GÜNCEL
Öfke Çağında Yöneticilik
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Günümüzde her sektörden lider öfkeli paydaşlarla başa çıkmak zorunda.
2022’nin başında Ottowa’daki hükümet yetkililerinin karşı karşıya kaldıkları krizi ele alalım. Zorunlu Covid-19 aşı uygulamasını protesto eden Freedom Convoy adlı gruba ait kamyoncular şehri abluka altına almışlardı. Müşteriler ve medya, aralarında GoFundMe ve TD Bank’in de yer aldığı şirketleri protestoculara yapılan bağışları kabul etmemeleri doğrultusunda zorluyorlardı. Bu örnekte de görüldüğü üzere, küçük ölçekli bir organizasyon dahi kendini bir anda öfkeli çalışan ve paydaşlarla baş etmek durumunda bulabiliyor.
Öfkeli paydaşlarla başa çıkma zorunluluğu yeni bir olgu değil. İçinde bulunduğumuz dönemi farklı kılan şey, üç faktörün bir araya gelmesiyle oluşan kusursuz fırtına. Birincisi, birçok kişi iklim değişikliği, demografik dönüşümler ve ücretlerde yaşanan durgunluk gibi çeşitli geleceğe dair ümitsizlik taşıyor. Sebebi her ne olursa olsun, bu kişiler geleceğin bugünü aratacağına inanıyorlar. İkincisi, sıklıkla, haklı veya haksız biçimde oyunun hileli olduğunu ve kendilerine karşı adil davranılmadığını hissediyorlar. Toplumun en zengin kesimlerinin vergi oranlarının orta sınıflarınkinden daha düşük olduğuna dair haberler ya da azınlıklara sistematik olarak önyargılı yaklaşıldığına dair kanıtlar bu hisleri pekiştiriyor. Üçüncüsü, birçokları belki de ilk iki etmenin sonucu olarak, “ötekileştirme” ideolojilerine yakınlık duyuyor; yani, aydınlanma liberalizminden uzaklaşıp “biz ve onlar” karşıtlığına dayalı bir yaklaşıma yöneliyor. Tarihçi Samuel Huntington bu durumu “medeniyetler çatışması” olarak adlandırmıştı.
Bu makalede agresyon (psikolojide, bir kişiye fiziksel ya da psikolojik zarar verme) bilimi, yönetim ekonomisi, organizasyonel davranış ve siyaset felsefesi gibi farklı disiplinlerin içgörülerine dayanarak paydaş öfkesiyle başa çıkmak için bir çerçeve sunuyorum. Oxford’da verdiğim “Öfke Çağında Yöneticilik” adlı dersin de temelini oluşturan ve IKEA, London Metropolitan Police (Londra Polisi), Nestlé ve Oxford University Hospitals (Oxford Üniversitesi Hastaneleri) gibi birçok farklı sektörde faaliyet gösteren organizasyonlar üzerinde gerçekleştirdiğim derin vaka çalışmalarına dayanarak inşa ettiğim bu çerçeve, beş aşamadan oluşuyor: tansiyonu düşürme; öfkeyi analiz etme; yanıtlarınızı şekillendirme ve sınırlarını çizme; başkalarını mobilize etme gücünüzün farkına varma; direnç yenileme. Kimi nispeten karmaşık kimiyse hayli basit olan bu aşamaların tümü önemli ölçüde sağduyu içeriyor ama burada okudukları bilgiler deneyimli yöneticileri şaşkınlığa düşürmeyecek. Sunduğum çerçevenin değeri farklı içgörüleri birleştirmesinden geliyor.
[BİRİNCİ AŞAMA]
Gerilimi Azaltmak
Bu aşama iki farklı eylemden oluşuyor. Bunların ilki öfkenin klinik temellerini anlamak, ikincisi ise ideal olarak gerilimi artıran koşullar ortaya çıkmadan önce paydaşların üzerinde fikir birliğine vardıkları iletişim süreçlerini hayata geçirmek.
Öfkenin klinik temelleri. Agresyon üzerine yapılan davranış bilimsel çalışmalar devasa bir alan teşkil ediyor. Yöneticiler şunu iyi anlamalı: Zihnin çeşitli durumlara karşı verdiği yanıtı çevresel koşullar, duygular ve bilişsel muhakemenin etkileşimi şekillendirir.
İlk olarak şunu belirtmek gerekiyor ki bilimin bizlere gösterdiği üzere fiziksel çevre çok önemli bir rol oynuyor, Sıcak ve nemli bir odada öfkeye kapılma ihtimalimiz, iyi havalandırılmış bir odadakinden çok daha yüksek. Bunun yanı sıra bilişsel muhakeme kaynaklarımız sınırlı olduğunda eylemlerimizi duygularımızın yönlendirdiğini de biliyoruz. Bir kriz esnasında zihnimiz meşgul ya da dikkatimiz dağınıksa, savaş veya kaç tepkisinin bir parçası olarak duygusal ve dolayısıyla agresif yanıt vermeye meyilli oluyoruz. Önemli kararların “ertesi güne bırakılıp” üzerinde düşünmeye zaman ayırılmasının tavsiye edilmesinin nedeni de bu. Duygusal bir tepkinin mutlaka kötü olacağını öne sürmüyorum ancak ilk tepkimizi şekillendirmesi için bilişsel yetilerimize zaman tanımak şart.
Son olarak; araştırmalar, olayları dünyanın nasıl işlediğine dair düşünsel kestirmelerden oluşan zihinsel “senaryolar” üzerinden yorumladığımızı gösteriyor. Bu senaryolar geçmiş deneyimlerimiz üzerine inşa ediliyor ve en akıl dışı olanları dahi bilişsel tepkimizin bir parçası haline gelebiliyor. Örneğin, sosyal medyada defalarca önyargılı hikayelere maruz kalmak zaman içinde bu senaryoları etkileyebiliyor ve öfkeye yol açabiliyor.
Ortak süreçler. Baştaki duygusal dürtülerin tartışılabileceği ve düşünülebileceği rahat bir ortam ve zaman yaratmanın karmaşık bir yanı yok. Ancak farklı senaryolar söz konusu olduğunda ne yapabilirsiniz? Bir bireyin kökleşmiş senaryosunu şekillendiren deneyimler üzerinde hiçbir kontrolünüz olmadığını göz önünde bulundurarak, en iyi seçeneğin bu senaryoya doğrudan meydan okumaktan kaçınmak olduğunu söyleyebiliriz. Senaryonun geçerliliğinin olmadığını düşünebilirsiniz ancak onu, hele de tek oturuşta, değiştirme şansınız yok denecek kadar azdır. Ancak, paydaşların senaryolarını açık biçimde betimleyebileceği, tehditkar olmayan, güvenli bir alan yaratabilirsiniz. Bu katartik bir deneyim ve sürdürülebilir çözümlere dayanak olacak bir anlayış inşa etme doğrultusunda atılan ilk adım olabilir.
Oxford Blavatnik School of Government’taki sorumluluklarımdan biri iklim değişikliği, göç ve eşitsizlik gibi ihtilaflı konularda işbirliği yapabilmeleri için, aralarında Çin ve ABD, Hindistan ve Pakistan, İsrail ve Filistin, Rusya ve Ukrayna’nın da yer aldığı 60’tan fazla ülkeden kamu liderini bir araya getirmek. Bu ortamı tanımlayan özelliklerden biri de farklı senaryoların varlığı.
Topluluğumuzun işlevselliğini korumak ve hatta gelişmesini sağlamak adına üzerinde önceden fikir birliğine vardığımız iletişim kuralları belirledik. Bu elzem bir hamle, zira ihtilaflı bir konu söz konusu olduğunda halihazırda uygulamakta olduğunuz bir sürecin meşru kabul edilmesini bekleyemezsiniz. Bir yönetici olarak yangınla mücadele moduna girmeden önce kilit paydaşlarınızı tespit etmeye ve onlarla mutabakat sağlamaya zaman ayırmalısınız.
Bizim topluluğumuzda geçerli olan kurallar gayet basit: Hiç kimse bir senaryonun duyulamayacak kadar rencide edici olduğunu iddia edemez, ancak herkes sözlerinin başkalarının üzerinde yaratacağı etkilerin sorumluluğunu almak zorunda. Bu ikinci nokta, topluluk üyelerinin sadece tartışmacı olmanın ötesine geçip, lider olmaya çalışmalarını sağlıyor. Bu durum tüm paydaşları oto-sansür uygulayarak değil, başkalarının da günün birinde kendi dünya görüşlerini (katılmasalar bile) anlayabilmelerine yardımcı olabilmek ümidiyle mesajlarını yumuşatmaya teşvik ediyor. Ayrıca topluluk üyelerini, senaryolarını kendi önyargıları bağlamında paylaşmaya cesaretlendirerek zamanın akışına dayanabilecek kolektif kararlar alma şansımızı da artırıyor.
[İKİNCİ AŞAMA]
Öfkeyi Analiz Etmek
Paydaşlar topluluğunuzun senaryolarını paylaşıp, üzerine düşündükten sonra yine iki kısımdan oluşan ikinci aşamaya geçiyoruz.
