EKONOMİ
Prof.Dr. Mehmet Hasan Eken: Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyet Dönemi Ekonomik Büyüme Üzerine Bir Analiz
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Bu çalışmada Türkiye Cumhuriyeti Ekonomisi 1923-2021 dönemi büyüme verileri hükümetler bazında farklı dönemlere ayrılarak incelenmektedir. Büyüme verileri siyasi partilerin ve/veya hükümetlerin uyguladıkları politikalar esas alınarak farklı kırımlar halinde incelenirken ilgili dönemlere ilişkin arka planda yaşanan siyasi ve iktisadi konulara da değinilmektedir.
Grafik 1: Zincirlenmiş Hacim Endeksine Göre 1923-2021 Dönemi Büyüme Oranları

Kaynak: TÜİK verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Yukarıdaki Tablo 1’den görülebileceği gibi Türkiye Cumhuriyeti Ekonomisi 1923-2021 döneminde ortalama %5,07 büyümüştür. Dönemsel bazda en yüksek ortalama büyüme oranı %7.85 ile 1923-1938 döneminde gerçekleşmişken en düşük ortalama büyüme oranı ise 1938-1950 döneminde %2 olarak gerçekleşmiştir. Yıl bazında ise en yüksek büyüme oranı %32.1 ile 1946 yılında elde edilmişken en düşük büyüme oranıysa %-15.3 küçülmeyle 1945 yılında yaşanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti istiklalini 1922’de kazanmış olmakla beraber siyasi kuruluşu 1923 yılı içerisinde tamamlanmıştır. Ancak iktisadi kuruluşu günümüzde bile halen devam etmektedir. Tablo 1’de yer alan büyüme verilerini analiz etmeden önce aşağıda 1923 yılında kurulmuş olan genç Cumhuriyetin envanteri özetlendikten sonra bu envanter ile neler yapılabileceğini planlayan İzmir İktisat Kongresi sonrasında önerilen politikalar özetlenecektir.
1923 yılında kurulan Cumhuriyetin nüfusu 12 ila 13 milyon arasındaydı. Sanayi fakiri olan ülkede tarımsal üretim iptidai koşullarda yapılmaktaydı. Savaşlar nedeniyle çalışabilecek nüfusunun büyük bölümü yok olan ülke insan kaynağı bakımından da oldukça fakirdi. Üstelik yetişmiş, eğitimli insan ya da yönetici olarak çalışacak eleman sayısı da yok denilecek seviyedeydi.
Karayolları olmayan, deniz ve demiryolları ise yabancılara ait olan ülkede devlete ve şahıslara ait birkaç küçük tesis dışında neredeyse fabrika yoktu.
Benzer şekilde savaş yorgunu ülkede finansal kaynaklar da yok denecek seviyedeydi. Üstelik Osmanlı’dan kalan borçların da genç cumhuriyet tarafından ödenmesi gerekmekteydi.
Bu şartlar altında 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir İktisat Kongresi toplandı[1]. Hedef Cumhuriyeti iktisadi olarak da kuracak bir ülke oluşturmaktı. Kongre sonunda yayımlanan sonuç bildirisinde yer alan önemli kısımlar aşağıda aktarılmaktadır.
- Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.
- El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
- Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.
- Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir Devlet Bankası kurulmalıdır.
- Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.
- Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
- Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
- Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
- İş erbabına amele değil, işçi denmelidir.
- Sendika hakkı tanınmalıdır.
Görüldüğü gibi İzmir İktisat Kongresi esas olarak bir tür “Yerel Kaynaklara Dayalı Üretim Ekonomisi” önermektedir. Özel sektörün teşvik edilmesi gerektiği açıkça belirtilen kongrede onların yetersiz kaldığı alanlarda devletin ekonomide güçleneceğinin altını çizmiştir. Bu açıdan bakıldığında bir tür liberal-karma ekonomi modelinin önerildiği söylenebilir. Ancak odak noktası tamamen “yerel kaynakların” kullanımının özendirilmesidir. Bu yerel kaynaklar ise başta insan kaynağı olmak üzere bütün yeraltı ve yerüstü kaynakları kapsamaktadır.
1923-1938 Dönemi
Kuruluş dönemi olarak adlandırılabilecek bu dönem yaşanan 1929 buhranına rağmen ortalama %7.85’lik büyüme ile en yüksek büyüme hızına sahip olunan dönemdir.
Bu yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nde tamamen “yerel kaynaklar” kullanılarak tren yolları ve karayolları inşa edilerek ülkenin alt yapısını kurmanın temelleri atılmıştır.
Öte yandan gerek devlet ve gerekse özel sektör tarafından farklı sektörlerde fabrikalar ve onlara parasal kaynak sağlayacak bankalar da kurulmuştur. Bu dönemde devlet tarafından kurulan milli bankalar ve halk tarafından kurulan yerel bankaların sayısı 50’ye yaklaşmıştır. Aynı dönemde devletin kurduğu fabrikaların sayısı da 50’yi aşarken bunların etrafında da özel sektör tarafından çok sayıda küçük ölçekli tesisler kurulmuştur.
Madencilik sektörünü finanse etmek için Etibank, tekstil sektörünü finanse etmek için Sümerbank, esnafı finanse etmek için Halkbank, İmar ve inşaat sektörünü finanse etmek için Emlakbank devlet tarafından bu dönemde kurulmuştur.
Bu dönemde kurulan her bir banka belli bir sektörü finanse etmek için kurulurken belli bir tarım ürününün bol olduğu yörelerde de o ürünleri işleyip katma değer yaratacak fabrikalar kurulmaktaydı.
Mesela pamuk üretiminin bol olduğu Çukurova’da tekstil fabrikaları kurulurken, bu fabrikaları finanse edecek Sümerbank da ülke genelinde hizmet vermek üzere kurulmuştu. Tekstil sektörünü fonlayacak özel sermayeli yerel bankalar ise sonraki yıllarda kurulmuştu.
Ege bölgesinde kurulan Tütünbank ve Egebank da Ege bölgesinde tütün ve üzüme dayalı endüstrileri finanse etme amacıyla kurulmuş bankalardı. Benzer şekilde çok sayıda örnek verilebilir.
Aynı dönemde Fiskobirlik benzeri kooperatifler ve Toprak Mahsulleri Ofisi de kurulmuş olan çiftçiyi destekleyen kurumlar olmuştur.
Tabiri caizse bu dönemde detaylı bir planlamayla belli bir bölgede yetişen sanayiye uygun bir tarım ürünü tespit edildikten sonra o bölgede fabrikalar kurulup o ürünün üretimi teşvik edilirdi. Şeker pancarı, narenciye, pamuk, fındık ve hatta çay buna örnek olarak verilebilir.
Böylece “Tarıma Dayalı Endüstriler” yaratılarak tarım ürünlerinin katma değeri yüksek ürünlere dönüşümü sağlanmaktaydı. Bu çalışmalara koşut geliştirilen sektörün sermaye ihtiyacını karşılamak üzere de ilgili bölgede bir yerel bankanın kurulması özendiriliyordu. Bu banka kurulana kadar ise sermaye ihtiyacı devlete ait milli bankalar tarafından karşılanıyordu.
Benzer şekilde madenlerimizin çıkarılıp işlenmesi için de gereken çalışmalar yapılmış ve başta demir-çelik fabrikaları olmak üzere bu alanda da çok sayıda fabrika kurulmuştur. Bu sektörün finansmanını sağlamak üzere de Etibank kurulmuştur.
Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti neredeyse hiç dış borç kullanmamıştır. Bilakis dış borç ödemiştir. Devletin aldığı bazı dış borçlar yabancıların elindeki kapitülasyonların kaldırılması ve millileştirilmesi için kullanılmıştır. Bazı dış borçlar ise nokta atışı fabrika kurulması amacıyla alınmıştır. Bu dönemde alınan dış borç miktarı sadece 25 milyon dolar civarındadır.
Öte yandan aynı dönemde Osmanlı’dan kalan 68.2 milyon altın Osmanlı lirası borç ödemesinin taksitleri ödenmiştir. Bir altın lira 7,2 gram altın ağırlığındaydı. Buna göre Osmanlı’dan kalan dış borç toplamı 491.040.000 gram altın etmektedir. O da 1 gram altın = 55 $ ile 2 milyar 701 milyon dolar etmektedir. Bu borcun son taksiti 1954 yılında ödenerek borç kapatılmıştır.
Bu döneme ilişkin değerlendirmeleri kapatmadan önce iki konuya daha değinmek istiyorum. İlk önce 1930 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan söz etmek gerekir. Osmanlı Bankası İngiliz sermayeli ve merkezi Londra olmak üzere 1856 yılında kuruldu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun merkez bankası rolünü üstlendi. 1863 yılında bankaya Fransızlar da ortak olmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu bu bankanın sahibi değildi. Bu banka Osmanlı İmparatorluğu süresince para basma tekeline yani imtiyazına sahipti
1923-1930 döneminde Cumhuriyet’in merkez bankası olarak da imtiyazlı rolünü sürdüren bankanın yetkileri 3 Ekim 1931 yılında TCMB’nin faaliyete geçirilmesiyle sonlandırılmıştır.
