Connect with us

ŞİRKETLER

Kötü Bir İşi Bırakmak Neden Zor?

Yayınlanma:

|

Hiç kötü bir iş ortamında bulunduğunuz ama ayrılmaya cesaret edemediğiniz oldu mu? Neredeyse her danışanım bana iş yerinde yaşadığı bir travmadan bahsediyor. Bu travmaların nedeni destek olmayan yöneticiler veya kasıtlı olarak acımasız davranan patronlar olabiliyor. Bazen çalışanlara zarar veren veya kendilerini değersiz hissetmelerine neden olan şirket politikaları, bazense stres ve endişe yaratan sürekli işten çıkarmalar olumsuz iş ortamlarına neden oluyor.

Yine de, çalışma ortamlarının sağlıklı olmadığını bilmelerine rağmen, bazı çalışanlar yıllarca aynı iş ortamında kalırlar. İşte kötü bir işten ayrılmanın zor olmasının beş nedeni ve bu konuda yapılması gerekenler.

“İş ailenize” bağlılığınız

Bir şirkette uzun süre çalışmak, kuruma ve ekip üyelerine karşı bir sadakat duygusu yaratabilir. Danışanlarımdan Beatrice (gerçek adı değil) 15 yıldan uzun bir süredir bir hukuk firmasında çalışıyordu ve hissedar olmayı bekliyordu. Ama sonradan ortaklıktan reddedildiğini öğrendi. Beatrice olanları şöyle anlatmıştı: “Birdenbire bunun asla benim şirketim olmayacağını anladım. Bu insanlara hayatımı verdim ve onlar bana değer vermediler. Karar vermem gerekiyordu. Yeniden başlayıp başka bir yerde hissedar olmayı denemek istiyor muydum?” Bu onun için bir kırılma noktasıydı, ancak hissedarı olacağı başka bir şirketten teklif almasına rağmen ayrılmakta hâlâ zorlanıyordu. “Eski şirketimden ayrılırken büyük bir suçluluk hissettim. Her büyük bayramı onlarla birlikte kutladım. İki ortak, çocuklarımın vaftiz babasıydı. Ailem gibiydiler.” Sonunda Beatrice, firmaya duyduğu sadakat ile firmanın kendisine duyduğu sadakati tarttı ve bu da başka bir firmanın teklifini kabul etmesine yardımcı oldu.

Bu konuda ne yapılmalı?

Şirketlerin becerilerinizi ve yeteneklerinizi kullanarak bir hizmet sunmanız için sizi işe aldıklarını kabul edin. Şirketin beklentilerini artık karşılamıyorsanız veya şirket hedeflerini değiştiriyor ve becerilerinize artık ihtiyaç duymuyorsa işten çıkartılabilirsiniz.

Şimdi bu mantığı tersine çevirin. İşinizde kendinizi tatmin olmuş ve değerli hissetmek için neye ihtiyaç duyduğunuza bakın. Şirketin hayatınıza hâlâ ihtiyaç duyduğunuz ve hak ettiğiniz değeri sağlayıp sağlamadığını belirleyin.

Kendinize şu gibi sorular sorabilirsiniz:

  • Şirket bana kariyerimi ve hayatımı geliştirecek yan haklar ve gelişim fırsatları sağlıyor mu?
  • Şirketin politikaları bana özgü ihtiyaçları karşılıyor mu?
  • Şirket kattığım değeri daha fazla para, terfi, ortaklık ya da benim için önemli olan başka bir takdirle ödüllendiriyor mu?

Şirket ve çalışan ilişkisi, sadece hedeflere ulaşmak ve maaş almakla değil, her iki tarafın da sadakati ve kararlılığıyla ilgilidir.

Kült benzeri bir atmosfer

Bir şirkete girdiğinizde, herkes ortak bir misyon veya hedef doğrultusunda çalışıyor olabilir. Şirketin insanların sağlıklı, başarılı, mutlu olmalarına yardımcı olmak veya dünyanın sürdürülebilirliğine yardımcı olmak gibi ulvi bir misyonu varsa, çalışanlar insanlığın veya dünyanın daha iyi olmasına katkıda bulunduklarını hissederler. Şirketten ayrılmaya karar vermek, kolektif bir misyondan vazgeçmek gibi hissettirerek bencilce ve hatta haince gelebilir.