Nedensel analiz. Üç aylık sokağa çıkma kısıtlamasının sona erdiği 2020 Haziran’ında polisin siyahi kişileri diğer gruplara kıyasla dört kat daha fazla durdurup üst araması yaptığı ortaya çıktı ve Londra emniyet müdürü Cressida Dick, siyah Londralıların eleştiri oklarına hedef oldu. Dick, polis teşkilatının büyük bir kısmı ve sayıları gittikçe artan suç mağdurları, durdurup üst aramayı faydalı bir caydırıcı yöntem olarak görüyorlardı, ancak şehrin birçok siyahi sakini bu uygulamanın sona erdirilmesini talep ediyordu. Protestocular, çoğunlukla zorunlu hizmetlerde görev aldıkları için sokağa çıkma kısıtlamaları esnasında dışarıda bulunma olasılıklarının daha yüksek olduğunu öne sürüyorlardı. Farklı demografik gruplara ait tutuklama oranları benzerlik gösterdiğinden, siyahları “hedeflemenin” hiçbir geçerli sebebi olmadığı görülüyordu. Bu nedenle aktivistler Dick’in Londra polis teşkilatının “ırkçı bir kurum” olduğunu kabul etmesini talep ediyordu.
Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığınızda öfkeyi yönlendiren üç faktörden hangilerinin devrede olduğunu tespit etmeniz gerekir: Gelecek kaygısı mı, oyunun hileli olduğu hissi mi yoksa ötekileştirme ideolojisi mi? Yöneticiler bunlardan ilk ikisiyle başa çıkabilme kapasitesine sahipler. Geleceğe neden ümitle bakılabileceğine dair sebepler gösterebilir ve paydaşların aldatılmışlık hissinden kurtulmalarına yardımcı olacak adımlar atabilirler. Örneğin, sokağa çıkma kısıtlaması sırasında hayata geçirilen üst arama uygulaması, Londra polisinin tarihsel olarak azınlıklara karşı takındığı önyargılı tutum bağlamında incelenebilirdi. 1981 ve 1999 yıllarında yayımlanan resmi raporlarda bu uygulamalar eleştiriliyordu. Bu tarihsel gerçek Dick için bir başlangıç noktası teşkil etti: Hayal kırıklığına uğramış olan vatandaşların güvenini kazanmak için Londra emniyet teşkilatının en azından son 20 yıldır sergilediği tutumu ve pratikleri iyileştirmesi gerekiyordu.
Ancak öfkenin temelinde ötekileştirme ideolojileri yatıyorsa doğrudan etkileşimden kaçının zira bu, yangına körükle gitme anlamına gelebilir ve bir çözüme ulaşma ihtimalini azaltır. Ottowa’daki Freedom Convoy ablukası esnasında hükümet yetkililerinin yaptığı hata buydu. Yetkililer bazı kamyoncuların akla yatkın siyasi talepleri olduğunu, ancak birçoğunun protestoları kendilerine toplumsal çıkar sağlama aracı olarak gördüğünü fark ettiler. Bu ideolojilerle savaşa girişen ve kamyoncuları “ırkçı” olarak yaftalayan yetkililer (daha fazla ırkçının onlara katılmasına davetiye çıkararak) protestoların daha da şiddetlenmesine yol açtılar ve (ırkçılarla pazarlık masasına oturamayacaklarından) ablukanın sona ermesini sağlayacak bir çözüme ulaşılabilme olasılığını zayıflattılar.
Amacım yöneticilerin kişisel ideolojilerinin olmaması gerektiğini savunmak (ve onların rencide olmuş hissetme haklarını ellerinden almak) değil. Vurgulamak istediğim nokta, paydaşlarla ideolojik farklılıklar üzerinden doğrudan etkileşime girmenin muhtemelen verimli sonuçlar doğurmayacağı. Bu tip savaşlardan kaçınmak kutuplaşmanın artmasına engel olabilir ve aşağıdan yukarıya bir çözümün ortaya çıkarılabilmesi için zaman kazandırabilir.
Katalitik analiz. Burada amaç paydaş öfkesinin şiddetini artıran faktörleri tespit etmektir. İnsan ya da olaylardan teşkil olan bu etmenler öfkenin yatışmasına önayak olabilirler. Londra Polisi’nin 2020 yılı yazında yaşadığı krizdeki katalizör faktörler arasında ABD’de George Floyd’un öldürülmesi ve kimi siyahi polis memurlarının üst arama uygulaması hakkında dile getirdikleri olumsuz görüşler yer alıyordu. Bu memurlar Dick’e duyulan öfkeye uzun vadeli çözümler bulabilme konusunda yardımcı olabilecek güvenilir bir gruptu.
Katalizör faktörlere sıklıkla sosyal medya yön verir. Normalde çok daha ihtiyatlı davranışlar sergileyecek kişilere kimliklerini gizleme şansı tanıyan sosyal medya, bu sayede aşırı görüşlerin dile getirilebilmesine fırsat tanır. Başka insanlar da bu tip görüşleri gördüğünde bunları benimsemek, pekiştirmek ve hatta daha da uçlara çekmek için cesaretlenirler ki bu olguya duygusal bulaşma adını veriyoruz. Sosyal medya algoritmaları aynı zamanda alternatif eleştirel perspektifler önünde siper olarak kullanıcıların daha da derinden öfke duymalarına neden olur. İşte bu nedenle tartışmalar esnasında tarafları sosyal medya etkileşimlerini azaltmaya teşvik etmek iyi olacaktır. Ancak tekrar belirteyim ki, ideal olarak iletişim kurallarını uygulamaya koymadan önce belirlemelisiniz.
[ÜÇÜNCÜ AŞAMA]
Yanıtlarınızı Şekillendirmek ve Sınırlarını Çizmek
Öfkeye neyin yön verdiği hakkında bir fikir sahibi olan yöneticiler artık nasıl yanıt verecekleri üzerine düşünebilirler. Burada amaç gereğinden az ya da fazla tepki vermekten kaçınmaktır. Aşağıdaki iki kavramı göz önünde bulundurmak yararlı olabilir.
Asimetrik beceriler. Gıda devi Nestlé’nin Hindistan’da bir asrı aşkın süredir yürüttüğü faaliyetler 2015 yılında durma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Devlet laboratuvarlarında yapılan testlerde, şirketin ürün ambalajında iddia ettiğinin aksine, hazır noodle ürünü Maggi’de monosodyum glutamat (MSG) izine rastlandı. Yanlış bir iş yapmadığından emin olan Nestlé başlarda bu sorunu görmezden gelmeyi tercih etti. Hindistan’da faaliyet gösteren işlenmiş gıda tedarikçilerinin yaklaşık yüzde 75’i ürün ambalajları hatalı bilgiler içeren ve güvenlik standartları Nestlé’ninkinden çok daha düşük olan küçük ölçekli, yerel üreticilerden oluştuğundan, şirket düzenlemelerle ilgili bir riskle karşı karşıya olduğunu düşünmüyordu.
Ancak daha sonra farklı devlet laboratuvarlarında yapılan testlerde Maggi noodle’larının çok yüksek miktarda kurşun içerdiği ortaya çıktı. Sağlıklı bir besin maddesi olarak pazarlanan ve çocukları hedefleyen ürün daha fazla incelemeye tabi tutuldu. Bunun ardından Nestlé, “MSG katkısı yoktur” ibaresinin teknik olarak gerçeği yansıttığını ancak ürünün doğal oluşumlu glutomat içerdiğini açıkladı. Kurşun içeriği hakkındaysa şirket Hindistan, Singapur ve İsviçre’de kendi yürüttüğü testlerin ürünün güvenli olduğunu doğruladığını ve diğer bulguların nedeninin devlet laboratuvarlarındaki kötü prosedürler olduğunu öne sürdü. Bu yanıt pek çok hükümet yetkilisinin tepkisini çekti ve bazı bölgelerde Maggi noodle’larının satışı durduruldu. Hikaye medyada geniş yer buldu ve Nestlé’nin Hindistan hazır noodle pazarındaki yüzde 80’lik payı neredeyse bir gecede yarıya indi ki bu da şirketin hisse fiyatlarında yüzde 15’lik bir düşüş yaşanmasına yol açtı. Nihayetinde Nestlé çok yüksek bir maliyet karşılığında ürünü piyasadan çekip ambalajında “MSG katkısı yoktur” ibaresi yer almadan yeniden lanse etti. (Daha sonra kurşun içeriğiyle ilgili iddiaların gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı.)
İsviçreli devin kendisinden kaynaklanmayan sorunlar hakkında da sorumluluk üstlenmesi gerektiği beklentisinin (ki daha kabahatli şirketler bu süreci herhangi bir şekilde hesap vermeden atlattılar) temelinde sorunları çözme konusunda diğer aktörlerden daha becerikli olması yatıyordu. İşte bu yüzden, benzer bir sorunla karşı karşıya kalan yöneticiler şu dört soruyu göz önünde bulundurmalılar: (1) Öfke duyulmasının sorumluluğu doğrudan bize mi ait? (2) Eylemsizliğimiz öfkenin artmasına yol açar mı? (3) Öfkeyi dindirmek için harekete geçmek paydaşlarımızla olan (kağıda dökülmemiş) anlaşmanın bir parçası mı? (4) Bir parçası olmasını istiyor muyuz?
