Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. BORATAV: IMF ve Arjantin; Biraz da Türkiye

‘Arjantin ve Türkiye arasında iktisat politikalarında benzerlikler var. Arjantin’de solcu Fernandez’in ‘çiçeği burnunda’ ve Türkiye’de Saray’ın ‘kıdemli’ iktidarları büyümeye öncelik verdi’

Yayınlanma:

|

Bu yüzyılın başlarında Arjantin ve Türkiye’de IMF programları, toplumsal bunalımlara ve iktidar değişikliklerine yol açmıştı. Bugünlerde IMF iki ülkede de gündemdedir.

Geçen yıl IMF-Arjantin ilişkilerini, Türkiye ile de karşılaştırarak iki yazıda incelemiştim (Sol Haber, 7 Ocak ve 11 Şubat 2022). Sonrasında iki ülkede de ilginç gelişmeler oldu. Aktarmalar ve eklentilerle karşılaştırmayı güncelleştirmek istiyorum.

2018-2019: IMF’nin ‘kirli’ Arjantin kredisi

Arjantin’de 2015 seçimi, Sol Peronist iktidarın yenilgisiyle sonuçlandı. Başkanlığı, finans kapitalin ve ABD’nin gözdesi Maricio Macri kazandı.

Sonrasında Macri, Arjantin’i şantaj altında tutan spekülatörlerin (“akbaba fonların”) alacaklarını ödedi; sermaye hareketlerini serbestleştirdi; bütçe açığını dış borçlanmayla karşıladı. Bu ölçüsüz adımlar krize yol açtı. 2018’de IMF devreye girdi.

IMF, Macri yönetimi ile şaibeli bir program imzaladı. Ülke kotasını 12 misli aşan 57 milyar dolarlık kredi anlaşması, IMF tarihinde bir rekordur. Aralık 2021’de yayımlanan IMF’nin bir İç Denetim Raporu (“Ex-Post  Evaluation of the 2018 Argentian Stand-by”), kredinin Ekim 2019 seçimini Macri’nin kazanması önceliği taşıdığını açıkça itiraf ediyordu.

Program, sermaye hareketlerini tümüyle serbest bırakmaktaydı. Macri yönetimi iki yılda 57 milyar dolarlık kredinin 44 milyarını kullandı. Sonraki istatistikler gösterecekti ki aynı tarihlerde yerli burjuvazi, ülke-dışına aynı miktarda fon çıkarmıştır.  Kısacası, IMF kredisi tümüyle Arjantin rantiyelerine, şirketlerine ve dış dünyaya aktarılmıştır.

Program hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Finansal piyasalar karıştı; sermaye hareketleri Ağustos 2019’da tıkandı. IMF, programın uygulanmasına son verdi. İki ay sonraki başkanlık seçimini Sol Peronist aday Alberto Fernandez kazandı. Fernandez, Ocak 2020’de yönetimi devraldığında ekonomi IMF’nin yarattığı krizle cebelleşmekteydi. 44 milyar dolarlık IMF borcunu da devralarak…

2022: IMF ‘kirli’ alacağını ‘insaflı’ bir krediye dönüştürüyor

IMF, 2018-2019’da Macri yönetimine ödenen; ama program sayesinde “buharlaşan” 44 milyar dolarlık kredinin ilk taksitlerini yeni Arjantin yönetiminden 2020’de talep etmeye başladı.

Başkan Fernandez önce kabul etmedi; “kirli kredi” gerekçesiyle karşı saldırıya geçti. Eylül 2021’de BM Genel Kurulu’nda konuştu. IMF’nin Macri yönetimine açtığı kredileri “zehirli ve ölçüsüz” olarak nitelendirdi: “Arjantin’e aktarılan kaynakların önemli bir bölümü sermaye hesabının sorumsuzlukla açılması yüzünden ülkeyi terk etti. Böylesine bir sapkınlığı haklı gösterebilecek herhangi bir teknik ve ahlâkî neden söz konusu olamaz.”

Ne var ki, “kirli” de olsa, IMF borcu reddedilemez. Macri’nin imzaladığı kredi anlaşmasının taksitlerinden biri ödenmezse Arjantin’in tüm dış borçları temerrüde sürüklenir; dış finansman kaynakları tıkanır. Yeni yönetim önce Arjantin’in tüm devlet borçlarını yeniden yapılandırdı. IMF borcu için de müzakereleri başlattı.

IMF kredileri nasıl geri ödenir? Kamu maliyesinde kemer sıkma yoluyla yaratılacak bir bütçe fazlası ile… İç talep, hatta millî gelir daralırken IMF’ye kaynak aktarılır. Müzakereleri yöneten Ekonomi Bakanı Martin Guzman kemer sıkma seçeneğini reddetti. Kredi taksitleri, büyüyen bir ekonomiden ödenmeliydi; bütçe kaynakları, kamu harcamaları büyümenin desteklenmesi için gerekliydi. Çeşitli ülkelerden solcu iktisatçılar IMF’ye, bu seçeneği destekleyen bir açık mektup imzaladı.

İşin tuhafı, bu öneri IMF’nin resmî doktrininde önemli bir revizyonla da eş-zamanlıdır: Korona salgını sonrasında Batı’da Keynes’gil politikalar, bütçe açıkları saygınlık kazanmakta; IMF raporlarında da desteklenmektedir. Bu yeni doktrinin “Güney” coğrafyasının borçlu ülkelerine taşındığı ilk (ve şimdilik son) IMF örneği, 28 Ocak 2022’de Arjantin’le  imzalanan ve 44 milyar dolarlık kredinin yeniden yapılandırılmasını sağlayan anlaşma oldu.