Şirket insanlar veya dünya üzerinde büyük etkiler yaratmıyor olsa bile, içerideki atmosfer bir hedefe birlikte ulaşmak için işbirliği yapmayı içerir. Bir ekibin kritik bir parçası olmak veya hedeflere ulaşmak için her türlü acıya dayanabileceğiniz için güçlü hissetmek bağımlılık yapar ve işin zarar verici yönlerini azaltır.

Televizyonda haber muhabiri olarak çalıştığım dönemde, bir çalışan halkla ilişkiler ya da başka bir alana geçmek için işi bıraktığında, herkes onun pes ettiğinden ya da işi beceremediğinden bahsederdi. Ancak ayrılan kişi uzun çalışma saatlerinden, hafta sonları ve tatillerde çalışmaktan, olağanüstü çabaya karşılık verilen düşük ücretten ve stresli günlük teslim tarihlerinden kaçtığını biliyordu. Ayrılan kişiler değerleriyle uyumlu bir yaşam için daha fazlasını arıyorlardı.

Bu konuda ne yapılmalı?

İş arkadaşlarınıza duyduğunuz güçlü yoldaşlık duygusu sağlıksız olduğunu bildiğiniz bir iş ortamından ayrılmanızı engelliyorsa, sizin için neyin önemli olduğunu tanımlamak için biraz zaman ayırın ve bu değerlerin işinizde şirketin ihtiyaçlarından bağımsız olarak yerine getirilip getirilmediğini belirleyin.

İşte bu tespiti yapmak için kendinize sormanız gereken bazı sorular:

  • İş yerinde benim için önemli olan nedir ve bunun ne anlama geldiğini nasıl tanımlarım?
  • Hangi değerler tutarlı bir şekilde hayata geçiriliyor ya da ihlal ediliyor?
  • Değerlerime saygı gösterilmesini sağlamak için yapabileceğim bir şey var mı?

Örneğin, saygı görmek bir değerse, siz bunu fikirlerinizin duyulması ve dikkate alınması olarak tanımlıyor olabilirsiniz. Öte yandan yöneticiniz sürekli olarak fikirlerinizi görmezden geliyorsa değeriniz ihlal ediliyor demektir. Yöneticinizle bu değerin sizin için neden bu kadar önemli olduğunu konuşup buna saygı göstermesini sağlayabilir misiniz? Bunu yapamıyorsanız, şirket misyonunun sizin değerlerinizden daha önemli olup olmadığına karar vermeniz gerekiyor.

Şirketin eski günlerine duyulan özlem

Bir şirkete girip aylar ve hatta yıllar boyunca iyi bir deneyimle çalıştığınızda, işinize tamamen bağlanırsınız. Daha sonra ister yeni bir lider, ister yeni bir yapı ya da strateji olsun, bazı şeyler değişebilir ve bununla başa çıkmakta zorlanabilirsiniz.

Bu tür kurumsal değişiklikler şok, inkâr, hayal kırıklığı ve depresyon gibi tepkilere yol açabilir. Kendinizi zaman içinde değişiklikleri kabullenmekte ve uyum sağlamakta zorlanırken bulursanız ve “İşimi sevdiğim için ayrılmak istemiyorum” yerine “Şirketi gerçekten sevdiğim için ayrılmak istemiyorum” diyorsanız, şirketin eski hâline döneceğini umarak geçmişe takılıp kalmış olabilirsiniz.

Bu konuda ne yapılmalı?

Değişim zordur, bu nedenle değişimin işiniz için ne anlama geldiğini fark etmek için kendinize zaman tanıyın. Değişikliği kabul ettikten sonra, objektif bir şekilde mevcut durumun hâlâ değerlerinizi ve kariyer hedeflerinizi karşılayıp karşılamadığına bakın.

Değişim sonrası işinizde hâlâ zorlanıyorsanız, aşağıdaki soruları göz önünde bulundurun:

  • Ben işe başladığımda şirket nasıldı ve bugün nasıl bir gerçekliğe sahip?
  • İş ortamını benim için ne daha iyi hâle getirebilir?
  • Artık yerine getirilmeyen değerlere saygı duyulması için herhangi bir ek değişiklik veya talepte bulunabilir miyim?

