Connect with us

GÜNCEL

Koç Holding 2026’nın ilk çeyreğinde konsolide bazda 16,6 milyar dolar gelir elde etti

Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, “Belirsizliklerin arttığı bir dünyada sağlam bilançomuzu, kuvvetli likiditemizi, geniş tedarik zincirimizi ve yetkin insan kaynağımızı, daha stratejik ve güçlü adımlar atabilmenin zemini olarak görüyoruz” diye konuştu.

Yayınlanma:

|

Koç Holding, 2026’nın ilk çeyreğinde konsolide bazda toplam 16,6 milyar dolar gelir elde ederken, yaklaşık 708 milyon dolar kombine yatırım gerçekleştirdi.

Şirketten yapılan açıklamada Koç Holding, 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin finansal sonuçlarını açıkladı.

Buna göre, 2026 yılının ilk çeyreğinde konsolide bazda 16,6 milyar dolar gelir elde eden şirket, yaklaşık 708 milyon dolar kombine yatırım gerçekleştirerek, son 5 yıldaki kombine yatırımlarını 16,5 milyar dolara ulaştırdı.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Koç Holding Üst Yöneticisi (CEO) Levent Çakıroğlu, Koç Topluluğu’nun 100. yılını yalnızca bir dönüm noktası olarak değil, Türkiye’ye ve Cumhuriyet değerlerine duyulan güçlü bağlılığın göstergesi olarak gördüklerini belirtti.

Çakıroğlu, ilk yüzyıllarında olduğu gibi 2. yüzyıllarında da Türkiye’ye duydukları güvenle güçlü yatırımlara devam ettiklerini vurguladı.

Milli gelire, istihdama, ihracata katkı sağlamayı, her koşulda kalıcı değer üretmeyi kararlılıkla sürdüreceklerinin altını çizen Çakıroğlu, ‘Belirsizliklerin arttığı bir dünyada sağlam bilançomuzu, kuvvetli likiditemizi, geniş tedarik zincirimizi ve yetkin insan kaynağımızı, daha stratejik ve güçlü adımlar atabilmenin zemini olarak görüyoruz.’ ifadelerini kullandı.

Çakıroğlu, portföylerini her zaman olduğu gibi uzun vadeli bakış açısıyla güncellediklerini ve yatırımlarının bulunduğu sektörlerde derinleşerek, bilgi birikimlerini ve deneyimlerini geleceğin rekabetçi alanlarına aktarmaya odaklandıklarını vurguladı.

Arçelik ve Ford Otosan’dan stratejik dönüşüm hamleleri

Topluluk şirketlerinin faaliyetlerine ilişkin değerlendirmede bulunan Çakıroğlu, şunları kaydetti:

‘Arçelik, Asya Pasifik bölgesinde faaliyet gösteren Arçelik Hitachi Home Appliances ortak girişimindeki paylarını, diğer pay sahibi olan Hitachi Global Life Solutions Inc.’ye devretmek üzere anlaştı. Arçelik bu adımla birlikte odak pazarları olan Türkiye, Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya bölgelerindeki faaliyetlerine yoğunlaşacak ve sürdürülebilir büyüme hedefleri doğrultusunda ilerleyecek. Diğer yandan küresel otomotiv sektörünün geleneksel üretim anlayışından bütünsel mobilite ekosistemlerine doğru evrildiği dönemde Ford Otosan da satış süreçlerinin finansman faaliyetlerini daha etkin ve müşteri deneyimi odaklı yönetmeye yönelik stratejik bir adım attı. Ford Otosan, Ford ve Ford Trucks markalarının en büyük perakende finansman iş ortağı olan Koç Finansman AŞ’nin paylarının tamamını yasal onayların tamamlanmasının ardından devralacak.’

Enerji, finans ve sürdürülebilirlikte yeni adımlar

Tedarik zincirlerinin çeşitlenmesine yönelik atılan adımlara da değinen Çakıroğlu, Tüpraş’ın dalgalı küresel enerji piyasasında Türkiye’nin akaryakıt tedarikini aksatmamak üzere var gücüyle çalıştığını ve ham petrol temin ettiği kaynakları çeşitlendirerek kapasite kullanım oranlarını yüksek seviyelerde tutmayı hedeflediğini aktardı.