Yeni anlaşma “akaryakıt sübvansiyonlarının zaman içinde kaldırılması” dışında kamu maliyesinde sıkılaştırma taşımamakta; bütçe kaynaklı sosyal harcamaları desteklemekteydi Enflasyonla mücadeleyi finansal araçlarla sınırlamakta; uluslararası rezervlerle ilgili hedefler koymakta ve sermaye hareketlerini denetleyen yöntemlere yeşil ışık yakmaktaydı.

Bu müzakereleri yakından izleyen   iki Amerikalı iktisatçı, Arjantin’le yapılan anlaşmayı “pembe gözlüklerle” değerlendiler: “IMF’nin kemer sıkma ısrarından vazgeçmesi çok önemlidir. Arjantin ekonomisinin canlanması bu sayede sürebilecektir. Arjantin, diğer dış borç krizleri için de örnek olabilir. Benzer ülkeler, yıkıcı kemer sıkma ve diğer ağır koşullara mahkûm olmadan IMF’ye başvurabilirler.” (Joseph Stiglitz ve Mark Weisbrot, CEPR, 2 Şubat 2022).

Amerikalı iktisatçılar fazla iyimserdir. IMF’nin yeni başkanı Kristalina Georgieva, Arjantin’le görüşmeleri, katı kemer sıkma hedefleri ile başlatmıştı. Arjantin kredisinin “kirli” niteliğini örtülü olarak itiraf eden IMF’nin İç Denetim Raporu yıl sonunda yayımlanınca Georgieva’yı ve IMF yönetimini köşeye sıkıştırdı. Kemer sıkma hedefleri içermeyen Arjantin anlaşması bu nedenle kabul edildi; istisnaîdir.

Aynı tarihlerde IMF’nin Sri Lanka, Pakistan, Tunus’ta yürüttüğü programlar göstermektedir ki, malî disiplin ilkesi çevre ekonomilerinde ödünsüz süregelmektedir.

2020 sonrasında Arjantin, Türkiye: Benzerlikler, farklılıklar

2020 ve sonrasında Arjantin ve Türkiye arasında iktisat politikalarında benzerlikler var. Arjantin’de solcu Fernandez’in “çiçeği burnunda” ve Türkiye’de Saray’ın “kıdemli” iktidarları büyümeye öncelik verdi; makro-ekonomik politikalarda neoliberal istikrar kurallarını çiğnedi. İki ülkede de enflasyon hızlandı; dış finansman sorunları ağırlaştı.

Temel fark, politika araçlarında ve sonuçlarda ortaya çıkıyor: Türkiye genişleyici para politikalarına, şirketlere dönük ucuz kredi pompalamasına öncelik verdi; bütçe kaynaklarını emekçilerden ve reel ekonomiden esirgedi. Arjantin ise kamu harcamalarının sürüklediği maliye politikasına, sosyal harcamalara ve yatırımlara ağırlık verdi.

Farklılaşmanın bir boyutu IMF’nin Fiscal Monitor tablolarında gözleniyor. Üç yıl ile sınırlayalım; 2019, 2020 ve 2022’de kamu harcamaları / millî gelir yüzdelerine odaklanalım: Türkiye: 35,7→34,0→ 28,0; Arjantin: 37,7→%42,1→37,2…  Türkiye’nin 2020’deki korona salgınında dahi kamu kaynaklarını vatandaşlardan esirgediği dikkat çekicidir.

Genişleyici para ve maliye politikaları büyümeyi besler; ama diğer sonuçlar farklılaşır: Kredi genişlemesinde bölüşüm, kaynak tahsisi, sermayenin denetimindedir. Son yıllarda Türkiye’de istatistiklerin açığa çıkardığı türden emek-karşıtı bir bölüşüm şokuna, artan yoksullaşmaya yol açabilir. Haziran 2023 sonrasında Saray’ın yeni ekonomi ekibi bu süreci IMF’siz bir IMF programının kemer sıkma yöntemleri ile bütünleştirmektedir. Dolaylı vergi artışlarının pompaladığı zamlar, emekçi sınıfların toplumsal bunalımını ağırlaştırmaktadır.

Kamu harcamalarının sürüklediği maliye politikaları ise siyasal iktidarın denetimindedir. Solcu bir iktidar, emekçileri enflasyona karşı koruyabilir; yoksulluğu aşağı çekebilir. Bu seçeneğe Fernandez hükümetinin (2022’deki “insaflı” IMF programını da içeren) üç yıllık bilançosu örnek gösterilebilir. Salgın döneminde ve sonrasında malî disiplin bir öncelik olmadı. Bütçeden yoksullara nakit aktarımlarının yükseldiğini, yatırımlarda %35’lik, istihdamda 1,7 milyonluk artışların gerçekleştiğini öğreniyoruz. 2021-2022’de büyüme temposu yüksek (%10,4 ve %5,2) seyretti; işsizlik oranı 2019-2022 arasında 2,8 puan (%9,8 → %7,0) geriledi.

Öte yandan Arjantin’de ağır bir kuraklık, buğday ve soya ihracatında milyarlarca dolarlık gerilemeye yol açtı. Döviz fiyatları sıçradı; enflasyonu tırmandırdı. Haziran 2023’te tüketici enflasyonu %114, merkez bankası politika faizi %97’dir.

IMF programı ise sürdürülmektedir: Programın enflasyon ve döviz rezervi hedefleri revizyondan geçirildi. 29 Temmuz’da   7,5 milyar dolarlık bir kredi dilimi IMF’nin alacak toplamından mahsup edildi.

Arjantin’de enflasyonun ve IMF programının seyri bizi de ilgilendiriyor. İktisatçılarımızın izlemesi öğretici olacaktır.

Prof. Dr. Korkut BORATAV – sol.org.tr

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.