Ancak ve ancak dört sorunun tamamına hayır yanıtı verdiyseniz harekete geçmekten imtina etmelisiniz. Nestlé için sadece ilk sorunun yanıtı “hayır”dı. Zira şirket, sorunun temelinde düzenlemelerdeki tutarsızlıkların yattığına inanıyordu. Ancak diğer üç soruya verilen yanıtlar şirketin harekete geçmek için çok geçerli sebepleri olduğunu gösteriyordu.
İkinci soruyu ele alalım. Kurşun zehirlenmesi çocuklar için büyük tehlike arz ediyor ve Nestlé’nin yanıtı sorunun çözüme ulaştırılmadığı anlamına geliyordu. Ancak başkalarının başına gelebilecek zararı görmezden gelmek öfkeye davetiye çıkarmaktır. Biyoetik uzmanlarının kurtarma kuralı bu konuda faydalı olabilir: Ahlaki içgüdüler bizi, suçumuz olsun veya olmasın, büyük ve yakın bir tehlike altında bulunanlara yardım etmeye iter. Sorumluluğumuz tehlikenin yakınlığıyla doğru orantılı olsa dahi bu geçerlidir. Örneğin, bir havuzda boğulmakta olan birine yardım etme dürtümüz aşamalı su basması nedeniyle geçim kaynağını yitirecek birine yardım etme dürtümüzden güçlüdür.
Üçüncü soruya gelince, zararın hafif ve uzak olduğu durumlarda (örneğin, MSG sorunu) dahi daha önceden kullanılmış ifadeler (örneğin, Maggi noodle’larını “sağlıklı” ürünler olarak tanımlamak) bir organizasyonun kendisinden kaynaklanmayan paydaş endişelerini de gidermeye zorlayabilir.
Dördüncü soru için, Harvard profesörü Fritz Roethlisberger’in tavsiyesine kulak verelim: Bir krizle karşı karşıya kaldığımızda çoğu kez gelecekle ilgili sağlam planlarımızı haksız biçimde değiştirdiği için üzülürüz. Peki ya bu kriz o hedefleri gerçekleştirebilmek adına bir fırsatsa? Krizin yolunuzdan sapmanıza neden olduğundan şikayet etmek yerine onu bir fırsat olarak ele alın ve yanıtınızı hedeflerinize dayanarak şekillendirin. Nestlé için bu, Maggi krizini kullanarak güvenliğe olan sarsılmaz bağlılığını teyit etmek anlamına gelebilirdi.
Harekete geçme zorunluluğunu tespit eden bir şirketin bir sonraki adımı gerektiğinden fazla yol almadığından emin olmaktır. Aksi takdirde organizasyonun ana misyonundan sapmasına ve hatta iflas etmesine yol açabilecek, gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentiler inşa edilebilir. Bu da bizi ikinci kavramımıza getiriyor.
Değişen beklentiler. İsveçli mobilya devi IKEA 2012 yılında ülke medyasının eleştiri oklarına hedef oldu. Ulusal gazetelerden birinde çıkan bir haber şirketin Suudi Arabistan’da evlere dağıttığı kataloglardan kadınların resimlerini kaldırdığını ortaya çıkarmıştı. Şirket ise Suudi kanunlarına uygun hareket ettiğini ve bunun uzun zamandır sürdürdüğü bir pratik olduğunu öne sürdü.
İsveç’te ve IKEA’nın toplam satışlarının yüzde 70’ini gerçekleştirdiği büyük Batı Avrupa pazarlarında hızlı bir şekilde müthiş bir tepki baş gösterdi. İsveçli bir bakan şöyle diyordu: “IKEA’nın, İsveç’in imajının ve değerlerinin önemli bir parçasını, hele de IKEA’nın ilke ve değerlerini anlamaya herkesten fazla ihtiyaç duyan bir ülkede, ortadan kaldırması çok büyük bir yanlış.” Bu sözler önemli bir gerçeğe işaret ediyordu: Şirket yıllardır kendisini İsveç kültürünün bir uzantısı olarak tanımlamıştı. Öyle ki, İskandinav kitsch esintileri taşıyan IKEA mağazalarını ziyaret ettiğinizde adeta İsveç’e yolculuk etmiş gibi oluyordunuz.
Bu stratejisi IKEA’nın yıllar boyunca ciddi kazanımlar elde etmesini sağladı ve şirket İsveç değerlerini onurlandırmayı sürdürdü. Şirket kendini 2000’li yılların başında henüz ESG moda olmamışken tedarik zincirinde adil çalışma koşulları sağlamaya ve sorumlu çevresel pratikleri hayata geçirmeye adadı. Daha 1990’lı yıllardaki reklamlarında eşcinsel çiftler yer alıyordu. Uzun süredir kendini İsveç ilericiliğinin harikulade bir örneği olarak konumlandıran bir şirketin Suudi Arabistan’daki kataloglarından kadın resimlerini çıkarmasına kimse akıl sır erdiremiyordu.
IKEA, Suudi pazarına 1980’lerin başında, kraliyet ailesi radikal İslamcıların ülke idaresini ele geçirme çabalarını bertaraf ettikten hemen sonra girdi. İran Şahı’nın fazla ‘Batılı’ olduğu için devrildiğini gören Suudi hükümdarlar daha sert bir yaklaşım sergileme yolunu seçtiler. Ancak aradan geçen 30 yılda Suudi Arabistan bambaşka bir ülkeye dönüşmüştü; öyle ki, Suudi medyası dahi IKEA’nın politikası karşısında şaşkına döndü. Bu sırada İskandinav kültürü daha da ilerici bir karaktere bürünmüştü ve beklentiler değişmişti.
Paydaşlarına açık veya örtük biçimde sözlerde bulunan bir organizasyonun bu tip değişimlerin olumsuz etkilerinden kaçınabilmesi adına baskı hisseden varlıklar için bir gerçeklik testi işlevi gören şu üç soruya sürekli kafa yorması gerekiyor: (1) Verdiğimiz sözü hakkıyla gerçekleştirebilmek için nasıl bir strateji izleyeceğiz? (2) Verdiğimiz sözün sınırları neler ve bunlar paydaşlara iletildi mi? (3) Verdiğimiz sözle ilgili değişen beklentilerle başa çıkabilmek adına nasıl bir strateji izleyeceğiz?
IKEA, marka kimliğiyle ilgili aldığı bir dizi kararla İsveç ve Batı dünyasının geri kalanındaki paydaşlarına İsveç değerlerini savunacağına dair ahlaki bir vaatte bulunmuştu. Şirket, verdiği sözün sınırlarının faaliyette bulunduğu ülkelerin kanunlarıyla çizildiğini düşünmüş olsa da bunu paydaşlarına etkili biçimde iletememişti. Ayrıca IKEA, İsveç’in değerleri daha da liberalleştikçe kendisinden beklentilerin de artacağı gerçeğine hazırlıksız yakalandı.
Londra Polisi de benzer bir sorunla karşılaştı. Bazı paydaşlar Dick’in Londra Polisi için “ırkçı bir kurum” ifadesini kullanmasının, teşkilatın toplumdaki ırksal eşitsizlik sorununun çözümünün bir parçası olma hedefine duyduğu bağlılığın güçlü bir işareti olacağını düşünüyorlardı. Yaşanan öfkenin tüm sorumluluğu Londra Polisi’ne ait değildi ancak organizasyonun soruna çare üretebilecek asimetrik becerileri mevcuttu. Fakat Dick tereddütteydi. Londra Polisi’nin kendi müdürünün bu yaftayı kabullenmesi siyasi bir depreme yol açacak ve bazı paydaşların beklentilerini karşılanması mümkün olmayan noktalara çekecekti. Bunun yanı sıra Londra emniyet müdürlüğü bünyesindeki birçok isim bu etiketin moral bozucu ve rencide edici olduğunu düşünüyordu. Dick, suç oranının artmakta olduğu bir dönemde toplu istifa ya da teşkilat içi protestolarla karşı karşıya kalma riskini alabilecek durumda değildi.
Bu örnekte de gördüğümüz üzere, çalışan hissiyatı bu tip açmazlara verilecek yanıtları değerlendirirken yararlanabilecek bir araçtır. Eğer güvendiğiniz çalışanlarınız (harici) paydaşların öfkesini dindirmek için gerekli adımları atmadığınızı ya da gereğinden fazlasını yaptığınızı düşünüyorlarsa yaklaşımınızı gözden geçirmenizde fayda vardır. Bu da tabii ki ideal koşullarda diğer paydaşları temsil eden çalışanlarınıza kendi görüş açılarını dile getirebilmelerini sağlayacak bir alan yaratmanın önemini ortaya koyuyor.
2000 ile 2020 yılları arasında Londra emniyetinde görevli, beyaz olmayan memur sayısı beş katına çıkmış olsa da bu oran hala kurum çalışanlarının sadece yüzde 15’iydi ki bu, Londra ortalaması olan yüzde 40’ın ciddi biçimde uzağındaydı. Londra Polisi, hizmet ettiği toplumu daha iyi temsil etmediği sürece “ırkçı kurum” yaftasından kurtulamayacaktı. İşte bu nedenle Dick, kurumun işe alım stratejisini gözden geçirmeyi önceliği haline getirdi ve polise en az güven duyan gruplardan yetenekleri işe aldı.
