Connect with us

GÜNCEL

İbrahim TURAHN yazdı: Temel İçgüdü

Önümüzde kalan süre iyi değerlendirilebilirse yeniden orta sınıf rasyonelliğine dayalı modern toplum olma umutları yeşertilebilir. Tabii bunlar, iflah olmaz bir iyimserin temennileri. Yoksa değil mi? Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı İbrahim Turhan Türkiye’nin ekonomik panoramasını yazdı.

Yayınlanma:

|

Türkiye 2018 yılından beri, yoğunluğu zaman zaman değişse de süreğen hale gelmiş bir ekonomik kriz yaşıyor. “Siz iktisatçılar yıllardır ‘batarız’ diyorsunuz ama bakın hâlâ batmadık” diye itiraz edenler olabilir. Onlara, ülkelerin gemiler gibi ‘batmayacağını’ anlatmak kolay değil. Bir ülke yerin dibine ‘batmaz’ tabii ki. Dünyada en derin ekonomik krizlerde bile iktisadi faaliyet tamamen durmaz. O zaman ‘batmak’tan kastedilen nedir? Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasılası 2022 yılında 800 milyar dolar civarında olacak. Bu da demektir ki küresel hasıla içindeki, bir başka deyişle küresel refah içindeki payımız yüzde 0,8’in altında olacak. Bu ise bu oranın 1976’daki ya da 1999’daki düzeyine eşit. Küresel refahtan aldığı, küresel hasıla içindeki payı bu düzeylere gerilemiş olan bir ekonomi için hangi nitelendirmeyi kullanırsanız kullanın.

Şu anda zincir marketlerdeki ürün fiyatlarından, bankaların kredilere ve mevduata uygulayacakları faiz oranlarına kadar birçok fiyata devlet karar veriyor ve yazılı bir kurala dayanmayan bu kararlarını ilgili taraflara dayatıyor. Dövizle işlem yapmak, döviz bulundurmak 1970’lerdeki gibi hapisle cezalandırılmıyorsa da Merkez Bankası’nın bu konudaki ‘telkinlerine ve tavsiyelerine’ gönüllü(!) olarak uymayanların başına, kredi kullanamamak da dâhil bir hayli dert açılabiliyor. Hazinenin ihraç ettiği uzun vadeli Türk lirası cinsinden tahvillerin getirisi, mucizevî bir biçimde benzer vadedeki ABD doları cinsinden tahvillerin getirisinin altında. Bu listeyi uzatmak mümkün ama sözün özü; 1980’lerin ortasından beri en zor koşullarda bile dışa açık bir serbest piyasa ekonomisi olmayı sürdürebilmiş Türkiye, bundan beş yıl önce kötü bir şaka ya da korkulu bir kabus olarak yorumlanabilecek bir modele yakınsamış durumda.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gelişmeler adım adım, kademe kademe gerçekleştiğinden, “içinde bulundukları kaptaki su yavaş yavaş ısıtıldığı için farkına varamadan haşlanan kurbağalar” hikâyesindekine benzer bir algı sorunu yaşanıyor. Buna toplumsal/kitlesel duygu durum bozukluğu tanısı konsa yeridir. ‘Batma’ tartışmasını daha fazla uzatmak istemiyorum. Bu yüzden son bir veriyle bu parantezi kapatalım. Bu yıldan sonra ekonomi yönetimi düzelse, politikalar öngörülebilir olsa, güven yeniden sağlansa; kısacası her şey yolunda gitse ve bu arada küresel ekonomiden kaynaklanacak olumsuz bir dışsal şok da yaşanmasa bile Türkiye’nin ABD doları cinsinden reel olarak 2013 yılındaki kişi başına milli gelir düzeyine ulaşması beş yıl alır. Bir başka deyişle, on beş yıl sonra aynı gelir düzeyine gelmiş oluruz. Ülkenin, daha doğrusu ülkede yaşayan 80 milyon insanın yaşamından kaybedilen on beş yıl!… Artık siz nasıl adlandırırsanız…

Böyle bir ekonomik tablo dünyanın bütün demokratik ülkelerinde iktidar açısından ciddi sıkıntıya yol açar. Süleyman Demirel’in siyaset literatürümüze geçen; “boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur” sözü bu siyasal gerçeğin tespitidir.

Enflasyon liginde Zimbabve, Venezuela, Suriye, Lübnan, Arjantin ve Sudan’ın arkasından geliyoruz. Hükümetin “enflasyon düşecek” diye müjdelediği düzey yüzde 40’lı düzeyler. Gelir dağılımı bozulmuş, yoksulluk artmış. “Çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili durumu” yansıtan maddi yoksunluk göstergelerinden en az dördünü yaşayan hane sayısı, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan resmi verilere göre yüzde 27. Yani her dört haneden biri ciddi maddi yoksunluk içinde. İki kişinin asgari ücretle çalıştığı dört kişilik bir ailede gelir düzeyi, Dünya Bankası tarafından Türkiye’nin içinde bulunduğu ülkeler kategorisindeki yoksulluk sınırının sadece yüzde 9 üzerinde, o da bugünkü bastırılmış döviz kuru ile.

