerçekleştiğinden, “içinde bulundukları kaptaki su yavaş yavaş ısıtıldığı için farkına varamadan haşlanan kurbağalar” hikâyesindekine benzer bir algı sorunu yaşanıyor. Buna toplumsal/kitlesel duygu durum bozukluğu tanısı konsa yeridir. ‘Batma’ tartışmasını daha fazla uzatmak istemiyorum. Bu yüzden son bir veriyle bu parantezi kapatalım. Bu yıldan sonra ekonomi yönetimi düzelse, politikalar öngörülebilir olsa, güven yeniden sağlansa; kısacası her şey yolunda gitse ve bu arada küresel ekonomiden kaynaklanacak olumsuz bir dışsal şok da yaşanmasa bile Türkiye’nin ABD doları cinsinden reel olarak 2013 yılındaki kişi başına milli gelir düzeyine ulaşması beş yıl alır. Bir başka deyişle, on beş yıl sonra aynı gelir düzeyine gelmiş oluruz. Ülkenin, daha doğrusu ülkede yaşayan 80 milyon insanın yaşamından kaybedilen on beş yıl!… Artık siz nasıl adlandırırsanız…
Böyle bir ekonomik tablo dünyanın bütün demokratik ülkelerinde iktidar açısından ciddi sıkıntıya yol açar. Süleyman Demirel’in siyaset literatürümüze geçen; “boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur” sözü bu siyasal gerçeğin tespitidir.
Enflasyon liginde Zimbabve, Venezuela, Suriye, Lübnan, Arjantin ve Sudan’ın arkasından geliyoruz. Hükümetin “enflasyon düşecek” diye müjdelediği düzey yüzde 40’lı düzeyler. Gelir dağılımı bozulmuş, yoksulluk artmış. “Çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili durumu” yansıtan maddi yoksunluk göstergelerinden en az dördünü yaşayan hane sayısı, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan resmi verilere göre yüzde 27. Yani her dört haneden biri ciddi maddi yoksunluk içinde. İki kişinin asgari ücretle çalıştığı dört kişilik bir ailede gelir düzeyi, Dünya Bankası tarafından Türkiye’nin içinde bulunduğu ülkeler kategorisindeki yoksulluk sınırının sadece yüzde 9 üzerinde, o da bugünkü bastırılmış döviz kuru ile.
Böyle bir ekonomik tablo dünyanın bütün demokratik ülkelerinde iktidar açısından ciddi sıkıntıya yol açar. Süleyman Demirel’in siyaset literatürümüze geçen; “boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur” sözü bu siyasal gerçeğin tespitidir. Ekonomide yaşanan ağır tabloya karşın son dönemde iktidarın büyük ortağı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oylarında bir artış eğilimi olduğu nerdeyse bütün seçim anketlerinde gözleniyor. Aynı şekilde Haziran ayından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olan seçmen desteği sosyal bilimlere meydan okurcasına artıyor. Hayat pahalılığının can yakacak ölçüde hissedildiği bir ortamda iktidar partisinin hâlâ en fazla oyu alacağına işaret eden bulgular siyaset sosyolojisi açısından büyük bir muamma mı acaba?
Modern iktisat bilimi politik iktisat olarak başladı. Klasik İktisat okulunun kurucu isimlerinden Ricardo’nun 1817’de, liberalizmin en önemli isimlerinden Mill’in 1848’de yayımlanan kitaplarında iktisat bilimi “politik iktisat” olarak adlandırılmıştır. İktisat tarihçisi ve Karl Polanyi’nin çalışmalarından esinlenen bir grup akademisyen tarafından 1970’li yıllarda bağımsız bir disiplin haline gelen uluslararası siyasal iktisat, iktisadi analizde “ne üretelim, nasıl üretelim, kimin için üretelim” soruları kadar iktidar ve ekonomi arasındaki ilişkiler bağlamındaki temel sorularına da vurgu yapar. Bu yaklaşıma göre; iktidarın ekonomiyi şekillendirmek için nasıl kullanıldığına ve siyasal gücün faydayı-maliyeti, fırsatları-riskleri sistem içindeki sosyal gruplar, işletmeler ve kuruluşlar arasında nasıl dağıttığına dair temel sorulara açık ya da örtük cevaplar vermeden iktisadî analizin nihai sonucuna ulaşılamaz. Söz konusu akımın simge ismi Susan Strange bunu “cui bono” (kimin yararına) sorusuyla formülleştirmiştir. Bu bağlamda güç (siyaset) faydanın-maliyetin farklı kesimler arasında nasıl dağıtılacağını belirlerken ortaya çıkan ekonomik sonuç da bir sonraki aşamada siyasal gücün nasıl dağıtılacağını belirlemektedir. Siyaset güç, ekonomi enerjidir. Böylece siyaset ile ekonomi arasında sürekli ve karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.