[DÖRDÜNCÜ AŞAMA]
Başkalarını Mobilize Etme Gücünüzün Farkına Varma
Öfkeye ne yanıt vereceğinizi belirledikten sonra sıra bunu nasıl yapacağınıza karar vermeye gelir. Bu iki aşamalı bir süreçtir. Önce başkalarını mobilize edebilmemizi sağlayan organizasyon dahili ve harici kaynaklarınızı tespit edin. Buna, gücün alansal haritalaması adını veriyoruz. Ardından gücünüzü uygularken nasıl evrileceği üzerinde durun. Buna da zamansal haritalama adını veriyoruz.
Alansal haritalama: Güç nereden geliyor? Gücü dört farklı gruba ayırmak yararlı olur.
→ Zorlayıcı güç başkalarının eylemlerini emirler aracılığıyla kontrol edebilmektir. Kaynağı hiyerarşik otoriteniz veya bireyleri işe alma, terfi ettirme ve kovma gibi sınırlı kaynakları kontrolünüz altında tutmanız olabilir. Bu, yönetimsel gücün en basit kaynağıdır ancak farklı organizasyonlarda değişkenlik gösterir: Ordu dışında, kamu kurumlarında görev yapan yöneticiler genellikle özel şirket yöneticilerine göre daha az zorlayıcı güce sahiptirler.
→ Mütekabil güç değiş tokuş kaynaklıdır. Bir yöneticinin yaptığı ödeme karşılığı bağımsız bir üstlenici üzerinde elde ettiği güç gibi tamamen etkileşimsel olabilir, ancak buna zorunlu değildir. Örneğin, gücün mütekabiliyet algısıyla birlikte arttığı sosyal ağlarda mutlak bir quid pro quo (karşılıklılık) beklentisi bulunmaz. Gücünüz değiş tokuş ilişkisine olan bağlılığınızla doğru orantılı olarak artar, zira uzun yıllar boyunca ve sayısız etkileşim sonucunda oluşturulmuş derin bağların insanları mobilize etme olasılığı daha fazladır.
→ Duygusal güç kişisel karizmaya dayanır. Temeli tıpkı mütekabil güçte olduğu gibi ilişkilerdir, ancak değiş tokuş beklentisi nadirdir. Ebeveynler ve çocukları veya aynı derin inançları paylaşan insanlar birbirlerine duygusal güç uygularlar.
→ Rasyonel güç amaç ve yöntemlerinizi akla uygun (mantıklı ve kanıtsal) biçimde açıklama becerisidir. Yöneticiler, bilgi sahibi akranlarının desteğini sağlamak adına sıklıkla rasyonel güce başvururlar.
Alansal haritalamadan nasıl yararlanılabileceğini görmek için 2020’de, Covid-19 pandemisinin hemen başında, bilim insanlarının virüsün kendisi ve nasıl kontrol altına alınabileceği hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmadıkları günlerde Oxford University Hospitals’ın (OUH) baş hekimi ve yöneticisi Meghana Pandit’in karşılaştığı zorlukları ele alalım.
İngiliz hükümeti OUH’ın da aralarında yer aldığı kamu hastanelerinde isteğe bağlı ameliyatların yapılmaya devam edileceğini duyurmuştu. Amaç pandeminin etkisini yitirdiği dönemde olası yığılmaların önüne geçmekti. Kişisel koruyucu ekipman noksanlığından endişe duyan bazı OUH cerrahları, bunun hayatlarını riske ettiğini öne sürerek hükümetin emrine uymayı reddettiler. Pandit’in bu kararı zorla uygulayıp, halihazırda duygu yüklü olan bir durumu daha da kötüleştirme riskini alıp almayacağına karar vermesi gerekiyordu.
Her ne kadar dünyanın en iyi hastaneleri arasında yer alsa da OUH yakın tarihinde inişli çıkışlı bir grafik çizmişti. 2018 yılında yanlış bir uzvun ameliyat edilmesi gibi asla yapılmaması gereken kritik medikal hatalardan oluşan sekiz “never event” (asla gerçekleşmemesi gereken olay) yaşanmıştı. Personel anketleri de birçok çalışanın kendi performansından memnun olmasına rağmen takım çalışmasının eksikliğinden şikayetçi olduğunu, yönetimin hata yapan çalışanlara yeteri kadar destek vermediğini düşündüklerini ve organizasyonun riskten kaçınmaya ve risk yönetimi süreçlerini önemsememeye meyilli olduğunu gösteriyordu. İngiliz Care Quality Commission’ın (Bakım Kalitesi Komisyonu) değerlendirmesinde OUH’ın “iyileştirmeye ihtiyaç duyduğu” belirtiliyordu.
OUH yönetim kurulu 2019’un başında o sırada İngiltere’de başka bir hastanede baş hekim/yönetici olarak çalışan Pandit’i göreve getirdi. Pandit o yıl hasta güvenlik ve memnuniyetini ön plana çıkaran, hatalardan ders alan ve yönetime güven duyulan bir OUH kültürü inşa etmeye odaklandı. İlk sonuçlar ümit vericiydi ancak pandemi patlak verip de cerrah direnişiyle karşı karşıya kaldığında daha yapacağı çok iş bulunuyordu.
Pandit’in ciddi bir zorlayıcı gücü vardı. OUH’da çalışabilme lisanslarıyla ilgili son karar mercii kendisiydi ve hükümetin isteğe bağlı ameliyatları devam ettirme kararını zorla uygulayabilirdi. Aynı zamanda elinde rasyonel güç de bulunuyordu: Tıbbi açıdan cerrahlarla akran olduğundan bu emrin neden doğru olduğunu ve hastanenin ulaşması beklenen Hipokratik ideallere uygunluğunu açıklayabilecek durumdaydı.
Ancak Pandit’in duygusal gücü yetersizdi. Etnik azınlıktan gelen bir kadın olduğundan, yaşlı erkeklerden oluşan Oxford doktorlar ağının dışında kalıyordu. Bir başka deyişle, karizmasıyla onları etkisi altına alması pek olası değildi. Aynı zamanda değiş tokuşa dayalı mütekabil gücü de yoktu; kamusal bir kurum olan OUH, maaş ve primlerini kendisi belirleme yetkisine sahip değildi. Bu rakamlar, ulusal ödeme ölçekleri kullanılarak hesaplanıyordu. Pandit her ne kadar hayata geçirdiği kültürel değişim inisiyatifiyle ilişkiye dayalı mütekabil güç toplamaya başlamıştıysa da, bu girişimi yeni yeni kök salıyordu.
Önündeki sınırlı sayıda seçeneğe rağmen Pandit, cerrahların endişelerine kulak vermeye ve emri uygulamamaya karar verdi. Çerçevenin dördüncü aşamasının bir sonraki adımı bu tercihin sebeplerini anlamamıza yardımcı olacak.
Zamansal haritalama: Güç nasıl evrilir? Pandit emri uygulasaydı yakın geçmişte elde ettiği sınırlı mütekabil gücü kaybetme riskine girecek ve ileride gücünü artırma şansı yok denecek kadar azalacaktı. Onun hayata geçirdiği kültürel değişim çalışanların yönetime güven duymalarına dayalıydı ve bu yüzden ciddi tıbbi belirsizliklerin yaşandığı bir dönemde onların endişelerini görmezden gelmenin kimseye faydası olmayacaktı. Aslına bakarsak Pandit, uzun vadeli kazanım (sıfır “never-event” yaşanan bir hastane) karşılığında kısa vadeli riskler (hükümetin öfkesini çekmek ve isyankar çalışanları cesaretlendirmek) alıyordu.
Aynı zamanda zorlayıcı gücünü, gerçekten ihtiyacı olduğu anda kullanabilmek için saklamak istiyordu. 2020’nin Mart’ında kimse pandeminin ne kadar süreceğini, ne kadar şiddetli seyredeceğini ve ne gibi komuta kararları alınmasını zorunlu kılacağını bilmiyordu. Bu yüzden zorlayıcı gücünü bu kadar erken kullanmak ileride çok pahalıya patlayabilirdi.
Gücünüzün evrimini haritalarken, gücün üç temel uygulama biçimini göz önünde bulundurun: organizasyonel kültür üzerinden üstü kapalı biçimde; gündem kontrolü üzerinden dolaylı biçimde ve doğrudan etkileşim üzerinden (etkileşime giren siz ya da sizin adınıza hareket eden biri olabilir) aleni biçimde. Genelde ilk yaklaşım tercih edilir zira paylaşılan değerlerin alınan sonuçlar üzerinde etkili olduğu durumlar gücünüzü artırırken diğer iki seçenek gücünüzün azalmasına yol açabilir. Ancak üç yöntemin her birinin uygulanabilirliğini göz önünde bulundurmak karar alma sürecinde faydalı olacaktır.
