ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün Bilim-2 adlı araştırma gemisi yaklaşık 2 haftadır Marmara Denizi’ndeki müsilaj oluşumunu inceliyor. Doç. Dr. Mustafa Yücel, elde ettikleri sonuçlara göre müsilajın denizin içinden üreyerek yüzeye doğru yayıldığını, denizin ilk 30 metresinin müsilaj ile kaplı olduğunu ve müsilajın toksik bir gaz olan hidrojen sülfür oluşturma tehlikesi bulundurduğunu belirtti. Yücel “Özellikle gemilerden arkadaşlarım, İzmir Körfezi’nde ciddi bir koku olduğunu söylüyorlar. Bunlar çürük yumurta gibi bir koku salan, deniz sistemi ile ilgili alarm zillerini en üst perdeden çalan, bize de bir işaret veren bakteriler. Bu koku olduğu zaman orası kontrolden çıkmış demek oluyor” dedi.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün Bilim-2 adlı araştırma gemisi Marmara Denizi Bütünleşik Modelleme Sistemi (MARMOD) Projesi kapsamında yaklaşık 2 haftadır Marmara Denizi’ndeki müsilaj oluşumunu inceliyor.
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi ve Enstitü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Yücel, şimdiye kadar Bilim-2 gemisi ile yaptıkları araştırmalardan elde ettikleri sonuçları ANKA Haber Ajansı’na anlattı. Yücel; müsilajın denizin içinden üreyerek yüzeye doğru yayıldığını, denizin ilk 30 metresinin müsilaj ile kaplı olduğunu, müsilajın Marmara’daki oksijen sorununu daha da kötüleştirdiğini, toksik bir gaz olan hidrojen sülfür oluşma tehlikesi oluşturduğunu belirtti. Yücel “Özellikle gemilerden arkadaşlarım İzmir Körfezi’nde ciddi bir koku olduğunu söylüyorlar. Bunlar çürük yumurta gibi bir koku salan, deniz sistemi ile ilgili alarm zillerini en üst perdeden çalan, bize de bir işaret veren bakteriler. Bu koku olduğu zaman orası kontrolden çıkmış demek oluyor” dedi.
Doç. Dr. Yücel, Marmara’daki kötü gidişatın farkında olduklarını belirterek “Bilim-2 Gemisi, ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün araştırma gemisi. Deniz bilim araştırmaları için tasarlanmış, 40 yıldır denizlerimizde çalışmalar yapmış bir gemi. ODTÜ, uzun süredir Marmara’yı takip ediyor. Zaten Marmara’daki gidişatı biliyorduk. Sadece denizin yüzeyi değil denizin içini de analiz ediyoruz. Üç boyutlu olarak Marmara Denizi’nin şu an kimyasını, biyolojisini, fiziksel akıntılarını ortaya koyuyoruz. Bu yıl müsilaja özel bir çalışma oluyor” dedi.
“ÜST SUYU 3O METRE BOYUNCA KAPLAMIŞ DURUMDA”
Yücel, Bilim gemisinin 2 haftalık çalışma boyunca elde ettiği üç ana sonuca ilişkin şu bilgileri verdi:
“Müsilaj dediğimiz yapının denizin içinde ürediği ve denizin içinden başlayarak yüzeye yayıldığını bulduk. Denizin ilk 30 metresi bununla kaplı şu an. Marmara iki tabakalı bir deniz. Üstü Karadeniz kaynaklı sular ile kaplı, alt tarafı Akdeniz kaynaklı sular ile kaplı. İkisi arasında 30-40 metre bir yoğunluk geçişi var. Üst su daha üretken ve müsilaj dediğimiz oluşum tüm bu üst suyu, 30 metreyi Çanakkale Boğazı’ndan Gemlik’e kadar kaplamış durumda.
“MARMARA’NIN GÜNEYİ DAHA KÖTÜ DURUMDA”
Marmara Denizi’nde gördüğümüz gidişat; oksijensizleşme. Marmara için doğuştan astımlı denir. Yine de bir balığın yaşayabileceği kadar bir oksijene sahipken son 40-50 yılda biz buradaki oksijenli habitatı sadece üstteki 20-25 metreye sıkıştırmış durumdayız. Biz müsilajın bunu daha kötüleştirdiğini bulduk. Bütün körfezlere girip çıktık. Marmara’nın güneyinde durumun daha kötü olduğunu bulduk. Bandırma, Gemlik körfezlerinde sınırlanan sığ bölgede ciddi bir oksijensizleşme var. Müsilaj nedeniyle başladığını düşünüyoruz.
“HİDROJEN SÜLFÜR KOMANIN EN DİBİ”
Hidrojen sülfür dediğimiz bir deniz sisteminin geldiği en son nokta. Özellikle gemilerden arkadaşlarım İzmir Körfezi’nde ciddi bir koku olduğunu söylüyorlar. Bunu inceleyeceğiz. Ekolojik bir habitat bu. Sistem kirlendiği zaman hidrojen sülfür üreten bakteriler öne çıkıyor. Bunlar çürük yumurta gibi bir koku salan, deniz sistemi ile ilgili alarm zillerini en üst perdeden çalan, bize de bir işaret veren bakteriler. Bu koku olduğu zaman orası kontrolden çıkmış demek oluyor. Bu bir toksik gaz, çıktığı zaman balıklar için zararlı, turizm açısından hala değerli köşeleri var Marmara’nın. Şu an öyle bir durum yok ama sadece belli bir yerlerde derin sularda birikmeye başladığını tahmin ediyoruz. Deniz sistemi nefessiz kaldıktan sonra artık komanın en en dibi diyebiliriz hidrojen sülfür için.”
“MERCANLARIN ÜZERİ KAPLANMIŞ DURUMDA”
Bilim gemisindeki araştırmalar sonucunda Marmara’daki olumsuz gidişatın müsilaj nedeniyle daha da olumsuz bir hale geldiğinin altını çizen Yücel, “Biyolojik hayat açısından çok büyük ölçekte balık ölümleri henüz bulmadık. Balıkların buralardan kaçtığını duydum. Sığ sularda tabanda yaşayan mercan gibi canlıların üzeri bununla kaplanmış durumda.”
“PATLAMANIN NEDENİ AZOT VE FOSFORUN ÇOKLUĞU”
Yücel, Marmara’nın yaklaşık 100 farklı noktasından numune aldıklarını belirterek müsilajın bir yandan da bozulmaya başladığını bunun da yüzey altı sularında azot ve fosfor birikmesine neden olduğunu söyledi. Yücel, şöyle konuştu:
“Tamamlaman bazı analizlerimize göre müsilajlı suların, normal deniz suyuna göre bakteri toplulukları açısından daha zengin olduğunu bulduk. Müsilaj ortamdaki başka bakteriler için bir yemek. Bu enfeksiyonlara neden olabilecek türlerin üremesine sebep olabilir. Bunu bulmaya başladık. Denizlerdeki azot ve fosfor yüklerini ortaya çıkardık. Biyolojik patlamaya neden olan azot ve fosforun çokluğu. Yüzeyde müsilajı üreten azot ve fosforun tamamen çekmiş olduğunu gördük. Bir andan bozulmaya başladığı için yüzey altı sularda çok ciddi bir azot ve fosfor birikmesi bulduk.”
“TEMİZLİK, MÜSİLAJIN GENEL EKOSİSTEME ETKİSİNİ ÖNLEYİCİ BİR TEDBİR DEĞİL”
Marmara Denizi yüzeyinde başlayan müsilaj temizleme çalışmalarının Marmara’yı kurtarmaya bir etkisi olmayacağını söyleyen Yücel, şunları söyledi:
“Yüzeydeki temizlik çalışmalarının Marmara’yı kurtarmaya bir etkisi olmaz. Üste yüzen müsilaj akıntıyla birlikte sürüklendiği için limanların, plajların içinde birikmesi bir halk sağlığı tehdidi. Bunun temizlenmesi gerekir. Bu genel olarak müsilajın genel ekosisteme etkisini önleyici bir tedbir değil. Bunu yapanların bunu bildiğini düşünüyorum. En azından halkın gördüğü tabakaların temizlenmesi iyi oluyor. O tabaka ölü bir malzeme, bakteri ürümesine neden olacak bir tabaka.”