Böyle bir ekonomik tablo dünyanın bütün demokratik ülkelerinde iktidar açısından ciddi sıkıntıya yol açar. Süleyman Demirel’in siyaset literatürümüze geçen; “boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur” sözü bu siyasal gerçeğin tespitidir. Ekonomide yaşanan ağır tabloya karşın son dönemde iktidarın büyük ortağı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oylarında bir artış eğilimi olduğu nerdeyse bütün seçim anketlerinde gözleniyor. Aynı şekilde Haziran ayından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olan seçmen desteği sosyal bilimlere meydan okurcasına artıyor. Hayat pahalılığının can yakacak ölçüde hissedildiği bir ortamda iktidar partisinin hâlâ en fazla oyu alacağına işaret eden bulgular siyaset sosyolojisi açısından büyük bir muamma mı acaba?

Modern iktisat bilimi politik iktisat olarak başladı. Klasik İktisat okulunun kurucu isimlerinden Ricardo’nun 1817’de, liberalizmin en önemli isimlerinden Mill’in 1848’de yayımlanan kitaplarında iktisat bilimi “politik iktisat” olarak adlandırılmıştır. İktisat tarihçisi ve Karl Polanyi’nin çalışmalarından esinlenen bir grup akademisyen tarafından 1970’li yıllarda bağımsız bir disiplin haline gelen uluslararası siyasal iktisat, iktisadi analizde “ne üretelim, nasıl üretelim, kimin için üretelim” soruları kadar iktidar ve ekonomi arasındaki ilişkiler bağlamındaki temel sorularına da vurgu yapar. Bu yaklaşıma göre; iktidarın ekonomiyi şekillendirmek için nasıl kullanıldığına ve siyasal gücün faydayı-maliyeti, fırsatları-riskleri sistem içindeki sosyal gruplar, işletmeler ve kuruluşlar arasında nasıl dağıttığına dair temel sorulara açık ya da örtük cevaplar vermeden iktisadî analizin nihai sonucuna ulaşılamaz. Söz konusu akımın simge ismi Susan Strange bunu “cui bono” (kimin yararına) sorusuyla formülleştirmiştir. Bu bağlamda güç (siyaset) faydanın-maliyetin farklı kesimler arasında nasıl dağıtılacağını belirlerken ortaya çıkan ekonomik sonuç da bir sonraki aşamada siyasal gücün nasıl dağıtılacağını belirlemektedir. Siyaset güç, ekonomi enerjidir. Böylece siyaset ile ekonomi arasında sürekli ve karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.

Türkiye siyasetini bu okuma üzerinden analiz etmek yakın zamana kadar mümkündü. 1990’lı yıllarda kamu açıkları vererek Türk lirası faizleri yüksek tutmaya, böylece iki, hatta bazen üç haneli enflasyona rağmen döviz cinsinden reel getiri sunarak sıcak para çekmeye, o dönemde büyümenin neredeyse zorunlu koşulu olan yurt içindeki tasarruf-yatırım açığını bu yolla finanse etmeye dayalı ekonomi politik model arka arkaya ciddi krizlere yol açmıştı. 2001 yılında Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 1990 yılındaki düzeyinin altına gerilemiş, finansal sistem ağır darbe almış, bütün toplum kesimleri sıkıntıya düşmüştü. Böyle bir dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi hem siyasal hem ekonomik olarak reformcu bir vizyonla ortaya çıktı.

Türkiye toplumu 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından yirmi yıl boyunca rahatlıkla şoven diye nitelendirilebilecek yoğun bir propagandaya, hatta indoktrinasyona maruz kamıştı. Muhalefetin bütün eleştirilerine karşın böyle bir topluma “özgürlük-güvenlik dengesi” çerçevesinde Avrupa Birliği hedefini, Kıbrıs’ta federal çözümü, küresel ekonomi ile bütünleşmeyi, demokrasi ve yargı reformlarını, Kürt açılımını vizyon olarak sunan Adalet ve Kalkınma Partisi ilk on iki yıllık dönemde her seçimde oyunu artırarak iktidarını korudu. Farklı kesimlerden muarızları, her biri kendi meşrebine göre; Avrupa Birliği’nin Hristiyan kulübü olduğunu ve Kıbrıs’ta şehit kanlarıyla kurtarılan vatan toprağının satıldığını öne sürdü, Kürt açılımının bölücülük olduğunu savundu, demokratikleşmeyi irticanın paravanı olarak yaftaladı ve küresel ekonomi ile bütünleşme yolunda atılan adımları mandacılık olarak mahkum etmeye çalıştı Üstelik o dönemde oldukça disiplinli bir maliye politikası izleyen Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetlerini gözden düşürmek için “çiftçiye 1 liraya mazot”tan herkese vatandaşlık maaşı bağlamaya kadar bir dizi popülist vaatte de bulundu. Bütün bu kimlik temelli eleştirilere ve popülist vaatlere karşın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin giderek güçlenmesinin arkasında yatan dinamik ekonomi politik vizyonunun toplum tarafından benimsenmesiydi. Küresel nüfus içindeki payı yüzde 1 olan Türkiye’nin küresel refahtan aldığı pay ilk kez yüzde 1,25’e yükselmişti. Bu, Türkiye’deki kişi başına düşen milli gelirin dünya ortalamasının üzerine çıkması anlamı taşıyordu.