Ekipler, liderler ve özellikle de şirketler büyüdükçe sık sık değişirler. Mevcut gerçeklikte mi yoksa artık var olmayan bir geçmişte mi yaşamak istediğinize karar vermek size kalmış.

Hisse tutsaklığı

Bazı çalışanlar bir şirkette kısıtlanmış stok birimleri veya hisse senedi opsiyonları gibi hibeler alır. Hisse senedi hibeleri belirli bir süre sonra, genellikle de yıllar sonra verilir. Bu nedenle, iş ortamında verdiğiniz emekler ve yaşadığınız sıkıntılardan dolayı hak ettiğinizi düşündüğünüz hibeyi beklemek isteyebilirsiniz. Ama ne kadar travmaya katlanmaya hazırsınız? Beklemek sağlığınız için zararlı olabilir, bu nedenle buna değip değmeyeceğini anlamak çok önemlidir.

Bu konuda ne yapılmalı?

Mevcut hisse senedi fiyatlarıyla her bir hisseden tam olarak ne zaman ve ne kadar alacağınızı belirleyin. Bunu yapamıyorsanız broker’ınıza veya muhasebecinize danışın:

  • Vergiler ve opsiyon kullanım fiyatı ödemelerinden sonra ne kadar alacağım?
  • Bu paradan vazgeçersem ya da hisse senedimin vadesi dolana kadar beklersem, bu emekliliğimi etkiler mi?
  • Hak edilmemiş hisse senedi değerini telafi etmek için başka bir şirkette ne kadar net tutar kazanmam gerekir?

Hisse teşvikleri sizi işte tutmak için verilir ve birçok şirket tazminat programları aracılığıyla görev süreniz boyunca ek hibeler sunar. Bu nedenle, hiçbir zaman nihai bir hak ediş tarihi yoktur. Ancak, ayrılmadan önce ne kadar hak kazanmak istediğinize ve ne kadarından vazgeçmek istediğinize bağlı olarak aklınızda bir çıkış tarihi varsa, hiç bitmeyen hak ediş döngüsünü kırabilirsiniz.

Korku

İş değişikliği söz konusu olduğunda korkulacak pek çok şey vardır. Başka bir zor duruma düşeceğinizden, kendinizi yeniden kanıtlamak zorunda kalacağınızdan, eskisi kadar para kazanamayacağınızdan korkarsınız. Nasıl iş arayacağınızı dahi bilememekten korkarsınız. Kötü iş koşullarından dolayı kendinizi yenilmiş hissediyorsanız, korku, bir değişiklik yapmanın daha iyi bir iş ortamı sağlayacağına güvenememenize neden olabilir.

Bu konuda ne yapılmalı?

Korkularınızı aşmanıza yardımcı olmak için, olumlu bir iş ortamında hayatınızın nasıl olabileceğini hayal edin ve bunu bilinçli olarak kafanızda canlandırın. Olumsuz düşünceler ve korkularla mücadele etmeye çalışırken gözlerinizi kapatın ve şunları düşünün:

  • Gitmekten korkmasaydım, neler mümkün olurdu?
  • Yeni çalışma ortamım nasıl görünüyor, nasıl kokuyor, nasıl hissettiriyor?
  • Değişiklik yapma konusunda kendime daha fazla güvenmek için ne tür bir desteğe ihtiyacım var?

Son olarak, sizle aynı durumda olan yakın bir arkadaşınıza ne tavsiye vereceğinizi düşünün.

. . .

Kötü bir işten ayrılmak asla kolay değildir ve her insanın kırılma noktası farklıdır, bu nedenle travmatik bir durumda neden bu kadar uzun süre kaldığınız konusunda kendinizi hırpalamanız yardımcı olmayacaktır. Ancak her deneyimden ders çıkarmak, kariyer seçimlerinize sahip çıkmanızı ve kendinizi tekrar benzer bir durumda bulursanız daha erken bir zamanda işten ayrılmanızı sağlayacaktır.

HBR – Marlo Lyons

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.