Türkiye siyasetini bu okuma üzerinden analiz etmek yakın zamana kadar mümkündü. 1990’lı yıllarda kamu açıkları vererek Türk lirası faizleri yüksek tutmaya, böylece iki, hatta bazen üç haneli enflasyona rağmen döviz cinsinden reel getiri sunarak sıcak para çekmeye, o dönemde büyümenin neredeyse zorunlu koşulu olan yurt içindeki tasarruf-yatırım açığını bu yolla finanse etmeye dayalı ekonomi politik model arka arkaya ciddi krizlere yol açmıştı. 2001 yılında Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 1990 yılındaki düzeyinin altına gerilemiş, finansal sistem ağır darbe almış, bütün toplum kesimleri sıkıntıya düşmüştü. Böyle bir dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi hem siyasal hem ekonomik olarak reformcu bir vizyonla ortaya çıktı.
Türkiye toplumu 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından yirmi yıl boyunca rahatlıkla şoven diye nitelendirilebilecek yoğun bir propagandaya, hatta indoktrinasyona maruz kamıştı. Muhalefetin bütün eleştirilerine karşın böyle bir topluma “özgürlük-güvenlik dengesi” çerçevesinde Avrupa Birliği hedefini, Kıbrıs’ta federal çözümü, küresel ekonomi ile bütünleşmeyi, demokrasi ve yargı reformlarını, Kürt açılımını vizyon olarak sunan Adalet ve Kalkınma Partisi ilk on iki yıllık dönemde her seçimde oyunu artırarak iktidarını korudu. Farklı kesimlerden muarızları, her biri kendi meşrebine göre; Avrupa Birliği’nin Hristiyan kulübü olduğunu ve Kıbrıs’ta şehit kanlarıyla kurtarılan vatan toprağının satıldığını öne sürdü, Kürt açılımının bölücülük olduğunu savundu, demokratikleşmeyi irticanın paravanı olarak yaftaladı ve küresel ekonomi ile bütünleşme yolunda atılan adımları mandacılık olarak mahkum etmeye çalıştı Üstelik o dönemde oldukça disiplinli bir maliye politikası izleyen Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetlerini gözden düşürmek için “çiftçiye 1 liraya mazot”tan herkese vatandaşlık maaşı bağlamaya kadar bir dizi popülist vaatte de bulundu. Bütün bu kimlik temelli eleştirilere ve popülist vaatlere karşın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin giderek güçlenmesinin arkasında yatan dinamik ekonomi politik vizyonunun toplum tarafından benimsenmesiydi. Küresel nüfus içindeki payı yüzde 1 olan Türkiye’nin küresel refahtan aldığı pay ilk kez yüzde 1,25’e yükselmişti. Bu, Türkiye’deki kişi başına düşen milli gelirin dünya ortalamasının üzerine çıkması anlamı taşıyordu.
Sonra tılsım bozuldu… Sebebi ister güç zehirlenmesi ister iktidarın sahip olduğu dünya görüşünün yapısal açmazları ister küresel ölçekte “zamanın ruhunun” değişmesi olsun, büyük ve korkunç bir siyasal metamorfoz yaşandı
Türkiye’deki kişi başına düşen milli gelirin ABD’deki kişi başına düşen milli gelire oranı 1961-2001 arasındaki kırk yıllık dönemde ortalama yüzde 10 olmuştu. Bir başka deyişle on Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının geliri, ancak bir ABD vatandaşının geliri kadar ediyordu. 2013’te bu oran yüzde 24’e, yani bire karşı dörde kadar yükseldi. Aynı zamanda kişi başına düşen gelir de milenyumun başındaki düzeyinin dört katından fazlasına ulaşmıştı. Türkiye’de bir “orta sınıflaşma” yaşanıyordu. El ya da beyin emeği ile çalışanlar, uzun vadeli ipotek kredileri ile ev sahibi olabiliyor, tüketici kredisiyle otomobil alabiliyor, çocuklarını özel okullara gönderebiliyor, yılda birkaç kez ailece tatile gidebiliyordu. Hatta yurt dışı tatil bile toplumun üçte biri için ulaşılabilir bir hedef haline gelmişti. Bu ekonomi politik gerçeklik karşısında ulusalcı hamaset ve kimlik temelli siyaset retoriği de bölünme ve irtica fobileri de rağbet görmüyordu.