Sonra tılsım bozuldu… Sebebi ister güç zehirlenmesi ister iktidarın sahip olduğu dünya görüşünün yapısal açmazları ister küresel ölçekte “zamanın ruhunun” değişmesi olsun, büyük ve korkunç bir siyasal metamorfoz yaşandı

Türkiye’deki kişi başına düşen milli gelirin ABD’deki kişi başına düşen milli gelire oranı 1961-2001 arasındaki kırk yıllık dönemde ortalama yüzde 10 olmuştu. Bir başka deyişle on Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının geliri, ancak bir ABD vatandaşının geliri kadar ediyordu. 2013’te bu oran yüzde 24’e, yani bire karşı dörde kadar yükseldi. Aynı zamanda kişi başına düşen gelir de milenyumun başındaki düzeyinin dört katından fazlasına ulaşmıştı. Türkiye’de bir “orta sınıflaşma” yaşanıyordu. El ya da beyin emeği ile çalışanlar, uzun vadeli ipotek kredileri ile ev sahibi olabiliyor, tüketici kredisiyle otomobil alabiliyor, çocuklarını özel okullara gönderebiliyor, yılda birkaç kez ailece tatile gidebiliyordu. Hatta yurt dışı tatil bile toplumun üçte biri için ulaşılabilir bir hedef haline gelmişti. Bu ekonomi politik gerçeklik karşısında ulusalcı hamaset ve kimlik temelli siyaset retoriği de bölünme ve irtica fobileri de rağbet görmüyordu.

Sonra tılsım bozuldu… Sebebi ister güç zehirlenmesi ister iktidarın sahip olduğu dünya görüşünün yapısal açmazları ister küresel ölçekte “zamanın ruhunun” değişmesi olsun, büyük ve korkunç bir siyasal metamorfoz yaşandı (Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı ve uzun bir analizi Perspektif’te yayımlanan “Neden Olmadı” makalemde paylaştım). İktidar, 1990’lı yılların adlandırmasıyla “derin devlet” güçleri ile ittifak kurarak geçmişte simgesi olduğu siyasetin -matematikteki deyimiyle- adeta “değili” konumunu aldı. Adalet ve Kalkınma Partisi topluma umut vadeden reformcu bir gelecek vizyonu sunmak yerine varoluşsal korkuları gerekçe göstererek oy isteyen bir statüko muhafızına dönüştü. Bunun sonucu olarak seçmenden oy isterken artık -dikiz aynasına bakarak otomobil süren bir şoför gibi- sadece geçmişte gerçekleştirdiklerini öne sürebiliyordu. Gelecek vizyonu diye sunduğu programların adlandırması bile 2053 ve 2071 hedefleri gibi, rasyonel ve çağdaş bir orta vadeli plana değil geçmişin altın çağını çağrıştıran simgesel tarihlere referans veren romantik hülyalardan ibaretti.

