ŞİRKETLER
Prof. Seyfettin Gürsel: Ülkede erken sanayisizleşme yaşanıyor
Profesör Doktor Seyfettin Gürsel, 100 yıllık Cumhuriyet tarihini ekonomi tarihinde istihdam ilişkilerini, işgücü piyasasını, hangi olayların nelere yol açtığını anlattı. Tarım toplumu olduğu için ilk yıllarda tam istihdam diyebileceğimiz bir tablodan işsizliğin en büyük sorunlardan biri haline geldiği dönemlere dikkat çeken Gürsel, kadınların istihdamda artan rolüne karşın eşit istihdamın hâlâ çok uzağında olduğuna dikkat çekti. Ülkede istihdam yapısında hizmetler sektörünün ağırlıklı hale geldiğini bunun zenginleşme sonrası olması gereken bir durum olduğunun altını çizen Gürsel, Türkiye’de erken sanayisizleşme yaşandığını dile getirdi.
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Tarımsal üretimin yoğun olduğu dönemlerde tam istihdam diyebileceğimiz toplumdan erken sanayisizleşmeye varan ülkede, beşeri sermayenin yapısı, gelişimi, işgücü piyasasının ne zaman ortaya çıktığı, göçün istihdama etkisini tarihsel süreç içinde aktaran Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’in istihdam piyasasının nasıl bir gelişim gösterdiği, tarımda makineleşmenin artılara ve eksilerine, toplumu nasıl bir üretim sürecinden geçtiğine ilişkin değerlendirmeleri şöyle:
Genç cumhuriyet perişan bir ekonomi devraldı
Yeni kurulmuş cumhuriyet ille bir sıfat yakıştırmak gerekirse oldukça geri bir ekonomi devraldı. Hatta perişan bir ekonomi devraldığını bile söyleyebiliriz. Neden böyle diyorum? Bir kere birincisi nüfus… Çalışabilir nüfusun yüzde 80’i, hatta biraz daha fazlası tarımda. Tarımda ama tarımda da küçük, kendini ancak geçindiren aile çiftlikleri var ya da kısmen ancak ticari pazara yönelik üretim de yapan küçük orta büyüklükte çiftlikler var bunlar da sayılı. Tarım mekanize olmamış, traktör sayısı yani tek tek saysanız sayabilirsiniz o kadar az. Diğer tarım aletleri de öyle. Yani teknoloji, tarım teknolojisi son derece ilkel teknoloji. Kentler, kent gibi değil. Bazı kentlerde kısmen bir nüfus var ama bu kentler hani İstanbul’u dışarıda tutarsak aslında bir kasaba büyüklüğünde. Yani tarım dışında imalat sanayi diyebileceğimiz bir imalat yok.
Sanayi tesisi diyebileceğimiz tesis sayısı son derece az ve çok küçük. Kısmen 19. Yüzyılın sonunda tekstilde bir gelişme oldu. Kumaş dokuma vesair sanayinde ama sonuçta manzara bu…
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nasıl bir beşeri sermaye vardı?
Beşeri sermaye konusuna gelince, ilk nüfus sayımı 1927. Dolayısıyla 1922 ve 23’te de ne kadar nüfus vardı tam bilmiyoruz ama kabaca 27’de 14 milyon olduğunu kabul edersek cumhuriyet kurulduğunda da 13 milyon filandı. Ve bu 1914’teki Osmanlı döneminde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına tekabül eden alandaki nüfusun oldukça altında bir nüfus…
Büyük bir nüfus kaybı söz konusu. Bir kere Birinci Dünya savaşında önemli bir kayıp yaşandı. Ardından kurtuluş savaşında insani kayıp var. Beşeri sermaye açısından daha önemli bir sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Aşağı yukarı 1 milyon 200 bin Ermeni nüfus yaşıyordu 1914’te. Bir buçuk milyon Rum nüfus vardı. Ermeni nüfus birkaç yüz bin ya kaldı ya kalmadı. 1922’ye geldiğimizde nüfus mübadelesi yapıldı Yunanistan’la. İstanbul’daki 1,5 milyon ve Bozcaada ve Gökçeada’daki küçük Rum köyleri hariç bütün Rum nüfus Yunanistan’a gitti. Yaklaşık bir küsur milyon bir buçuk milyona yakın ama bize Yunanistan’dan sadece 500 bin kişi geldi. Bu miktar olarak da büyük bir kayıp. Ama şunu da vurgulamakta yarar var, gene Osmanlı istatistiklerinin gösterdiği gibi bu Ermeni ve Rum nüfusta okur yazarlık ve profesyonel meslekler, eğitim düzeyi Türk müslüman nüfusa göre daha yüksekti. Yani bir de oradan networkler gitti. Yani bunlar zanaatkârdı, tüccardı, vesaireydi. Dolayısıyla uzun lafın kısası, Cumhuriyet ilan edildiğinde son derece geri, yüzde 80’den fazlası tarımda olduğu tarımda mekanizasyonun, makineleşmenin olmadığı ilkel yöntemlerle tarım yapıldığı, kentlerde sanayinin olmadığı, bundan ibaret bir ekonomi devraldı Cumhuriyet.
Çok farklı ekonomik sistemler deneyimlendi
100 yıllık bir şeyden bahsediyoruz. Bu 100 yıl içinde biz çok farklı ekonomik sistemler deneyimledik. Bunların bir kısmı hele ilk yıllarda kısaca söyleyeceğim bugünkü genç ve orta kuşağın hatta benim kuşağımda hiç yaşanmayan sistemler hatta genç kuşakların hayal bile edemeyeceği ekonomik sistemler, kurallar, dünyalar vardı.
Bir kere 1929’a kadar ekonomik sistem bizim Osmanlı’da ne geçerliyse oydu. Dışı açık gümrük, vergileri son derece düşük, ihracat- ithalat serbestisi var. Sermaye akımları serbestisi var. Döviz serbestisi var. Türk lirası serbest piyasada değeri belirleniyor. Döviz – kur şimdi bugünkü çok benzer bir sistem ama kurucu kadro bundan hiç memnun değildi. Bu Lozan antlaşmasının bu bir parçasıydı. Çünkü orada çok ısrar edildi. Karşı taraf sistem bozulsun istemedi. Bizim taraf da ancak 5 yıllığına bunu kabul etti. Hatta o dönemde o kadar ilginç bir düzen vardı ki bugün belki hayal edilmesi bile zor. Merkez bankası yoktu çünkü. Biz aşağı yukarı 7 yıl merkez bankası olmadan yaşadık. Nasıl oldu? Bir para var mı var. Osmanlı’dan kalma banknotlar tabi ki sabit oldu. Kaç para ise onlara, bin Türk lirası diyelim cumhuriyet sembolleri konuldu. Biz 1920’lerde para arzını kendiliğinden idare eden bir sistemde yaşadık.
Bunu bugün hayal bile etmesi mümkün değil.
Peki bu sistemden kurucu ekip niye memnun değil, çünkü bu bu kadar gümrük vergilerinin çok düşük olduğu dışı açık ekonomide Türkiye’nin sanayileşemeyeceğini düşünüyorlardı. Çünkü almış başını gitmiş Avrupa’da sanayi bir düzeye gelmiş, rekabet etmeniz mümkün değil. Onun için iç pazarı korumamız lazım.
Dolayısıyla 5 yıl dolar dolmaz, 1929’da hükümet çok ciddi gümrük vergilerini arttırdı. Yeni bir sisteme geçti. İç piyasayı koruma altına aldı. Ve Merkez Bankası kuruldu. Sermaye giriş çıkışları serbestisi son buldu.
Merkez Bankası’nın sabit kur rejimine geçtik. Merkez Bankası da bundan sorumlu kurum olarak devam etti. Şimdi bu yepyeni bir sistemdi o dönem ve yarım yüzyıl sürdü. Bu sistem 1980’lere kadar sürdü.
Sanayi yok, ücretli işçilik yok
Yüzde sekseni köylülerden oluşan bir toplumda işsizlik tabii ki gündemde değil çünkü çalışıyorlar. Ha ne kadar kazanıyorlar, nasıl geçiniyorlar ayrı bir konu. Oraya geleceğim çünkü 1930’larda büyük bir şok yaşandı. Bunu da bugünkü kuşak bilmez. Hayal de edemez.
O zaman kentlerde de zaten sanayi yok, yani ücretli işçilik de yok ya da çok çok az. O dönemler 100 binden daha az olduğu tahmin ediliyor ücretli işçiliğin. Dolayısıyla işsizlik çok uzun süre 1950’lere kadar hiçbir zaman aslında ekonominin gündeminde olmadı. Tabii başka şeyler oldu. 1950’lilerden itibaren aslında Türkiye ekonomisi hem sanayileşmeye hem modernizasyona başlıyor. Daha önce başladı ama çok sınırlıydı. Esas önemli genç kuşakların da bilmesi gereken Cumhuriyet iktisat tarihinde 1930’lu yıllardır. 1933 dahil 30-33…
Şimdi bizimkiler, 1929’da hükümet ekonomiyi kapatmaya karar verdi. Zaten Merkez Bankası da kuruldu ama bağımsız falan değil tabi hükümete bağlı. Yani faizi de hükümet belirliyor kur zaten sabit. Tabii, dolayısıyla bir dışa kapalı komuta ekonomisine girdik. Yeni gümrük tarifeleri oluşturuldu ama aradan birkaç hafta geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde kıyamet koptu, Borsa çöktü New York borsası ve gelişmiş ülkeler çok ciddi bir depresyona girdiler. O meşhur büyük bunalım dediğimiz olay patlak verdi.
Yoksullaşma unutulmadı
O yıllar hayal edilemeyecek deflasyon dönemi aynı zamanda. Deflasyon ne demek, fiyat seviyesi mutlak olarak düşüyor. Yani şöyle örnek vereyim, ekmek 10 TL aradan 3-5 ay geçiyor, ekmek 9 TL oluyor sonra 8 TL oluyor sonra 7 TL veya buğdayın kilosu 5 TL. Bir bakıyorsunuz bir yıl sonra 2 buçuk lira.
Şimdi bu tabii bize de yansıdı. Neden yansıdı? Uluslararası tarım fiyatları bizim tarım fiyatlarını etkiledi o kadar. Arpa, buğday vs. aşağı yukarı bir yıla hatta bir buçuk yılı içinde yarıya düştü. Şimdi tabi o küçük, orta hatta büyük piyasaya, pazara ürün satan çiftçiler ki unutmayın nüfusun yüzde sekseninden bahsediyoruz. Muazzam bir yoksullaşma içine girdiler, gelir kaybına girdiler. Ve bunun etkileri daha sonra görülecektir. Bunu unutmadılar.
Memur ve ücretli altın çağını yaşadı
Bu arada o dönem az sayıdaki ücretli çalışan ve memurlarda bir altın çağı yaşandı adeta. Neden neden altın çağı yaşandı? Memur maaş olarak 100 TL alıyorsa deflasyon oldu. Ekmek fiyatı düşüyor diye indirir misiniz maaşı, tabii ki indirmezsiniz dolayısıyla reel olarak çok ciddi ücret artışları oldu. Bunu özel sektör de tam ne olduğunu anlayamadığı için çok geç yanıt verdi. Burada hani az sayıdaki ücretli işçi de yararlandı.
Tabii o yılları bir çeşit altın çağı olarak hafızalarına kaydettiler bunu bunu. Bunun da bilinmesinde yarar var. Bir daha zaten hiç böyle bir dönem yaşanmadı.