Son olarak TL değer kaybı/kazancı ile büyüme arasındaki korelasyona bu dönem için 1929 buhranıyla beraber değinmekte yarar vardır. 1929 yılında başlayan ekonomik kriz 1930 sonrası etkisini şiddetlendirerek devam ettirmiştir. Büyük buhranın etkileri ancak 1939 yılında tam olarak sona ermiştir.
Grafik 2: 1923-1938 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Grafik 2’de turuncu eğri TL’nin Amerikan doları karşısındaki kazanç/kayıplarını gösterirken mavi eğri ise yıllık büyüme verilerini göstermektedir. Grafikte görüldüğü gibi bu dönemde ekonomi 3 sene küçülürken 12 yıl büyümüştür. Aynı dönemde TL dolar karşısında 5 yıl değer kaybetmişken 4 sene değer kazanmış ve 6 yıl TL/USD kuru sabit kalmıştır.
TL’nin dolar karşısında 1934 ve 1935 yıllarında elde ettiği %24 ve %28.6’lık değer kazancı tamamen ABD dolarının altın karşısındaki “devalüasyonuna” bağlanabilecektir. Büyük Buhrandan çıkış için ABD’de devreye alınan New Deal (Yeni Anlaşma) kapsamında 1934 yılında doların altın karşısında değeri düşürülerek piyasaya daha fazla dolar sürülmüştü. Bu çerçevede TL de dolar karşısında arka arkaya iki sene rekor değer kazanmıştı.
Bu konuya neden dikkat çekiyorum. TL’nin dolar karşısında 1934 ve 1935 yıllarında rekor değer kazanmış olması ekonominin 1936 yılında dolar bazında %23 gibi rekor bir büyüme elde etmesinde büyük payı olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki 1936 senesinde 1935’e göre ekonomi aynı hacmini korumuş olsaydı bile ekonomi sırf TL değer kazancı nedeniyle büyümüş olurdu.
Çalışmanın ileriki bölümlerinde de TL’nin dolar karşısındaki kazanç/kayıplarıyla ekonomik büyüme arasındaki ilişkiye zaman zaman değinilecektir.
1939-1950 Dönemi
Kuruluş sonrası gelişme dönemi olarak adlandırılabilecek bu dönemde ekonomi ortalama %2 büyüyerek Cumhuriyet döneminin en düşük ortalama büyüme oranına sahip olunmuştur. Elbette bunun en önemli nedeni 6 sene süren İkinci Dünya Savaşıdır.
Bu dönemdeki ülke envanterine bakıldığında genç cumhuriyet 1923-1938 döneminde inşa ettiği demiryollarıyla ulaşım alt yapısının geliştirilmesi önemli ölçüde gelişme sağlanmıştır. Benzer şekilde farklı sektörlerde açılmış olan çok sayıda fabrikalarla sanayi üretiminde de önemli mesafeler kaydedilmiştir. Ancak tarımsal üretimde makineleşme konusunda henüz istenen seviyelere gelinememiştir.
İnsan kaynağına bakıldığındaysa ülke nüfusunun 1940 yılında 18 milyona yaklaştığı ve okuma yazma oranının da %30 seviyesine yaklaştığı görülmektedir. Bunda elbette 1928 yılında yapılan Harf Devrimi sonucunda kullanılmaya başlanan Latin alfabesinin rolü büyüktür.
İnsan kaynağının geliştirilmesine dönük olarak 8/4/1929 tarihli ve 1416 sayılı Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun sayesinde yurtdışına eğitim için gönderilen çok sayıda öğrencinin yetişip dönmesiyle geniş bir yelpazede nitelikli insan kaynağına da sahip olunmuştur.
Bu yasa kapsamında günümüzde de yurtdışına eğitim için öğrenciler gönderilmekte ve ülkenin insan kaynağının gelişimine çalışılmaktadır. Ben de onlardan biriyim. Günümüzde 1416 sayılı yasa kapsamında devlet bursuyla yurtdışında eğitim alanların kurduğu bir WhatsApp grubu da bulunmaktadır.
Bu dönemin başında ülkedeki traktör sayısı sadece 200 civarındayken, biçerdöver ise bulunmamaktaydı. 1945 yılına kadar bu tür tarımsal makinelerin sayısında artış olsa da arzulanan seviyede bir artış olmamıştır. Elbette bunun da nedeni tamamen İkinci Dünya Savaşı ve bu savaş nedeniyle ülke kaynaklarının da ağırlıklı olarak savunma sanayiine aktarılmasıdır. Hatta bu dönemde İngiltere’den alınan dış borç ile yine aynı ülkeden silah satın alınmıştır.
Grafik 3: 1938-1950 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Bu dönemde de 1923-1938 döneminde olduğu gibi “Yerel Kaynaklara Dayalı Üretim Ekonomisi Politikaları” benimsenerek, madencilik ve tarıma dayalı entegre üretim tesisleri kurularak ekonominin üretime ilişkin temelleri daha da güçlendirilmiştir. Bu dönemde devlet tarafından kurulan fabrikalar, yapılan yollar ve diğer faaliyetlerin listesi için https://www.ismetinonu.org.tr/1938-1950-arasinda-yapilanlar/ sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Yukarıdaki Grafik 3’te de görülebileceği gibi Türkiye ekonomisi 1939-1945 döneminde toplamda %33 küçülmüş, savaş sonrası dönem olan 1946-1950 dönemindeyse %57 büyümüştür. Bunun en önemli sebebi savaş süresince ülke kaynaklarının savunma amaçlı alanlara aktarılması olarak öne çıkmaktadır. Savaş sonrası dönemde ise bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oluşan barış ortamında ekonomiler hızlı bir büyüme sürecine girmişlerdir. Öyle ki ekonomi tarihinde büyüme için bundan elverişli bir dönem yoktur.
1944 yılında oluşturulan Bretton Woods sistemiyle altına dayalı sabit kur sistemine geçilmesinin de 1946 ve sonraki yılların büyüme verileri üzerinde çok önemli etkileri olduğu düşünülmektedir.
Yine Grafik 3’te görülebileceği gibi TL dolar karşısında bu dönemde toplamda %67 oranında değer kaybetmiştir. Savaş boyunca sabit tutulan kur 1945 ve 1946 yıllarında sırasıyla %30 ve %33 oranında değer kaybetmiştir. TL’deki bu değer kayıplarının 1946 yılındaki %32.1’lik rekor büyüme üzerindeki olumlu/olumsuz etkileri incelemeye değer bir husustur.
[1] İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara aşağıdaki link ile ulaşabilirsiniz. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir_%C4%B0ktisat_Kongresi
Cumhuriyet Dönemi Ekonomik Büyüme Üzerine Bir Analiz (2)
1951-1960 Dönemi
Kuruluş ve İnşa Dönemi olarak adlandırılabilecek 1923-1950 dönemi sonrasında çok partili sisteme geçişle iktidar el değiştirmiş ve Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Aslında Demokrat Parti kurucuları da Cumhuriyet Halk Partisi kadroları arasında yetişerek başbakanlık, bakanlık ve milletvekilliği yapanlardan oluşmaktaydı.
1950 ve sonrasında savaş sonrası yeni bir Dünya düzeni oluşurken Türkiye tercihini Batı Bloğunda yer almaktan yana kullanmıştır. Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti Haziran 1950’de Kore’ye asker gönderme kararını meclisten geçirdi ve Eylül 1950’de Türk askeri Kore’ye gönderildi. Bunun siyasi sonucu olarak Türkiye 1952’de NATO’ya üye olarak kabul edildi.
Arka planda yaşanan bu siyasi gelişmeleri kısaca özetledikten sonra 1950’de iktidara gelip ülkeyi yönetmeye başlayan Demokrat Parti’nin devraldığı ülke envanteri aşağıda kısaca özetlenmektedir.
Ülke nüfusu 21 milyon iken okuma yazma oranı da %32.5 seviyesindeydi. Ülkede ulaşım altyapısı inşa edilen demiryollarıyla önemli ölçüde çözülmüşken, karayolları konusunda hala büyük eksiklikler bulunmaktaydı.
Demokrat Parti iktidara geldiğinde TCMB, 50’yi aşkın banka sayesinde önemli bir sermaye birikimine sahip olunmuştu. Ülkenin dış borcu ise neredeyse yoktu. Üstelik 1950 yılına gelindiğinde de Osmanlı’dan kalan dış borçlar neredeyse tamamen ödenmişti.
1950’ye gelindiğinde maden işleme, demir ve çelik, tekstil ve tarım sektörüne entegre pek çok fabrikayla beraber kuruluş birlikleri ve kooperatifler de Türkiye’de mevcuttu. Bu anlamda ekonomik altyapısı önemli ölçüde tamamlanmış olan Türkiye büyük bir ekonomik büyüme potansiyeline sahipti.
Böyle bir envanteri devralan Demokrat Parti 1923-1950 döneminde uygulanan ve tamamen “Yerel Kaynaklara Dayalı Üretim Politikalarına” bağlanmış olan ekonomik kalkınma stratejisini kademeli olarak bıraktı.
Savaş sonrası Avrupa’nın imarı için ABD tarafından gönderilen Marshall yardımları kapsamında %90’lık kısmı Demokrat Parti hükümeti döneminde olmak üzere Türkiye 1.5 milyar dolarlık fon elde etmiştir. Bu fonun yaklaşık 1 milyar doları hibe 500 milyon doları ise borç şeklinde alınmıştır.
Bu dönemde Marshall yardımları dışında da dış borç alan Türkiye 1951-1960 döneminde hızla dövizle borçlanmış ve 1960 yılında dış borç miktarı 1.2 milyar dolar düzeyine yükselmiştir. Nitekim hızla artan bu dış borçlar yüzünden 1958 yılında Demokrat Parti’nin Beşinci Menderes hükümeti tarafından moratoryum (ülkenin borçlarını ödeyecek gücü olmadığını) ilan etmiştir. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilan edilen ilk ve son moratoryumdur.
ABD’den sağlanan bu büyük dış fon sayesinde ekonomi yönetiminde sermaye sıkıntısını kolayca aşabilen Demokrat Parti hükümeti 1923-1950 döneminde titizlikle uygulanan dış borç almama prensibini rafa kaldırmıştır. Dış borcun ekonomideki kolaylaştırıcı ve hatta tembelleştirici etkileri ise 1950’li yılların sonunda ortaya çıkmaya başlamıştır.
Elbette bu dış kaynak sayesinde 1959 yılında Türkiye’de Ford Otosan tarafından kamyon ve otomobil montaj üretimine başlandığını da unutmamak lazım. Elbette dış borç karşıtı olunamaz. Ancak alınan dış borcun katma değer yaratacak yatırımlara dönüştürülmesiyle geri ödenmesi teminat altına bağlanmalıdır. Aksi taktirde geri ödemesi olanaksız hale gelen bu borçlar ülkelerin ekonomilerine ve siyasi atmosferine büyük zarar vermektedir.
Yukarıda verilen bilgiler ışığında Grafik 4’te yer alan 1951-1960 büyüme verileri aynı dönemde yaşanan TL değer kayıp/kazançlarıyla beraber ele alınıp değerlendirilecektir.
Grafik 4: 1951-1960 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Yukarıdaki Grafik 4’te görüldüğü gibi 1951-1959 yılları arasında TL/USD kuru sabit kalmıştır. 1 USD = 2.8 TL kuru 1946’dan 1959 yılına kadar sabit tutulmuştur. 1958 yılında ilan ettiği moratoryuma rağmen Demokrat Parti/Menderes hükümeti dolar kurunu sabit tutmaya devam etmiş.
Ancak 1960 darbesi sonrası alınan ekonomik tedbirler kapsamında ve ülkenin dış borçlarını ödenebilir hale getirmek için 1960 ve 1961 yıllarında arka arkaya iki defa %45.2 ve %43.2 olmak üzere TL’nin dolar karşısındaki değeri düşürülerek 1 USD = 9 TL’ye yükseltilerek yeni kur seviyesi belirlenmiştir.
Bu dönemde ortalama büyüme oranı %6.4 olarak gerçekleşmiştir. 1923-1950 döneminde gerçekleşen ortalama büyüme oranı olan %5.3 oranıyla mukayese edildiğinde %1.1’lik bir fark olduğu görülmektedir. Dış borca dayalı olarak ve daha zengin bir envanterle sağlanan bu farkın çok daha büyük olması gerekirdi.
1923-1950 dönemi büyüme oranının neredeyse yok denecek ülke envanteri ve tamamen yerel kaynaklarla sağlandığı düşünüldüğünde %5.3’lük büyüme oranı bir mucize olarak değerlendirilebilecektir. Bu büyüme tamamen yerel kaynaklarla sağlanan büyüme olduğundan ve dış ülkelere kaynak transferine sebep olmadığı için ülkenin kalkınmasına da çok büyük katkı sağlamıştır. Oysa 1951-1960 dönemi için aynı şeyi söylemek çok zor.
Öte yandan 1951-1960 döneminde sağlanan büyüme 1923-1950 dönemindeki politikalarla oluşturulan zengin ülke envanteri ve büyük ölçüde dış borçlarla sağlanmıştır. Bu yönüyle bakıldığında bu iki döneme ait büyüme oranlarını karşılaştırmak da aldatıcı olmaktadır.
Uygulanan ekonomi politikalarına bağlı olarak 1951-1960 dönemini “Dış Borca Dayalı Ekonomi Yönetimi” dönemi olarak tanımlamak mümkündür. Konuya ilişkin bir atasözüyle bu bölümü noktalamak istiyorum. “El Atına Binen Tez İner”. Türkiye 1958 yılında moratoryum ilan ederek bu atasözünün ne kadar doğru olduğunu deneyimlemiştir. Ama yine de dış borç ile büyüme politikalarından vazgeçilmemiştir.
1961-1965 Dönemi
Aslında bu dönemi 1962-1965 olarak belirlemek belki daha doğru olurdu. Çünkü Mayıs 1960-Kasım 1961 döneminde ülke 1,5 sene askeri rejim tarafından yönetilmiştir. Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde %36.7 oy oranıyla birinci parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri İsmet İnönü tarafından kurulan hükümette seçimi %34.8 oy oranıyla ikinci sırada tamamlayan Adalet Partisi (AP) de koalisyon ortağı olarak yer almıştır. Her iki partinin toplam oy oranı %71.5’a denk gelmekteydi.
1961 yılında gerçekleştirilen devalüasyon askeri hükümet tarafından yapılmış ve sonrasında 1961 Kasım ayında kurulan CHP-AP koalisyon hükümeti Haziran 1962’de dağılmıştır. Yerine kurulan koalisyon hükümeti CHP lideri İnönü tarafından meclisteki diğer partilerle gerçekleştirilmiştir. Bu hükümet de Aralık 1963’de dağılmıştır.
Bunun yerine ise kurulan azınlık İnönü hükümeti de Şubat 1965’te sona ermiştir. Bu defa AP liderliğinde meclisteki CHP dışındaki partilerle kurulan koalisyon hükümeti Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığında kurulmuş ve Ekim 1965 seçimlerine kadar görev yapmıştır. Bu hükümette AP Genel Başkanı Süleyman Demirel o dönemde milletvekili olmadığı için Başbakan olamamış, ancak meclis dışından güçlü ve tek Başbakan Yardımcısı olarak kabinede görev almıştır.
Ülke envanterine baktığımızda o dönemde Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1923 yılındaki envanteriyle mukayese edilemeyecek büyüklükte bir envantere sahip olduğu aşikardır. 1961 senesinde Türkiye’de 53 banka, yüzlerce fabrika, milyonlarca tarım alet ve ekipmanı bulunmaktaydı. Bunun yanı sıra ülkede altyapı konusunda da önemli mesafeler alınmış ve ülkenin bütün şehirleri karayollarıyla birbirine bağlanmış durumdaydı.
Nüfus ise 27.7 milyona çıkmışken okur-yazar oranı ise %40 seviyesindeydi. Ülkede 1969 yılında 20000 kadar ilköğretim okulu, 800 lise, 7 üniversite ve çok sayıda enstitü ve akademi bulunmaktaydı.
Başta tarım ve madenciliğe dayalı sanayi olmak üzere Türkiye’de irili ufaklı binlerce fabrika ve tesis kurulmuş, bunları finanse edecek onlarca banka kurulmuş ve üretilen ürünlerin taşınması için de binlerce kilometre kara ve demiryolları inşa edilmişti.
Gelişmiş insan kaynağı, makinelerle yapılan tarım ve çıkarılan madenleri işleyecek tekniğe sahip olunmuş olan ülkede bu kaynakları verimli kullanacak bir planlamaya ve yönetime ihtiyaç vardı. Tabiri caizse bu dönem un, şeker ve yağın bolca bulunduğu bir dönemdi ve bu malzemelerle helva yapacak bir ustaya ihtiyaç vardı. O usta da Devlet Planlama Teşkilatı olarak belirlenerek 30 Eylül 1960 yılında kurulmuştur.
Arka planda yaşanan bu siyasi gelişmeler ve ülke envanterini özetledikten sonra aşağıdaki Grafik 5’te yer alan büyüme verilerine baktığımızda ülke ekonomisinin bu 5 yıllık dönemde ortalama %4.8 büyüdüğü gözlenmektedir.
Grafik 5: 1961-1965 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Ocak 1961’de askeri rejim tarafından Türkiye tarihinde ilk defa IMF ile stand-by anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma kapsamında Türkiye 1961 yılında IMF’den 16 milyon SDR (yaklaşık 21 milyon dolar) borç almıştır. Aynı sene yapılan devalüasyon ile TL dolar karşısında %40’ın üzerinde değer yitirmiştir. 1960 yılında %5 küçülen ekonomi ise 1961 yılında %1.7 oranında büyümüştür. 1962 ve 1963 yıllarındaysa ekonomi sırasıyla %6.1 ve %9.4 büyüdü.
Tabii bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1964 yılında meşhur Johnson mektubu ile ilgili ABD ile yaşanan kriz ve dönemin Başbakanı İsmet Paşa’nın verdiği çok sert diplomatik cevabın gölgesinin de ekonomi üzerinde olduğunu unutmamak lazım. Belki de bunun da etkisiyle 1964 ve 1965 yıllarında ekonomi sadece %4.1 ve %2.6 düzeyinde büyüdü.
Bu kısa dönem boyunca Türkiye Cumhuriyeti devleti hiç dış borç kullanmamıştır. Nitekim 1960 yılında 1.138 milyon dolar olan dış borç stoku 1965 yılında 1.050 milyon dolar düzeyine gerilemiş, yani bu dönemde dış borç stokunda 88 milyon dolarlık bir azalma gerçekleşmiştir.
Bu dönemi kapatmadan önce 9 Temmuz 1961 tarihinde kabul edilen yeni anayasadan da bahsetmek gerekir. Kabul edilen 1961 anayasası genel olarak demokratik hak ve özgürlükleri artıran ve işçi sendikalarının gelişmesine olanak tanıyan bir anayasa olarak değerlendirilmektedir.
Tabii ülkenin sanayileşmesiyle beraber artan işçi kitlelerinin sendika talepleri ve bu sendikalar aracılığıyla yaptıkları hak talepleri 1960’lı yılların ikinci yarısına damga vurmuş hareketler olarak tarihte yerini almıştır.
1966-1971 Dönemi
Bu dönem Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in kesintisiz 6 sene Başbakanlık yaptığı dönemdir.
Nüfusu 31.4 milyona ulaşan Türkiye’de okullaşma oranı %70’i ve okuma yazma oranı da %40 seviyesini aşmıştı. 1923 yılından itibaren geçen 43 senede Türkiye Cumhuriyeti Devleti sıfırdan kurularak gelişim ve imarında önemli mesafe kaydedilmişti.
Bu döneme gelindiğinde Türkiye’de 1958 Moratoryumu nedeniyle yaşanan ekonomik kriz, 1960 darbesi ve sonrasında yaşanan darbe girişimleriyle oluşan siyasi krizler tamamen bertaraf edilmişti. Benzer şekilde ABD ile yaşanan siyasi kriz de küllenmeye başlamıştı.
Ülkenin artık güçlü sayılabilecek bir sanayisi ve altyapısı vardı. Ancak bu döneme gelinceye kadar elektrik enerjisi üretiminde hedeflenen seviyelere gelinememişti. Bugüne kadar Çubuk ve Hirfanlı barajları gibi birkaç baraj inşa edilmiş olsa da bu alandaki esas yatırımlar temelleri bu dönemde atılan Keban barajıyla başlamıştır.
Darbe sonrası yapılan seçim sonrası kurulan koalisyon hükümetleri döneminde temelleri atılan planlı ekonomi dönemine geçilmiş olmasına rağmen, istikrarlı bir hükümetin kurulamamış olması ve yeni kurulmuş olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın da tam manasıyla kurulum aşamasında olması nedeniyle kalkınma ve büyüme alanında arzulanan seviyeler elde edilememiştir.
1965 seçimleri sonrasında iktidara gelen 1. Demirel Hükümeti artık deneyim kazanmış bir Devlet Planlama Teşkilatı’na da sahipti. Ülkenin sahip olduğu kaynaklarla beraber yeni bir ekonomik atılım yapmanın bütün şartları oluşmuştu.
Grafik 6: 1966-1970 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Sahip olunan altyapı, insan kaynağı, tarım, madencilik, sanayi, finansman ve planlama gücü kullanılarak bu dönemde ortalama %6 büyüme sağlanmıştır. 1966 yılında sağlanan %11.7’lik büyüme sonrası ekonomik büyüme adeta rölantiye alınmış ve sonraki 4 senede ortalama olarak sadece %4.6 büyümüştür.
Bu dönemde yurtdışında çalışan işçilerin ülkeye gönderdikleri dövizin ekonomik büyüme ve cari denge üzerindeki olumlu etkilerine de değinmek gerekir. Türkiye’ye bu dönemde toplam gelen işçi dövizi miktarı 800 milyon dolar düzeyindedir.
Bu dönemde o güne kadar Türkiye’de elektrik enerjisi üretimi alanındaki en büyük yatırımı olan Keban Barajı’nın temelleri 1966 yılında atılmıştır. Belki de bu dönemin sonraki yıllarında büyümede görülen düşüşün nedeni ülke kaynaklarının önemli ölçüde bu projeye aktarılmış olmasıdır.
Tabii burada şunun altını çizmek gerekir ki Keban Barajı’nın proje çalışmalarına ilk olarak 1936 yılında başlanmıştır. Muhtemelen finansal kaynak yetersizliği nedeniyle yapımına başlanamayan Keban Barajı Projesi 1963 yılında İnönü Hükümeti tarafından yeniden proje kapsamına alınmış ve ihalesi de gene İnönü Hükümeti döneminde Ocak 1965’te yapılmıştır. Keban Barajı’nın temeli ise 1966 yılında Demirel Hükümeti tarafından atılmıştır. Barajın açılışı ise 9 Eylül 1974 tarihinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından yapılmıştır.
Bu dönemin başında yani 1966 yılında 1.149 milyon dolar olan dış borç stoku dönemin sonu olan 1970 yılında %65 artarak 1.891 milyon dolara yükselmiştir. Yani bu dönemde de dış borca dayalı büyüme politikası baskın gelmiş ve ülkenin dış borcu yükselmiştir.
Nitekim bunun bir yansıması TL’nin dolar karşısında 1970 yılında %21 değer kaybetmesi olarak görülmektedir.
12 Mart 1971 Muhtırası ile sona eren bu dönemde ülke ekonomisi büyümüş olmakla beraber dış borcun da artmış olması ekonomik büyümeden vatandaşın yeterince pay almasını engellemiştir. Ki bunun etkisi 1965 seçiminde %52.9 ile seçimi kazanan Adalet Partisi’nin 1969 seçiminde oy oranlarında görülen 6.5 puanlık düşüşe ve 1973 seçimlerinde de 17 puanlık düşüşe yansımıştır.
Elbette Adalet Partisi’nin oylarındaki bu 23.5 puanlık erimenin ekonomide arzulanan büyümenin sağlanamamış olması ve vatandaşın sağlanan kısıtlı büyümeden yeterince pay alamamış olmasına tek başına bağlanamaz. Siyasi arenada ise Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına seçilen Ecevit’in etkisini de göz ardı etmemek lazım.
Bu dönemde 1966 yılında kurulan Anadol, 1968 yılında kurulan TOFAŞ ve 1969 yılında kurulan Oyak-Renault fabrikalarıyla Türkiye’de seri otomobil üretimine başlanmıştır. Aynı şekilde 1966’da kurulan Karsan, 1967’de kurulan Otomarsan ve 1968 yılında kurulan TEMSA ile otobüs ve kamyon üretimine de hız verilmiştir.
1971-1973 Dönemi
Mart 1971 Muhtırasıyla başlayıp Ocak 1974’te kurulan Ecevit hükümetine kadar devam eden bu dönemde ekonomik büyüme ortalama olarak %5.4 olarak gerçekleşmiştir. Üç seneden biraz az süren bu dönemde toplamda dört hükümet kurulmuş ve muhtıra sonrası sivil yönetime geçiş hükümetleri olarak görev almışlardır.
Bu dönemde TL’nin dolar karşısındaki değerinin seyrine baktığımızda görülen dalgalanmada elbette Bretton Woods Sistemi’nin çökmesinin de önemli etkisi bulunmaktadır. 1971 yılında dolar karşısında %24 değer yitiren TL 1972 yılındaysa %6 değer kazanmıştır. Bu dönemde dış borç stoku ise %40 artarak 2.654 milyon dolara yükselmiştir.
Grafik 7: 1971-1973 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Bu dönemle ilgili siyaseten söylenecek çok şey olmakla beraber iktisadi ve mali açıdan yazılacak çok fazla bir şey bulunmamaktadır. Ancak bu dönemde başta anayasa olmak üzere yasalarda meydana getirilen değişikliklerin sadece siyasi değil aynı zamanda iktisadi açıdan da önemli sonuçları olmuştur.
Mart 1971 muhtırası verildiğinde bir sağ parti olarak Adalet Partisi iktidarda bulunmaktaydı. Bu darbenin hükümete karşı yapıldığı algısını pekiştirmiştir. Ancak muhtıra ya da darbe sonrası kurulan cunta hükümetlerinin yaptıkları siyasi değişikliler tamamen demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına dönük olmuştur.
Bu da darbenin hükümete karşı değil 1961 anayasasının sağlamış olduğu demokratik hak ve özgürlüklere karşı yapılmış olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim iktidara geldiği Ekim 1965’ten itibaren Adalet Partisi başta olmak üzere bütün sağ partiler 1961 anayasasıyla ülkenin yönetilemeyeceğini sürekli gündeme getirmiştir. İşte 1971 muhtırası sonrası kurulan cunta hükümetleri aracılığıyla tam olarak bu istekler yerine getirilmiş ve anayasa değiştirilmiştir.
Belki de 1970’li yıllarda yaşanan sağ sol çatışmalarının temelinde vatandaşın kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasının yarattığı kabullenememe durumu vardır. Bütün bu çatışma ve huzursuzluklar ise 1980 darbesine gerekçe olarak gösterilmiştir.
1974-1980 Dönemi
Bu dönem pek çok açıdan ele alınabilecek bir dönemdir. Siyasi açıdan sağ kesimin zayıfladığı ve solun giderek güçlendiği bir dönem olarak değerlendirilebilen bu dönemde sol yine de tek başına iktidara gelme başarısını gösterememiştir. Ancak bu dönemde bir sağ parti de tek başına iktidara gelme başarısını elde edememiştir. Bu nedenle bu döneme koalisyonlar dönemi denilmektedir. 1974’ten başlayarak 1980 darbesine kadar bu dönemde toplam 7 koalisyon hükümeti kurulmuştur. Bu hükümetlerden en uzun süre iktidarda kalanı 27 ay en kısa kalanı ise sadece 1 ay iktidarda kalmışlardır.
Bu dönemde Türkiye’de yaşanan en önemli hadise 20 Temmuz 1974’te Başbakan Ecevit hükümetinin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatıdır. Diğer bir gelişme ise 1 Temmuz 1974 tarihinde uygulanan haşhaş ekim yasağına son verilmesidir.
Bu harekat ve haşhaş ekim yasağı sonrasında ABD tarafından Türkiye’ye Ekim 1974’ten itibaren ekonomik ambargo uygulanmıştır. Daha sonra Türkiye’ye ABD tarafından 1975 yılı başında silah ambargosu da uygulanmaya başlanmıştır.
Bunun üzerine Türkiye’de Demirel hükümeti de misilleme olarak Temmuz 1975’te ülkedeki ABD üslerini kapatmıştır. Eylül 1978’de uygulanan ambargolar kaldırılmış ve bunun üzerine de Türkiye’deki ABD üsleri yeniden açılmıştır.
Bu ambargolar Türkiye’de stratejik bazı yatırımların yapılmasına neden olmuştur. Bu dönemde 1975 yılında Aselsan, Petlas gibi pek çok şirketin kuruluşu sağlanarak pek çok stratejik ürünün yerli olarak üretilmesine başlanmıştır.
Bu dönemde yaşanan diğer bir gelişme ise petrol fiyatlarında görülen rekor artıştır. 1974 yılında petrolün varil fiyatı 4 kat artarak 3 dolardan 12 dolara yükselmiştir. Bu yükseliş bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enflasyon ve cari açığa neden olmuştur.
Bu dönemin başında ülke nüfusu 40.3 milyon seviyesine gelmiştir. Okullaşma oranı %92 ve okuma yazma oranı da %64’e yükselmiştir. Bu dönemde ülkede hemen hemen her türlü sanayi ürünü üretiliyordu. Tarım sektöründe ise makineleşme süreci büyük ölçüde tamamlanmıştır.
Ancak Kıbrıs Barış Harekatı sonrası uygulanan ambargolar ve yaşanan petrol şoku nedeniyle ülkede önemli ekonomik sıkıntılar baş gösteriyordu. Bu dönemde TL dolar karşısında %444 değer yitirmiştir. 1974’te 1 dolar 13.8 TL iken 1980’de 1 dolar 75.12 TL düzeyine yükselmiştir.
Tabii bu gelişmeler ülke ekonomisine petrol ve türevlerinin kıtlığına ve kuyruklara neden olurken halkın da satın alma gücünün aşınmasına neden olmuştur. Yaşanan bu ekonomik sıkıntılar günlük hayatta yaşanan sağ/sol çatışmalarıyla beraber ülkede huzur ve istikrarın yok olmasına neden olmuştur. İşte bu yok olan “huzur ve istikrarın” sağlanması ise 1980 darbesinin en önemli gerekçesi yapılmıştır.
Grafik 8: 1974-1980 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Yukarıda yer alan Grafik 8’de görüldüğü gibi ülke bu dönemde ortalama %3.6 büyümüştür. Yaşanan bunca siyasi, iktisadi ve emtia krizlerine rağmen ülke ekonomisinin yıllık bazda ortalama %3.6 büyümesi tamamen ülkenin iç dinamizminden ve gücünden kaynaklanmaktadır.
Bu dönemde ülkenin dış borç stoku ise 1980 yılında 19 milyar dolar seviyesine yükselmiştir.
Yine bu dönemde ülkeye giren işçi dövizi miktarı ise toplamda 9 milyar doları aşarak Türkiye ekonomisinin nefes almasına olanak sağlamıştır. Bu dönemde ülkeye giren bu işçi dövizleri olmasa uygulanan ambargolar ve petrol krizi nedeniyle ülke ekonomisinin toparlanması neredeyse olanaksız hale gelecekti.
Bu dönemi tamamlamadan önce 24 Ocak 1980 kararlarına da değinmek elzemdir. Bilindiği gibi “Türkiye ekonomisinin dışa açılması” gerekçe gösterilerek 24 Ocak 1980 tarihinde kabul edilen kararlarla ülke ekonomisinin yapısı değiştirilmeye başlandı. Özü itibariyle 24 Ocak kararları ekonomide devletin küçültülmesini ve dış ticaretin serbestleştirilmesini sağlamaya dönük kararlardır.
1973’te Şili’de gerçekleştirilen askeri darbe sonrası iktidara gelen cunta hükümetine verilerek Şili’de uygulamaya konulan program Milton Friedman tarafından hazırlanmıştı. Şili’de uygulamaya konulan bu program Prof. Dr. Andre Günder Frank tarafından “Ekonomik Soykırım” olarak tanımlanmıştır.
24 Ocak Kararları bu programın birebir kopası olarak hazırlanmıştır. Türkiye’de de esas olarak 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası iktidara gelen cunta hükümeti tarafından uygulanma süreci tamamlanmıştır.
İlginç olan ise 24 Ocak kararlarını uygulamayı kabul eden Demirel hükümetinde Turgut Özal’ın Başbakanlık Müsteşarı ve darbe sonrası kurulan cunta hükümetinde de yine Turgut Özal’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Tabii bunlar 24 Ocak Kararlarını tamamen Özal’a mal olması durumunu ortaya koymaktadır.
Cumhuriyet Dönemi Ekonomik Büyüme Üzerine Bir Analiz (3)
1981-1983 Dönemi
Darbe sonrası 3 yıllık dönemde ekonomi yönetimine Başbakan Yardımcısı olarak tam manasıyla Turgut Özal hakim olmuştur. Adalet Partisi hükümeti için Başbakanlık Müsteşarı olarak hazırladığı 24 Ocak Kararlarını cunta hükümeti döneminde hiçbir itiraz ile karşılaşmadan uygulamaya koyma olanağını bulmuştur.
Grafik 9: 1981-1983 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Yukarıdaki Grafik 9’da görüldüğü gibi 24 Ocak Kararlarına uygun olarak TL dolar karşısında 3 sene arka arkaya devalüe edilmiş ve TL dolar karşısında toplamda %122 oranında değer yitirmiştir.
Aynı dönemde ekonomi ortalama olarak %4.5 büyümüştür. Ancak yapılmış olan devalüasyonlar nedeniyle büyümeden sabit gelirliye verilen pay artmak bir yana azalmıştır. Bu dönemde dış borç stoku ise 1983 sonu itibariyle 18 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir.
Tabii bu dönemi kapatmadan önce “Banker Krizine” de değinmekte yarar var. Bilindiği gibi 24 Ocak Kararlarının önemli hedeflerinden biri de finansal piyasaları serbestleştirme (liberalleştirme) olarak belirlenmişti. Bu kapsamda bankaların uhdesinde olan “faizle para toplama” ya da mevduat toplama yetkisi “Bankerlere” de verildi.
Bankerlere bu yetkinin verilmesiyle beraber 1970’li yıllar boyunca uygulanmış olan “negatif faiz” dönemi de sona erdi. Bankerler vatandaştan daha fazla mevduat toplama amacıyla hem bankalarla ve hem de birbirleriyle faiz yarışına girdiler. Bunun sonucunda da “mevduat piyasası” tam manasıyla bir “Ponzi Oyununa” dönmüş oldu.
Çok sayıda bankerin iflasıyla sonuçlanan bu “faiz yarışına” piyasaların serbestleştirilmesi amacıyla dönemin hükümeti tarafından izin verilmiş ve yaşananlar karşısında ses çıkarılmamıştı. Nihayetinde servetini kaybeden çok sayıda mağdur vatandaş bu serbestleşmenin faturasını ödemiş oldu. Elbette bu gelişmeler 24 Ocak Kararlarının ruhuna uygundu.
Tabii bu tür gelişmeler piyasaların düzenlenmesi konusunu bir kere daha gündeme taşımış ve bu kapsamda 1981 yılında Sermaye Piyasası Kurulu kurulmuş ve 1982 yılında da faaliyetlerine başlamıştır.
1984-1991 Dönemi
Bu dönem Anavatan Partisi’nin tek başına iktidar olduğu dönemdir. Darbe hükümeti döneminde uygulama işlemi önemli ölçüde tamamlanan 24 Ocak kararları bu dönemde oluşan ekonomik gelişmelerin temelini oluşturmuştur.
Bu kapsamda ekonomide serbestleşme çerçevesinde döviz alım satımı serbest bırakılmış, ihracat teşvikleri uygulamaya konulmuş ve dış ticaret önemli ölçüde serbest bırakılmıştır. Tabii bununla ülkenin dış piyasalara ve rekabete açılması hedeflenmiştir.
Bu dönemde 1985 yılında yani SPK’nın kuruluşundan 4 sene sonra Borsa İstanbul kurulmuş ve sermaye piyasaları alanında büyük bir adım atılmıştır. Sermaye piyasalarının gelişmesi için ve şirketlerin halka arzı için gereken teşvikler sağlanmıştır.
Yine bu dönemde özellikle tahvil ve bono piyasalarında işlem gören kağıtların neredeyse tamamı hazine kağıtları olarak işlem görmüşlerdir. Bunda kamu açıklarının para basılarak değil borçlanma ile finanse edilmesi politikasının büyük rolü olmuştur.
Yine bu dönemde 1984 yılından başlanarak devlete ait fabrika, şirket vb. kurumlarının özelleştirilmesine ilişkin çalışmalara başlanmış ve bu faaliyetleri yürütmesi için Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi görevlendirilmiştir. Türkiye’de ilk özelleştirme işlemi ise 1985 yılında gerçekleştirilmiştir.
Tabii yukarıda kısaca özetlenen politikalar ve çalışmalar tamamen 24 Ocak Kararları çerçevesinde yapılması gereken işlemler olduğunu unutmamak lazım.
Aşağıdaki Grafik 10’da görüleceği gibi bu dönemde ülke ekonomisi her sene büyümüş ve 8 yıllık ortalama büyüme oranı da %5 olarak gerçekleşmiştir.
Yine aynı grafikte görülebileceği gibi TL dolar karşısında her sene değer kaybetmiştir. 1984 yılında 364 TL olan dolar 1991 yılında 4.175 TL’ye yükselerek bu sürede TL toplamda 10.5 kat değer kaybetmiştir.
Grafik 10: 1984-1991 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Bu iki gelişmeyi beraber değerlendirdiğimizde uygulanan politikaların özü itibariyle TL’nin değersizleştirilerek ihracatın teşvik edilmesi, büyümenin ihracata bağlanması ve bu sayede ülkeye döviz girişinin hızlanmasını sağlamaktır. Elbette yükselen döviz kurunun neden olduğu hayat pahalılığının sebep olduğu bedel ise sabit ücretliye ödetilmiştir.
Kasım 1984 seçimleri sonrası başbakanlık görevine gelen Özal uygulamaya çalıştığı politikaları bizzat kendisi uygulamıştır. Ancak 1989 yılında cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra Ekim 1991 seçimlerine kadar yerine gelen Yıldırım Akbulut ve Mesut Yılmaz hükümetleri döneminde ise bu politikalar üzerinde dolaylı etkileri olmuştur.
Bu dönemde ülkenin dış borcu 1984 yılında 22 milyar dolar düzeyindeydi. Dönem sonu olan 1991 yılında ise dış borç stoku %145 artarak 54 milyar dolar düzeyine yükselmiştir. Bu yükseliş 24 Ocak Kararları kapsamında uygulanan politikalara tamamen uygundur.
Demokrat Parti hükümeti döneminde başlayan dış borca dayalı ekonomik büyüme modelinin bu dönemde de uygulandığı açıktır. Ancak bu dönemde bu politikaya serbestleşme, özelleştirme ve dışa açılma da eklemlenmiştir.
Elbette dış borçtaki bu artışın ekonomik büyüme üzerinde önemli etkisi vardır. Ancak bu sefer büyümeden dış borç sahiplerine de pay verilmesi sonrası ülke halkının büyümeden aldığı pay ise azalmıştır.
Tabii bu dönemde uygulanan politikalar üzerinde ABD ve İngiltere başta olmak üzere dünyada uygulanan arz ekonomisinin de büyük etkisi vardır. Bu da tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de piyasalarda “deregülasyon” yani serbestleştirme ya da düzenlemelerin azaltılması politikaları devreye alınmaya çalışılmıştır.
Bu kapsamda Türkiye’de özellikle vergileme açısından doğrudan vergi oranları zamanla azaltılırken dolaylı vergiler ise tüketim üzerinden alınmaya başlanmıştır. Bu çerçevede Türkiye’de Katma Değer vergisi (KDV) 1985 yılında uygulamaya konulmuştur.
Bütün bu değişim, dönüşüm ve serbestleşmelere rağmen büyüme oranı yıllık bazda ortalama %5 düzeyinde gerçekleşmiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu büyümeden aldıkları pay ise dış borçtaki ve dolar kurundaki hızlı artış nedeniyle azalmıştır.
1992-2002 Dönemi
Bu dönem ekonomide en çalkantılı dönemlerden biridir. Aşağıdaki Grafik 11’de görülebileceği gibi Türkiye’de bu dönemde TL her sene düzenli olarak dolar karşısında değer kaybetmiştir. 1992 yılında 6.874 TL olan dolar 2002 yılında 1.505.000 TL’ye çıkmış ve 219 kat yükselmiş ve TL’nin dolar karşısındaki 11 senelik değer kaybı dolar %21794 olarak kayda geçmiştir.
Bu dönemde yıllık ortalama büyüme oranı ise %3.4 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde 1992 yılında 59 milyar dolar olan dış borç stoku 2002 yılına kadar %124 132 milyar dolara yükselmiştir. Dış borç ve dolar kurunda meydana gelen devasa artışlar çok büyük siyasi sonuçlar doğurmuş ve 2002 seçimlerinde bu dönemde iktidarda yer almış bütün partileri seçim barajının altına sürüklemiştir.
Grafik 11: 1992-2002 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Bu dönemde 11 senede toplam 11 hükümet görev yapmıştır. Bu hükümetlerin tamamı farklı siyasi partiler tarafından oluşturulmuş koalisyon hükümetleri olarak kurulmuş ancak 1991-1993 Demirel hükümeti hariç koalisyon ortakları arasında sürekli bir güvensizlik durumu söz konusu olmuştur. 28 Şubat 1997 süreci de bu dönemde yaşanmıştır.
Bu dönemde Çiller hükümetinin uyguladığı faiz oranını piyasaya rağmen indirme politikası nedeniyle yaşanan 1994 krizinde TL dolar karşısında %200 değer yitirmiş ve sonrasında kuru dengelemek için faiz oranları %70 seviyesinden %400 seviyesine çıkarılmıştır. 1994 krizinde 3 tane banka battı. Bu krizin tetiklediği ekonomik çalkantı sonucu 2000 yılına gelindiğinde batan banka sayısı 10’ yükseldi. Batan banka sayısı 2002 yılına gelindiğindeyse 22’ye yükselmişti.
Elbette batan bankaların bütçe ve ekonomiye getirdiği yük ve ekonomiye duyulan güvenin azalmasına sebep olmasının ortalama büyüme oranının düşük kalması üzerinde önemli etkileri olmuştur.
Yaşanan bu krizler sebebiyle Uluslararası Parasal Fon (International Monetary Fund) yani IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları kapsamında yapılan “reformlar” sonucunda 1999 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) kurulmuş ve bankaların gözetim ve denetiminin sorumluluğu özerk bir kurum olarak kendisine verilmiştir.
BDDk tarafından uygulanan politikalar ve alınan tedbirler sonucunda bankacılık sektörü süratle toparlanmış ve batık bankaların ekonomi üzerinde oluşturduğu yük ve güvensizlik durumu sona erdirilmiştir.
Bu dönemin son senesi olan 2002 yılında uygulamaya konulan bir diğer dolaylı vergi olan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) uygulanan reformlar kapsamında devreye alınmıştır. Böylece KDV sonrası ÖTV de tüketim üzerinden alınan dolaylı bir vergi olarak bütçe gelirleri arasındaki yerini almıştır.
Bu dönemin son yıllarında 2000 ve 2001 krizi sonrasında Kemal Derviş (1973-1977 döneminde Başbakan Ecevit’in ekonomi danışmanı olarak görev yapmıştır) Türkiye’ye davet edilerek ekonominin krizden çıkarılması için yetkilendirilmiştir.
IMF ile beraber Kemal Derviş tarafından hazırlanan ekonomi programı iki aşamadan oluşuyordu. Birinci aşamada “Krizden Çıkış” planlanırken ikinci aşamada ise “Güçlü Ekonomiye Geçiş” planlamaları yapılmıştı.
Bu programın birinci aşaması yani “Krizden Çıkış” programı 2002 yılında devreye alınan stand-by programı ile başladı. 2005 yılında geçilmesi planlanan ikinci aşamaya yani “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programına ise 2002 yılı sonunda iktidara gelen AKP tarafından geçilmedi. “Krizden Çıkış” programı diğer adıyla “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikası AKP tarafından 2005 yılına kadar IMF ile ve sonrasında da 2017 yılına kadar da sadece kendisi tarafından kesintisiz bir şekilde uygulandı.
2003-2021 Dönemi
Türkiye’de yaşanan 2000-2001 krizleri sonrasında alınan ekonomik tedbirlerin devreye alınmasından 7-8 ay sonra yapılan genel seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) %34.28 oy oranıyla milletvekillerinin %67’sini kazanarak tek başına iktidara geldi. AKP iktidara geldiğinde ekonomik krize karşı alınan tedbirler devreye alınmış ve çözüme ilişkin önemli ölçüde sonuç alınmaya başlanmıştı.
İktidara geldiğinde yürürlükte olan ve tabiri caizse saat gibi işleyen “Krizden Çıkış Programı” ya da diğer adıyla “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikasını uygulamaya devam eden AKP yine tabiri caizse virgülüne dahi dokunmadan bu programı uygulamada bıraktı.
Tabiri caizse ekonomi alanında herhangi bir şey yapmasına da gerek yoktu. Tek yapması gereken IMF ile anlaşmanın sona ereceği 2005 yılında uygulamadaki ekonomi programının ikinci aşaması olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programını devreye alması olacaktı.
Ancak bunu yapmadı. IMF ile aynı anlaşmayı 3 yıl süreyle uzattı ve “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikasını uygulamaya devam etti. 2008’de IMF anlaşmasının süresi bittiğindeyse bu defa süre uzatımına gitmedi ancak “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikasını 2017 yılına kesintisiz uygulamaya devam etti.
AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de altyapı sorunları önemli ölçüde tamamlanmıştı. Türkiye’de 2002 yılında otomobil fabrikalarından tutun, çimento fabrikalarına kadar; elektronik eşya üretimi fabrikalarından tutun ağır sanayi fabrikalarına kadar her tür fabrika bulunmaktaydı.
Bu dönemde başta bankacılık olmak üzere finans piyasalarında yapılması gereken bütün reformlar yapılmış ve Türkiye’nin güçlü bir finans sistemi oluşmaya başlamıştı. Ekonomik krizden çıkışın bedeli de diğer siyasi partiler tarafından en ağır şekilde ödenmişti.
Grafik 12: 2002-2021 Dönemi Büyüme Verileri ve TL Değer Kaybı/Kazancı

Kaynak: TÜİK ve TCMB verileri kullanılarak hazırlanmıştır.
Böyle bir ortamda ülkeyi yönetmeye başlayan AKP Grafik 12’de görülebileceği gibi 19 yıllık 2003-2021 döneminde yıllık ortalama %5.5 düzeyinde bir büyüme oranı yakalamıştır. Bu oran 1923-2021 döneminin büyüme ortalaması olan %5.07’nin biraz üzerinde 1923-1938 dönemi ortalama büyüme oranı olan %7.9’un ise 2.4 puan altında kalmaktadır.
1923 yılındaki ülke envanteri ile 2002 yılındaki ülke envanteri mukayese edildiğinde 2003-2021 dönemi ortalama büyüme oranının Türkiye’nin büyüme kapasitesinin oldukça altında kaldığı söylenebilecektir.
Yine Grafik 12’de görüleceği gibi 2003-2021 döneminde TL’nin dolar karşısındaki performansını 2003-2008 dönemi ve 2009-2021 dönemi olmak üzere iki döneme ayırmak gerekir. 2002 yılında 1.505.000 olan dolar 2005 yılında 1.340.000 TL’ye ve 2008 yılında da 1.290.000 TL’ye gerilemiştir. Elbette TL’nin dolar karşısında değer kazanması uygulanan “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikası sayesinde olmuştu.
TL’nin dolar karşısında gösterdiği bu performans üzerine AKP 2005 yılında TL’den 6 sıfır atmıştır. 6 sıfır atılmış haliyle 1 dolar 2008 yılında 1.29 TL düzeyine gerilemiştir. 2008 yılında 1 dolar en düşük seviye olan 1.15 seviyesine kadar gerilemiştir.
İkinci dönem olan 2009-2021 döneminde ise dolar TL karşısında 1.29’dan 8.87’TL düzeyine yükselmiştir. Bugün itibariyle ise 1 dolar 18.3 TL düzeyindedir.
Bu bilgiler ışığında ekonomik büyüme verilerine yeniden baktığımızda 2003-2008 dönemi büyümesi önemli ölçüde TL değer kazancı sayesinde gerçekleşmiştir ki bu aldatıcıdır. Bu dönemde ekonomi yıllık ortalama %6.2 büyürken TL ise dolar karşısında yıllık ortalama %4.1 değer kazanmıştır.
Misal 2002 yılında 1000 TL 666.67 dolar ederken, aynı 1000 TL 2008 yılında 775.2 dolara eşitti. Yani bu dönemde dolar bazında paranız kendiliğinden %16.3 toplam ve yıllık %2.7 ortalama bir büyüme sağlamıştır. Bu dönemdeki büyümeden dolardaki değer artışı düşüldüğünde büyüme oranı çok düşük seviyelere gelmektedir. Bu durum Türkiye’de bir tür “Sahte Cennet” oluşmasına neden olmuştur.
Elbette TL’nin dolar karşısında değer kazanması uygulanan “Yüksek faiz Düşük Kur” sayesinde olmuştur. Yani TL’nin dolar karşısında değer kazanması ekonominin üretim yaparak güçlenmesi sayesinde gerçekleşmemiştir.
TL’nin dolar karşısında güçlenmesinin bedeli yüksek faizle ödenmiştir. 2003-2008 döneminde TL için ödenen yüksek faiz sayesinde Türkiye’ye gelen sıcak para dolar bazında %50 seviyesinde kazanç sağlamış ve bu nedenle Türkiye ekonomisine büyük zarar ve büyük bedeller ödetmiştir.
Ancak AKP tarafından 2017 yılına kadar ve gereksiz yere çok uzun süre uygulanan ancak “sürdürülemez” olan “Yüksek faiz Düşük Kur” politikası Türkiye’de “yerel kaynaklara dayalı” üretimi bitme noktasına getirmiş ve ülkenin üretimini %70’in üzerinde ithal girdiye bağımlı hale getirmiştir.
Bunun neticesinde cari açık sürekli büyümüş. Bunu finanse etmek için de sürekli dış borç alınmıştır. 2002 yılında sadece 132 milyar dolar olan dış borç stoku 2021 yılında 3.35 kat artarak 442.5 milyar dolara yükselmiştir. Dış borç stoku 2022 yılında 450 milyar dolara yükselmiştir. Buna -50 milyar dolar TCMB negatif rezervini ekledikten sonra “proje garantileri” (kapitülasyonlar) için gelecekte ödenecek dolarları da borç kabul edip hesaba kattığımızda dış borç stoku 630 milyar dolar seviyesine gelmektedir. Bu da 4.8 kat dış borç artışına denk gelmektedir.
AKP hükümeti tarafından uygulanan bu “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikası sayesinde TCMB rezervleri hızla artarak 2017 yılında 130 milyar dolar seviyesine gelmiştir. Sonrasında uygulanan “yüksek kur düşük faiz” politikasıyla bu rezervlerin tamamı harcanmış ve üstüne 50 milyar dolar da borç alınarak rezerv miktarı 2022 yılında -50 milyar düzeyine indirilmiştir.
AKP hükümeti tarafından uygulanan “Yüksek Faiz Düşük Kur” politikasının külfetlerinin ödenmeye başladığı 2008 sonrası TL 2021 yılına kadar dolar karşısında sürekli değer yitirmiştir. Bu da ülkeyi bu politika ile yaratılmış olan “Sahte Cennet” rüyasından uyandırıp gerçeklerle yüzleştirmiştir.
Ancak AKP hükümeti buna rağmen bu politikayı 2017 yılına kadar sürdürmüştür. 2017 yılından itibaren kuru düşürmek için bu politika sayesinde biriken TCMB rezervlerini satarak “Sahte Cennet” rüyasını sürdürmeye çalışmış ancak bunu başaramamış ve TCMB rezervleri de tamamen yok olmuş ve negatife dönmüştür.
Sonrasında AKP farklı TCMB başkanlarıyla farklı faiz ve kur politikaları uygulamaya koysa da TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesine engel olamamıştır. 2021 yılının Ağustos ayından itibaren hükümetin “Faiz Sebep Enflasyon Sonuç” iddiasıyla uyumlu olarak TCMB faiz oranlarını düşürmeye başladı. Sonrasında dolar kuru hızla yükselerek 9 TL seviyesinden 18 TL seviyesine yükseldi.
AKP hükümeti bunun üzerine bu politikasından vazgeçmek yerine bu sefer Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından Kur Korumalı Mevduat ve TCMB tarafından da Döviz Tevdiat Hesaplarından Türk Lirası Vadeli Mevduata Dönüşümün Desteklenmesi kararları alınmış ve uygulanmıştır. Bu programlar kapsamında TL önce dolar karşısında değer kazanmış olsa da daha sonra değer yitiren TL dolar karşısında yine zayıflamış ve kur gene 18 TL seviyesini aşmıştır.
Tabii bu iki uygulama hem bütçe üzerinde ve hem de TCMB üzerinde önemli bir yük oluşturmuştur. Son yapılan açıklamalarda bu programların 6 aylık maliyetinin 160 milyar TL olduğu ifade edilmiştir.
Kuru kontrol etmede bu iki programın da ödenen yüklü bedele rağmen başarısız olması hükümeti yeni yollar denemeye itmiştir. Bu defa dolara olan talebi kısmak için kredilere sınırlama getirme işlemi devreye sokulmuştur.
Bunun da işe yaramayacağı ortadayken AKP hükümetinin akılcı ve bilimsel politikaları ne zaman uygulamaya geçireceği ise belli değildir.
Bütün bu politika değişiklikleri AKP, MHP ve BBP tarafından oluşturulan Cumhur İttifakı’nın desteklediği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra uygulamaya konulduğu unutulmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 16 Nisan 2017 Referandumuyla kabul edilmiş ve 9 Temmuz 2018 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanmıştır.
Bu şartlar altında ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle 2023 seçimlerine giden Türkiye’de seçim sonrası oluşacak yeni hükümetin ekonomide yapacağı çok iş bulunmaktadır. Muhalefetin oluşturduğu Millet İttifakı seçimleri kazandıkları taktirde ülkede “Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistemi” kuracaklarını millete taahhüt etmişlerdir.
Prof. Dr. Mehmet Hasan EKEN
Türkiye Ekonomik ve Mali Araştırmalar Vakfı Başkanı
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?
Yayınlanma:
5 gün önce|
14/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.
Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?
Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.
Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar
Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.
| Sıra | Kurum | Faaliyet alanı | Tahakkuk eden vergi |
|---|---|---|---|
| 1 | T.C. Ziraat Bankası A.Ş. | Bankacılık | 70,39 milyar TL |
| 3 | Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. | Bankacılık | 22,91 milyar TL |
| 4 | Türkiye Garanti Bankası A.Ş. | Bankacılık | 20,08 milyar TL |
| 6 | QNB Bank A.Ş. | Bankacılık | 10,19 milyar TL |
| 7 | LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. | Perakende | 10,18 milyar TL |
| 8 | Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 10,08 milyar TL |
| 9 | Citibank A.Ş. | Bankacılık | 7,68 milyar TL |
| 10 | Allianz Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,61 milyar TL |
| 11 | Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 7,57 milyar TL |
| 12 | Türkiye Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,53 milyar TL |
| 13 | Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. | Telekomünikasyon | 7,47 milyar TL |
| 14 | Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. | Sanayi / tüketim ürünleri | 7,19 milyar TL |
| 15 | BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. | Perakende | 7,07 milyar TL |
| 16 | Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 6,99 milyar TL |
| 17 | Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 6,56 milyar TL |
| 18 | Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. | Sigorta | 5,86 milyar TL |
| 19 | Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü | Madencilik / kimya | 5,70 milyar TL |
| 20 | Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. | Sermaye piyasaları | 5,54 milyar TL |
| 21 | İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. | Yatırım bankacılığı | 4,97 milyar TL |
| 22 | Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü | Denizcilik | 4,92 milyar TL |
| 23 | DenizBank A.Ş. | Bankacılık | 4,81 milyar TL |
| 24 | Mercedes-Benz Türk A.Ş. | Otomotiv | 4,75 milyar TL |
| 25 | Türkiye Elektrik İletim A.Ş. | Enerji | 4,33 milyar TL |
| 26 | ITX Türkiye | Perakende / tekstil | 4,25 milyar TL |
| 27 | Philip Morris Tütün Mamulleri | Tütün sanayi | 4,23 milyar TL |
| 28 | AXA Sigorta A.Ş. | Sigorta | 4,17 milyar TL |
| 31 | Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,98 milyar TL |
| 32 | Türk Ekonomi Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,92 milyar TL |
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.
Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.
İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.
Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.
Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici
Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.
İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.
Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.
Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.
Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.
Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri
Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.
Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:
Banka açısından:
Kredi faizi
↓
Faiz geliri
↓
Bankacılık kârı
↓
Vergilendirilebilir kazanç
↓
Yüksek kurumlar vergisi
Sanayici açısından ise:
Kredi faizi
↓
Finansman gideri
↓
Faaliyet kârının erimesi
↓
Net kârın düşmesi
↓
Vergilendirilebilir kazancın azalması
Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.
Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor
Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.
Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.
Türkiye’nin ekonomik paradoksu
Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.
Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.
Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.
Motor ise üretimdir.
Almanya’da tablo neden farklı?
Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.
Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.
Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.
EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.
Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.
Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.
Almanya’nın ekonomik devleri
Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.
| Şirket | Ana faaliyet | Ekonomideki niteliği |
| Volkswagen | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| BMW | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Mercedes-Benz | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Deutsche Telekom | Telekomünikasyon | Teknoloji / hizmet |
| DHL Group | Lojistik | Lojistik / hizmet |
| Siemens | Elektrik, otomasyon, teknoloji | İleri sanayi |
| E.ON | Enerji | Enerji altyapısı |
| BASF | Kimya | Ağır sanayi / kimya |
| Bayer | İlaç ve kimya | İleri teknoloji / sanayi |
| Daimler Truck | Ticari araç | Sanayi / üretim |
Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.
EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.
Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.
Almanya’nın bankaları nerede?
İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.
Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.
Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.
Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.
Türkiye için alarm veren soru
Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.
Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.
Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.
Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?
Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.
İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.
Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.
Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.
Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir
Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.
Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.
Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.
Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?
Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.
Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.
Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.
Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.
Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi
Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.
Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.
İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.
Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması
Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.
Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?
Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.
Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.
Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.
Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
4 hafta önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
4 hafta önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.050)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.622)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (588)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.980)
- GÜNCEL (4.562)
- GÜNDEM (3.562)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.731)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.476)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (825)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (116)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (60)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Brezilya, tavuk eti ve bal ihracatı için AB'den yeşil ışık bekliyor 06/08/2026
- Borsa İstanbul’da gong Quick Sigorta için çaldı 06/08/2026
- Almanya'da fabrika siparişleri Haziran'da tahminleri aştı 06/08/2026
- A101'e koşullu CarrefourSA izni 06/08/2026
- AR-GE'ye geçen yıl 253,5 milyar lira harcandı 06/08/2026
- Gram altında son durum ne? 6 Ağustos 2026 Perşembe altın fiyatları… 06/08/2026
- Roundup davalarının Bayer'e maliyeti 10 milyar doları aştı 06/08/2026
- Wall Street’te hedge fonlara siber saldırı 06/08/2026
- Dolar ve Euro kuru bugün ne kadar oldu? 6 Ağustos 2026 döviz fiyatları… 06/08/2026
- Küresel piyasalarda Hürmüz soruları 06/08/2026
SON YAZILAR
- Garanti BBVA, 2,64 milyar TL’lik takipteki alacağını sattı 15/08/2026
- DenizBank 4,41 milyar TL’lik sorunlu kredi portföyünü sattı 14/08/2026
- Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede? 14/08/2026
- Çifte Ekspertiz, Çifte Fatura! BDDK’nın Güncellemeyen Limiti Kredi Maliyetlerini Nasıl Katlıyor? 14/08/2026
- Hürmüz’de düğüm çözülmüyor, piyasalar direnmeye devam ediyor 14/08/2026
- Petrol ateşi, enflasyon korkusu, yükselen tahvil faizleri: Gözler ABD TÜFE’de 12/08/2026
- 2026 YILINDA HALKA ARZ OLUP HALKA ARZ FİYATININ ALTINA DÜŞEN ŞİRKETLER… 12/08/2026
- HALKA ARZ olmak üzere iken KONKORDATO ilan eden Şirketler.. 11/08/2026
- Fed iki ateş arasında, altın yeniden parlıyor 11/08/2026
- Fed’in şahinliği istihdama takıldı, sırada çarşamba günü enflasyon var 10/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