İktidardan ilkesel gerekçelerle ayrılan unsurları da içine alarak güçlenen muhalefet cephesi, yakın dönemin en ağır ekonomik kriziyle sarsılan topluma bir alternatif sunmaya çalışıyor. Anket sonuçlarından anlaşıldığı kadarıyla en azından bugün itibarıyla toplum, muhalefetin hak-hukuk-adalet, özgürlük ve demokrasi gibi değer temelli siyasal mesajlarını da vaatlerini de yeterince samimi ve inandırıcı bir seçenek olarak görmüyor. Bunun yerine, vizyonsuzluğa düşen iktidar cephesiyle birlikte sanki toplum da ekonomi politik duyarlılıklarını yitirmiş gibi. Cumhur İttifakının seslendiği ilkel dürtüler yirmi yıllık bir geri sıçrama ile temel içgüdüyü harekete geçirmiş görünüyor. Batı toplumunun geçirdiği tarihsel süreci deneyimlememiş olan Türkiye’nin, modern toplum davranışı sergilemekte zorlanması anlaşılabilir olsa da tarım toplumlarının modernleşmeye verdiği tepkilere bu kadar çabuk geri dönülmüş olması dikkat çekici. Bunu, tarihsel sebeplerle Türkiye’de çağdaş anlamda bir toplumsal yapı kurulamamış olmasıyla açıklamak mümkün. Kimlik ve aidiyet kamusal alanda hâlâ çok belirleyici. Bu, bir ölçüde bireyleşmenin gerçekleşememesi ile ilgili. Bireyleşemeyen, bireysel değer bulamayan topluluklar, değişim travmasına sağlıksız tepkilerle karşılık verir. Kısacası birey olmayınca modern toplum da olmuyor. Bu ise modern ekonomik ve siyasal yapıya uygun olmayan “kabile toplumu” kurgusunu kamusal alanda belirleyici hale getiriyor.

Yazının girişinde çizdiğimiz ağır ekonomik tabloya karşın iktidarın gücünü hâlâ şaşırtıcı bir ölçekte koruyor olması muhalefetin vizyonunun da toplumsal beklentileri harekete geçirecek nitelikte olmamasıyla ilgisi olabilir mi?

Bireyin siyasal karşılığı ‘eşit ve özgür yurttaşlık bilinci’ olduğu gibi kendi kendine yeten, ekonomik değer üretebilen rasyonel bireylerin siyasal kurgusu da anayasal kamu düzenidir. Evrensel insan hakları, devleti hesap vermeye zorlayan vergi bilinci, hukuk devleti gibi kavramlar bu ortamda yeşerir. Değer temelli siyaset, ve bunun bir yansıması olarak yurttaşların ekonomi politik güdüyle siyasal tercihte bulunması böyle toplumlarda doğal durumdur. Evrensel değerleri özümseyerek özgüven kazanamayan, yetişkinliğe geçemeyen topluluklar ise, bilimin ve teknolojinin getirdiği altyapı değişiminden korkar, kendini içinde güvende hissedeceği kimlik temelli informel gruplara sığınır. Modern dönemde de olsa bunlar kabile yapılarıdır. Bu sosyolojik hastalığın, kentleşmeyle birlikte kendisini gösteren semptomuna “mahalle taassubu/bağnazlığı” adı verilir. Modern toplum davranışı yerine kabilelerden oluşan topluluk şeklinde davranan toplumlar kimlik temelli ve aidiyete dayalı siyasal tercihlere yönelir. Bir başka deyişle siyasal tercihte bulunurken ekonomi politik güdüyle değil temel içgüdüyle davranmaya başlar.

Kabile toplumu kendisi gibi olmayandan korkar. Bu korku hızla önce öfkeye, sonra nefrete ve düşmanlığa dönüşür. Çünkü her farklılık kendi kapalı toplumlarının varoluşunu tehdit eden bir saldırı olarak tanımlanır. Aslında zenofobi (kendisi gibi olmayandan korkma) bütün canlılarda görünebilen, korunmaya yönelik içgüdüsel bir tepkidir ama modern toplumlarda siyasal tercihlerin içgüdülerle belirlenmesi faşizm ve yabancı düşmanlığı gibi büyük felaketleri doğurur. Kabileci zihin; dünyayı ve kendi dışındaki gerçekliği kavrayamadığı için hırçındır ve içe kapanmacıdır. Dünyanın büyüklüğü, yaşamın çeşitliliği fobilerini tetikler. Bu zihniyet, kendi kafa konforunu sağlayan kurgu ile çelişen her şeyi komplolarla açıklar, açık gerçekleri bile reddeder. Kendi içlerindeki mensuplarını kabilenin mutlak doğruları istikametinde biçimlendirmek yaşamsal önem taşır. Eğitimden anladıkları, gençlere evrensel değerler doğrultusunda çağdaş toplumun kendi kendine yeten ve katma değer üretebilen eşit ve özgür bireyleri haline gelmek için gereksinim duyacakları donanımı sunmak değil kolektif indoktrinasyondur. İmkanını bulduklarında kendi yaşam tarzlarını ve bunu meşrulaştıran dogmalarını dışlarındaki insanlara dayatmaya çalışırlar. Şablonlar ile düşünür, kalıplar ile yaşarlar. Amaçları eskinin güzel günlerine, altın çağa dönmek olduğundan termodinamiğin entropi yasası ile kavga edip dururlar. Varoluş gerçekliğini keşfetmeye çalışmak yerine bambaşka bir gerçekliği, adeta bir deli gömleği gibi bugüne giydirmek için zorlarlar. Sorgulamaktan korkarlar, birçok tabuları vardır. Acı olan ise mahalle taassubunun, kabileciliğin Türkiye’de sadece bir kesime mahsus olmamasıdır.