Sonra tılsım bozuldu… Sebebi ister güç zehirlenmesi ister iktidarın sahip olduğu dünya görüşünün yapısal açmazları ister küresel ölçekte “zamanın ruhunun” değişmesi olsun, büyük ve korkunç bir siyasal metamorfoz yaşandı (Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı ve uzun bir analizi Perspektif’te yayımlanan “Neden Olmadı” makalemde paylaştım). İktidar, 1990’lı yılların adlandırmasıyla “derin devlet” güçleri ile ittifak kurarak geçmişte simgesi olduğu siyasetin -matematikteki deyimiyle- adeta “değili” konumunu aldı. Adalet ve Kalkınma Partisi topluma umut vadeden reformcu bir gelecek vizyonu sunmak yerine varoluşsal korkuları gerekçe göstererek oy isteyen bir statüko muhafızına dönüştü. Bunun sonucu olarak seçmenden oy isterken artık -dikiz aynasına bakarak otomobil süren bir şoför gibi- sadece geçmişte gerçekleştirdiklerini öne sürebiliyordu. Gelecek vizyonu diye sunduğu programların adlandırması bile 2053 ve 2071 hedefleri gibi, rasyonel ve çağdaş bir orta vadeli plana değil geçmişin altın çağını çağrıştıran simgesel tarihlere referans veren romantik hülyalardan ibaretti.
İktidardan ilkesel gerekçelerle ayrılan unsurları da içine alarak güçlenen muhalefet cephesi, yakın dönemin en ağır ekonomik kriziyle sarsılan topluma bir alternatif sunmaya çalışıyor. Anket sonuçlarından anlaşıldığı kadarıyla en azından bugün itibarıyla toplum, muhalefetin hak-hukuk-adalet, özgürlük ve demokrasi gibi değer temelli siyasal mesajlarını da vaatlerini de yeterince samimi ve inandırıcı bir seçenek olarak görmüyor. Bunun yerine, vizyonsuzluğa düşen iktidar cephesiyle birlikte sanki toplum da ekonomi politik duyarlılıklarını yitirmiş gibi. Cumhur İttifakının seslendiği ilkel dürtüler yirmi yıllık bir geri sıçrama ile temel içgüdüyü harekete geçirmiş görünüyor. Batı toplumunun geçirdiği tarihsel süreci deneyimlememiş olan Türkiye’nin, modern toplum davranışı sergilemekte zorlanması anlaşılabilir olsa da tarım toplumlarının modernleşmeye verdiği tepkilere bu kadar çabuk geri dönülmüş olması dikkat çekici. Bunu, tarihsel sebeplerle Türkiye’de çağdaş anlamda bir toplumsal yapı kurulamamış olmasıyla açıklamak mümkün. Kimlik ve aidiyet kamusal alanda hâlâ çok belirleyici. Bu, bir ölçüde bireyleşmenin gerçekleşememesi ile ilgili. Bireyleşemeyen, bireysel değer bulamayan topluluklar, değişim travmasına sağlıksız tepkilerle karşılık verir. Kısacası birey olmayınca modern toplum da olmuyor. Bu ise modern ekonomik ve siyasal yapıya uygun olmayan “kabile toplumu” kurgusunu kamusal alanda belirleyici hale getiriyor.
Yazının girişinde çizdiğimiz ağır ekonomik tabloya karşın iktidarın gücünü hâlâ şaşırtıcı bir ölçekte koruyor olması muhalefetin vizyonunun da toplumsal beklentileri harekete geçirecek nitelikte olmamasıyla ilgisi olabilir mi?
Bireyin siyasal karşılığı ‘eşit ve özgür yurttaşlık bilinci’ olduğu gibi kendi kendine yeten, ekonomik değer üretebilen rasyonel bireylerin siyasal kurgusu da anayasal kamu düzenidir. Evrensel insan hakları, devleti hesap vermeye zorlayan vergi bilinci, hukuk devleti gibi kavramlar bu ortamda yeşerir. Değer temelli siyaset, ve bunun bir yansıması olarak yurttaşların ekonomi politik güdüyle siyasal tercihte bulunması böyle toplumlarda doğal durumdur. Evrensel değerleri özümseyerek özgüven kazanamayan, yetişkinliğe geçemeyen topluluklar ise, bilimin ve teknolojinin getirdiği altyapı değişiminden korkar, kendini içinde güvende hissedeceği kimlik temelli informel gruplara sığınır. Modern dönemde de olsa bunlar kabile yapılarıdır. Bu sosyolojik hastalığın, kentleşmeyle birlikte kendisini gösteren semptomuna “mahalle taassubu/bağnazlığı” adı verilir. Modern toplum davranışı yerine kabilelerden oluşan topluluk şeklinde davranan toplumlar kimlik temelli ve aidiyete dayalı siyasal tercihlere yönelir. Bir başka deyişle siyasal tercihte bulunurken ekonomi politik güdüyle değil temel içgüdüyle davranmaya başlar.
Kabile toplumu kendisi gibi olmayandan korkar. Bu korku hızla önce öfkeye, sonra nefrete ve düşmanlığa dönüşür. Çünkü her farklılık kendi kapalı toplumlarının varoluşunu tehdit eden bir saldırı olarak tanımlanır. Aslında zenofobi (kendisi gibi olmayandan korkma) bütün canlılarda görünebilen, korunmaya yönelik içgüdüsel bir tepkidir ama modern toplumlarda siyasal tercihlerin içgüdülerle belirlenmesi faşizm ve yabancı düşmanlığı gibi büyük felaketleri doğurur. Kabileci zihin; dünyayı ve kendi dışındaki gerçekliği kavrayamadığı için hırçındır ve içe kapanmacıdır. Dünyanın büyüklüğü, yaşamın çeşitliliği fobilerini tetikler. Bu zihniyet, kendi kafa konforunu sağlayan kurgu ile çelişen her şeyi komplolarla açıklar, açık gerçekleri bile reddeder. Kendi içlerindeki mensuplarını kabilenin mutlak doğruları istikametinde biçimlendirmek yaşamsal önem taşır. Eğitimden anladıkları, gençlere evrensel değerler doğrultusunda çağdaş toplumun kendi kendine yeten ve katma değer üretebilen eşit ve özgür bireyleri haline gelmek için gereksinim duyacakları donanımı sunmak değil kolektif indoktrinasyondur. İmkanını bulduklarında kendi yaşam tarzlarını ve bunu meşrulaştıran dogmalarını dışlarındaki insanlara dayatmaya çalışırlar. Şablonlar ile düşünür, kalıplar ile yaşarlar. Amaçları eskinin güzel günlerine, altın çağa dönmek olduğundan termodinamiğin entropi yasası ile kavga edip dururlar. Varoluş gerçekliğini keşfetmeye çalışmak yerine bambaşka bir gerçekliği, adeta bir deli gömleği gibi bugüne giydirmek için zorlarlar. Sorgulamaktan korkarlar, birçok tabuları vardır. Acı olan ise mahalle taassubunun, kabileciliğin Türkiye’de sadece bir kesime mahsus olmamasıdır.
