GÜNCEL
Küresel ticarette friendshoring akımı ve Trump tarifelerinden örnekler
Yayınlanma:
10 ay önce|
Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
Küresel ticarette duymaya alışık olduğumuz onshoring, nearshoring gibi tanımlamalar var. Bir ülkenin mal üretim ve imalatını orijinal ülkesine geri döndürme süreci olan onshoring ve nearshoring ve malların üretim ve imalatının şirketin orijinal ülkesine geri çekilmesi anlamına gelir. Yerele geri dönmek için hükümetler şirketlere genelde önemli teşvikler sunarlar.
Şayet beklendiği gibi olursa imalat sektöründe istihdam yaratılması, işsizliğin azaltılması ve dış ticaret açıklarının dengelenmesi yoluyla ekonominin güçlenmesine yardımcı olabilir. Ama eğer maliyetler ve lojistik planlama doğru yönetilmezse geri dönüş her zaman olumlu sonuç doğurmaz.
Trump’ın küresel ticareti yeniden yapılandırmaya yönelik ve ısrarla devam ettirdiği tarifeleri göz önüne alındığında friendshoring tanımlaması öne çıkıyor. Bu tanımı daha sık duyacağımızı gösteren birçok örnek var.
Küresel ticarette bir strateji değişikliğine vurgu yapan friendshoring, arkadaş, dost (ile) kaynak kullanımı olarak Türkçeleştirilebilir. Friendshoring, tedarik zinciri ağlarının siyasi ve ekonomik müttefik olarak görülen ülkelere odaklandığı ve ticaretin güvenli veya düşük riskli olarak algılanan ülkelere yönlendirilmesi stratejisidir.
Trump’ın ikinci başkanlığı başladığından bu yana, yakın tarihte benzeri görülmeyen bir küresel ticaret savaşı devam ediyor. ABD’yle ticaret yapan çoğu ülke aylardır yüksek gümrük vergileriyle cezalandırılma tehdidiyle karşı karşıya. Birçoğu da ABD ekonomisi için avantajlı tavizler sunarak vergi yükünü hafifletmeye bakıyor. Bu konu sadece ekonomik değil, ekonomi-politik ayrıca.
Trump, yeni vergilerin büyük kısmını 7 Ağustos’ta uygulamaya koydu ama o tarihe kadar da (Kurtuluş Gününden itibaren) aylarca pazarlıklar, ince ayarlar, yeniden belirlemeler, kararsızlıklar gölgesinde süreç devam etti.
Trump’ın tarife metodolojisi başlangıçta her ülkeyle olan ticaret açığının büyüklüğüyle orantılı olacak şekildeydi. Karşılıklı tarifeler buna göre olacaktı, ancak anlaşılan Trump farklı bir yaklaşımda karar kıldı.
Şimdi örneklere bakalım:
Brezilya’ya uygulanan gümrük vergisi en yükseklerden biri, yani yüzde 50. Bu yüksek oranın gerekçelerinden biri, Brezilya’nın ABD kökenli teknoloji firmalarına sansür uyguladığı iddiaları. Bir başka gerekçe de Brezilya eski başkanı Bolsonaro’nun darbe kışkırtıcılığı nedeniyle yargılanıyor olması. Trump bu konuda ülkenin liderlerini hedef alan sert bir mektup yazmıştı yaz döneminde.
Hindistan da Brezilya gibi yüzde 50 oranında gümrük vergisine tabi. Yeni tarifeler başlangıçta yüzde 25 olarak belirlenmişti. Ancak Trump, Hindistan’ın Rus petrolü satın alımından rahatsız ve bu gerekçeyle 27 Ağustos’ta bu vergiler yüzde 50’ye çıktı.
Trump tarifelerinin hedefindeki asıl ülke Çin’di. 1 Şubat’ta fentanil için yüzde 10’luk gümrük vergisi oranıyla başlayan restleşme sonrasında Mart ayında oran yüzde 20’ye yükseldi. Nisan ayı başında yüzde 54 olan karşılıklı tarifeler birkaç gün içinde Çin’in karşılık vermesiyle yüzde 104’e ve hemen ardından en yüksek seviye olan yüzde 145’e kadar çıktı. Trump sonunda bu oranı geri çeken bir anlaşma kapsamında Çin’den yapılan ithalata (şimdilik) yüzde 30’luk bir temel tarife koydu.
Güney Kore’ye ABD’nin uyguladığı gümrük vergisi ise sadece yüzde 15. Güney Kore’nin Trump’a verdiği bazı sözler var. Bunlar; Güney Kore pazarlarını Amerikan mallarına açma, ABD’ye yatırım yapma, ABD’den enerji satın alma sözleri.
Trump, AB ile otomobil ve ilaçlar da dahil olmak üzere birliğin çoğu ürününe yüzde 15 gümrük vergisi üzerinde anlaştı. AB yetkilileri Güney Kore ile benzer şekilde ABD’den enerji satın alma ve yeni yatırımlar yapma sözü verdi. Hatta AB liderleri, söz konusu mali taahhütlerin göründüğü kadar katı olmadığını öne sürdüler.
Bu arada Trump pek çok ülkeye spesifik yeni gümrük vergisi tehditleri yöneltmedi.
Ayrıca Trump, arkadaşlığı ön plana çıkarmak ve daha da güçlendirmek istiyor olmalı ki, arkadaş olmayanları ve kandıranları cezalandırmakta kararlı. Birkaç ayrıntıyı gözden kaçırmadan uyarıyor: Gümrük vergileri, Trump’ın tarife ile ilgili kararnamesini imzalamasından hemen önce gemilere yüklenen mallar için geçerli değil. Burada önemli olan Ekim ayı başına kadar malların ABD’ye girmiş olması.
Ancak Trump, yüksek gümrük vergileri uygulanan ülkelerden gelen malların daha düşük gümrük vergileri uygulayan ülkeler üzerinden sevk edildiği bir taktiğe karşı da cezayı unutmamış; ek yüzde 40 gümrük vergisi cezası var.
Trump tüm ülkelere tarifeler ile ilgili mektup yazıyor. Kim arkadaş, kim arkadaş değil bilelim diyor. Mektuplarında, ABD ürünlerine uygulanacak herhangi bir verginin, aynı oranda misilleme amaçlı ek vergi olarak karşılık bulacağını vurguluyor. Bununla birlikte, bu ülkelerin ABD pazarına erişimlerini korumaları için tek yolun ise ABD içinde üretim yapmak olduğunu belirtiyor.
Türkiye de friendshoring akımından hisse kapmış gibi :
22 Eylül tarihli RG’de yayımlanan 10435 sayılı CB kararına göre ABD’den ithal edilen alkollü içecekler, binek otomobil, yaprak tütün ve makyaj malzemelerinin de aralarında olduğu pek çok ABD menşeli mala 2018’den bu yana uygulanan yüzde 10 ve 70 aralığındaki vergilerde değişikliğe gidildi.
ABD’den ithal edilen otomobillerde 2018 yılından bu yana benzinli, dizel vb için yüzde 60, elektrikli otomobiller için yüzde 70 oranında ek mali yükümlülük söz konusuydu. Yerine yüzde 25 ve 30’luk vergi yükü geldi, önceki yüzde 10’luk oran ile yeni vergi oranları yüzde 35 ve 40 oldu. Dolayısıyla ABD’den ithal otomobillerde vergi yükü hafifledi.
Diğer yandan aynı günlü 10436 sayılı CB kararına göre de AB ve STA ülkeleri dışındaki ülkelerden yapılacak her tür otomobil ithalatına yüklü ek vergiler getirildi. Türkiye’nin otomobil ithal ettiği, hatta Türkiye’de otomotiv yatırımı da yaptığı ülke olan Çin, STA ülkeleri dışında. Çin’den otomobil ithalatında da ciddi ek mali yükümlülükler vardı ve oranlar hibrit araçlarda yüzde 50, elektrikli araçlarda yüzde 40’tı. Yeni düzenleme ile yüzde 25 ve 30’a indi, önceki yüzde 10’luk oran ile yeni vergi oranları yüzde 35 ve 40 oldu ve ABD ile eşitlendi.
Dolayısıyla ABD ve Çin’in ek vergileri düşerken, diğer ülkelerden ithal edilen (örneğin Japonya) otomobillerin vergi yükü artmış oldu.
BM Genel Kuruluna resmi ziyareti için ABD’ye yola çıkılırken hem ABD’den ithale vergi indirimi, hem de tarife savaşlarında ABD’nin hasmı olan Çin’e ithalatta vergi indirimi CB kararı ile sağlanmış oldu. Friendshoring açısından oldukça ilginç bir durum.
Friendshoring giderek yaygınlaşırsa, küreselleşen dünyanın jeopolitik olarak daha fazla parçalanmasına ve küreselleşmenin gerilemesine yol açar mı?
Böyle bir risk var, ama zaten küreselleşmenin ilerleyişi sürekli ve endişesiz olmadı. İkinci dünya savaşının ardından küreselleşme yarım asırdan fazla hızla ilerlese, hatta 1990’dan 2008’e kadar hiper-küreselleşme dönemi yaşansa da 2008 krizi önemli bir dönüm noktası oldu. O dönemde ticaret savaşları, tek ortaklı ticarete bağımlılık yaşandı ve küreselleşmede durgun ve “yavaş dengelenme” dönemine girildi.
Zaten pandemi başta olmak üzere üstüne bir de pandemiden çıkışta başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, ekonomik krizlere ve küresel tedarik zincirlerinde kırılmalara yol açtı. Ortaya çıkan arz sokları, ardından merkez bankalarının gevşek para politikaları, bu politikalar sonucunda yükselen enflasyon ve enflasyonla mücadelenin yine ekonomik ve toplumsal etkileri devam ediyor.
Ancak böyle bir ortamda küresel ticarette friendshoring akımı, dünya ticaretinde korumacılık eğilimleri, yerli üretimin haksız rekabetten korunması, dış ticaret açığının azaltılması, vergi gelirlerinin artışı gibi gerekçelerle süslense de güçlünün güç gösterisinin ve zayıfın tavizlerinin ana sahnesi olacağa benziyor.
İlginizi Çekebilir
Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi: Yönetici İstismarı Bağışları, Kurumsal İtibarı ve Toplumsal Dayanışmayı Nasıl Çökertiyor?
Haber Analiz | Bankavitrini.com
Dernek ve vakıflar, toplumun en önemli sosyal sermaye kurumları arasında yer alır. Eğitimden sağlığa, kültür-sanattan afete kadar birçok alanda kamu hizmetini tamamlayıcı rol üstlenirler. Bu kurumların en büyük sermayesi ise para değil, güvendir.
Ancak son yıllarda gerek Türkiye’de gerekse dünyada bazı dernek ve vakıflarda ortaya çıkan yönetim zafiyetleri, usulsüzlük iddiaları, çıkar çatışmaları ve kişisel menfaat amaçlı uygulamalar yalnızca ilgili kurumu değil, aynı alanda faaliyet gösteren tüm sivil toplum kuruluşlarını olumsuz etkilemektedir.
Araştırmalar, bağışçıların en önemli karar kriterinin “kuruma duyulan güven” olduğunu gösteriyor. Güven kaybı yaşandığında bağışlar azalıyor, gönüllüler uzaklaşıyor, sponsorlar geri çekiliyor ve kurumların uzun yıllarda oluşturduğu itibar kısa sürede yok olabiliyor.
Dernek ve vakıfların gerçek sermayesi paradan önce güvendir
Bir şirket müşteri kaybettiğinde reklam yaparak yeni müşteri bulabilir.
Bir banka sermayesini artırabilir.
Bir sanayi şirketi yeni yatırımcı bulabilir.
Ancak; bir dernek veya vakıf güvenini kaybettiğinde yerine koyması en zor varlığını kaybetmiş olur.
Çünkü bağış;
- zorunlu değildir,
- tamamen gönüllülük esasına dayanır,
- güven ortadan kalktığında ilk kesilen kaynak haline gelir.
Yönetici istismarının en sık görülen biçimleri
Her usulsüzlük mutlaka suç teşkil etmeyebilir; ancak etik açıdan ciddi güven kaybına yol açabilecek uygulamalar şunlardır:
Mali istismar
- bağışların amacı dışında kullanılması
- kayıt dışı harcamalar
- şeffaf olmayan muhasebe
- belge eksiklikleri
Yetki istismarı
- kararların tek kişi tarafından alınması
- yönetim kurulunun devre dışı bırakılması
- aile bireylerinin yönetimde yoğunlaşması
Çıkar çatışması
- yöneticilerin kendi şirketlerinden mal veya hizmet alınması
- yakın akrabalara iş verilmesi
- ihalesiz alımlar
İtibar istismarı
- kurum adının kişisel kariyer için kullanılması
- siyasi veya ticari çıkar sağlanması
- bağışçı bilgilerinin amacı dışında kullanılması
Güven kaybının ilk etkisi bağışlarda görülür
Bağışçı psikolojisi oldukça nettir.
Bağış yapan kişi şunu düşünür: “Param gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor mu?”
Bu sorunun cevabı net değilse;
- düzenli bağışlar durur,
- yeni bağışçı kazanımı zorlaşır,
- kurumsal sponsorlar uzaklaşır,
- uluslararası fonlar risk görmeye başlar.
Akademik çalışmalar, dolandırıcılık veya varlık kötüye kullanımı haberlerinin ardından bağışların düştüğünü; etkin şeffaflık, kayıpların telafisi ve yönetişim reformlarının ise güveni kısmen yeniden tesis edebildiğini göstermektedir.
En büyük zarar masum dernek ve vakıflara olur
Bir kurumdaki skandal; aynı alanda çalışan yüzlerce dürüst kuruluşu da etkiler.
Örneğin;
Bir çocuk vakfında yaşanan mali usulsüzlük haberi; diğer çocuk vakıflarının da bağışlarını azaltabilir.
Bir sağlık derneğindeki skandal; tüm sağlık STK’larına duyulan güveni zayıflatabilir.
Bu durum literatürde “güven bulaşıcılığı” olarak da değerlendirilmektedir.
Gönüllüler de kurumdan uzaklaşır
Bağış kadar önemli diğer unsur; gönüllü insan kaynağıdır.
Güven kaybı yaşayan kurumlarda;
- uzmanlar görev almak istemez,
- genç gönüllüler ayrılır,
- yönetim kurullarına kaliteli isim bulmak zorlaşır.
Sonuçta kurum yalnızca finansal değil; aynı zamanda insan sermayesini de kaybeder.
Kurumsal sponsorlar neden çekilir?
Büyük şirketler; Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) bütçelerini aktarırken şu kriterlere bakar:
- bağımsız denetim
- mali raporlar
- yönetişim yapısı
- itibar riski
- şeffaflık
Şüpheli görülen kurumlar sponsorluk listelerinden çıkarılabilir.
Çünkü sponsor şirket de kendi marka değerini korumak ister.
Uluslararası fonlar ilk olarak yönetişime bakıyor
Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, uluslararası kalkınma kuruluşları; yalnızca proje kalitesine değil; aynı zamanda;
- yönetim yapısına,
- iç kontrol sistemine,
- etik kurallara,
- çıkar çatışması politikalarına,
- bağımsız denetime
büyük önem veriyor. Güçlü iç kontrol, risk yönetimi ve bağımsız denetim mekanizmalarının yolsuzluk ve kaynak israfı riskini azalttığı uluslararası standartlarda vurgulanmaktadır.
Dünyadan dikkat çeken örnekler
Amerikan Kızılhaçı (American Red Cross)
Bazı afet bağışlarının kullanımına ilişkin eleştiriler sonrası kurum uzun süre kamuoyu baskısıyla karşılaştı.
Wounded Warrior Project (ABD)
Yönetim harcamaları ve lüks harcama iddiaları bağışlarda ciddi düşüşe neden oldu.
Oxfam
Bazı ülkelerde yaşanan etik skandallar sonrasında;
- bağışlarda azalma,
- üst yönetim değişikliği,
- kapsamlı yönetişim reformları gündeme geldi.
Bu örnekler, tek bir yönetişim krizinin küresel ölçekte itibar kaybına yol açabileceğini gösteriyor.
İyi yönetişim nasıl sağlanır?
Uzmanlara göre güçlü bir dernek veya vakıfta şu mekanizmalar bulunmalıdır:
- bağımsız denetim
- düzenli faaliyet raporları
- kamuya açık mali tablolar
- yönetim kurulu etkinliği
- etik komitesi
- çıkar çatışması politikası
- ihbar mekanizması
- görev sürelerinin sınırlandırılması
- profesyonel iç kontrol sistemi
- dijital bağış izleme altyapısı
OECD, dürüstlük kültürünün ve yönetişim mekanizmalarının sadece yasal düzenlemelerden değil, bunların etkin uygulanmasından beslendiğini vurgulamaktadır.
Türkiye açısından çıkarılacak dersler
Türkiye’de binlerce dernek ve vakıf; eğitim, sağlık, afet, kültür, çevre ve sosyal yardım alanlarında çok önemli çalışmalar yürütüyor.
Ancak birkaç olumsuz örnek; bütün sektörün itibarını zedeleyebiliyor.
Bu nedenle;
- şeffaflık
- hesap verebilirlik
- bağımsız denetim
- profesyonel yöneticilik
- güçlü iç kontrol
artık bir tercih değil, kurumsal sürdürülebilirliğin temel şartı haline gelmiş durumda.
Sonuç
Dernek ve vakıfların en büyük varlığı sahip oldukları bina, araç veya banka hesapları değildir.
Asıl sermayeleri; toplumun güvenidir.
Bu güvenin kaybedilmesi;
- bağışların azalmasına,
- gönüllülerin uzaklaşmasına,
- kurumsal sponsorların çekilmesine,
- uluslararası fonların kesilmesine,
- sosyal projelerin durmasına,
- en önemlisi ise toplumun dayanışma kültürünün zayıflamasına neden olur.
Bir yöneticinin kısa vadeli kişisel çıkarı için yaptığı hata, yalnızca temsil ettiği kuruma değil; aynı amaca hizmet eden yüzlerce dürüst sivil toplum kuruluşuna da zarar verebilir. Bu nedenle güçlü yönetişim, etik yönetim ve hesap verebilirlik; dernek ve vakıflar için yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, varlıklarını sürdürebilmelerinin temel güvencesidir.
BANKA HABERLERİ
Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin
Yayınlanma:
20 saat önce|
19/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Kamu Bankası Çalışanına Yok, Bazı Meslek Gruplarına Var… Tartışma Büyüyor
Türkiye’de yeşil pasaport (hususi damgalı pasaport) uzun yıllardır belirli kamu görevlileri ve bazı özel statülü meslek gruplarına tanınan önemli bir ayrıcalık olarak uygulanıyor. Son dönemde ise bu kapsamın genişletilmesine yönelik peş peşe kanun teklifleri TBMM’ye sunulurken; ülke ekonomisinin en stratejik sektörlerinden biri olan bankacılık sektörünün bu hakkın tamamen dışında bırakılması sektör içinde yeniden tartışılmaya başlandı. Meclis gündemine mühendislerden mimarlara, diş hekimlerinden veteriner hekimlere kadar birçok meslek grubu için yeşil pasaport teklifleri gelirken, yaklaşık 200 bini aşkın bankacıyı temsil eden sektör için bugüne kadar benzer bir düzenleme bulunmuyor.
Bankacılar neden bu talebi dile getiriyor?
Bankacılık artık yalnızca kredi kullandıran klasik bir sektör olmaktan çıktı.
Bugün bankacılar;
- Uluslararası finans kuruluşlarıyla çalışıyor,
- Avrupa ve ABD’deki regülasyonları takip ediyor,
- Basel kriterleri,
- AML/KYC,
- FATF,
- ESG,
- Dijital bankacılık,
- Yapay zeka,
- Siber güvenlik,
- SWIFT,
- uluslararası ödeme sistemleri gibi konularda sürekli yurtdışı temasları yürütüyor.
Özellikle;
- dış ticaret finansmanı,
- proje finansmanı,
- yatırım bankacılığı,
- sendikasyon kredileri,
- ihracat finansmanı,
- fintech iş birlikleri
gibi alanlarda çalışan binlerce bankacı yıl içerisinde çok sayıda uluslararası seyahat gerçekleştirmek zorunda kalıyor.
Bankacılık sektörü temsilcilerine göre bu durum, yeşil pasaport talebinin temel gerekçelerinden biri haline geliyor.
Kamu bankalarında çalışanlar da alamıyor
İşin dikkat çeken yönlerinden biri ise;
Türkiye’nin en büyük kamu bankaları olan;
- Ziraat Bankası
- Halkbank
- VakıfBank
çalışanlarının büyük bölümünün de yeşil pasaport hakkına sahip olmaması.
Sadece özelleştirme öncesi belirli statülerde görev yapan bazı eski personeller için geçmişten gelen özel hükümler bulunurken, günümüzde göreve başlayan kamu bankası çalışanları bu kapsamın dışında kalıyor.
Bu nedenle sektör içinde; “Kamu adına çalışan bankacıya bile yeşil pasaport verilmezken, farklı birçok meslek grubu için yeni teklifler hazırlanıyor” eleştirileri dile getiriliyor.
Kimler bugün Yeşil Pasaport alabiliyor?
Mevcut mevzuata göre başlıca gruplar şunlar:
Kamu kesimi
- 1., 2. ve 3. derece devlet memurları
- Aynı derecedeki bazı sözleşmeli kamu görevlileri
- Emekli olduktan sonra bu hakkı koruyan kamu görevlileri
Siyasi görevler
- Eski milletvekilleri
- Eski bakanlar
Yerel yönetimler
- Büyükşehir belediye başkanları
- İl ve ilçe belediye başkanları (görev süresince)
Devlet sporcuları
Uluslararası başarı kazanmış devlet sporcuları
İhracatçılar
Belirli ihracat hacmini sağlayan ihracatçı firmaların yetkilileri de belirli kontenjanlar dahilinde hususi damgalı pasaport alabiliyor.
TBMM’de hangi meslek grupları için teklifler var?
Son dönemde Meclis’e sunulan teklifler incelendiğinde kapsamın giderek genişletilmeye çalışıldığı görülüyor.
Mühendisler
En az 15 yıl kıdeme sahip TMMOB üyeleri için yeşil pasaport verilmesini öngören teklif İçişleri Komisyonu’nda bekliyor.
Mimarlar
Mühendislerle birlikte teklif kapsamında yer alıyor.
Diş Hekimleri
15 yıl kıdeme sahip diş hekimleri için teklif verildi.
Veteriner Hekimler
Aynı teklif içerisinde bulunuyor.
Avukatlar
Belirli kıdeme sahip avukatlara yönelik farklı kanun teklifleri de Meclis gündemine taşındı.
Bankacılar neden kapsam dışında?
Aslında bankacılık;
- Türkiye’nin finansal istikrarını yöneten,
- ihracatı finanse eden,
- yatırımları organize eden,
- dış finansmanı sağlayan,
- uluslararası sermaye girişlerinde kritik rol oynayan
stratejik sektörlerden biri.
Bugün;
- sendikasyon kredileri,
- Eurobond işlemleri,
- IFC,
- EBRD,
- Dünya Bankası,
- Asya Altyapı Yatırım Bankası,
- uluslararası yatırım fonları
ile sürekli temas halinde çalışan binlerce bankacı bulunuyor.
Buna rağmen sektör çalışanlarının hiçbirinin meslekleri nedeniyle yeşil pasaport hakkı bulunmuyor.
Dünyadaki uygulamalar ne gösteriyor?
Birçok ülkede pasaport ayrıcalıkları daha çok diplomatik statüye bağlı olarak veriliyor.
Ancak iş insanlarına ve stratejik sektör çalışanlarına;
- hızlı vize,
- uzun süreli çok girişli vizeler,
- fast-track uygulamaları,
- güvenilir yolcu programları
gibi kolaylıklar sağlanıyor.
Türkiye’de ise bu kolaylıkların önemli bölümü ihracatçılar için uygulanırken bankacılık sektörü aynı kapsamda değerlendirilmiyor.
Sektörün ekonomik büyüklüğü
Türk bankacılık sektörü;
- yaklaşık 200 bin kişiye doğrudan istihdam sağlıyor,
- Türkiye ekonomisinin finansmanını yürütüyor,
- yüz milyarlarca dolarlık dış finansman işlemlerini organize ediyor,
- ihracat finansmanının ana aktörü konumunda bulunuyor.
Bu nedenle sektör temsilcileri; “uluslararası rekabet gücü açısından bankacılara da belirli kriterlerle yeşil pasaport verilmesi gerektiğini” savunuyor.
Olası model ne olabilir?
Tüm bankacılara sınırsız bir hak yerine;
örneğin;
- en az 15 yıl kıdeme sahip,
- BDDK lisanslı bankalarda çalışan,
- uluslararası işlemlerde görev yapan,
- belirli unvan seviyesine ulaşmış
bankacılar için kademeli bir model oluşturulabileceği ifade ediliyor.
Benzer kriterler ihracatçılar ve bazı meslek grupları için zaten uygulanıyor.
Bankavitrini Analizi
Kamu yönetimi, yeşil pasaportu yıllar içinde yalnızca kamu görevlilerine özgü bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp belirli ekonomik ve mesleki katkı sağlayan grupları da kapsayacak şekilde genişletmeye başladı.
Mühendisler, mimarlar, diş hekimleri, veteriner hekimler ve avukatlar için peş peşe teklifler hazırlanırken; Türkiye ekonomisinin finansmanını sağlayan bankacılık sektörünün bu tartışmaların dışında kalması dikkat çekiyor.
Özellikle kamu bankalarında görev yapan ve kamu adına uluslararası finansal ilişkileri yöneten profesyoneller açısından da bu durum “eşitlik” tartışmasını beraberinde getiriyor.
Bankacılara yeşil pasaport verilmesi, yalnızca bir seyahat kolaylığı değil; Türkiye’nin finans sektörünün uluslararası rekabet gücünü artırabilecek, finans diplomasisini destekleyebilecek ve sektör çalışanlarına verilen kurumsal değerin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde TBMM gündemine bankacılık sektörü için de benzer bir kanun teklifinin gelip gelmeyeceği, finans çevrelerinin yakından takip edeceği başlıklardan biri olmaya aday görünüyor.
GÜNCEL
Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın
Yayınlanma:
1 gün önce|
18/07/2026Yazan:
BankaVitrini
Çalıştığınız Şirkete Vefa Borcunuz Yok; Kariyerinizi Profesyonelce Yönetmek Zorundasınız
“Hiç kimse vazgeçilmez değildir.”
Bu cümleyi işverenler yıllardır çalışanlara söyler.
Ancak aynı cümlenin diğer tarafı da vardır: Hiçbir şirket de çalışanı için vazgeçilmez değildir.
İş hayatında en sık yapılan hatalardan biri, çalışılan şirketi bir aile, patronu ise hayat boyu yanında olunması gereken bir kişi olarak görmektir. Elbette güçlü kurum kültürü, aidiyet duygusu ve uzun yıllar aynı kurumda çalışmak değerlidir. Ancak bunların tamamı karşılıklı olduğu sürece anlam taşır.
Günümüz iş dünyasında kariyer yönetimi, duygularla değil; yetkinlik, performans ve fırsatlar üzerinden yapılmaktadır.
Dolayısıyla çalışanların da aynı profesyonellikle hareket etmeleri gerekir.
İş Sözleşmesi Duygusal Değil, Profesyonel Bir İlişkidir
İşveren size maaş öder.
Siz de bilgi, zaman, emek ve tecrübenizi sunarsınız.
Aslında yapılan şey son derece basittir.
Bir taraf ücret öder.
Diğer taraf hizmet üretir.
Bu nedenle iş ilişkisini romantikleştirmek çoğu zaman çalışanların zararına sonuçlanır.
Şirketler;
- Karlılık düştüğünde,
- Ekonomik kriz başladığında,
- Teknoloji değiştiğinde,
- Satışlar azaldığında,
- Yeni yönetim geldiğinde,
binlerce çalışanıyla yollarını ayırabiliyor.
Çünkü şirketler kararlarını duygularla değil, finansal gerçeklerle alıyor.
O halde çalışanların da kariyer kararlarını aynı profesyonellikle vermeleri gerekir.
Sadakat Tek Taraflı Olduğunda Sömürüye Dönüşebilir
Türkiye’de birçok çalışan yıllarca aynı şirkette kalmayı “vefa” olarak görüyor.
Ancak aynı süre içerisinde;
- maaşı piyasanın altında kalıyor,
- terfi alamıyor,
- eğitim yatırımı yapılmıyor,
- yeni sorumluluklar yükleniyor,
- iş yükü artıyor,
- satın alma gücü düşüyor.
Buna rağmen sadece “vefa” duygusuyla iş değiştirmeyen çok sayıda çalışan bulunuyor.
Ne yazık ki işverenlerin önemli bir kısmı bunu sadakat olarak değil, alternatifsizlik olarak değerlendirebiliyor.
Profesyonel iş hayatında sadakat ödüllendirildiği sürece değerlidir.
Aksi halde kariyer gelişiminin önündeki en büyük engellerden biri haline gelir.
En Büyük Sermayeniz Çalıştığınız Şirket Değil, Kendinizsiniz
Bir şirket kapanabilir. Satılabilir. Birleşebilir. Patron değişebilir. CEO değişebilir.
Yönetim anlayışı tamamen farklılaşabilir.
Ancak sizin bilgi birikiminiz, tecrübeniz ve yetkinlikleriniz sizinle birlikte kalır.
Bu nedenle kariyer boyunca yapılacak en doğru yatırım;
- yabancı dil öğrenmek,
- dijital yetkinlik kazanmak,
- finans okuryazarlığını geliştirmek,
- liderlik becerilerini artırmak,
- iletişim kabiliyetini güçlendirmek,
- sürekli eğitim almaktır.
Şirketler gelir geçer.
Yetkinlik ise ömür boyu sizinle kalır.
Kariyerinizin CEO’su Sizsiniz
Birçok çalışan kariyerini şirketine bırakıyor.
Oysa hiç kimse sizin kariyerinizi sizden daha fazla düşünmez.
İşveren; şirketin geleceğini planlar. Siz ise kendi geleceğinizi planlamak zorundasınız.
Her yıl kendinize şu soruları sormalısınız:
- Bugün işten ayrılsam piyasada aynı maaşı alabilir miyim?
- Yerime kaç kişi bulunabilir?
- Ben kaç şirkette çalışabilecek bilgiye sahibim?
- Son bir yılda hangi yeni yeteneği kazandım?
- CV’m geçen yıla göre daha mı güçlü?
Bu soruların cevapları kariyerinizin gerçek performans göstergeleridir.
İş Değiştirmek İhanet Değildir
Bazı çalışanlar iş değiştirirken suçluluk hissediyor.
Oysa daha iyi;
- maaş,
- çalışma ortamı,
- kariyer fırsatı,
- yan hak,
- yönetici,
- kurum kültürü
sunulan bir şirkete geçmek son derece doğal bir kariyer kararıdır.
Nasıl ki şirketler daha iyi yönetici bulduklarında transfer edebiliyorsa, çalışanların da kendileri için en doğru fırsatı değerlendirmesi profesyonel hayatın doğal sonucudur.
Sürekli İş Değiştirmek de Doğru Değildir
Elbette bunun da bir dengesi vardır.
Her altı ayda bir şirket değiştirmek;
- güven problemi,
- adaptasyon sorunu,
- istikrarsızlık,
- düşük bağlılık algısı
oluşturabilir.
Önemli olan sık iş değiştirmek değil, doğru zamanda doğru değişimi yapabilmektir.
İyi Şirketler Çalışanı Tutmaya Çalışır
Başarılı kurumlar bilir ki; en pahalı yatırım makine değildir. En değerli sermaye insandır.
Bu nedenle güçlü şirketler;
- rekabetçi ücret sunar,
- eğitim yatırımı yapar,
- kariyer planı oluşturur,
- performansı ödüllendirir,
- çalışanını dinler,
- kurumsal kültürü güçlendirir.
Çalışanını elde tutabilen şirketler uzun vadede rakiplerine göre çok daha sürdürülebilir büyüme sağlar.
Sonuç
İş hayatında ne körü körüne sadakat ne de fırsatçılık doğru yaklaşımdır. Doğru olan; karşılıklı güvene, adil ücretlendirmeye, gelişim fırsatlarına ve profesyonelliğe dayalı bir çalışma ilişkisidir. Çalıştığınız kuruma elbette emeğinizin karşılığı olarak en iyi katkıyı sunun.
Ancak kariyerinizi tek bir şirkete emanet etmeyin. Çünkü bir gün şirketiniz değişebilir. Yönetiminiz değişebilir. Sektörünüz değişebilir. Hatta mesleğiniz bile değişebilir.
Değişmemesi gereken tek şey ise kendinize yaptığınız yatırımdır.
Unutmayın: En güvenli kariyer, tek bir şirkete bağlı olan değil; her koşulda değer üretebilen insanın kariyeridir.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.037)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.602)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (578)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.977)
- GÜNCEL (4.515)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.719)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.464)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (113)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (56)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Dünya Kupası'nda devlerin savaşında muazzam ekonomik başarı 19/07/2026
- Merz'den kapsamlı kabine değişikliği mesajı 19/07/2026
- Dr. Can Fuat Gürlesel hayatını kaybetti 19/07/2026
- MÜSİAD Başkanı Özdemir, yılın ikinci yarısına ilişkin beklentilerini açıkladı 19/07/2026
- Trump'tan İran'ın mutabakat açıklamasına yanıt 19/07/2026
- Engelli araç ithal işlemlerinde randevu sistemi geliyor 19/07/2026
- Elektrikli araç şarj hizmetlerinde büyük artış 19/07/2026
- İran'dan Kuveyt'teki ABD hedeflerine saldırı 19/07/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi - 19 Temmuz 2026 19/07/2026
- ABD'den ölen askerleri için misilleme saldırısı 19/07/2026
SON YAZILAR
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
- Yurt Dışı Eğitim mağdurları: Chargeback ile Para İadesi Alabilir 18/07/2026
- OECD’den Türkiye’ye Sert Uyarı: Yolsuzlukla Mücadelede Yetersiz 18/07/2026
- Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı 17/07/2026
- İK: Doğru İnsan Olmadan Doğru Şirket Olmaz 17/07/2026
- Küresel risk iştahı zayıf. Savaşın gölgesinde satış baskısı teknolojiye sıçradı 17/07/2026
- Savaş enflasyonu tehdit etse de, piyasa Fed’in şahinliğini fiyatlamıyor 16/07/2026
- DenizBank, Birleşmiş Milletler Sorumlu Bankacılık Prensipleri’nin resmi imzacısı oldu 15/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