Acaba yazının girişinde çizdiğimiz ağır ekonomik tabloya karşın iktidarın gücünü hâlâ şaşırtıcı bir ölçekte koruyor olması muhalefetin vizyonunun da toplumsal beklentileri harekete geçirecek nitelikte olmamasıyla ilgisi olabilir mi? Adalet ve Kalkınma Partisi’ne alternatif olabilmek için çaba harcayan siyasal partiler, onu yirmi yıl iktidarda tutan 2002’deki ekonomi politik vizyonuna benzer ama onu da aşacak, yirmi yıl sonrasına seslenebilecek kapsayıcı ve reformcu bir vizyon sunmak yerine metamorfoz geçirmiş Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mevcut sorunlu sürümünün sınırlarını çizdiği sahada ve onun kurallarıyla oynama yanılgısına düşmüş olabilir mi? Türkiye’ye ilişkin toplumsal araştırmalar halkın önemli bir kısmının kendisinden farklı olan kesimlerin özgürlüklerine karşı çıktığına, hatta farklılıklara tahammülü olmadığına dair bulgular sunuyor. Bir başka deyişle aslında öyle tabandan gelen güçlü bir özgürlük talebinin varlığı kuşkulu. Zaman zaman tanık olduğumuz gibi serbest piyasa ekonomisi ve küresel ekonomik bütünleşme de halk açısından olmazsa olmaz görülmüyor. Yani aslında Türkiye’nin fabrika ayarlarının özgürlükleri ve özgürlükçülüğü (liberalizm) ne ölçüde içerdiği tartışmaya açık. Toplumun kendiliğinden özgürlükçü olmasını beklemek hayalcilik olabilir ama en azından siyasal ve entelektüel liderliğin toplumun önüne ekonomi politik vizyon koyarak toplumu modernleştirmeyi amaçlaması önemlidir. Bu başarılamazsa, birbirinden kuşku duyan, geçmişin korkularına esir olmuş ve toplum olmayı beceremeyen bir kabileler topluluğu olarak mahallelerimizin sınırları elverdiğince bir o yana bir bu yana savrulup dururken siyasal elitin de siyaset yarışını “hangimiz temel içgüdüye daha iyi seslenebileceğiz” çerçevesine sıkıştırması riskiyle karşı karşıya kalacağız. Üstelik daha önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarıyla ilgili analizde değindiğim gibi siyasal elitin topluma öncülük etmesi ve toplumsal dinamikleri harekete geçirecek reformcu ama aynı zamanda gerçekçi bir vizyon çizmesi durumunda sonuç da alınabiliyor. Benzer biçimde 1965’te Süleyman Demirel’in “özgürlük içinde kalkınma”, “büyük Türkiye”, “mamur ve müreffeh Türkiye”, “şehirde ne varsa köyde de o olacaktır” sloganlarıyla örülen vizyonu da örnek verilebilir. Yine Bülent Ecevit’in 1970’li yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’ni “devlet partisi”nden “emekçi partisi”ne dönüştürmek için koşulları zorladığı dönemde kullandığı “sanayiin ve tarımın bütün yurtta hızla geliştiği ve gelişme nimetlerinin tüm halkımıza hakça dağıtıldığı, tüm çalışanları refaha kavuşturan hakça düzen” vizyonu Cumhuriyet Halk Partisi’ni serbest bir seçimde aldığı en yüksek oy oranına ulaştırmıştır.

Hâlâ çok geç değil. Önümüzde kalan süre iyi değerlendirilebilirse yeniden orta sınıf rasyonelliğine dayalı modern toplum olma umutları yeşertilebilir. Tabii bunlar, iflah olmaz bir iyimserin temennileri. Yoksa değil mi?

İbrahim TUHAN

Okumaya devam et

BORSA

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor: Borçlanma araçlarında ikinci dalga

Kontrolmatik’te Mayıs ayında başlayan borç ödeme sorunu Eylül ayında yeni bir halkaya dönüştü. Şirketin 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun anapara ve kupon ödemesi yapılamazken, aynı gün bir başka tahvilin kupon ödemesi de gerçekleştirilemedi. Böylece şirketin vadesinde yerine getiremediği borçlanma aracı yükümlülükleri 1 milyar TL’yi aştı. Asıl dikkat çekici tablo ise şirket bilançosundaki yüksek finansal borç, düşük nakit ve kısa vadeli yükümlülük baskısı.

Kontrolmatik Teknoloji Enerji ve Mühendislik A.Ş.’de borç ödeme krizi yeniden gündemde.

Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) 4 Eylül 2026 tarihli bildirimine göre şirket tarafından ihraç edilen TRFKNTR92611 ISIN kodlu 100 milyon TL nominal değerli finansman bonosunun itfa ve kupon ödemesi vadesinde gerçekleştirilemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719 ISIN kodlu tahvilin kupon ödemesi de şirketin gerekli tutarı MKK sistemine aktarmaması nedeniyle yatırımcılara ödenemedi.

Bu gelişme tek başına değerlendirildiğinde bir tahvil ödeme problemi gibi görünebilir. Ancak Kontrolmatik’in son dört aylık ödeme takvimine bakıldığında çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor.

Mayıs’ta başlayan süreç Eylül’de devam ediyor

Kontrolmatik’in borçlanma araçlarında ilk büyük ödeme sorunu 15 Mayıs 2026’da yaşandı.

Şirketin;

  • TRSKNTR52618 kodlu tahvilinin 250 milyon TL anaparası,
  • TRFKNTR52615 kodlu finansman bonosunun 200 milyon TL anaparası

ile bunlara ilişkin son kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

İki aracın toplam anaparası 450 milyon TL, kuponlarla birlikte vadesinde yapılamayan ödeme ise yaklaşık 502,2 milyon TL oldu.

Daha önemlisi, şirket aynı gün banka kredilerinin yeniden yapılandırılması için Halkbank ve VakıfBank’a başvurduğunu KAP’a açıkladı.

Şirket, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Geçici 32. maddesi kapsamındaki Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması çerçevesinde mevcut banka kredilerinin yeniden yapılandırılmasını istedi. Amaç; borçları yeni bir ödeme takvimine bağlamak, operasyonların devamlılığını sağlamak ve özellikle varlık satışları yoluyla mali yapıyı güçlendirmek olarak açıklandı.

Haziran: İki kupon daha ödenemedi

Sorun Mayıs ayıyla bitmedi.

5 Haziran 2026’da TRFKNTR92611 ve TRSKNTR32719 kodlu iki borçlanma aracının kupon ödemeleri de gerçekleştirilemedi. Her iki aracın nominal değeri 100’er milyon TL ve dönemsel kupon oranı yüzde 11,59 seviyesindeydi. İki kuponun toplam tutarı yaklaşık 23,18 milyon TL oldu.

Bu gelişmenin ardından söz konusu borçlanma araçları Borsa İstanbul Borçlanma Araçları Piyasası’nda Gözaltı Pazarı’na alındı.

Temmuz: 400 milyon TL’lik bono da ödenemedi

Bu kez 3 Temmuz 2026’da 400 milyon TL nominal değerli TRFKNTR72613 kodlu finansman bonosunun itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bononun dönemsel kupon oranı yüzde 15,32 idi. Yaklaşık 61,28 milyon TL kupon ile 400 milyon TL anapara dikkate alındığında vadesinde yapılamayan toplam ödeme yaklaşık 461,28 milyon TL seviyesine ulaştı.

Ve şimdi Eylül…

4 Eylül’de yeni 100 milyon TL’lik halka

4 Eylül’de vadesi gelen 100 milyon TL nominal değerli TRFKNTR92611 finansman bonosunun hem anaparası hem de kuponu ödenemedi.

Aynı gün TRSKNTR32719’un kuponu da ödenemedi.

Böylece Kontrolmatik’te: 15 Mayıs → 5 Haziran → 3 Temmuz → 4 Eylül olmak üzere dört ayrı kritik ödeme tarihinde aksama yaşandı.

Bugünkü iki kuponun tutarı ayrıca hesaplanmadan dahi, bu tarihlerde vadesinde gerçekleştirilemeyen anapara ve kupon ödemeleri 1,08 milyar TL’yi aşmış durumda.

Buradaki kritik nokta şu: Artık mesele tek bir tahvilin ödenememesi değil; şirketin borç servis kapasitesinin süreklilik gösteren biçimde zorlanmasıdır.

Borsa İstanbul neden Yakın İzleme Pazarı’na aldı?

Kontrolmatik açısından bir başka önemli gelişme de 18 Haziran 2026’da yaşandı. Borsa İstanbul, KONTR paylarını Yıldız Pazar’dan çıkararak Yakın İzleme Pazarı’na aldı.

Kararın dayanağı Kotasyon Yönergesi’nin 35/1-d maddesi oldu. Bu düzenleme, finansman sıkıntısını gösteren derecede vadesi geçmiş finansal, ticari, kamu veya personel borçlarının bulunması gibi durumlarda şirket paylarının Yakın İzleme Pazarı’na alınabilmesine imkân tanıyor.

Bu karar, piyasaya verilen önemli bir mesajdı: Kontrolmatik’teki ödeme problemi artık yalnızca şirket ile alacaklıları arasındaki özel bir finansman meselesi olarak görülmüyor; yatırımcıların korunmasını gerektirecek ölçüde piyasa düzenlemesi konusu haline gelmiş durumda.