Şayet Pandit kültürel değişim girişiminde daha fazla yol kat etmiş olsaydı, cerrahlar yönetimin onlar adına doğru adımlar atacağından emin olurlardı ve isyan tehdidinde bulunmayabilirlerdi. Ancak bir krizin ne zaman patlak vereceği bizim kontrolümüzde değildir. Pandit de bu yüzden farklı bir yaklaşım arayışına girdi. Bir sonraki bariz seçenek gündemi kontrol etmekti. 2020 Mart’ında Pandit’in önündeki tek sorun cerrahların kaygıları değildi. Yapılması gereken işler arasında Covid-19 için karantina koğuşları açmak, sınırlı sayıdaki solunum cihazı ve yoğun bakım ünitesi yataklarının yeni hastaların hangilerine öncelikle verileceği konusunda sağlık personelini eğitmek, yine kısıtlı sayıdaki koruyucu ekipmana ve Covid-19 test kitlerine hangi departmanların erişimi olacağına karar vermek ve hasta sayısında yaşanması beklenen patlamayla baş edebilecek dinçlikte bir ekibin daima hastanede bulunduğundan emin olmak için yeni izin politikaları belirlemek vardı. Cerrahların endişeleri yerine bu konulara öncelik vererek onlara üstü kapalı bir mesaj iletebilirdi. Ancak Pandit gündeme bu şekilde müdahale etmenin kendisine duyulan güvenin sarsılmasına yol açacağından korkuyordu.
Nihayetinde Pandit doğrudan etkileşimde karar kıldı. Ancak zorlayıcı gücünü saklamak istediği ve sınırlı mütekabil gücü olduğu için söz konusu durumla nasıl başa çıkacakları konusunda cerrahların tavsiyelerine başvurmaya karar verdi. İşin aslı, zorlayıcı gücünü onlara devrediyor, cerrahlarına adeta vekalet veriyordu. Girdiği riske ise değdi. Güç açısından bakıldığında kendi endişelerinin okyanusta sadece bir damla olduğunu fark eden cerrahlar geri adım attılar. Pandit’in aldığı kararda Roethlisberger’in tavsiyesinin nasıl hayata geçirildiğini görebiliyoruz. Mevcut krize çözüm yaratabilmek adına kurumu, kültüründe güvenin daha önemli yer tuttuğu bir geleceğe taşıdı.
[BEŞİNCİ AŞAMA]
Yılmazlığı Yenilemek
Burada sunduğum çerçeveyi uygulamanın zorlu bir süreç olduğu doğru. Organizasyonel ve bireysel yılmazlığı yenilemenin bu çerçevenin birer parçası olmasının nedeni de bu. Burada “yılmazlık” kavramını negatif şoklardan sonra iyileşme anlamında kullanıyorum. Yılmazlığın önemli bileşenlerinden biri de risk ve riskle alakalı başarısızlıklar söz konusu olduğunda zeki hamleler yapabilme kapasitesidir.
Organizasyonel yılmazlık. Bunun kaynağında karar alma sorumluluğunu işin asıl yapıldığı yerdeki gerçeklere hakim ve liyakat sahibi delegeler arasında bölüştürmek yatar. Bu da ekonomistlerin “ilişkisel sözleşmeler” adını verdikleri, yöneticiler ile çalışanlar arasında, her iki tarafın kendi kararları ve diğerlerinin kararlarına verecekleri tepkilere rehberlik edecek değerler hakkında ifadeye dökülmemiş bir mutabakat olmasını gerektirir. Toyota ve özellikle de fabrikalarında kullanılan andon ipi bu konuda çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Montaj hattında görevli çalışanlar olası bir sistemik üretim hatası fark ettiklerinde, maliyeti çok yüksek olmasına rağmen ipi çekip tüm süreci durdurmaya teşvik ediliyorlar.
İpin hangi koşullarda çekileceğine dair açıkça ifade edilmiş kurallar mevcut değil. Zaten bu tip kuralları tespit etmek mümkün olsa ipe gerek kalmaz ve düşük maliyetle güvenilirlik sağlamak bu kadar zor olmazdı. Ancak hat çalışanları ve yöneticiler arasında, işçilerin ipi gereksiz yere veya gayriciddi biçimde çekmeyeceklerine ve yöneticilerin de onları ipi hatalı olarak çektiklerinde (ya da çekmediklerinde) cezalandırmayacaklarına dair ifadeye dökülmemiş bir mutabakat bulunuyor. Başka otomotiv şirketleri yıllardır Toyota’nın sistemini kopyalamaya çalışıyor ancak gerekli ilişkisel anlaşmayı hayata geçiremedikleri için başarısız oluyorlar.
Bir organizasyonun yılmazlığını etkileyen faktörlerden biri de yöneticilerinin bugünün sorunlarını çözme ve yarını daha iyi yönetebilmek için plan yapma arasındaki gerilimle ne kadar etkili biçimde başa çıkabildikleridir. Pandit, içinde muhtemel cerrah isyanının da yer aldığı yapılacaklar listesinde önceliği kültürel değişime verdi. Peki ilgilenmesi gereken onca somut sorun varken neden soyut bir konuya odaklanmayı tercih etti?
Liderlik uzmanı Stephen Covey bu soruyu şöyle yanıtlıyor: Yöneticiler sıklıkla acil olan ile önemli olanı karıştırıyorlar. Özellikle de bir kriz esnasında bir yöneticinin “acil” olarak çözmesi gereken birçok sorun bulunur ve bunlara odaklanmak tüm enerji ve zamanını alabilir. Ancak yöneticiler yangın söndürmeye daha fazla zaman ayırdıkça yangın önlemeye daha az odaklanıyorlar ve bu da gelecekte söndürmeleri gereken yangınların sayısının artmasına yol açıyor.
Pandit 2020 Mart’ında kültürel değişime öncelik vermemiş olsaydı, ne kadar süreceği belirsiz olan pandemi sırasında verilmesi gereken sınırsız acil kararla başa çıkabilecek kapasiteye sahip olmayacaktı. İşte bu sebeple hasta güvenliği, yönetime güven ve akıllı risk yönetimine dayalı bir kültür inşa etmeye devam etme kararı aldı. Burada amaç acil durumlara yanıt vermeyi bırakmak değil, bu tip durumların çoğuna güvenilir ve liyakat sahibi delegelerin yanıt verebileceklerinden emin olmaktı.
Bireysel yılmazlık. Çerçevenin en zorlu unsuru bu olabilir. Yöneticiler, bireysel dayanıklılıkları olmadığı şeklinde algılanabileceği korkusuyla bu konu hakkında konuşmaktan kaçınıyorlar. Burada farklı literatürlerden içgörüleri üç başlık altında topladım.
→ İyimserlikle yılmazlığı birbirine karıştırmayın. Pozitif bir düşünce yapısı bireysel yılmazlığın bileşenlerinden biridir, ancak özellikle de öfke çağında yöneticilik yaparken, bu iyimserlik ile içinde bulunduğunuz durumun sürekli değerlendirilmesi arasında bir denge sağlanmalı ve bu sayede strateji ve taktiklerin yeniden ayarlanmasına olanak tanınmalıdır. Danışman ve yazar Jim Collins, liderlerin aynı anda hem mutlak zafer kazanacaklarına dair sarsılmaz bir inanca hem de zorlu gerçekleri tespit edip onlarla yüzleşecek öz disipline sahip olmaları gerektiğini vurgulayarak iyimserlik ve yılmazlık arasındaki farka dikkat çekiyor.
→ Öğrenilmiş çaresizlikten sakının. Sıklıkla zorluklarla ilgili doğru olmayan hikayeler yaratırız. İşten kovulmak, öz değerimiz üzerinde negatif etkisi olan travmatik bir süreçtir. Bu yüzden kendini daha sonra başka bir zorlu iş ortamında bulan birisi önceki işinden çıkarılmasının nedeninin kişisel başarısızlığı ve zorluklarla başa çıkmada sıkıntı yaşaması olduğunu düşünmeye başlayabilir. Bu öğrenilmiş çaresizliği aşmanın yolu senaryolarımızda mantıksal hataların bulunduğunu görmekten geçer ki bu da genelde uzmanların aktif-yapıcı ilişkiler adını verdikleri harici destek mekanizmalarının varlığını gerektirir. Örneğin, Cressida Dick güvendiği arkadaşlarından oluşan bir topluluğun varlığını zaruri görüyor.
→ Kendinizi soyutlamaya çalışın. Antik Stoacı filozof Epiktetos’a göre, “Hayattaki ana görevimiz şudur: Kontrolümüz dışında kalan harici sorunlar ile kontrolümüz altındaki tercihlerle ilgili olan sorunları tespit edip, birbirlerinden net bir şekilde ayırmak.” Beni bu düşünce yapısına çeken şey bazı vaka çalışmalarımda karşıma çıkan baş kahramanlar oldu. Öfke çağında başarılı olan yöneticilerin çoğu Stoacı yaklaşımlar sergiliyordu. Bu yaklaşım sıklıkla yanlış anlaşılıyor ve acı veya zevk karşısında duygusuz kalmayı desteklediği varsayılıyor. Halbuki Stoacıların amacı duyguları reddetmek değil, patolojik olanlarından uzak durmaktır.