Acaba yazının girişinde çizdiğimiz ağır ekonomik tabloya karşın iktidarın gücünü hâlâ şaşırtıcı bir ölçekte koruyor olması muhalefetin vizyonunun da toplumsal beklentileri harekete geçirecek nitelikte olmamasıyla ilgisi olabilir mi? Adalet ve Kalkınma Partisi’ne alternatif olabilmek için çaba harcayan siyasal partiler, onu yirmi yıl iktidarda tutan 2002’deki ekonomi politik vizyonuna benzer ama onu da aşacak, yirmi yıl sonrasına seslenebilecek kapsayıcı ve reformcu bir vizyon sunmak yerine metamorfoz geçirmiş Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mevcut sorunlu sürümünün sınırlarını çizdiği sahada ve onun kurallarıyla oynama yanılgısına düşmüş olabilir mi? Türkiye’ye ilişkin toplumsal araştırmalar halkın önemli bir kısmının kendisinden farklı olan kesimlerin özgürlüklerine karşı çıktığına, hatta farklılıklara tahammülü olmadığına dair bulgular sunuyor. Bir başka deyişle aslında öyle tabandan gelen güçlü bir özgürlük talebinin varlığı kuşkulu. Zaman zaman tanık olduğumuz gibi serbest piyasa ekonomisi ve küresel ekonomik bütünleşme de halk açısından olmazsa olmaz görülmüyor. Yani aslında Türkiye’nin fabrika ayarlarının özgürlükleri ve özgürlükçülüğü (liberalizm) ne ölçüde içerdiği tartışmaya açık. Toplumun kendiliğinden özgürlükçü olmasını beklemek hayalcilik olabilir ama en azından siyasal ve entelektüel liderliğin toplumun önüne ekonomi politik vizyon koyarak toplumu modernleştirmeyi amaçlaması önemlidir. Bu başarılamazsa, birbirinden kuşku duyan, geçmişin korkularına esir olmuş ve toplum olmayı beceremeyen bir kabileler topluluğu olarak mahallelerimizin sınırları elverdiğince bir o yana bir bu yana savrulup dururken siyasal elitin de siyaset yarışını “hangimiz temel içgüdüye daha iyi seslenebileceğiz” çerçevesine sıkıştırması riskiyle karşı karşıya kalacağız. Üstelik daha önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarıyla ilgili analizde değindiğim gibi siyasal elitin topluma öncülük etmesi ve toplumsal dinamikleri harekete geçirecek reformcu ama aynı zamanda gerçekçi bir vizyon çizmesi durumunda sonuç da alınabiliyor. Benzer biçimde 1965’te Süleyman Demirel’in “özgürlük içinde kalkınma”, “büyük Türkiye”, “mamur ve müreffeh Türkiye”, “şehirde ne varsa köyde de o olacaktır” sloganlarıyla örülen vizyonu da örnek verilebilir. Yine Bülent Ecevit’in 1970’li yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’ni “devlet partisi”nden “emekçi partisi”ne dönüştürmek için koşulları zorladığı dönemde kullandığı “sanayiin ve tarımın bütün yurtta hızla geliştiği ve gelişme nimetlerinin tüm halkımıza hakça dağıtıldığı, tüm çalışanları refaha kavuşturan hakça düzen” vizyonu Cumhuriyet Halk Partisi’ni serbest bir seçimde aldığı en yüksek oy oranına ulaştırmıştır.
Hâlâ çok geç değil. Önümüzde kalan süre iyi değerlendirilebilirse yeniden orta sınıf rasyonelliğine dayalı modern toplum olma umutları yeşertilebilir. Tabii bunlar, iflah olmaz bir iyimserin temennileri. Yoksa değil mi?
İbrahim TUHAN
İlginizi Çekebilir
BANKA HABERLERİ
Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor
Yayınlanma:
6 saat önce|
21/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Yüksek fonlama maliyetleri ve enflasyon bankaların kâr marjlarını daraltırken, takipteki kredi oranı 2026’nın ikinci çeyreğinde yüzde 3,5’e yükseldi. Fitch, kârlılık üzerindeki baskının yıl boyunca sürmesini bekliyor.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, üç aylık Türk Bankaları İzleme Raporu’nda, Türk bankacılık sektörünün 2026 yılının ikinci çeyreğinde kârlılık kaybı yaşadığını ve sorunlu kredilerdeki artışın sürdüğünü bildirdi. Bloomberg HT haberine göre, yüksek fonlama maliyetleri, artan swap giderleri ve enflasyon kaynaklı faaliyet giderleri, bankaların finansal performansını olumsuz etkiledi.
Faaliyet kârlılığında belirgin gerileme
Fitch’in izlediği bankalarda ortalama faaliyet kârının risk ağırlıklı varlıklara oranı, 2026’nın ilk çeyreğindeki yüzde 3,9 seviyesinden ikinci çeyrekte yüzde 2,6’ya geriledi. Sektör genelinde ise aynı oran yüzde 4,6’dan yüzde 3,3’e düştü.
Rapora göre, yüksek Türk lirası faizlerinin fonlama maliyetlerini artırması, net faiz marjlarını daraltan başlıca unsurlar arasında yer aldı. Swap maliyetlerindeki yükseliş ve enflasyonun faaliyet giderleri üzerindeki etkisi de kârlılığı baskıladı.
Takipteki krediler yüzde 3,5’e çıktı
Bankacılık sektöründe aktif kalitesine ilişkin göstergeler de olumsuz seyrini sürdürdü. Fitch’in izlediği bankaların ortalama takipteki kredi (NPL) oranı, ilk çeyrekteki yüzde 3,3 seviyesinden ikinci çeyrek sonunda yüzde 3,5’e yükseldi. Yeni takipteki kredi oluşum oranı da yüzde 2,1’den yüzde 2,2’ye çıktı.
Bankaların ortalama çekirdek sermaye yeterlilik oranı ise yüzde 11,5 seviyesinde kaldı. Bu görünüm, kredi riskleri ve kârlılık baskıları yakından izlenirken sermaye göstergesinin söz konusu dönemde yatay seyrettiğine işaret etti.
Bankacılık sektörünü ne bekliyor?
Fitch, yüksek TL faizleri ve enflasyonist baskıların bankaların kârlılığı üzerindeki etkisinin 2026 boyunca devam edebileceğini öngörüyor. Kuruluş, yılın sonlarına doğru faiz indirimlerinin yeniden başlaması durumunda bu baskının 2027’de hafifleyebileceğini değerlendiriyor.
Bankacılık sektörü açısından temel risk, fonlama maliyetleri yüksek seyrederken kredi geri ödemelerinde yaşanabilecek bozulmanın karşılık giderlerini artırması ve kâr marjlarını daha da daraltması. Bu süreç, bankaların kredi verme iştahı ve reel sektörün finansmana erişimi üzerinde de baskı oluşturabilir.
Kaynak: Fitch Ratings’in Türk Bankaları İzleme Raporu; 21 Ekim 2026 tarihli haberler.
BANKA HABERLERİ
AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL
FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”
Yayınlanma:
6 saat önce|
21/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.
Bankavitrini.com | Gündem
Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.
Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı
Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.
Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.
Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.
DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil
DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.
DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.
Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”
DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.
Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?
Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.
Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.
Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.
Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu
Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.
Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.
Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.
Gülbeyaz Gergün
Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda
VESTEL’DEN EUROBOND YATIRIMCISINA İKİ SEÇENEK: YA YÜZDE 45 ANAPARA KESİNTİSİ YA 6 YIL VADE UZATIMI
Yayınlanma:
1 gün önce|
20/10/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
500 milyon dolarlık borç için yeniden yapılandırma süreci başladı. Vestel, anaparasını korumak isteyen yatırımcıya 2035 vadeli ve yüzde 4 faizli tahvil; anapara kesintisini kabul eden yatırımcıya ise 2032 vadeli ve yüzde 6 faizli yeni tahvil öneriyor. Bankalarla 2041 vadeli yeniden yapılandırma görüşmeleri de sürüyor.
Bankavitrini.com – Ekonomi Haberleri
Vestel Elektronik, bilançosunu sürdürülebilir hale getirmek amacıyla yurt dışı borçlarının yeniden yapılandırılması için önemli bir adım attı. Şirket, toplam nominal tutarı 500 milyon dolar olan, yıllık yüzde 9,75 faizli ve 2029 vadeli Eurobond’ları için tahvil sahiplerine iki alternatif içeren takas teklifi ve muvafakat talebi sürecini başlattı.
20 Ekim 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan açıklamaya göre yatırımcılar, mevcut anaparalarını koruyarak borcun vadesini uzatabilecek veya anaparanın yüzde 45’inden vazgeçerek daha erken vadeli yeni tahvillere geçebilecek.
Teklif, şirketin yalnızca tahvil borçlarını değil, bankalara olan finansal yükümlülüklerini de kapsayan daha geniş kapsamlı yeniden yapılandırma çalışmalarının bir parçası olarak öne çıkıyor. https://www.kap.org.tr/tr/Bildirim/1684657
İki seçenek yatırımcıya ne getiriyor?
Vestel’in teklifinde yatırımcıların önündeki iki alternatif, anapara kaybı ile vade ve faiz koşulları arasında bir tercih yapılmasını gerektiriyor.
1. seçenek: Anapara korunacak, vade 2035’e uzatılacak
İlk seçenekte mevcut Eurobond’ların 15 Mayıs 2029 olan vadesinin 15 Mayıs 2035’e uzatılması öngörülüyor.
Bu seçeneğin temel koşulları şöyle:
- Anapara kesintisi: Yok.
- Yeni yıllık faiz oranı: Yüzde 4.
- Yeni vade: 15 Mayıs 2035.
- Anapara geri ödemesi: Yıllık taksitler halinde.