Kredi notu da alarm veriyor

Mayıs ayındaki ödeme aksaklığının ardından Kontrolmatik’in uzun vadeli ulusal kurum kredi notu B- (tr)/Negatif’ten prD (tr)/Negatif’e indirildi. “prD” seviyesine geçiş, şirketin finansal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda temerrüt/ödeme problemi yaşadığını gösteren çok daha ağır bir kredi risk sinyali.

Bu nedenle Eylül ayında yaşanan yeni ödeme aksaklığı, yatırımcı açısından Mayıs’taki gelişmeden bağımsız değerlendirilemez.

Kaynaklar: KAP, MKK, Borsa İstanbul ve Kontrolmatik finansal raporları ile güncel piyasa haberleri taranarak hazırlanmıştır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

BORSA

Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Maliye’nin geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen “sıcak para” düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlandı. Cumhurbaşkanı Kararı ile para piyasası fonlarından elde edilen kazançlarda, özellikle kurumsal yatırımcılar açısından yüzde 10 stopaj dönemi başladı. Ancak düzenleme bireysel yatırımcıları kapsamıyor.

Cumhurbaşkanı’nın 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Kararı, 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesi kapsamında uygulanan tevkifat oranlarında değişikliğe gidildi.

Kritik değişiklik: Para piyasası fonlarında yüzde 10 stopaj

Yeni düzenlemeyle;

  • Kurumlar Vergisi mükelleflerinin
  • Sermaye piyasası mevzuatına göre kurulmuş yatırım fonları ve yatırım ortaklıklarıyla benzer nitelikte olduğu Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen mükelleflerin,
  • Para piyasası fonu katılma paylarından
  • Ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonlardan

elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj uygulanacak.

Buna karşılık aynı kapsamdaki mükelleflerin, bu düzenleme kapsamındaki para piyasası fonları dışındaki söz konusu kazançlarında yüzde 0 stopaj uygulaması korunuyor.

Asıl hedef kurumsal ve yabancı sermaye

Düzenlemenin en dikkat çekici tarafı, bireysel yatırımcı ile kurumsal yatırımcı arasında ayrım yapılması.

Gerçek kişilerin para piyasası fonlarından elde ettiği kazançlara ilişkin mevcut stopaj uygulaması bu kararla değiştirilmiyor. Para piyasası fonlarında gerçek kişiler için halihazırda uygulanan oran yüzde 17,5 seviyesinde bulunuyor. Yeni yüzde 10’luk düzenleme ise ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcıların para piyasası fonlarındaki getirilerini hedefliyor.

Bu yönüyle karar, “vatandaşın fon kazancına yeni vergi geldi” şeklinde okunmamalı.

Yerli şirket için vergi yükünden çok zamanlama değişiyor

Düzenlemenin yerli kurumlar açısından önemli bir teknik ayrıntısı bulunuyor.

Daha önce para piyasası fonu kazançlarında stopaj yapılmaması, bu kazançların vergiden tamamen istisna olduğu anlamına gelmiyordu. Kurumların elde ettiği kazanç kurum kazancına dahil ediliyor ve geçici vergi ile kurumlar vergisi hesabında dikkate alınıyordu.

Yeni yüzde 10’luk stopajın ise yerli kurumlar açısından geçici vergi ve nihai kurumlar vergisinden mahsup edilebilmesi, düzenlemenin etkisini daha çok verginin ödenme zamanlaması ve nakit akışı açısından önemli hale getiriyor. Bu ayrım daha önce kamuoyuna yansıyan düzenleme çalışmalarında da özellikle vurgulanmıştı.

Yabancı yatırımcı açısından daha kritik

Düzenlemenin finansal piyasalar açısından asıl önemli tarafı ise yabancı kurumsal yatırımcılar.

Yerli kurum açısından yüzde 10’luk kesinti mahsup mekanizması nedeniyle esas etki nakit akışı ve verginin zamanlaması üzerinde olurken, yabancı yatırımcı açısından yüzde 10 stopajın nihai vergileme niteliği taşıması söz konusu.

Bu nedenle kararın, Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişlerinde kullanılan para piyasası fonlarının cazibesini bir miktar azaltması beklenebilir.

Nitekim düzenleme hazırlıkları kamuoyuna ilk yansıdığında Maliye’nin hedefinin, para piyasası fonlarında yoğunlaşan kısa vadeli sermayeyi daha uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönlendirmek olduğu aktarılmıştı.

Eski fonlar da tamamen kapsam dışında değil

Kararın en önemli ayrıntılarından biri de geçiş hükmü.

Düzenleme yalnızca karar tarihinden sonra alınacak fonları ilgilendirmiyor. Kararda, kararın yayımlandığı tarihten önce iktisap edilmiş para piyasası fonu katılma paylarının elden çıkarılması halinde, kararın yayımından elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmına da yüzde 10 stopaj uygulanacağı açıkça belirtiliyor.

Yani sistem kabaca şöyle çalışacak: Fon daha önce alındı → eski döneme ait kazanç korunuyor → 5 Eylül 2026 sonrası döneme denk gelen kazanç → yüzde 10 stopaj kapsamına giriyor.

Bu ayrıntı özellikle yüksek tutarlı kurumsal fon portföyleri açısından önemli.

Maliye neden para piyasası fonlarına yöneldi?

Burada düzenlemenin yalnızca “vergi toplama” amacıyla açıklanması eksik kalır. Para piyasası fonları, yüksek faiz ortamında şirketler ve büyük yatırımcılar açısından likit, günlük nakde dönüşebilen ve görece düşük riskli bir park alanı haline geldi.

Dolayısıyla kısa vadeli sermaye; mevduat → para piyasası fonu → repo / DİBS / kısa vadeli sermaye piyasası araçları gibi kanallarda hareket edebiliyor.

Maliye’nin burada yaptığı hamle, kısa vadeli sermayenin vergi maliyetini artırarak yatırımcı davranışını değiştirmeyi hedefliyor.

Özellikle yabancı yatırımcı açısından artık hesap şu olacak: Fon getirisi – yüzde 10 stopaj = net getiri

Bu hesap, Türkiye’ye kısa vadeli giren yabancı sermayenin alternatif yatırım araçlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.

Bankalar ve portföy yönetim şirketleri açısından ne anlama geliyor?

Düzenlemenin bir başka etkisi de fon tercihlerinde değişim yaratabilir.

Kurumsal yatırımcı açısından para piyasası fonlarının net getirisi düşerken, vergisel açıdan daha avantajlı olan diğer sermaye piyasası araçlarının göreceli cazibesi artabilir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde; Para piyasası fonları → tahvil/bono → hisse senedi → daha uzun vadeli yatırım araçları arasında portföy kaymaları görülebilir.

Ancak bunun boyutunu belirleyecek temel faktör sadece vergi olmayacak. Faiz seviyesi, TL’nin seyri, enflasyon beklentileri ve yabancı yatırımcının kur beklentisi de belirleyici olacak.

Bankavitrini.com analizi: “Sıcak paraya ince ayar”

Bu kararın bence en önemli mesajı yüzde 10’luk oran değil, sermayenin vadesine ilişkin verilen mesajdır.

Maliye, para piyasası fonlarında bekleyen kısa vadeli kurumsal sermayeye şunu söylüyor: “Türkiye’de kısa vadeli ve yüksek likiditeli yatırım yapabilirsin ancak bunun vergisel maliyeti artık sıfır değil” özellikle yabancı yatırımcı açısından bu oldukça önemli.

Çünkü yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi kadar hangi vadede geldiği de ekonomi yönetimi açısından kritik.

Kısa vadeli sermaye;

  • Merkez Bankası likiditesini rahatlatabilir,
  • TL varlıklara talep yaratabilir,
  • rezerv dinamiklerine katkı sağlayabilir.

Ancak aynı sermaye hızlı biçimde çıkışa da dönebilir.

Dolayısıyla düzenleme, “sermayeyi kovmak” değil, sermayenin vadesini ve kullanım alanını değiştirmek amacı taşıyan bir vergi ayarı olarak okunabilir.

Fakat bir risk de var

Vergi maliyetinin artırılması kısa vadeli sermayeyi otomatik olarak uzun vadeli yatırımlara dönüştürmez.

Eğer yatırımcı açısından tahvil, hisse senedi veya doğrudan yatırımın risk-getiri dengesi yeterince cazip değilse, yatırımcı sadece başka bir ürüne geçmek yerine Türkiye’den çıkmayı da tercih edebilir. Bu nedenle düzenlemenin başarısı, yalnızca toplanacak vergiyle değil; “Para piyasası fonundan çıkan paranın nereye gittiğiyle” ölçülecek.

Eğer para piyasası fonlarından çıkan kurumsal sermaye Borsa İstanbul’a, uzun vadeli tahvillere, şirket finansmanına ve doğrudan yatırımlara yönelirse düzenlemenin ekonomi politikası açısından hedefi gerçekleşmiş olacak.

Ancak para Türkiye dışına çıkarsa, düzenleme kısa vadeli sermayenin vadesini uzatmak yerine sermaye çıkışını hızlandırma riski taşıyabilir.

Dolayısıyla yüzde 10’luk stopaj, basit bir vergi değişikliği değil; Türkiye’nin kısa vadeli sermaye politikasında önemli bir yön değişikliğinin işareti.

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yayımlanan mevzuat metni

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.