20’nci yüzyılın, önde gelen filozoflarından Karl Popper, bilimin dünya hakkındaki teorilerimizi yanlışlayarak ilerlediğini öne sürüyordu. Bu da aralıksız olarak eleştirel bir sürecin işlediği anlamına geliyordu. İşin ironik tarafı Popper’ın, Adam Gopnik’in ifadesiyle, “hiçbir eleştiriye açık olmaması”yla tanınmasıydı. Gopnik bu uyumsuzluk hakkında şunları söylüyordu: “Mesele ideallerimize uygun yaşamamamız değil yaşayamamamız, zira ideallerimiz tam da yaşamın bir parçası olarak tanımlayamadığımız parçamızı teşkil ediyorlar.”
Ben de her gün burada sunduğum çerçeveyi hayata geçirmeyi hedefliyorum ancak bu konuda her zaman başarılı olduğumu söyleyemem. Umarım bu itirafım kutuplaşmış ve belirsizliğin hakim olduğu bir dünyanın üstesinden gelmeye çalışan yönetici arkadaşlarıma huzur ve cesaret verir.
KARTHLK RAMANNA, Oxford University, Blavatnik School of Government’ta işletme ve kamu politikası profesörüdür. 2022 McKinsey Ödülü’ne layık görülen “İklim Değişikliği için Hesap Tutabilmek” (HBR Türkiye, Kasım 2021) başlıklı makalenin (Robert S. Kaplan ile birlikte) eş yazarıdır.
HBR
İlginizi Çekebilir
ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA
Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık?
Yayınlanma:
6 saat önce|
22/07/2026Yazan:
BankaVitrini
ABD borsaları teknoloji hisseleri öncülüğünde yaşanan güçlü toparlanmanın yardımıyla geceyi yükselişle tamamladı. En büyük 500 şirketin işlem gördüğü S&P 500 endeksi %1’e yakın yükselerek üç günlük düşüş serisini sonlandırırken, toparlanmaya özellikle yarı iletken hisseleri öncülük etti. Nasdaq Bileşik endeksinin %1,3 yükselmesinin ardından iyimser havanın Pasifik’in diğer ucuna da yansıdığını görüyoruz. Asya’da bu sabah alımlar hız kazanırken, çip üreticilerinin ağırlıkta olduğu Güney Kore KOSPI endeksi %5 yükseldi. Japonya’da gösterge endeks Tokyo borsası %2 prim yaparken, Güney Kore’nin temmuz ayının ilk bölümünde yarı iletken ihracatının yaklaşık üç katına çıkması ve Tayvan’dan gelen güçlü sipariş verileri, yapay zekâ temalı teknoloji hisselerine yönelik iyimserliği yeniden canlandırdı.
Jeopolitik cephede ise Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de Suudi petrol tankerlerini hedef alabileceği yönündeki tehditleri nedeniyle Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı 92 dolar seviyesine yükselirken, piyasalarda belirgin bir riskten kaçış eğilimi de görülmedi. Yatırımcılar dikkati yeniden şirket bilançolarına çevirirken, bugün açıklanacak Alphabet ve Tesla sonuçları, yapay zekâ yatırımlarının şirket kârlılığına etkisi açısından yakından takip edilecektir. Diğer taraftan dolar değer kazanırken, sepet kur DXY 101,20 seviyesine varan bir yükseliş kaydetti. İngiltere’nin yeni başbakanı ve Hazine Bakanı şimdilik yeterli heyecan yaratamazken, birkaç gün önce 1,3560 seviyesine yükselen GBPUSD paritesi 1,3370 seviyelerine geri çekildi.
Piyasaların kılavuzu konumunda ABD 10 yıllık tahvil faizi %4,63 seviyesine gelerek son iki ayın en yüksek seviyesini test ederken, gelecek hafta gerçekleştirilecek olağan Fed toplantısı öncesinde faizlerin sabit bırakılması ana beklenti olmayı sürdürüyor. Fed faiz vadeli kontratları yıl sonuna kadar toplam 38 baz puanlık ilave sıkılaşma ihtimalini fiyatlamaya devam ederken, Ekim toplantısında artırım ihtimali %77 seviyesinde fiyatlandırılıyor. Faiz getirisi olmayan kıymetli metaller, Fed’in yeni başkanının isminin telaffuz edildiği 29 Ocak’tan bu yana (yaklaşık beş aydır) neredeyse her fırsatta satış baskısıyla karşı karşıya kaldı. Son günlerde ise yeniden hayat belirtisi göstermeye başladı. Yükselişin fitilini büyük önem verdiğimiz 54 dolar seviyesinin test edilmesiyle ateşleyen gümüş bu sabah 60 dolar seviyesini test ederken, benzer bir şekilde altının da ons fiyatı 4,140 dolar seviyesine dayanarak teknik mânâda düşüş serisini sonlandırdı. Dün gümüşte açtığımız ilk kademe uzun pozisyonumuza bugün altını da ekleyeceğiz. Unutmayın, bir enstrüman sadece yükselirken alınır! Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin bu sabah 66 bin dolar seviyesinin üzerine yerleşti.
Büyük resimde ise, piyasaların Orta Doğu’da tırmanan jeopolitik riskleri tamamen göz ardı etmese de, odağını yeniden teknoloji şirketlerinin bilançolarına ve yapay zekâ temasına çevirdiğini görüyoruz. Bu minvalde petrol fiyatları son altı haftanın zirvesini test etse de, risk iştahının bozulmadığı ve yukarıda da görüleceği üzere, kıymetli metallerin daha fazla satış baskısıyla karşı karşıya kalmadığını görüyoruz. Ya da ekonomi ile jeopolitikanın yavaş yavaş ayrışmaya başladığın altını çizmemiz gerekiyor. Haber akışında, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun diplomatik çözüm arayışını sürdürmeye hazır olduklarına dair mesaj verirken, buna karşın sahadaki gerilim tırmanmaya devam ediyor. Yemen’deki Husiler, uluslararası denizcilik şirketlerine gönderdikleri resmî uyarıda Suudi Arabistan limanlarına yükleme veya boşaltma yapan gemilerin hedef alınabileceğini bildirirken, bu uyarının ardından Asya’ya petrol taşıyan üç Suudi tanker rotasını değiştirdi.
İran’ın Hürmüz Boğazı’na yönelik tehditleriyle birlikte Kızıldeniz’de de risklerin artması, küresel enerji arzı açısından iki kritik deniz geçidini aynı anda baskı altına aldı. Enerji arzına ilişkin riskler ön planda kalsa da, piyasalar bir yandan diplomatik girişimlerden gelebilecek ateşkes sinyallerini, diğer yandan enerji arzını sekteye uğratabilecek somut gelişmeleri yakından takip etmeyi sürdürüyor. Diplomasi kapısı tamamen kapanmış görünmese de çatışmanın maliyeti ve ekonomik etkilerinin de giderek büyüdüğünü görüyoruz. Pentagon, İran savaşının ABD’ye bugüne kadar 37,5 milyar dolara mal olduğunu açıklarken, ek bütçe talebi Washington’da yaklaşan ara seçimler öncesinde siyasî tartışmaları da beraberinde getirdi. Savaş karşıtı sesler her geçen gün yükseliyor. Başkan Trump savaşta hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin sayısının on sekize yükseldiğini açıkladı.
Türkiye cephesinde ise ismi büyük yabancı kurumlardan birinin dün USDTRY kuru ile ilgili kaleme aldığı rapor gündemi oldukça meşgul etti. Goldman Sachs, TCMB’nin önümüzdeki dönemde döviz kurunda daha fazla değer kaybına izin verebileceği ve yıl sonuna kadar %20’lerin ortasında bir yükseliş yaşanabileceği öngördü. Açıkçası raporun mevcut beklentilere kıyasla hangi yeni bilgiyi sunduğunu görmekte zorlandık. Uzun bir süredir bizim de sene sonu için kur beklentimiz yaklaşık 52,00 seviyesinde bulunuyor. Bu da zaten sene başına göre bakılırsa (43,00 – 52,00) yaklaşık %20 düzeyinde bir yükselişe işaret ediyor. Dolayısıyla Goldman’ın raporu, mevcut beklentilerden belirgin şekilde ayrışan yeni bir hikâye sunmaktan ziyade, piyasada zaten konuşulan temel senaryoyu teyit ediyor. Kaldı ki, yabancı kurum raporlarının zaman içinde değişen ekonomik ve jeopolitik gelişmelere bağlı olarak sık sık revize edildiğini de geçmişte defalarca gördük!