1950’lerde hakikaten yaşanan önemli bir dönüşümdür. Sanayileşme daha önce başladı çünkü 1930’da efendim iç pazar korundu, gümrük vergileri yükseldi, önemin hükümeti umdu ki artık özel teşebbüs yatırım yapacak, fabrikalar kuracak, içeride üretim yapılacak, bakıyorlar ki bir şey olduğu yok. Neden yok? Çünkü birikimleri yok, sermayeleri yok. Daha önceden bir sermaye birikimi olmamış. Yani ticarette de yeterince sermaye birikimi olmamış. Birikim vardı daha çok azınlıklarda ama azınlıklar gidince…
Planlı kalkınma ile tanıştılar
Şimdik böyle olunca ne yapalım diyorlar. 1930’da Sovyetler hızlı sanayileşmeye geçmiş. Planlar yapıyorlar. Planlı kalkınma, sanayileşme bizimkilerin de dikkatini çekiyor. 1932’de Cumhur reisi Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet Bey’i maliye bakanıyla birlikte Moskova’ya yolluyor. ‘Bak bakalım orada ne yapıyorlar? Bize oradan bir şey yarar olur mu’ diye. Uzatmayalım, anlaşma yapılıyor. Sovyetler Birliği hem kredi veriyor, hem teknisyenler yolluyor. Uzun lafın kasası devlet eliyle sanayileşmenin tohumları, daha doğrusu ilk adımı 1932’de bu ziyaretle yapılıyor ve 34’te de biz bunlara daha sonra kamu iktisadi teşebbüsleri dedik KİT’lerin kuruluşu başlıyor.
Bugün bile hatırlar, hatta belki genç kuşaklar bile bilir Sümerbank basmaları tekstilde, sonra şeker fabrikalarının kurulması vesaire böyle bir hamle başlıyor.
O yüzde 80’i tarımda olan nüfusun içinde bir küçük damla ama bir ilk adım. 1950’ye geldiğimizde hâlâ Türkiye’nin nüfusu yüzde sekseni köylü-çiftçi.
Ama oradan itibaren artık hızlı bir sanayileşme başlıyor ama önce tarımda mekanizasyon da başlıyor. 2 bin traktör vardı Türkiye’de 1950’de 2-3 yıl sonra 40 bine çıktı.
Rezervler birikti
Tabii ki diğer tarım aletleri de arttı. 13 milyon herhalde 1950’lere geldiğimizde 22 milyonuz artık. Bu nüfus bizim ekilebilir topraklara göre çok az, yani ekilmeyen topraklar var hatırı sayılır büyüklükte. Nüfus büyüdükçe yeni genç kuşaklara açıldı o tarlalar. Teknoloji hala eski sayılırdı o dönem. Geleneksel yöntemlerle üretim yaptılar. 1950’de tabii siyasi arka planı da unutmayın. Biz, Avrupa Konseyi, batının müttefiki olduk, Marshall yardımları oldu. Bir de ikinci dünya savaşı yılları var ama orayı geçiyorum. Çünkü savaş koşullarında ilk çılgın enflasyonu ikinci dünya savaşında yaşadık.
Savaşta ithalat zorunlu olarak kısıldı. Akdeniz savaş meydanı… Tarım ürünlerini savaş nedeniyle ihraç ettik. Tarımdan başka bir şey ihraç ettiğimiz yok, arttı mı fiyatları? arttı. Biz de bir güzel rezervler biriktirdik mi? Dolarları biriktirdik, onları da yeni hükümet, Demokrat Parti hükümeti bir güzel ithalata harcadı. Makinaları getirdi. Traktörleri vesaire tabi orada lüks Amerikan arabaları da gelmeye başladı. 1949 doğumluyum, 4-5-6 yaşlarına geldiğimde sokakta tek tük de olsa lüks arabaları şevroleleri görmeye başladık.
Sonra değirmenin suyu bitti.. Mekanizasyonla birlikte hızla tarımsal üretim arttı. Türkiye’nin hem ekonomi, hem toplumsal tarihinde tarımdan, köyden kentlere göç başladı. Çok hızlı bir göç oldu üstelik. Ve bu göç hâlâ aslında devam ediyor. Tabii son dönemde yavaşladı, hatta bir parantez açarsak bugün İstanbul’da koşullar o hale geldi ki yaşam koşulları şimdi. Çoğunluk özellikle düşük gelirler acaba İstanbul’dan Anadolu’ya gidebilir miyiz? Diye düşünmeye başladılar.
Göç neden arttı?
Tarımda mekanizasyon varsa daha az insanla, daha çok üretim yapıyorsunuz demektir. Ve giderek toprakların üretim limitine de erişildi. Tam ne zaman erişildi? Onu da söyleyeyim.. 1960’ların başında eriştik. Ondan sonra o günden bugüne biz kentleşme nedeniyle aslında ekilebilir alanlarımızın yüz ölçümünü giderek yitiriyoruz…
Önce tabii bu çok yavaş başladı ama son yıllarda ne kadar hızlı geliştiğini hepiniz görüyorsunuz. Herkes kendi şehrinde, kentinde eskiden tarım alanları tarlalar bugün sitelerle fabrikalarla doldu.
Bu artış kamu iktisadi teşebbüsleri de (KİT) kapatmadı. Demokrat Parti aksine geliştirmeye devam etti. Kamu iktisadi teşebbüslerini ama. Başka bir gelişme daha yaşandı 1950-54 yılları çok ilginç bir dönemdir. Çünkü tarım üretimindeki büyük artış yaşanırken bir yandan da Kore savaşı başladı.
Kore savaşı başlayınca tahılların fiyatları artıyor. Biz de tahıl üretiyoruz, satıyoruz. Tütün, pamuk ne üretiliyorsa satılıyor ve iyi bir zenginleşme yaşanıyor.
Makro dengeler bozulmaya başladı
O yıllarda çok ciddi bir refah artışı oldu. Bu da işte o demokrat partiye oy veren kitlenin hafızasında altın bir çağ olarak kaldı. O kadar ki bu 1954’te Demokrat Parti tekrar oylarını arttırarak seçimleri kazandı ama savaş bitti, fiyatlar düştü. Merkez Bankası’ndaki rezervler bitti.
Ondan sonra bizimkiler hâlâ büyüme peşinde koştukları için başladılar makro dengeleri bozmaya…
Enflasyon artmaya başladı. Sabit kurdasınız. Öyle bir Türk lirasını Koruma Kanunu çıkmıştı ki 1930’larda eğer cebinizde polis 1 dolar bulursa hapse giriyordunuz. Döviz tabii karaborsaya düştü. Çünkü merkez bankası ithalatçı firmalara o da sabit kurdan işlem yapıyor. Enflasyon almış yürümüş, Türk lirası aşırı değerli. Tabii ki karaborsa oluştu. Bu tabii rüşvetlere yol açtı.
İlk defa Türkiye iş gücü piyasasının ortaya çıktığı ve şekillenmeye başladığı yıllar 1950’li yıllardır.
İşsizlik sahneye çıkmaya başladı
Şimdi o dönemde TÜİK hane halkı işgücü anketi istatistikleri yapmadığı için 1989’da başlayacaktı. Nüfus sayımlarından bakılıyor çalışan, işsiz sayısına. Önce yüzde 3-4-5 giderek 1970’lerin sonuna doğru geldiğimizde hakikaten yüzde 8-9’a kadar işsizlik oranının arttığını ve işsizliğin toplumsal bir yavaş yavaş sorun haline geldiğini görüyoruz.
Tabii bu arada o dönemde önemli bir şey daha var göçle birlikte istihdam piyasası açısından. Tarımda üretim yapan aileler kente gecekondulara yerleşiyorlar. Erkekler ya fabrikada çalışıyor ya bakkallık yapıyor ya başka bir hizmet alanında çalışıyor. Ama gelen kadınlar eğitimli değil, okur yazar olanı bile az. Bunlar köydeyken tarımda çalışıyorladı ancak kente geldiklerinde çalışmaz oldular. Onun için kadınlar iş gücüne katılımı yüzde yirmilere kadar düştü.
Gelişme şöyle özetlenebilir, 1950’den 1980’e kadar ortalama yüzde 5 büyüdü Türkiye. Nüfus da kabaca yüzde ikinin üstünde artıyor. Kişi başına gelir artışı yüzde 2,7. Her yıl gelir reel yüzde 2,7 artıyor.
Ciddi bir refah artışı oldu, ne kadar eşit dağıtıldı o ayrı bir konu ama 1979’a geldiğimizde yarısı hâlâ devlet destekli öbür yarısı özel kesim korunan bir şekilde de olsa sanayileşme başladı. Koç otomobil üretmeye başladı. Gümrüklerle korunuyorlar, üretilen ürünler çok ahım şahım değil ama bir sanayi başlıyor. Genç kuşaklar hatırlar mı bilmem Anadolu üretilmeye başlandı…
Bir miktar ihracat yapmaya bile başlandı. İşgücü piyasasından bahsettik ama finansal piyasa hâlâ yoktu.
İşçi örgütlenmeleri ücretler üzerinde olumlu bir katkı yaptı
1961 anayasasının getirdiği özgürlükler ortamında 1960’ların başında sendika kurma özgürlüğü, toplu sözleşme hakları sağlandı. Avrupa’da 19. Yüzyıldan beri büyük mücadeleler, ayaklanmalar sonucu elde edilmiş bu haklar bizde epey geç bir şekilde gelmiş oldu. Ama şunu söylemek mümkün tabi, bir işçi sınıfı yok ki bu tip ögrütlenmeler de olsun.
Bu sendikalaşma ve toplu sözleşme en azından bunun mevcut olduğu kesimlerde ücret artışları, reel ücret artışlarının olduğunu da gördük. Yani ülke yüze 5 büyürken aslında çalışan sınıfa, emekçi sınıfı da bu büyümeden payını aldı. Ama zaman zaman bu ciddi sorunlar da yarattı. 1969 yılı İzmit’ten başlayan İstanbul’a büyük bir işçi yürüyüşü yaşandı. Grevler artmaya başladı.
Sonraki yılları vasat bir ekonomik kalkınma performansı olarak değerlendirmek lazım.
1960’larda benzer koşullara sahip Güney Kore sanayileşmeyi geliştirdi, ihracatı sanayiye oturttu. Peki onlar ne yaptılar, farkı neydi? Çünkü onlar sanayileşmeyi ihracata oturttular ve bu teknolojiyi de geliştirdiler. Teknolojiyi geliştirmek için eğitim lazım. Bakıyorsunuz ortalama eğitim yılı Güney Kore’de , biz sekiz yıla zor çıkardık.
Ve artık 1980’lere geldiğimizde manzara şöyleydi; büyük bir kriz, kapalı komuta ekonomisi iflas etmiş, muazzam bir cari açık.
Enflasyon yüzde de 100’ü bulmuş. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla yüzde 5 küçülmüş, ciddi bir işsizlik ortaya çıkmış. Sistem iflas etmiş. Şimdi beğeniriz, beğenmeyiz çok eleştirildi ama Türkiye’nin yeni bir sisteme geçmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Öyle veya böyle o yeni sistemi de işte biliyorsunuz o zaman eski DPT Müsteşarı Turgut Özal, sonra da Demirel’in kurduğu azınlık hükümetinde 1980 yılının başında meşhur 24 Ocak kararları ileTürkiye ekonomisi yeni bir sisteme adım adım geçti.
Reel ücret kayıpları yüzde 25’i aştı
1980 darbesi sonrası politik hayat askerlerin kurguladığı gibi olmadı, onların kurturduğu parti değil Turgut Özal’ın partisi kazandı. 1989’da Türkiye artık tamamen bir dünya ekonomisine entegre olmuş bir haline geldi. Ancak, yeterince derin bir finans piyasası yok. Cari denge hâlâ çok açık veriyor. Enflasyon hâlâ çok yüksek. Özal onu indirmeyi beceremedi. 12 Eylül rejiminin dayattığı reel ücret kayıpları yüzde 25’i bulmuştu. 1989’a geldiğimizde bütün onun rövanşını aldıişçi sınıfı. 1989’da muazzam bir ücret artışı oldu. Dış kaynağı diye serbestleştirdiler ama bu seferde ekonomiyi yönetemediler ve 1990’lı yıllarda çok ciddi ev yapımı krizlere sahne oldu. 1990, 1994,1998 ve en sonda 2001.
Türk lirasına güven son derece azaldı
Biz çok farklı bir sisteme girdik. Dolarizasyon arttı. Çünkü siz bu kadar enflasyonu belirsiz fiyat istikrarını sağlayamazsanız döviz kuru bir dönem alıp başını gidiyor. Bir dönem düşüyor. Bir sürü belirsizlik var. Bu durumda insanlar da bu sefer tasarruflarını dövizde tutma yoluna gittiler.Çifte paralı bir sistem. Türk lirasına güven son derece azaldı. Tabii ki 2001 reformu 2001 krizi aslında yine bu sistem içinde kalmak şartıyla çok önemli bir dönüm noktasıdır. Belki onunla tamamlayabiliriz. 2001 krizi de yine ev yapımı bir kriz bir. Yani biz yarattık onu. Daha doğrusu hükümet yarattı. Bazı şeyleri sürdüremediler IMF’yle aslında anlaşmış durumdayız. 2000’in başında enflasyon çok yüksek düşürmeye çalışılıyor. Bunun bedelini ödemek istemediler. Bir bedeli olduğunun farkında olduklarından da emin değilim hükümet olarak. Sonunda kıyamet koptu. 2000 Kasım ayında bir takım bankalar battı. Alelacele IMF ciddi bir para yolladı tekrardan. Ama bizimkiler gerekli tedbirleri almayı reddettikleri için zaten piyasada faizler de alıp başını gitti.
İşgücü piyasası 1950’lerde kurulduğu
Türkiye’de işgücü piyasası1950’lerden itibaren yavaş yavaş ortaya çıktı. Nereden baksan sanayide de gelişme oldu. Ücretli kesim hani 1920’lerde 1930’larda tamamen marjinalken çoğunluğa geçti. Bugün aşağı yukarı çalışanların yarıdan fazlası ücretli, ücretli, maaşlı veya yevmiyeli.
İstihdam çok önemli çünkü bir taraftan Türkiye hâlâ nüfusu artan bir ülke. Bu ne demek? Her her yıl yeni bir 15 yaş üstü kuşak ekleniyor iş gücü piyasasına. Bunların erkek takımı tabii ki mi 15’ten sonra, artık 18’den sonra giriyor. O yıllarda çoğu 15 itibaren çalışmaya başlıyordu ya da iş aramaya başlıyordu.
Kadınlarda ortalama eğitim içinde yüksek öğrenim mezunu kadınların büyük bir hızla arttı. Arttıkça tabii ki katılım arttı. 1950’lilerde yüzde 20’lere kadar düşen kadın istihdamı 1970’lere gelindiğinde arttı, şimdi yüzde 35’e geldi.
2010’larda eğitimi düşük kadının da payı arttı
Eğitim düzeyleri itibariyle katılıma baktığımız zaman bizim Avrupa’nın en kötü, en düşük kadın iş gücüne katılım oranlarına sahip 2 ülkesi var İtalya ve Yunanistan. Burada kadının istihdama katlımı yüzde 50 küsurlardır. Biz hâlâ 35’teyiz ama yüksek öğrenim kadınlarda iş gücüne katılım oranlarımız hemen hemen eşit. Dolayısıyla bir eğitim düzeyi yükseldikçe tabi katılıyorlar ama son yıllarda 2010’lardan sonra düşük eğitimli kadınlar da işgücüne daha fazla katılmaya başladı.
Şimdi dolayısıyla lafı nereye getireceğim iş gücü hem nüfus nedeniyle hem kadınların iş gücüne katılımındaki artış nedeniyle artıyor mu her yıl? Kabaca 700 – 800- 900 bin artıyor. Siz bu kadar istihdam yaratmalısınız ki hiç olmazsa işsiz sayısınız. Sabit tutun. Bu kadar istihdam yaratmak demek yüzde 2, 2,5 daha fazla hatta istihdamı arttırmak demek. Her yıl bunu artırmak için büyümeniz lazım. Bu büyümenin de kaliteli ve uzun ömürlü olması için verimliliğe önemli ölçüde dayalı olması lazım. Bu şu demektir, en az yüzde 5 – 6’lık büyüme olmalı ki piyasa giren insanlar iş bulabilsin.
O büyük resesyonun etkili olduğu 2008 -9 yılında tabii ki böyle olmadı. Çünkü bu krizlerde biz bu büyümeleri tutturamadık. Ciddi şoklar yaşadık ve dolayısıyla işsizlik de bu kriz dönemlerinde patlama yaptı. Hâlâ yüzde 9, yüzde 10 civarındayız ve bizim kadın iş gücüne katılımımız geride. İş gücü piyasası açısından ve işsizlik sorunu itibariyle Türkiye hâlâ ciddi bir başarı yakalayabilmiş değil.
Hizmetler sektöründe arttı
Türkiye’de önce tarımda çalışan yurttaşlar, sonra ağırlıklı olarak sanayide çalışıyorlardı. Şimdi ağırlıklı olarak hizmetler sektöründe çalıştıklarını görüyoruz. Bu bir kere sadece Türkiye için değil, genelde gelişmekte olan ülkelerde de hatta bazı gelişmiş ülkelerde de sanayisizleşme fenomeni diye bir sorun bir gözlem epey bir süredir iktisatçılar arasında tartışılıyor. Şimdi normali nedir? Yani iyi örnekler ya da tarihteki başarılı örneklere göre önce sanayileşirsiniz. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçersiniz. Tabi ki paralel olarak hizmetler de gelişir bu dönemde. Ama esas ana gövde sanayi olur. Sanayinin payı GSYİH içinde en büyük paydır. Çalışanların çoğu artık sanayide çalışır. Ancak zenginleşme arttıkça hizmetlere olan talep artmaya başlar. Tatiller, oteller, eğitim, finans ve sağlık da hizmetlerin içinde olduğu için tabii ki zenginleştikçe daha iyi eğitim, daha pahalı eğitim, daha sağlık, daha daha çok harcama vesaire tamam. Tamam, normali budur.
Erken sanayisizleşeme sorunu var
Şimdi gelişmiş ülkeler, zengin ülkelerde ne oluyor? Tarım yüzde 3-4 çalışan sayısı. Sanayide yüzde 20 civarında, gerisi yüzde yetmişi hizmetlerde. Şimdi erken sanayisizleşme meselesi söz konusu bazı yerlerde. Türkiye sanayileşmeye geriden başlayan geç kalmış bir ülke. Türkiye böyle bir ülke sanayi kuruyor, yüzde 24-25’lere çıkıyor ama hâlâ tarımda yüzde 20 küsur nüfus duruyor. Ondan sonra o yüzde 25’e geldikten sonra sanayinin payı azalmaya başlıyor ve hizmetler büyük bir süratle yükseliyor. Türkiye bunu yaşadı, başka ülkelerde de yaşandı. Buna erken sanayisizleşme adını veriyoruz bu olguya. Bu iyi ve sağlıklı bir şey değil. Yani biz zenginleşmeden önce hizmetlere girdik.
Vasat bir başarı söz konusuna
Düzey elbette küçümsenmemeli ama başka ülkelerle karşılaştırdığımız zaman vasat bir başarı olarak gözüküyor. Bir de bunun bölüşümü, eşitsizliği, gelir eşitsizliği var. Avrupa’da bir numarayız gelir eşitsizliğinde. Bir de bölgeler arası olağanüstü gelir eşitsizlikleri ve işsizlik eşitlikleri var. İşgücü piyasasında 26 bölgemiz var gün. Mardin Şırnak, Siirt vesaire bölgesinde ve birkaç diğer bölgede işsizlik oranı yüzde 30’dur. Batının bazı yerlerinde Manisa, Kastamonu, Bartın yüzde 7-8’dir. Yani uçurumu görebiliyor musunuz? Aslında Türkiye’de bir tane iş gücü piyasası da yok. Aslında çok sayıda iş gücü piyasası var.
Bloomberght
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?
Yayınlanma:
7 gün önce|
14/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.
Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?
Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.
Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar
Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.
| Sıra | Kurum | Faaliyet alanı | Tahakkuk eden vergi |
|---|---|---|---|
| 1 | T.C. Ziraat Bankası A.Ş. | Bankacılık | 70,39 milyar TL |
| 3 | Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. | Bankacılık | 22,91 milyar TL |
| 4 | Türkiye Garanti Bankası A.Ş. | Bankacılık | 20,08 milyar TL |
| 6 | QNB Bank A.Ş. | Bankacılık | 10,19 milyar TL |
| 7 | LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. | Perakende | 10,18 milyar TL |
| 8 | Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 10,08 milyar TL |
| 9 | Citibank A.Ş. | Bankacılık | 7,68 milyar TL |
| 10 | Allianz Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,61 milyar TL |
| 11 | Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 7,57 milyar TL |
| 12 | Türkiye Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,53 milyar TL |
| 13 | Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. | Telekomünikasyon | 7,47 milyar TL |
| 14 | Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. | Sanayi / tüketim ürünleri | 7,19 milyar TL |
| 15 | BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. | Perakende | 7,07 milyar TL |
| 16 | Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 6,99 milyar TL |
| 17 | Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 6,56 milyar TL |
| 18 | Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. | Sigorta | 5,86 milyar TL |
| 19 | Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü | Madencilik / kimya | 5,70 milyar TL |
| 20 | Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. | Sermaye piyasaları | 5,54 milyar TL |
| 21 | İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. | Yatırım bankacılığı | 4,97 milyar TL |
| 22 | Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü | Denizcilik | 4,92 milyar TL |
| 23 | DenizBank A.Ş. | Bankacılık | 4,81 milyar TL |
| 24 | Mercedes-Benz Türk A.Ş. | Otomotiv | 4,75 milyar TL |
| 25 | Türkiye Elektrik İletim A.Ş. | Enerji | 4,33 milyar TL |
| 26 | ITX Türkiye | Perakende / tekstil | 4,25 milyar TL |
| 27 | Philip Morris Tütün Mamulleri | Tütün sanayi | 4,23 milyar TL |
| 28 | AXA Sigorta A.Ş. | Sigorta | 4,17 milyar TL |
| 31 | Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,98 milyar TL |
| 32 | Türk Ekonomi Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,92 milyar TL |
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.
Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.
İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.
Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.
Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici
Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.
İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.
Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.
Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.
Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.
Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri
Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.
Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:
Banka açısından:
Kredi faizi
↓
Faiz geliri
↓
Bankacılık kârı
↓
Vergilendirilebilir kazanç
↓
Yüksek kurumlar vergisi
Sanayici açısından ise:
Kredi faizi
↓
Finansman gideri
↓
Faaliyet kârının erimesi
↓
Net kârın düşmesi
↓
Vergilendirilebilir kazancın azalması
Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.
Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor
Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.
Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.
Türkiye’nin ekonomik paradoksu
Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.
Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.
Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.
Motor ise üretimdir.
Almanya’da tablo neden farklı?
Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.
Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.
Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.
EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.
Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.
Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.
Almanya’nın ekonomik devleri
Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.
| Şirket | Ana faaliyet | Ekonomideki niteliği |
| Volkswagen | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| BMW | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Mercedes-Benz | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Deutsche Telekom | Telekomünikasyon | Teknoloji / hizmet |
| DHL Group | Lojistik | Lojistik / hizmet |
| Siemens | Elektrik, otomasyon, teknoloji | İleri sanayi |
| E.ON | Enerji | Enerji altyapısı |
| BASF | Kimya | Ağır sanayi / kimya |
| Bayer | İlaç ve kimya | İleri teknoloji / sanayi |
| Daimler Truck | Ticari araç | Sanayi / üretim |
Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.
EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.
Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.
Almanya’nın bankaları nerede?
İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.
Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.
Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.
Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.
Türkiye için alarm veren soru
Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.
Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.
Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.
Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?
Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.
İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.
Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.
Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.
Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir
Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.
Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.
Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.
Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?
Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.
Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.
Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.
Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.
Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi
Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.
Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.
İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.
Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması
Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.
Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?
Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.
Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.
Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.
Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com
BANKA HABERLERİ
Çifte Ekspertiz, Çifte Fatura! BDDK’nın Güncellemeyen Limiti Kredi Maliyetlerini Nasıl Katlıyor?
2022’nin 10 Milyon TL Sınırı Bugün Gerçeği Yansıtıyor mu?
Yayınlanma:
7 gün önce|
14/08/2026Yazan:
Erol Taşdelen
BDDK’nın Güncellemediği Ekspertiz Limiti Vatandaşa ve Firmalara Ağır Fatura Çıkarıyor
2022 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), bankaların kullandıracağı kredilerde teminat olarak alınan 10 milyon TL üzerindeki gayrimenkuller için iki ayrı ekspertiz raporu alınmasını zorunlu hale getirdi. 17 Eylül 2022 tarihli Yönetmelik ile, 10 milyon TL üzerindeki gayrimenkuller için 30 gün içinde iki farklı değerleme kuruluşundan ekspertiz raporu alınması zorunlu hale getirildi. İki rapor arasında %10’dan fazla fark çıkarsa bu kez üçüncü ekspertiz yaptırılması öngörüldü. Ayrıca aynı yönetmeliğin ilgili maddesinde BDDK’nın bu parasal sınırı değiştirmeye yetkili olduğu da açıkça belirtiliyor.
Düzenlemenin amacı son derece doğruydu. Büyük tutarlı kredilerde teminat değerinin daha sağlıklı belirlenmesi, bankaların zarar görmesinin önlenmesi ve değerleme hatalarının azaltılması hedefleniyordu.
Ancak aradan geçen dört yıl içerisinde Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyon ve gayrimenkul fiyatlarındaki olağanüstü artış nedeniyle, 2022’de “çok yüksek değerli” kabul edilen birçok taşınmaz bugün sıradan hale geldi.
Buna rağmen 10 milyon TL’lik eşik hâlâ aynı seviyede bırakıldı.
Sonuçta hem vatandaş hem de reel sektör her kredi işleminde çok yüksek ekspertiz maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor.
En Büyük Mağduriyet Firmalarda Yaşanıyor
Asıl sorun bireysel konut kredilerinden çok ticari kredilerde ortaya çıkıyor.
Bugün; sanayi tesisleri, fabrikalar, organize sanayi bölgelerindeki arsalar, oteller, AVM’ler, lojistik depolar, ticari iş merkezleri zaten doğal olarak 10 milyon TL’nin çok üzerinde değerlere sahip.
Dolayısıyla hemen hemen bütün ticari ipotek işlemlerinde çift ekspertiz zorunluluğu uygulanıyor. Bu durum özellikle finansmana erişimin zaten zorlaştığı mevcut ekonomik ortamda şirketlerin kredi maliyetini daha kredi kullanmadan artırıyor.
Finansman Bulmak Zor, Masrafı Daha da Ağır
Bugün birçok firma; yüksek faiz, kredi kısıtları, nakit sıkışıklığı, işletme sermayesi eksikliği ile mücadele ediyor.
Buna bir de kredi kullanabilmek için ödenen yüksek ekspertiz ücretleri ekleniyor. Şirketler daha kredi hesabına para girmeden yüz binlerce lirayı yalnızca ekspertiz masrafı olarak ödemek zorunda kalabiliyor.
Ekspertiz Ücretleri Son Yıllarda Katlandı
2022 yılında ekspertiz ücretleri bugünkü seviyelerin oldukça altındaydı.
Bugün ise özellikle büyük ticari taşınmazlarda; ilk ekspertiz, ikinci ekspertiz, gerekiyorsa üçüncü ekspertiz, KDV, dosya giderleri ile birlikte maliyetler oldukça yüksek seviyelere ulaşıyor.
Bazı büyük ticari taşınmazlarda toplam ekspertiz maliyetinin 150 bin TL’nin üzerine, daha karmaşık projelerde ise bunun da üstüne çıkabildiği ifade ediliyor.
Bu rakamlar, kredi kullanmak isteyen işletmeler açısından ilave bir finansman yükü oluşturuyor.
Aynı Taşınmaz İçin İki Kez Aynı İşlem
Firmaların en fazla eleştirdiği konu ise şu: Aynı taşınmaz üzerinde iki farklı uzman neredeyse aynı incelemeyi yapıyor. Çoğu zaman raporlar birbirine oldukça yakın çıkıyor. Buna rağmen ikinci raporun maliyeti de tamamen kredi kullanan müşteriye yükleniyor.
Dolayısıyla uygulama bankanın riskini azaltırken maliyetini vatandaş ve firmalar üstlenmiş oluyor.
2022’nin 10 Milyonu Bugünün Kaç Milyonu?
Ekonomide enflasyon nedeniyle birçok parasal eşik düzenli olarak güncellenirken; vergi istisnaları, harçlar, cezalar, yeniden değerleme tutarları her yıl artırılıyor.
Ancak ekspertiz yönetmeliğindeki 10 milyon TL sınırının uzun süredir aynı kalması, düzenlemenin kapsadığı işlem sayısını önemli ölçüde artırmış durumda.
Bugün birçok orta ölçekli fabrika, depo veya şehir merkezindeki ticari gayrimenkul bu sınırı rahatlıkla aşabiliyor.
BDDK’nın Güncelleme Yetkisi Bulunuyor
Yönetmelik, parasal eşiğin değiştirilmesine imkân tanıyor.
Bu nedenle sektör şu soruyu soruyor: Risk yönetimi korunurken neden parasal eşik enflasyona göre güncellenmiyor?
Sektörün Beklentileri
Reel sektör temsilcileri ve finans çevrelerinde dile getirilen öneriler şöyle özetleniyor:
- 10 milyon TL sınırı yeniden değerleme oranına veya Konut Fiyat Endeksi’ne göre otomatik güncellenmeli.
- Ticari ve bireysel taşınmazlar için farklı eşikler belirlenmeli.
- İkinci ekspertiz sadece belirli risk kriterlerinin oluştuğu durumlarda zorunlu olmalı.
- İkinci ekspertiz ücretinin tamamı müşteriye yüklenmemeli; maliyet banka ile paylaşılmalı.
- Dijital değerleme ve merkezi veri tabanları kullanılarak mükerrer ekspertiz ihtiyacı azaltılmalı.
Özetle
2022 yılında bankacılık sisteminin güvenliğini artırmak amacıyla getirilen çift ekspertiz zorunluluğu, aradan geçen yıllarda değişen ekonomik koşullar nedeniyle hem vatandaş hem de özellikle finansmana erişimde zorlanan reel sektör açısından ciddi bir maliyet unsuruna dönüştü.
Bugün tartışılan konu, çift ekspertiz uygulamasının kaldırılması değil, değişen piyasa koşulları karşısında 10 milyon TL’lik sınırın güncellenerek düzenlemenin yeniden amacına uygun hale getirilmesi. Böyle bir adım, bankaların risk yönetimini zayıflatmadan vatandaşın ve firmaların üzerindeki gereksiz mali yükün azaltılmasına katkı sağlayabilir.

GÜNCEL
HALKA ARZ olmak üzere iken KONKORDATO ilan eden Şirketler..
Yayınlanma:
1 hafta önce|
11/08/2026Yazan:
Onur Çelik
Halka arz sürecindeki şirketin Konkordato ilan etmesi halka arz öncesi finansal ve kurumsal hazırlık aşamasında bazı kırılganlıkların gözden kaçmış olabileceğini düşündürtür.
Bu vakalar tek başına “SPK veya bağımsız denetim yanlış yaptı” anlamına gelmez; konkordato ile halka arz başvurusu arasında zaman farkı olabilir ve şirketin finansal durumu hızla bozulabilir. Ancak bu süreçler yatırımcı açısından ciddi kırmızı bayraklar oluşturur.
Özellikle yatırımcılar şu noktaları sorgulamalı:
* Kârlılık ile nakit yaratma arasındaki fark
* Yüksek borçluluk ve kısa vadeli borç baskısı
* Faiz giderlerinin operasyonel kârı eritmesi
* İşletme sermayesine aşırı kaynak bağlanması
* Halka arzdan gelecek paraya aşırı bağımlılık
* Kur, faiz ve satış düşüşü gibi stres senaryolarının yeterince dikkate alınıp alınmadığı
Yani; Halka arz başvurusu, şirketin finansal olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Asıl test; şirketin halka arz gerçekleşmeden, kendi faaliyetlerinden yarattığı nakitle borçlarını çevirebilme kapasitesidir.
STRES TESTİ
Halka arz öncesi hangi stres testlerinde hangi riskler gözden kaçtı sorusu ciddi biçimde yatırımcılar tarafından gündem edilmeli. Örneğin ;
* Faiz %10–20 artarsa → Faiz giderini karşılayabiliyor mu?
* Satışlar %10–20 düşerse → FAVÖK ve nakit akışı ne olur?
* Kâr marjı düşerse → Borç ödeme kapasitesi bozuluyor mu?
* TL %20–30 değer kaybederse → Döviz borcu ne kadar kur farkı zararı yaratır?
* Alacak tahsilatı 60–90 gün gecikirse → Şirketin nakdi yeterli mi?
* Stoklar artarsa / stok devir hızı düşerse → İşletme sermayesi ihtiyacı ne kadar büyür?
* Halka arzdan beklenen para 6–12 ay gecikirse → Şirket mevcut nakdiyle yaşayabilir mi?
Özetle, Halka arz opsiyonu, finansmana erişim problemi yaşayan şirket için bir “kurtuluş finansmanı” haline gelmiş durumda; ancak SPK süreci uzadığında şirketin halka arz gerçekleşmeden likidite krizi yaşama riski ortaya çıkıyor. 2026’da İnfinia ve Türk Ambalaj bunun güncel örnekleri.
Ez cümle, Finansal okuryazarlık, parayı yönetmekten önce riskleri görme sanatıdır; çünkü göremediğiniz riski de yönetemezsiniz..
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.052)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.623)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (590)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.980)
- GÜNCEL (4.565)
- GÜNDEM (3.562)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.731)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (581)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.477)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (826)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (116)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (60)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Brezilya, tavuk eti ve bal ihracatı için AB'den yeşil ışık bekliyor 06/08/2026
- Borsa İstanbul’da gong Quick Sigorta için çaldı 06/08/2026
- Almanya'da fabrika siparişleri Haziran'da tahminleri aştı 06/08/2026
- A101'e koşullu CarrefourSA izni 06/08/2026
- AR-GE'ye geçen yıl 253,5 milyar lira harcandı 06/08/2026
- Gram altında son durum ne? 6 Ağustos 2026 Perşembe altın fiyatları… 06/08/2026
- Roundup davalarının Bayer'e maliyeti 10 milyar doları aştı 06/08/2026
- Wall Street’te hedge fonlara siber saldırı 06/08/2026
- Dolar ve Euro kuru bugün ne kadar oldu? 6 Ağustos 2026 döviz fiyatları… 06/08/2026
- Küresel piyasalarda Hürmüz soruları 06/08/2026
SON YAZILAR
- ABD Hazinesi’nden piyasalara ‘morfin’, kıymetli metaller yeniden sahnede 20/08/2026
- Erol TAŞDELEN yazdı: AKBANK, GARANTİ BBVA, İŞBANK, YAPI KREDİ 2026 İLK YARI PERFORMANSLARI 20/08/2026
- DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı 19/08/2026
- Risk iştahı zayıfladı: Küresel borç yükü büyürken savaş enflasyonu besliyor 19/08/2026
- Garanti BBVA, 2,64 milyar TL’lik takipteki alacağını sattı 15/08/2026
- DenizBank 4,41 milyar TL’lik sorunlu kredi portföyünü sattı 14/08/2026
- Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede? 14/08/2026
- Çifte Ekspertiz, Çifte Fatura! BDDK’nın Güncellemeyen Limiti Kredi Maliyetlerini Nasıl Katlıyor? 14/08/2026
- Hürmüz’de düğüm çözülmüyor, piyasalar direnmeye devam ediyor 14/08/2026
- Petrol ateşi, enflasyon korkusu, yükselen tahvil faizleri: Gözler ABD TÜFE’de 12/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