Oluşturdukları matematiksel bir model ile 2017 yılından beri Marmara’yı kurtarabilmek için çeşitli senaryoları simüle ettiklerini söyleyen Yücel, “Marmara’yı bu koma halinden çıkarabilmek, oksijen krizini aşabilmek için yüzde 40-50’lik karasal girdi azaltımı gerekiyor. Biz 5-6 yıl gibi bir zamanda Marmara’yı bu komadan çıkarabiliyoruz. Eylem planında 3 yıl içinde yüzde 40’lık bir azaltım öngörülüyor, bu 3 yıla 6 yıl daha ekleyeceksiniz” dedi.
“KAYBOLAN BİYOÇEŞİTLİLİĞİN GERİYE DÖNÜŞÜ ZAMAN ALACAK”
Yücel, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un açıkladığı eylem planının ne kadar hızlı yürürlüğe konursa geriye dönüşün o kadar hızlı başlayabileceğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz bir matematiksel model oluşturduk; Marmara’nın ekosisteminin modeli. Bu modeli kullanarak Marmara ile ilgili çeşitli senaryoları simüle edebiliyorsunuz. Bu bilimsel çalışmayı 2017’den beri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile ortak yürütüyoruz. Onlar bu oksijen probleminin farkındaydı. Bu nasıl durdurulabiliriz, Marmara’ya tekrar nefes aldırabiliriz’in bir projesi olarak 2017 yılında bakanlık ile ortak MARMOD projesini başlattık. Elde ettiğimiz ilk simülasyon sonuçlarına göre özellikle buradaki problemin ana kaynağı karasal kaynaklı azot ve fosfor girdileri. Evsel, kentsel, sanayi kaynaklı, tarımsal kaynaktan denize sızan karasal girdiler bunlar. Biz şunu bulduk; Marmara’yı bu koma halinden çıkarabilmek, oksijen krizini aşabilmek için yüzde 40-50’lik karasal girdi azaltımı gerekiyor. Biz 5-6 yıl gibi bir zamanda Marmara’yı bu komadan çıkarabiliyoruz. Eylem planında 3 yıl içinde yüzde 40’lık bir azaltım öngörülüyor, bu 3 yıla 6 yıl daha ekleyeceksiniz. Eylem planı ne kadar hızlı yürürlüğe konursa geriye dönüş o kadar hızlı başlayabilecek. Geriye dönüş derken biraz daha nefes alabilmesini kast ediyoruz, kaybolan biyoçeşitliliğin geriye dönüşü zaman alacak, kimisi hiç geri gelmeyecek.”
“KANAL İSTANBUL ETKİSİ YARATA YARATA BUGÜNLERE GELDİK”
Marmara’yı kurtarmak için öncelikle yapılması gerekenin denize yeni girdiller vermemek olduğunun altını çizen Yücel, Ergene Havzası’ndaki kirlilik problemine de dikkat çekerek “Havzanın bütün yükü toplandı, Marmara’ya verilmeye başlandı. Herkes Kanal İstanbul’u konuşuyor ama bunlar da oluyor ve hiç konuşulmuyor. Bu belki Kanal İstanbul’dan çok daha etkisi olacak bir şey” dedi.
Doç. Dr. Yücel, son olarak şunları söyledi:
“Artık hiçbir yeni girdiyi Marmara’ya vermemek gerek. Ergene Havzası kirlilik problemi olan bir yer. Havzanın bütün yükü toplandı, kollektörlerle Marmara’ya verilmeye başlandı. Herkes Kanal İstanbul’u konuşuyor ama bunlar da oluyor ve hiç konuşulmuyor. Bu belki Kanal İstanbul’dan çok daha etkisi olacak bir şey. Susurluk Havzası’ndaki tarım uygulamaları gübre nasıl kullanılıyor, fazla mı kullanılıyor, neden geri dönüşmüyor bütün bunları da konuşmamız lazım. Oradaki bir politika değişikliği belki beş tane Kanal İstanbul etkisi yaratıyor ama biz bunu hiç konuşmadan yıllarımızı geçiriyoruz. Ergene onun bir örneği ya da kurulan yeni bir sanayi tesisi, bir gübre fabrikası belki birer Kanal İstanbul etkisi yarata yarata bugünlere geldik. Marmara Denizi’ne akacak her yeni yük, azot fosfor organik yükü önleyici projeler artık düşünmemiz gerekiyor.”
Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?
İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.
Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.
Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?
Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?
Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.
Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.
ABD’nin bölge ülkelerine yaymaya çalıştığı ve kamuoyunda “İbrahim Anlaşmaları / Abraham Accords” olarak bilinen süreç, sadece İsrail ile diplomatik normalleşme anlaşması değildir. Aslında bu proje; Ortadoğu’nun güvenlik, enerji, ticaret, teknoloji ve askeri mimarisini yeniden kurma planıdır. Özünde ise İsrail’in bölgesel meşruiyetini kalıcı hale getirmek ve İran eksenli dengeyi kırmak vardır.
Abraham (İbrahim) Anlaşmaları Nedir?
2020’de ABD arabuluculuğunda başlayan süreçte;
Birleşik Arap Emirliği
Bahreyn
Fas
Sudan
İsrail ile diplomatik ilişki kurdu veya normalleşme anlaşması yaptı. Daha sonra süreç; Saudi Arabia, Qatar, Türkiye, Pakistan gibi ülkelere doğru genişletilmeye çalışıldı.
ABD açısından hedef yalnızca “barış” değildir.
Asıl hedefler:
İsrail’in bölgesel izolasyonunu bitirmek
İran’a karşı ortak blok oluşturmak
Çin’in Kuşak-Yol etkisini sınırlamak
Rusya’nın Ortadoğu etkisini azaltmak
Enerji ve ticaret koridorlarını İsrail merkezli yeniden şekillendirmek
Körfez sermayesini İsrail teknolojisi ile entegre etmek
Ortadoğu’da ABD maliyetini düşürüp “yerel ortaklı güvenlik sistemi” kurmak olarak görülüyor.
Bu anlaşmalar gerçekte neleri kapsıyor?
1. Diplomatik Normalleşme
Büyükelçilik açılması
Resmi ilişkiler
Vize ve uçuş anlaşmaları
Turizm ve ticaret
2. Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği
Asıl kritik bölüm burasıdır.
Ortak hava savunma sistemi
İran füze/dron tehdidine karşı entegrasyon
İsrail teknolojilerinin Körfez’e satılması
Siber güvenlik paylaşımı
İstihbarat koordinasyonu
Birçok uzman bu yapıyı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlıyor.
3. Enerji ve Ticaret Koridorları
Projelerin temelinde şu düşünce var:
Körfez petrolü + İsrail teknolojisi + Hindistan üretimi + ABD güvenlik şemsiyesi
Bu nedenle:
Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridorları,
liman projeleri,
demiryolu hatları,
enerji boru hatları,
veri merkezleri,
finans merkezleri
bu planın parçası olarak görülüyor.
İsrail’in Doğu Akdeniz enerji merkezi yapılması hedefleniyor.
4. Filistin Meselesinin İkinci Plana İtilmesi
En tartışmalı boyut budur.
Eskiden Arap dünyasının temel yaklaşımı: “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail tanınsın.”
Abraham süreci ise bunu tersine çevirdi: “Önce İsrail ile normalleşelim, Filistin sonra konuşulur.”
Bu nedenle çok ciddi toplumsal tepki oluşuyor. Özellikle Gazze savaşları sonrası kamuoyu baskısı arttı.
ABD niçin şimdi hızlandırmak istiyor?
2025-2026 İran-İsrail gerilimi ve savaş riski sonrası Washington şu sonucu gördü:
ABD artık bölgeyi tek başına yönetemiyor
İran tamamen çökmedi
Körfez ülkeleri ABD korumasına eskisi kadar güvenmiyor
Çin ekonomik olarak çok güçlendi
Rusya bölgesel nüfuzunu sürdürüyor
Bu nedenle ABD:
İsrail’i merkeze koyan,
Arap sermayesini entegre eden,
İran’ı çevreleyen,
Çin’i sınırlayan
yeni bölgesel mimari kurmaya çalışıyor.
Kazanan Ülkeler Kimler Olabilir?
1. İsrail
En büyük stratejik kazanan.
Kazanımları:
Bölgesel meşruiyet
Yeni pazarlar
Körfez sermayesi
Güvenlik işbirliği
İran’a karşı geniş cephe
Enerji ve lojistik merkez olma şansı
İsrail için bu süreç, 1948 sonrası en büyük diplomatik dönüşümlerden biri olarak görülüyor.
2. Birleşik Arap Emirliği
Büyük ekonomik kazanç hedefliyor.
Özellikle:
teknoloji,
yapay zekâ,
savunma sanayi,
finans,
siber güvenlik,
turizm
alanlarında İsrail ile entegrasyon kuruyor.
Dubai’nin bölgesel finans merkezi rolünü güçlendirme hedefi var.
3. Suudi Arabistan
Henüz tam katılmadı ancak süreçte kilit ülke.
Sudi Arabistan:
ABD’den güvenlik garantisi,
gelişmiş silah sistemleri,
nükleer teknoloji,
yatırım avantajları
karşılığında normalleşmeye yaklaşabilir.
Ancak Filistin konusu nedeniyle içeride büyük toplumsal risk taşıyor.
4. Hindistan
Sessiz kazananlardan biri olabilir.
Çünkü:
Körfez bağlantısı güçlenir
Avrupa ticaret koridoru açılır
Çin’e alternatif lojistik rota oluşur
Kaybedebilecek Ülkeler ve Yapılar
1. İran
En büyük jeopolitik baskı altında kalabilecek ülke.
Çünkü:
çevrelenme riski artıyor
Körfez’de yalnızlaşma ihtimali oluşuyor
İsrail-Arap güvenlik ağı genişliyor
Bu nedenle İran bu süreci “anti-İran bloklaşması” olarak görüyor.
2. Filistin Yönetimi ve Hamas
En büyük siyasi kaybedenlerden biri olabilir.
Çünkü:
Arap ülkelerinin önceliği değişiyor
Filistin meselesi ikinci plana düşüyor
ekonomik ve diplomatik baskı artıyor
Bu durum Gazze savaşları sonrası ciddi toplumsal kırılma yarattı.
3. Türkiye
Türkiye açısından tablo karmaşık.
Olası avantajlar:
Bölgesel ticaret entegrasyonu
Enerji projeleri
Körfez sermayesi ile yeni işbirliği
ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı
Riskler:
İsrail merkezli yeni enerji haritasında dışlanma
Doğu Akdeniz’de denge kaybı
Filistin konusunda iç kamuoyu baskısı
İran ile denge siyasetinin zorlaşması
Türkiye’nin bu süreçte tamamen karşıt değil ama “temkinli denge” politikası izlediği görülüyor.
Bu plan başarılı olur mu?
En büyük sorun:
halkların önemli bölümünün İsrail’e tepkili olması
Gazze savaşlarının yarattığı öfke
İran faktörü
mezhep ve jeopolitik rekabetler
Devlet elitleri ile halk arasında ciddi görüş farkı bulunuyor.
Bu nedenle anlaşmalar:
ekonomik olarak ilerleyebilir,
güvenlik alanında derinleşebilir,
fakat toplumsal meşruiyet sorunu yaşayabilir.
Özetle
Abraham / İbrahim Anlaşmaları:
sadece “barış anlaşması” değil,
Ortadoğu’nun yeni ekonomik ve askeri düzen projesidir.
Merkezinde:
İsrail’in korunması,
İran’ın dengelenmesi,
Çin-Rusya etkisinin sınırlandırılması,
enerji ve ticaret koridorlarının yeniden kurulması vardır.