Yabancı bir kurumda uzun bir süre çalışan biri olarak bu raporları da nasıl yazdıklarını yakından bilsem de, ayrı bir tartışma konusu olduğundan bu noktaya hiç değinmeyeceğim. Dün Türk mali piyasaları günü limoni bir şekilde tamamladı. Ana endeks %0,7 gerilerken, bankacılık hisseleri %0,8 oranında düştü. XBANK’ın son 20 günde neredeyse %20 gerilediğinin altını çizmek gerekiyor. USDTRY kuru kamunun kontrolünde 47,20 seviyelerine gelirken, 5 yıl vadeli CDS risk primi 240 baz puanla son altı haftanın en yüksek seviyesine geldi. Petrol fiyatlarının seyri, net enerji ithalatçısı olan Türkiye’nin cari açık ve enflasyonla savaşını pekâlâ desteklemiyor. Her ne kadar manşete bakarak petrol fiyatlarının 92 dolar seviyesine gelerek son altı haftanın zirvesini test ettiğini söylerken, rafineri fiyatlarındaki yüksek seyrin daha da belirgin bir hâl aldığını ve arz sorunlarının başta motorin olmak üzere rafineri ürünlerini ciddi şekilde olumsuz etkilediğini not etmek gerekiyor. Bu minvalde, iki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi de tıpkı petrol fiyatları gibi %41,81 seviyesine yükselerek son altı haftanın zirvesini test etti.
Türkiye cephesinde dün siyasi gelişmeler de ön plana çıktı. CHP’den ayrılan Özgür Özel, bugün yeni partisini kuracağını açıklarken, çok sayıda milletvekilinin yeni oluşuma katılabileceği beklentisi siyasi gündemin ilk sırasına yerleşti. Mali piyasaların gündeminde ise bugün İngiltere’de enflasyon rakamları, Türkiye’de ise kapasite kullanım oranı ile reel kesim güven endeksi takip edilebilir.
Altın
Emre Değirmencioğlu
ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA
Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında
Yayınlanma:
1 gün önce|
21/07/2026Yazan:
BankaVitrini
Dün KKTC Mali piyasaları 20 Temmuz Özgürlük ve Barış Bayramı nedeniyle kapalı konumdaydı. Bayramımız öncelikle kutlu olsun. Kıbrıs’ta son günlerde hareketli seyir dikkat çekiyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 27-29 Temmuz tarihlerinde dayı ziyaret etmesi bekleniyor. İki liderle ayrı görüşmelerin ardından üçlü zirve gerçekleştirilecek. BM, taraflar arasında diyaloğu yeniden canlandırmayı ve ağustos sonu veya eylül ayında yeni bir gayriresmî 5+1 toplantısı için ortak zemin oluşturmayı amaçlıyor. Sürecin seyrinin, Kıbrıs meselesinde önümüzdeki dönemin diplomatik takvimi açısından belirleyici olacağını düşünüyoruz.
Öte yandan, KKTC-Türkiye arasında doğalgaz hattı için ilk imzalar atıldı. İmzalanan mutabakat zaptı kapsamında Türkiye’den deniz altı boru hattıyla KKTC’ye doğalgaz ulaştırılması hedefleniyor. Projenin hayata geçmesiyle enerji arz güvenliğinin güçlenmesi, elektrik üretim maliyetlerinin düşmesi ve sanayi ile turizm sektörünün rekabet gücünün artması amaçlanıyor. Rum basınında projenin geniş yankı bulduğunu görüyoruz. NATO Zirvesi’nde Türkiye’nin gövde gösterisinin ardından, bazı yorumlarda, su ve elektrik projelerinin ardından doğalgaz hattının da tamamlanmasıyla KKTC’nin enerji alanında ciddi bir avantaj elde edebileceği, mevcut eğilimin sürmesi halinde Güney Kıbrıs’ın gelecekte KKTC’den daha ucuz elektrik temin etmek zorunda kalabileceği değerlendirmelerine yer verildi.
Büyük resme baktığımızda ise Avrupa’nın Rus gazına alternatif arayışı devam ederken, Doğu Akdeniz kaynaklarının KKTC üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa pazarına ulaştırılması, mesafe ve maliyet açısından en rasyonel güzergâhlardan biri olacağı enerji uzmanları tarafından değerlendiriliyor. Ancak bölgedeki jeopolitik dengeler ve siyasi anlaşmazlıklar, ekonomik açıdan en verimli görülen bu rotanın hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engel olmayı sürdürüyor. Bu sürecin, KKTC’nin uluslararası alandaki k gündemin merkezinde onumuna da olumlu katkı sağlamasını temenni ediyoruz.
Küresel mali piyasaların gündeminde ise ABD-İran savaşının gündemin merkezinde yer tutmaya devam ediyor. ABD ordusunun Mart ayından bu yana ilk kez can kaybı yaşaması ardından jeopolitik riskler yeniden tırmanırken, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerine yönelik saldırılar ve bölgedeki enerji altyapısını hedef alan gelişmeler, arz güvenliğine ilişkin endişeleri yeniden artırdı. Tansiyonun barometresi konumunda Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün gün içinde 91 doların üzerine yükselse de, diplomatik temasların yeniden başlayabileceği beklentisiyle kazanımlarının önemli bir bölümünü geri verdi.
Petrol fiyatlarındaki yükselişe rağmen küresel risk iştahında belirgin bir bozulma yaşanmaması dikkat çekiyor. Cuma günü teknik açıdan önemli gördüğümüz 100,50 seviyesini bir kez daha test eden dolar endeksi (DXY), buradan gelen tepki alımlarıyla 100,90 seviyesine toparlandı. Enerji fiyatlarındaki yükselişin enflasyon endişelerini yeniden gündeme taşımasıyla, piyasaların para politikası beklentileri açısından yakından izlediği ABD 2 yıllık tahvil getirisi de hafif yükselerek %4,20 seviyesine çıktı. Vadeli kontratlar yıl sonuna kadar toplam 33 baz puanlık faiz artışını fiyatlarken, ekim toplantısında faiz artırımı olasılığı %71 seviyesinde bulunuyor.
Faiz getirisi olmayan kıymetli metallerde ise altının ons fiyatı 4,040 dolar seviyesine yükselirken, gümüşün ise geçen hafta büyük bir önemle takip ettiğimiz 54 dolar seviyelerini test ederek toparlanmaya başladığını görüyoruz. Gümüşte son günlerde fiyatın gerilemesine rağmen teknik analizde sıklıkta rastladığımız güç göstergesi olan RSI göstergesinin gerilememesi, hatta yükselmesi, dibin test edilmiş olabileceğine işaret ediyor. Teknik mânâda aşağıdaki grafikten de görülebileceği üzere bu sabah 58 dolar seviyesine yaklaşan gümüşte, eğer beklenmedik olumsuz bir gelişme olmazsa yukarı yönlü isteğin artmaya başlayacağını düşünüyoruz. Böyle bir durumda yukarıda ilk seviye olarak 63 doları hedefleyeceğiz. Bugün kademeli olarak uzun pozisyona geçmek için hazırlıklara başlayacağız.
Gümüşte yukarı yönlü hareketlilik dikkatimizi çekmeye devam ederken, altın tarafında da benzer bir hareketten söz etmek adına yukarıda 4,100 dolar seviyesinin üzerinde kapanış görmek isteyeceğiz. Aşağıdaki grafikten de görüleceği üzere, Bloomberg Emtia Endeksinin genelinde yeniden yükseliş isteğinin tırmandığını görüyoruz. Öte yandan, dört haftadır yükseliş isteği sergileyen lâkin bir türlü 65 bin dolar seviyesinin üzerine yerleşemeyen Bitcoin bu sabah 65,500 dolar seviyelerine kadar gelerek kıymetli metallerdeki yükselişe eşlik ettiğinin altını çizmek isteriz.
Yemen’deki İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’a deniz ablukası ilan etmesi, ABD-İran savaşının Kızıldeniz’e yayılma riskini artırdı. Henüz Bab el-Mendep Boğazı’nın tamamen kapandığına dair bir bilgi bulunmazken, olası saldırılar veya sevkiyatların aksaması, Hürmüz Boğazı’ndaki kayıplara ek olarak küresel petrol arzı, navlun ve sigorta maliyetleri üzerinde baskı yaratabileceğini düşünüyoruz. Buna karşılık İran ile ABD arasında ateşkes arayışlarının sürmesi, petrol fiyatlarındaki ilk yükselişin sınırlı kalmasını sağladı. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün gün boyu 86-91 dolar geniş bandında hareket ettikten bu sabah 88 dolar seviyelerinde dengelendiğini görüyoruz.
ABD borsaları dün geceyi yatay tamamlarken, yeni gün başlangıcında, Pasifik’in diğer ucunda iyimser bir seyir görüyoruz. Orta Doğu’da ateşkes için yürütülen arabuluculuk girişimlerinin yanı sıra petrol fiyatlarını bir aylık zirveden aşağı gevşemesiyle gösterge endeks Tokyo borsası %2,5 yükselirken, gözlerin üzerine çevrili olduğu ve dün %4,5 gerileyen Güney Kore borsası KOSPI bu sabah %4,5 yükseliş kaydetti. ABD borsalarının da vadeli işlemlerinde yükseliş isteği göze çarparken, Nasdaq vadelisinde %1 yükseliş dikkat çekiyor.
Jeopolitik riskler ve petrol fiyatlarındaki oynaklık yakından takip edilirken, piyasaların odağı ikinci çeyrek bilanço sezonuna çevrilmiş durumda. Bu hafta Alphabet, Tesla, Intel ve IBM başta olmak üzere teknoloji devlerinin açıklayacağı finansal sonuçlar, yıl boyunca yapay zekâ temasıyla yükselen piyasaların yönü açısından kritik önemle takip edilecektir. Alphabet’in yeni yapay zekâ çipleri geliştirdiğine yönelik haber akışı teknoloji sektörüne alım getirdi. Ancak beklentilerin oldukça yükseldiği mevcut ortamda, şirketlerin yalnızca kârlılık rakamları değil, gelecek döneme ilişkin verecekleri mesajlar da piyasalarda belirleyici olacaktır.