Mevcut tahvilin yüzde 9,75 olan yıllık faiz oranı bu seçenekte yüzde 4’e düşüyor. Böylece yatırımcı anapara tutarını korurken faiz gelirinin önemli bir bölümünden vazgeçmiş oluyor.
Bu seçenek, tahvilin nominal değerini korumayı önceliklendiren ancak parasını daha uzun süre şirkette tutmayı kabul eden yatırımcılar açısından öne çıkıyor.
2. seçenek: Yüzde 45 anapara kesintisiyle 2032 vadeli yeni tahvil
İkinci seçenekte yatırımcılar, mevcut tahvillerinin nominal değerinin yüzde 55’i karşılığında yeni Eurobond alacak. Başka bir ifadeyle, anaparanın yüzde 45’i silinecek.
Bu seçeneğin koşulları ise şöyle:
- Anapara kesintisi: Yüzde 45.
- Yeni tahvilin nominal değeri: Mevcut anaparanın yüzde 55’i.
- Yeni yıllık faiz oranı: Yüzde 6.
- Yeni vade: 15 Mayıs 2032.
- Anapara geri ödemesi: Yıllık taksitler halinde.
Bu seçenekte yatırımcı daha yüksek faiz oranı elde edebilecek ve borcun vadesi 2035 yerine 2032 olacak. Bunun karşılığında mevcut alacağının yüzde 45’ini kaybetmeyi kabul edecek.
İkinci seçenek kapsamında yeni Eurobond ihracı için Sermaye Piyasası Kurulu’na (SPK) başvuru yapılması öngörülüyor. https://www.bloomberght.com/vestel-den-eurobond-sahiplerine-iki-secenekli-yapilandirma-teklifi-3792011
100 bin dolarlık yatırımda tablo nasıl değişiyor?
Yatırımcıların karşı karşıya olduğu tercih, örnek bir 100 bin dolarlık nominal tahvil üzerinden daha net görülebiliyor.
| Karşılaştırma | 1. seçenek | 2. seçenek |
|---|---|---|
| Mevcut nominal anapara | 100.000 $ | 100.000 $ |
| Anapara kesintisi | Yok | 45.000 $ |
| Yeni tahvil nominali | 100.000 $ | 55.000 $ |
| Yıllık faiz oranı | %4 | %6 |
| İlk yıl için basit nominal faiz hesabı | 4.000 $ | 3.300 $ |
| Vade | 2035 | 2032 |
Not: Faiz tutarları, ilgili yılın başındaki nominal anaparanın değişmediği varsayımıyla örnek olarak hesaplanmıştır. Anapara yıllık taksitlerle geri ödeneceğinden sonraki yılların faiz tutarları ödeme planına göre değişecektir. Bu tablo, tahvillerin piyasa değerini veya yatırımcının toplam getirisini göstermemektedir.
İlk seçenekte yatırımcı anaparasını nominal olarak korurken daha düşük faizle daha uzun süre bekleyecek. İkinci seçenekte ise yeni tahvilin faiz oranı daha yüksek olsa da faiz, kesinti sonrasında kalan anapara üzerinden hesaplanacak.
Dolayısıyla yüzde 6 faiz oranı tek başına ikinci seçeneği daha avantajlı hale getirmiyor. Yatırımcıların kararında tahvillerin geri ödeme takvimi, şirketin ödeme kapasitesi ve yeni tahvillerin piyasa değeri de belirleyici olacak.
Vestel neden borçlarını yeniden yapılandırmak istiyor?
Yeniden yapılandırma adımı, Vestel’in borç ödeme takvimini faaliyetlerinden yaratabileceği nakit akışıyla uyumlu hale getirme ve bilançosunu sürdürülebilir bir yapıya kavuşturma hedefiyle bağlantılı.
Mevcut Eurobond’ların yıllık yüzde 9,75 faiz taşıması, 500 milyon dolarlık nominal borç üzerinden ilk yıl için yaklaşık 48,75 milyon dolar faiz yüküne karşılık geliyor. Bu hesap, anaparanın yıl boyunca değişmediği varsayımına dayanıyor.
Yeni koşullarda faiz oranının yüzde 4’e düşmesi veya anaparanın yüzde 55’e indirilerek yüzde 6 faiz uygulanması, şirketin gelecekteki finansman yükünü azaltmayı amaçlıyor.
Bununla birlikte, yeniden yapılandırmanın şirketin faaliyet kârlılığına, nakit yaratma kapasitesine ve borç ödeme gücüne kalıcı katkı sağlayıp sağlamayacağı, yalnızca faiz oranlarına değil operasyonel performansa da bağlı olacak.
Bankalarla görüşmelerde hedef 2041 vadeli yapılandırma
Vestel’in yeniden yapılandırma çalışmaları Eurobond’larla sınırlı değil.
Şirketin 26 Haziran 2026 tarihli açıklaması kapsamında, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun geçici 32. maddesi ve ilgili mevzuat uyarınca finansal yeniden yapılandırma görüşmeleri yürütülüyor.
Bankalara sunulan teklifte mevcut borçların iki yıl anapara ve faiz ödemesiz olacak şekilde 2041 vadeli olarak yeniden yapılandırılması öngörülüyor. Şirketin açıklamasına göre bankalarla müzakereler devam ediyor.
Bu teklifin kabul edilmesi halinde borçların geri ödeme takvimi önemli ölçüde değişecek. Ancak bankalarla görüşmelerin henüz sonuçlanmamış olması nedeniyle teklifin kesinleşmiş bir anlaşma olarak değerlendirilmemesi gerekiyor. https://www.yenisafak.com/ekonomi/kap-haberleri/kap-vestel-elektronik-sanayi-ve-ticaret-as-vestl-ozel-durum-aciklamasi-genel-5139013
Kredi notundaki bozulma da yakından izleniyor
Vestel’in borçlarını yeniden yapılandırma girişimi, şirketin kredi riskinin arttığı bir dönemde gündeme geldi.
Vestel International’ın yatırımcı ilişkileri duyurularında yer alan bilgilere göre Fitch Ratings, 1 Temmuz 2026 tarihinde şirketin uzun vadeli yerel ve yabancı para cinsinden kredi notlarını CCC+ seviyesinden CCC- seviyesine indirmiş; 500 milyon dolarlık 2029 vadeli teminatsız tahvilin notunu da CC seviyesine çekmişti.
Bu notlar, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesine ilişkin risklerin yüksek olduğuna işaret ediyor. Yeniden yapılandırma teklifinin yatırımcılar tarafından nasıl karşılanacağı, şirketin finansmana erişimi ve borç ödeme kapasitesi açısından önem taşıyor. https://vestelinternational.com/investor-relations/news/kap-notices?p=2
Sürecin tamamlanması için hangi koşullar gerekiyor?
Vestel’in teklifinin yürürlüğe girmesi otomatik değil. Sürecin tamamlanması için tahvil sahipleri toplantısında gerekli kararların alınması, işlem belgelerinde belirtilen diğer koşulların karşılanması ve ikinci seçenek kapsamında öngörülen yeni tahvil ihracı için SPK onayının sağlanması gerekiyor.
Bu nedenle açıklanan iki alternatif, tamamlanmış bir borç yapılandırmasından ziyade yatırımcıların onayına sunulan bir teklif olarak değerlendirilmeli.
Sonuç: Borç takviminin uzaması tek başına yeterli mi?
Vestel’in Eurobond hamlesi, şirketin finansman yükünü hafifletme ve borç ödeme takvimini yeniden düzenleme arayışının önemli bir göstergesi. Bir tarafta anaparayı koruyarak faiz gelirini azaltan ve vadeyi altı yıl uzatan seçenek, diğer tarafta anaparada yüzde 45 kesinti karşılığında daha yüksek faiz ve daha erken vade sunan seçenek bulunuyor.
Ancak yatırımcılar açısından asıl mesele, hangi seçeneğin nominal olarak daha cazip göründüğünden çok, şirketin yeni ödeme planını karşılayabilecek nakit akışını yaratıp yaratamayacağı.
Vestel açısından ise borçların yeniden yapılandırılması finansal baskıyı azaltabilir; kalıcı iyileşmenin sağlanması için faaliyetlerden elde edilen nakdin güçlenmesi, kârlılığın sürdürülebilir hale gelmesi ve finansman maliyetlerinin yönetilebilir düzeye inmesi gerekecek.
Bankavitrini.com değerlendirmesi: Eurobond sahiplerinin vereceği karar kadar, bankalarla yürütülen yeniden yapılandırma görüşmelerinin sonucu da Vestel’in finansal geleceği açısından belirleyici olacak.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