Çakıroğlu, Aygaz’ın küresel piyasalardaki dalgalanmalara karşı arz güvenliğini ve küresel rekabet gücünü artırmak amacıyla Hyundai Heavy Industries ile imzalanan sözleşmeler kapsamında bu yıl toplam üç gemi siparişi verdiği bilgisini verdi.

Bankacılık sektörüne ve Koç Topluluğunun uluslararası alanda yürüttüğü çalışmalara da değinen Çakıroğlu, şöyle devam etti:

‘Yapı Kredi, finansal teknolojiler ve ödeme sistemleri alanındaki yatırımlarını büyütme kararı aldı. Bankanın yüzde 100 iştiraki Yapı Kredi Finansal Teknolojiler bünyesinde, 200 milyon lira sermaye ile ödeme hizmetleri şirketi kuruluyor. Ayrıca Yapı Kredi’nin, güvenli, şeffaf ve düzenlemelerle uyumlu bir kripto varlık ekosistemi oluşturma hedefiyle SPK’ya yaptığı kripto varlık platformu kuruluş başvurusu da onaylandı. Koç Holding S&P Dow Jones 2026 Sürdürülebilirlik Yıllığı’na dahil edilmeye hak kazanarak ‘Endüstriyel Holdingler’ kategorisinde yıllıkta yer alan tek Türk şirket oldu. Topluluk şirketlerimiz arasında Arçelik, Ford Otosan ve Tüpraş da bu yıllıkta yer aldı. Yapı Kredi’nin uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği ilk mavi tahvil ihracı da 50 milyon dolar tutarında ve 5 yıl vadeli olarak tamamlandı.’

Okumaya devam et

GÜNCEL

Vize, Sıcak ve Mesafe: Dünya Kupası’nda Kriz Büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Futbol şöleni mi, organizasyon sınavı mı?

2026 FIFA Dünya Kupası, tarihinin en büyük organizasyonu olarak tanıtıldı.

48 takım…
3 ev sahibi ülke…
16 farklı şehir…
104 maç…

FIFA’nın “futbolun küresel bayramı” olarak pazarladığı organizasyon, henüz tamamlanmadan saha içinden çok saha dışındaki tartışmalarla gündeme gelmeye başladı.

Oyuncular, teknik adamlar, hakemler, federasyonlar ve taraftarların dile getirdiği eleştiriler artık münferit olaylar olmaktan çıkmış durumda.

Bugün uluslararası basında en fazla konuşulan başlıklar şunlar:

  • ABD’nin vize uygulamaları
  • Takımların olağanüstü uzun seyahatleri
  • Aşırı sıcak hava
  • Oyuncu sağlığı
  • Konaklama ve kamp merkezleri
  • Ticari kaygıların futbolun önüne geçmesi
  • FIFA’nın kriz yönetimi

Organizasyon sona erdiğinde bu eleştirilerin çok daha yüksek sesle tartışılması bekleniyor.

1- Vize krizi turnuvanın ilk büyük gölgesi oldu

Turnuva başlamadan önce bile en büyük tartışma ABD’nin uyguladığı vize politikalarıydı.

İran başta olmak üzere bazı ülkelerin;

  • federasyon yöneticileri
  • teknik ekipleri
  • medya görevlileri
  • destek personeli

ABD vizesi alamadı.

Bazı hakemler ve resmi görevliler için de benzer sıkıntılar yaşandığı uluslararası basına yansıdı.

En büyük kriz ise İran Milli Takımı’nda yaşandı. Oyuncular son anda vizelerini alabilirken, teknik ve idari kadronun önemli bölümü ABD’ye giriş izni alamadı. İran Futbol Federasyonu bu durumu FIFA’ya resmi şikâyet konusu yaptı. Reuters ve diğer uluslararası kaynaklara göre İran cephesi, FIFA’nın yeterince devreye girmediğini savundu.

2- İran örneği organizasyon tarihine geçti

Belki de Dünya Kupası tarihinin en sıra dışı lojistik planı İran için uygulandı.

Takım;

  • kampını ABD yerine Meksika’da kurdu.
  • Maç günlerinde ABD’ye geçti.
  • Karşılaşma bitince yeniden Meksika’ya döndü.

Yani bir Dünya Kupası takımının kendi turnuvası sırasında sürekli ülke değiştirmesi gerekti. İran Teknik Direktörü Emir Ghalenoei bunun fiziksel ve zihinsel hazırlığı ciddi biçimde olumsuz etkilediğini söyledi. Takım kaptanı ve oyuncular da FIFA’nın kendilerine verdiği sözleri yerine getirmediğini dile getirdi.

3- Aşırı sıcaklar futbolu değiştirmeye başladı

Turnuvanın en çok konuşulan ikinci konusu sıcaklık oldu.

Özellikle gündüz oynanan maçlarda;

  • 35 dereceyi aşan sıcaklıklar
  • yüksek nem
  • yoğun güneş

oyuncuların performansını ciddi biçimde etkiledi.

FIFA bunun üzerine her maçta zorunlu su molaları uygulamaya başladı. Ancak bu karar da yeni tartışmalar doğurdu.

Bazı teknik direktörler; “Bu artık futbol değil” yorumunu yaptı. Eleştirilerin temel noktası ise şu oldu: Su molaları sağlık açısından gerekli olabilir. Ancak bu uygulama aynı zamanda televizyon reklamları için yeni ticari alan oluşturuyor.

FIFA ise uygulamanın tamamen oyuncu sağlığı amacıyla yapıldığını savunuyor.

4- Mesafeler futbolcuları yormaya başladı

ABD ölçeğinde düzenlenen turnuvanın en büyük dezavantajlarından biri de coğrafya oldu. Avrupa’daki Dünya Kupalarında şehirler arası mesafeler çoğu zaman birkaç yüz kilometreyle sınırlıyken;

ABD’de bazı takımlar

  • 2.000 km
  • 3.000 km
  • hatta daha uzun

uçuşlar yapmak zorunda kaldılar.

Bu da;

  • toparlanma süresini
  • antrenman planlarını
  • oyuncu dinlenmesini

olumsuz etkiledi.

48 takımlı yeni format nedeniyle bu lojistik yükün daha da arttığı yorumları yapılıyor.

5- Kamp merkezleri beklentilerin altında kaldı

Bazı milli takımlar;

  • antrenman sahalarının kalitesi
  • ulaşım
  • konaklama
  • tesis imkanları

konusunda beklentilerinin karşılanmadığını dile getirdi. Özellikle son dakika değiştirilen kamp planlarının hazırlıkları olumsuz etkilediği ifade edildi.

İran örneğinde bu sorunlar doğrudan siyasi krizle birleşince eleştiriler daha da büyüdü.

6- Futbol mu, ticari gösteri mi?

Eleştirilerin belki de en dikkat çekici kısmı bu.

ABD spor kültürüne uygun hale getirilen bazı uygulamalar;

  • devre arası şovu tartışmaları
  • artan reklam alanları
  • dinamik bilet fiyatları
  • çok yüksek final bileti ücretleri

“Dünya Kupası giderek ticari bir gösteriye dönüşüyor” eleştirilerine neden oldu.

Bazı yorumcular, FIFA’nın gelir hedeflerini futbol kültürünün önüne koyduğu görüşünü savunuyor.

7- Oyuncu sağlığı ikinci planda mı kaldı?

Kulüpler Dünya Kupası’nın ardından hemen Dünya Kupası’nın başlaması;

  • oyuncuların dinlenememesi
  • yoğun maç takvimi
  • sıcak hava
  • uzun yolculuklar

nedeniyle yeni sakatlık riskleri oluşturduğu gerekçesiyle eleştiriliyor.

Oyuncu sendikaları uzun süredir FIFA’nın maç takvimini yeniden düzenlemesi gerektiğini savunuyor.

Organizasyon bittiğinde asıl rapor yazılacak

Şu ana kadar yaşananlar gösteriyor ki 2026 Dünya Kupası yalnızca futboluyla değil;

  • lojistiği,
  • güvenliği,
  • göç politikaları,
  • iklim koşulları,
  • oyuncu sağlığı,
  • ticari yapısı

ile de uzun yıllar tartışılacak.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliği futbol tarihinde yeni bir model oluşturdu.

Ancak bu model aynı zamanda önemli bir gerçeği de ortaya çıkardı: Bir Dünya Kupasını düzenlemek yalnızca stat inşa etmekle olmuyor. Takımların eşit şartlarda mücadele edebilmesi, taraftarların rahat ulaşabilmesi, iklim koşullarının yönetilebilmesi ve sporun siyasetin önüne geçebilmesi de en az saha içindeki futbol kadar önemli.

Bugün yaşanan tartışmalar, FIFA’nın gelecekte ev sahibi ülke seçimlerinde yalnızca ekonomik kapasiteye değil; vize politikaları, ulaşım altyapısı, iklim riski ve organizasyon yönetimi gibi kriterlere de çok daha fazla ağırlık vermek zorunda kalacağını gösteriyor. Bu nedenle 2026 Dünya Kupası, yalnızca yeni bir şampiyonun belirlendiği turnuva olarak değil, FIFA’nın organizasyon anlayışının da ciddi şekilde sorgulandığı bir Dünya Kupası olarak futbol tarihindeki yerini almaya aday görünüyor.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi

Yayınlanma:

|

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)

Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24


[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

[2] Kazgan, Gülten (1994); Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, Altın Kitaplar, İstanbul, s. 228.

[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Finansal tablolar şirketin kimliğidir, sosyal sermaye ise geleceği

Yayınlanma:

|

Finansal tablolar bir firmanın kimliğidir.

Bu tablolar, sermaye sahiplerinin ve yöneticilerin bugüne kadar ortaya koyduğu performansın karnesidir. Ancak tek başına hiçbir finansal tablo bir şirketi tam anlamıyla anlatmaz.

Asıl önemli olan, finansal tablolarda görünmeyen taraftır.

Çünkü bir şirketin gerçek değeri yalnızca bilançosunda değil, bilançosunda yer almayan varlıklarında gizlidir.

Bunların başında ise sosyal sermaye gelir.

Bir işletmenin en büyük sermayesi; binaları, arsaları, makineleri, teçhizatları ya da bankadaki mevduatı değildir.

En büyük sermayesi, insana verdiği değerdir.

Sosyal sermaye, finansal tablolarda yer almayan; ancak işletmenin sürdürülebilirliğini, rekabet gücünü ve geleceğini belirleyen en kritik unsurdur.

Peki sosyal sermaye nedir?

Öncelikle müşterinizle kurduğunuz ilişkidir.

Müşterileriniz sizden gerçekten memnun mu?

İhtiyaçlarına zamanında ve doğru şekilde cevap verebiliyor musunuz?

Bir firmada sistem kurarken (bu arada danışman değilim), şirket sahibinin satış ve pazarlama ekibinden sürekli yeni müşteri beklediğini gördüm.

Yaptığım incelemede ise çok farklı bir tablo ortaya çıktı.

Firmanın mevcut müşterilerinin yalnızca %15’ine etkin şekilde hizmet verebildiğini tespit ettim.

Oysa yeni müşteri aramadan önce mevcut müşterilerinizi memnun etmek zorundasınız.

Kapasiteniz bunu karşılıyorsa, ancak ondan sonra yeni müşteri kazanımına odaklanmalısınız.

Sosyal sermayenin ikinci önemli ayağı ise çalışanlarınızdır.

Çalışanlarınızın bilgi seviyesi nedir?

Yetkinlikleri ne düzeydedir?

Size gerçekten bağlılar mı, yoksa sadece size mecbur oldukları için mi çalışıyorlar?

Unutmayın…

Çalışanlarınızın beyinlerindeki bilgi, şirketinizin sahip olduğu en değerli varlıktır.

Bilançoda görünmeyen bu bilgi birikimi, çoğu zaman milyonlarca liralık makine parkından çok daha değerlidir.

Finansal tabloları mali müşaviriniz hazırlar.

Ancak o tabloların nasıl oluşacağını belirleyen sizsiniz.

Çünkü o rakamlar; yönetim anlayışınızın, çalışanlarınızın bilgi gücünün ve sosyal sermayenizin bir sonucudur.

Bu nedenle şirketleri yalnızca rakamlarla yönetmeyin.

Büyük resmi görün.

O büyük resim; çalışanlarınızdır, müşterilerinizdir, kurum kültürünüzdür, güveninizdir ve sosyal sermayenizdir.

Lider olarak elinizdeki kalem sizsiniz.

Ortaya çıkacak eser ise vizyonunuzun yansıması olacaktır.

Mustafa AKPINAR

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.