Avrupa siyasetinde ise İngiltere’de yeni dönem resmen başladı. İşçi Partisi lideri Keir Starmer’ın görevden ayrılmasının ardından başbakanlık koltuğuna oturan Manchester eski Belediye Başkanı Andy Burnham, son 10 yılda yedinci başbakan oldu. Siyasî istikrarsızlığa son verme sözü veren Burnham, 40 yılın en büyük değişimini hedefleyen yeni bir siyasi ve ekonomik model hazırlayacağını açıkladı. İlk aşamada hayat pahalılığı, konut sorunu ve zayıf ekonomik büyümeye odaklanacağını söylerken, piyasa fiyatlamasına bakarsak GBPUSD paritesi 3 gündür gerileyerek 1,3430 seviyelerine geri çekildi. İngiltere borsası FTSE100 de benzer bir şekilde günü %0,7 oranında düşüşle tamamladı. Bu arada dün gece saatlerinde, daha önce 2002-2007 yılları arasında Hazine’de görev yapan Savunma eski Bakanı John Healey’i maliye bakanı olarak atadı. Healey, yatırımcılar ve parlamenterler tarafından deneyimli ve güven veren bir isim olarak karşılandığını haber akışında okuyoruz. Bugün İngiltere piyasalarının Healey atamasını nasıl fiyatlayacağını takip edeceğiz.
TCMB, Piyasa Katılımcıları Anketi’nin Temmuz ayı sonuçlarına göre, sene sonu TÜFE beklentisi ve on iki ay sonrasına ilişkin beklenti hemen hemen önemli bir değişim göstermeden sırasıyla %29,21 ve %23,95 oldu. Sene sonu USDTRY kuru beklentisi 51,55 olurken, sene sonuna kadar katılımcılar TCMB’den 230 baz puan faiz indirimi beklerken (%37’den %34,70), Perşembe günü sonuçlanacak olağan PPK toplantısında ise faizlerin sabit tutulacağı tahmin ediliyor (bakınız grafik).
Türk mali piyasaları geçen hafta tahterevalli misali inişli çıkışlı bir seyir izlemişti. Küresel arenada cereyan eden olumsuzluklar ve iç siyasette artan endişeler ön plana çıkarken, NATO Zirvesi ardından yeşeren ABD yaptırımlarının kalkacağı beklentisi, S-400 ve F-35 meseleleri ön planda kalmaya devam etti. Dün BIST100 ana endeksi günü %0,7 oranında artışla tamamlarken, bankacılık endeksi %1,6 geriledi. USDTRY kuru kamunun kontrolünde 47,20 seviyelerine gelirken, yurt içi yerleşiklerin TL ilgisinin devam ettiğini görüyoruz. TCMB’nin Cuma valörlü işlemlerde 38 milyar dolar seviyesine yükselen net yabancı para pozisyonu, pazartesi valörlü işlemlerde -hafta sonu riski- 33,7 milyar dolar seviyesine geriledi. Altın fiyatlarının derleme etkisiyle rezervler üzerinde olumsuz etki doğurması, net pozisyon üzerinde baskı kuruyor. CDS risk primi uzun bir aradan sonra 220-230 baz puan seviyelerini terk ederek 240 baz puana yükseldi.
23. FIFA Dünya Kupası’nın finalinde İspanya, uzatma dakikalarında bulduğu golle Arjantin’i 1-0 mağlup ederek tarihindeki ikinci Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandı. Maç boyunca oyunun kontrolünü elinde tutan İspanya, üstün futbolunu son bölümde skora yansıtmayı başarırken, bu zaferle şampiyonluk sayısını ikiye çıkararak Fransa ve Uruguay’ı yakaladı. Arjantin ise üç şampiyonlukta kaldı. Böylece Dünya Kupası tarihindeki denge de Avrupa lehine biraz daha bozuldu. Avrupa ülkeleri toplam 13, Güney Amerika temsilcileri ise 10 şampiyonluğa ulaştı. Turnuvanın ardından Paraguay ve Arjantin eleştirilen odağına yerleşti.
TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi
TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi – USDTRY ve TÜFE
Gümüş
Bloomberg Emtia Endeksi
Emre Değirmencioğlu
GÜNCEL
Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek
Yayınlanma:
1 gün önce|
21/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İSO 500 Verileri Alarm Veriyor: Finansman Yükü Hafiflese de Sanayicinin Omuzundaki Baskı Sürüyor
İSO 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2025 verileri, Türkiye sanayisinin yüksek faiz ve sıkı para politikasının etkilerini hissetmeye devam ettiğini açık şekilde ortaya koyuyor. Finansman maliyetlerinde 2024 yılına kıyasla sınırlı bir iyileşme görülse de, şirket bilançoları üzerindeki baskı hâlâ tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde seyrediyor.
Hatırlanacağı üzere, 2024 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yalnızca %16 artmasına rağmen, faaliyet kârı %31,6 gerilemiş, bunun sonucunda finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %56,9’dan %96,6’ya yükselerek tarihi zirvelerden birine ulaşmıştı. Başka bir ifadeyle, sanayi şirketleri faaliyetlerinden elde ettikleri kârın neredeyse tamamını finansman giderlerine ayırmak zorunda kalmıştı.
2025 yılı verileri ise bu baskının kısmen hafiflediğini ancak sorunun henüz çözülemediğini gösteriyor.
Net satışlar 2025 yılında %27 artış gösterirken, finansman giderleri %38,1 gibi daha yüksek bir oranla artarak 854,7 milyar TL’ye ulaştı. Böylece finansman giderlerinin net satışlar içindeki payı %6’dan %6,6’ya yükseldi. Bu tablo, satış gelirleri artsa bile finansman maliyetlerinin daha hızlı büyüdüğünü ve şirketlerin önemli bir bölümünün büyüme performansını kredi maliyetleri nedeniyle bilançolarına yansıtamadığını ortaya koyuyor.
Olumlu tarafta ise faaliyet kârındaki toparlanma dikkat çekiyor. Faaliyet kârı 2025 yılında %57,1 artışla yaklaşık 1 trilyon TL’ye ulaşırken, finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %96,6’dan %84,9’a geriledi. Bu gelişme ilk bakışta önemli bir iyileşme gibi görünse de, tarihsel perspektiften bakıldığında tablo hâlâ endişe verici.
Çünkü 2015-2024 döneminde finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı ortalama %64,5 seviyesinde gerçekleşmişti. Buna göre 2025 yılında kaydedilen %84,9’luk oran, uzun dönem ortalamasının yaklaşık 20 puan üzerinde bulunuyor. Bu da sanayi şirketlerinin yüksek faiz ortamının yarattığı finansman baskısını hâlâ yoğun şekilde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.
Verilerin Verdiği Mesaj
İSO 500 sonuçları, para politikasındaki sıkılığın reel sektör üzerindeki etkisinin henüz sona ermediğine işaret ediyor. Faaliyet kârlılığındaki toparlanma olumlu olmakla birlikte, şirketlerin ürettiği katma değerin çok önemli bir kısmı finansman maliyetleri tarafından tüketilmeye devam ediyor.
Bu nedenle firmalar açısından önümüzdeki dönemde;
- işletme sermayesi yönetiminin güçlendirilmesi,
- nakit dönüş süresinin kısaltılması,
- borç vadesi ve faiz riskinin yeniden yapılandırılması,
- özkaynak finansmanının artırılması,
- verimlilik ve kârlılık odaklı üretim modellerine geçilmesi,
her zamankinden daha kritik hale geliyor.
Sonuç olarak, 2025 verileri finansman baskısının zirveden geri dönmeye başladığını gösterse de, sanayi sektörünün hâlâ tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde bir faiz yükü taşıdığını ortaya koyuyor. Bu görünüm, para politikasındaki normalleşmenin hızına bağlı olarak 2026 yılında finansman maliyetlerinin seyri açısından belirleyici olmaya devam edecek.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Dünya Kupası'nda devlerin savaşında muazzam ekonomik başarı 19/07/2026
- Merz'den kapsamlı kabine değişikliği mesajı 19/07/2026
- Dr. Can Fuat Gürlesel hayatını kaybetti 19/07/2026
- MÜSİAD Başkanı Özdemir, yılın ikinci yarısına ilişkin beklentilerini açıkladı 19/07/2026
- Trump'tan İran'ın mutabakat açıklamasına yanıt 19/07/2026
- Engelli araç ithal işlemlerinde randevu sistemi geliyor 19/07/2026
- Elektrikli araç şarj hizmetlerinde büyük artış 19/07/2026
- İran'dan Kuveyt'teki ABD hedeflerine saldırı 19/07/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi - 19 Temmuz 2026 19/07/2026
- ABD'den ölen askerleri için misilleme saldırısı 19/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu






