ŞİRKETLER
Prof. Seyfettin Gürsel: Ülkede erken sanayisizleşme yaşanıyor
Profesör Doktor Seyfettin Gürsel, 100 yıllık Cumhuriyet tarihini ekonomi tarihinde istihdam ilişkilerini, işgücü piyasasını, hangi olayların nelere yol açtığını anlattı. Tarım toplumu olduğu için ilk yıllarda tam istihdam diyebileceğimiz bir tablodan işsizliğin en büyük sorunlardan biri haline geldiği dönemlere dikkat çeken Gürsel, kadınların istihdamda artan rolüne karşın eşit istihdamın hâlâ çok uzağında olduğuna dikkat çekti. Ülkede istihdam yapısında hizmetler sektörünün ağırlıklı hale geldiğini bunun zenginleşme sonrası olması gereken bir durum olduğunun altını çizen Gürsel, Türkiye’de erken sanayisizleşme yaşandığını dile getirdi.
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Tarımsal üretimin yoğun olduğu dönemlerde tam istihdam diyebileceğimiz toplumdan erken sanayisizleşmeye varan ülkede, beşeri sermayenin yapısı, gelişimi, işgücü piyasasının ne zaman ortaya çıktığı, göçün istihdama etkisini tarihsel süreç içinde aktaran Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’in istihdam piyasasının nasıl bir gelişim gösterdiği, tarımda makineleşmenin artılara ve eksilerine, toplumu nasıl bir üretim sürecinden geçtiğine ilişkin değerlendirmeleri şöyle:
Genç cumhuriyet perişan bir ekonomi devraldı
Yeni kurulmuş cumhuriyet ille bir sıfat yakıştırmak gerekirse oldukça geri bir ekonomi devraldı. Hatta perişan bir ekonomi devraldığını bile söyleyebiliriz. Neden böyle diyorum? Bir kere birincisi nüfus… Çalışabilir nüfusun yüzde 80’i, hatta biraz daha fazlası tarımda. Tarımda ama tarımda da küçük, kendini ancak geçindiren aile çiftlikleri var ya da kısmen ancak ticari pazara yönelik üretim de yapan küçük orta büyüklükte çiftlikler var bunlar da sayılı. Tarım mekanize olmamış, traktör sayısı yani tek tek saysanız sayabilirsiniz o kadar az. Diğer tarım aletleri de öyle. Yani teknoloji, tarım teknolojisi son derece ilkel teknoloji. Kentler, kent gibi değil. Bazı kentlerde kısmen bir nüfus var ama bu kentler hani İstanbul’u dışarıda tutarsak aslında bir kasaba büyüklüğünde. Yani tarım dışında imalat sanayi diyebileceğimiz bir imalat yok.
Sanayi tesisi diyebileceğimiz tesis sayısı son derece az ve çok küçük. Kısmen 19. Yüzyılın sonunda tekstilde bir gelişme oldu. Kumaş dokuma vesair sanayinde ama sonuçta manzara bu…
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nasıl bir beşeri sermaye vardı?
Beşeri sermaye konusuna gelince, ilk nüfus sayımı 1927. Dolayısıyla 1922 ve 23’te de ne kadar nüfus vardı tam bilmiyoruz ama kabaca 27’de 14 milyon olduğunu kabul edersek cumhuriyet kurulduğunda da 13 milyon filandı. Ve bu 1914’teki Osmanlı döneminde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına tekabül eden alandaki nüfusun oldukça altında bir nüfus…
Büyük bir nüfus kaybı söz konusu. Bir kere Birinci Dünya savaşında önemli bir kayıp yaşandı. Ardından kurtuluş savaşında insani kayıp var. Beşeri sermaye açısından daha önemli bir sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Aşağı yukarı 1 milyon 200 bin Ermeni nüfus yaşıyordu 1914’te. Bir buçuk milyon Rum nüfus vardı. Ermeni nüfus birkaç yüz bin ya kaldı ya kalmadı. 1922’ye geldiğimizde nüfus mübadelesi yapıldı Yunanistan’la. İstanbul’daki 1,5 milyon ve Bozcaada ve Gökçeada’daki küçük Rum köyleri hariç bütün Rum nüfus Yunanistan’a gitti. Yaklaşık bir küsur milyon bir buçuk milyona yakın ama bize Yunanistan’dan sadece 500 bin kişi geldi. Bu miktar olarak da büyük bir kayıp. Ama şunu da vurgulamakta yarar var, gene Osmanlı istatistiklerinin gösterdiği gibi bu Ermeni ve Rum nüfusta okur yazarlık ve profesyonel meslekler, eğitim düzeyi Türk müslüman nüfusa göre daha yüksekti. Yani bir de oradan networkler gitti. Yani bunlar zanaatkârdı, tüccardı, vesaireydi. Dolayısıyla uzun lafın kısası, Cumhuriyet ilan edildiğinde son derece geri, yüzde 80’den fazlası tarımda olduğu tarımda mekanizasyonun, makineleşmenin olmadığı ilkel yöntemlerle tarım yapıldığı, kentlerde sanayinin olmadığı, bundan ibaret bir ekonomi devraldı Cumhuriyet.
Çok farklı ekonomik sistemler deneyimlendi
100 yıllık bir şeyden bahsediyoruz. Bu 100 yıl içinde biz çok farklı ekonomik sistemler deneyimledik. Bunların bir kısmı hele ilk yıllarda kısaca söyleyeceğim bugünkü genç ve orta kuşağın hatta benim kuşağımda hiç yaşanmayan sistemler hatta genç kuşakların hayal bile edemeyeceği ekonomik sistemler, kurallar, dünyalar vardı.
Bir kere 1929’a kadar ekonomik sistem bizim Osmanlı’da ne geçerliyse oydu. Dışı açık gümrük, vergileri son derece düşük, ihracat- ithalat serbestisi var. Sermaye akımları serbestisi var. Döviz serbestisi var. Türk lirası serbest piyasada değeri belirleniyor. Döviz – kur şimdi bugünkü çok benzer bir sistem ama kurucu kadro bundan hiç memnun değildi. Bu Lozan antlaşmasının bu bir parçasıydı. Çünkü orada çok ısrar edildi. Karşı taraf sistem bozulsun istemedi. Bizim taraf da ancak 5 yıllığına bunu kabul etti. Hatta o dönemde o kadar ilginç bir düzen vardı ki bugün belki hayal edilmesi bile zor. Merkez bankası yoktu çünkü. Biz aşağı yukarı 7 yıl merkez bankası olmadan yaşadık. Nasıl oldu? Bir para var mı var. Osmanlı’dan kalma banknotlar tabi ki sabit oldu. Kaç para ise onlara, bin Türk lirası diyelim cumhuriyet sembolleri konuldu. Biz 1920’lerde para arzını kendiliğinden idare eden bir sistemde yaşadık.
Bunu bugün hayal bile etmesi mümkün değil.
Peki bu sistemden kurucu ekip niye memnun değil, çünkü bu bu kadar gümrük vergilerinin çok düşük olduğu dışı açık ekonomide Türkiye’nin sanayileşemeyeceğini düşünüyorlardı. Çünkü almış başını gitmiş Avrupa’da sanayi bir düzeye gelmiş, rekabet etmeniz mümkün değil. Onun için iç pazarı korumamız lazım.
Dolayısıyla 5 yıl dolar dolmaz, 1929’da hükümet çok ciddi gümrük vergilerini arttırdı. Yeni bir sisteme geçti. İç piyasayı koruma altına aldı. Ve Merkez Bankası kuruldu. Sermaye giriş çıkışları serbestisi son buldu.
Merkez Bankası’nın sabit kur rejimine geçtik. Merkez Bankası da bundan sorumlu kurum olarak devam etti. Şimdi bu yepyeni bir sistemdi o dönem ve yarım yüzyıl sürdü. Bu sistem 1980’lere kadar sürdü.
Sanayi yok, ücretli işçilik yok
Yüzde sekseni köylülerden oluşan bir toplumda işsizlik tabii ki gündemde değil çünkü çalışıyorlar. Ha ne kadar kazanıyorlar, nasıl geçiniyorlar ayrı bir konu. Oraya geleceğim çünkü 1930’larda büyük bir şok yaşandı. Bunu da bugünkü kuşak bilmez. Hayal de edemez.
O zaman kentlerde de zaten sanayi yok, yani ücretli işçilik de yok ya da çok çok az. O dönemler 100 binden daha az olduğu tahmin ediliyor ücretli işçiliğin. Dolayısıyla işsizlik çok uzun süre 1950’lere kadar hiçbir zaman aslında ekonominin gündeminde olmadı. Tabii başka şeyler oldu. 1950’lilerden itibaren aslında Türkiye ekonomisi hem sanayileşmeye hem modernizasyona başlıyor. Daha önce başladı ama çok sınırlıydı. Esas önemli genç kuşakların da bilmesi gereken Cumhuriyet iktisat tarihinde 1930’lu yıllardır. 1933 dahil 30-33…
Şimdi bizimkiler, 1929’da hükümet ekonomiyi kapatmaya karar verdi. Zaten Merkez Bankası da kuruldu ama bağımsız falan değil tabi hükümete bağlı. Yani faizi de hükümet belirliyor kur zaten sabit. Tabii, dolayısıyla bir dışa kapalı komuta ekonomisine girdik. Yeni gümrük tarifeleri oluşturuldu ama aradan birkaç hafta geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde kıyamet koptu, Borsa çöktü New York borsası ve gelişmiş ülkeler çok ciddi bir depresyona girdiler. O meşhur büyük bunalım dediğimiz olay patlak verdi.
Yoksullaşma unutulmadı
O yıllar hayal edilemeyecek deflasyon dönemi aynı zamanda. Deflasyon ne demek, fiyat seviyesi mutlak olarak düşüyor. Yani şöyle örnek vereyim, ekmek 10 TL aradan 3-5 ay geçiyor, ekmek 9 TL oluyor sonra 8 TL oluyor sonra 7 TL veya buğdayın kilosu 5 TL. Bir bakıyorsunuz bir yıl sonra 2 buçuk lira.
Şimdi bu tabii bize de yansıdı. Neden yansıdı? Uluslararası tarım fiyatları bizim tarım fiyatlarını etkiledi o kadar. Arpa, buğday vs. aşağı yukarı bir yıla hatta bir buçuk yılı içinde yarıya düştü. Şimdi tabi o küçük, orta hatta büyük piyasaya, pazara ürün satan çiftçiler ki unutmayın nüfusun yüzde sekseninden bahsediyoruz. Muazzam bir yoksullaşma içine girdiler, gelir kaybına girdiler. Ve bunun etkileri daha sonra görülecektir. Bunu unutmadılar.
Memur ve ücretli altın çağını yaşadı
Bu arada o dönem az sayıdaki ücretli çalışan ve memurlarda bir altın çağı yaşandı adeta. Neden neden altın çağı yaşandı? Memur maaş olarak 100 TL alıyorsa deflasyon oldu. Ekmek fiyatı düşüyor diye indirir misiniz maaşı, tabii ki indirmezsiniz dolayısıyla reel olarak çok ciddi ücret artışları oldu. Bunu özel sektör de tam ne olduğunu anlayamadığı için çok geç yanıt verdi. Burada hani az sayıdaki ücretli işçi de yararlandı.
Tabii o yılları bir çeşit altın çağı olarak hafızalarına kaydettiler bunu bunu. Bunun da bilinmesinde yarar var. Bir daha zaten hiç böyle bir dönem yaşanmadı.
1950’lerde hakikaten yaşanan önemli bir dönüşümdür. Sanayileşme daha önce başladı çünkü 1930’da efendim iç pazar korundu, gümrük vergileri yükseldi, önemin hükümeti umdu ki artık özel teşebbüs yatırım yapacak, fabrikalar kuracak, içeride üretim yapılacak, bakıyorlar ki bir şey olduğu yok. Neden yok? Çünkü birikimleri yok, sermayeleri yok. Daha önceden bir sermaye birikimi olmamış. Yani ticarette de yeterince sermaye birikimi olmamış. Birikim vardı daha çok azınlıklarda ama azınlıklar gidince…
Planlı kalkınma ile tanıştılar
Şimdik böyle olunca ne yapalım diyorlar. 1930’da Sovyetler hızlı sanayileşmeye geçmiş. Planlar yapıyorlar. Planlı kalkınma, sanayileşme bizimkilerin de dikkatini çekiyor. 1932’de Cumhur reisi Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet Bey’i maliye bakanıyla birlikte Moskova’ya yolluyor. ‘Bak bakalım orada ne yapıyorlar? Bize oradan bir şey yarar olur mu’ diye. Uzatmayalım, anlaşma yapılıyor. Sovyetler Birliği hem kredi veriyor, hem teknisyenler yolluyor. Uzun lafın kasası devlet eliyle sanayileşmenin tohumları, daha doğrusu ilk adımı 1932’de bu ziyaretle yapılıyor ve 34’te de biz bunlara daha sonra kamu iktisadi teşebbüsleri dedik KİT’lerin kuruluşu başlıyor.
Bugün bile hatırlar, hatta belki genç kuşaklar bile bilir Sümerbank basmaları tekstilde, sonra şeker fabrikalarının kurulması vesaire böyle bir hamle başlıyor.
O yüzde 80’i tarımda olan nüfusun içinde bir küçük damla ama bir ilk adım. 1950’ye geldiğimizde hâlâ Türkiye’nin nüfusu yüzde sekseni köylü-çiftçi.
Ama oradan itibaren artık hızlı bir sanayileşme başlıyor ama önce tarımda mekanizasyon da başlıyor. 2 bin traktör vardı Türkiye’de 1950’de 2-3 yıl sonra 40 bine çıktı.
Rezervler birikti
Tabii ki diğer tarım aletleri de arttı. 13 milyon herhalde 1950’lere geldiğimizde 22 milyonuz artık. Bu nüfus bizim ekilebilir topraklara göre çok az, yani ekilmeyen topraklar var hatırı sayılır büyüklükte. Nüfus büyüdükçe yeni genç kuşaklara açıldı o tarlalar. Teknoloji hala eski sayılırdı o dönem. Geleneksel yöntemlerle üretim yaptılar. 1950’de tabii siyasi arka planı da unutmayın. Biz, Avrupa Konseyi, batının müttefiki olduk, Marshall yardımları oldu. Bir de ikinci dünya savaşı yılları var ama orayı geçiyorum. Çünkü savaş koşullarında ilk çılgın enflasyonu ikinci dünya savaşında yaşadık.
Savaşta ithalat zorunlu olarak kısıldı. Akdeniz savaş meydanı… Tarım ürünlerini savaş nedeniyle ihraç ettik. Tarımdan başka bir şey ihraç ettiğimiz yok, arttı mı fiyatları? arttı. Biz de bir güzel rezervler biriktirdik mi? Dolarları biriktirdik, onları da yeni hükümet, Demokrat Parti hükümeti bir güzel ithalata harcadı. Makinaları getirdi. Traktörleri vesaire tabi orada lüks Amerikan arabaları da gelmeye başladı. 1949 doğumluyum, 4-5-6 yaşlarına geldiğimde sokakta tek tük de olsa lüks arabaları şevroleleri görmeye başladık.
Sonra değirmenin suyu bitti.. Mekanizasyonla birlikte hızla tarımsal üretim arttı. Türkiye’nin hem ekonomi, hem toplumsal tarihinde tarımdan, köyden kentlere göç başladı. Çok hızlı bir göç oldu üstelik. Ve bu göç hâlâ aslında devam ediyor. Tabii son dönemde yavaşladı, hatta bir parantez açarsak bugün İstanbul’da koşullar o hale geldi ki yaşam koşulları şimdi. Çoğunluk özellikle düşük gelirler acaba İstanbul’dan Anadolu’ya gidebilir miyiz? Diye düşünmeye başladılar.
Göç neden arttı?
Tarımda mekanizasyon varsa daha az insanla, daha çok üretim yapıyorsunuz demektir. Ve giderek toprakların üretim limitine de erişildi. Tam ne zaman erişildi? Onu da söyleyeyim.. 1960’ların başında eriştik. Ondan sonra o günden bugüne biz kentleşme nedeniyle aslında ekilebilir alanlarımızın yüz ölçümünü giderek yitiriyoruz…
Önce tabii bu çok yavaş başladı ama son yıllarda ne kadar hızlı geliştiğini hepiniz görüyorsunuz. Herkes kendi şehrinde, kentinde eskiden tarım alanları tarlalar bugün sitelerle fabrikalarla doldu.
Bu artış kamu iktisadi teşebbüsleri de (KİT) kapatmadı. Demokrat Parti aksine geliştirmeye devam etti. Kamu iktisadi teşebbüslerini ama. Başka bir gelişme daha yaşandı 1950-54 yılları çok ilginç bir dönemdir. Çünkü tarım üretimindeki büyük artış yaşanırken bir yandan da Kore savaşı başladı.
Kore savaşı başlayınca tahılların fiyatları artıyor. Biz de tahıl üretiyoruz, satıyoruz. Tütün, pamuk ne üretiliyorsa satılıyor ve iyi bir zenginleşme yaşanıyor.
Makro dengeler bozulmaya başladı
O yıllarda çok ciddi bir refah artışı oldu. Bu da işte o demokrat partiye oy veren kitlenin hafızasında altın bir çağ olarak kaldı. O kadar ki bu 1954’te Demokrat Parti tekrar oylarını arttırarak seçimleri kazandı ama savaş bitti, fiyatlar düştü. Merkez Bankası’ndaki rezervler bitti.
Ondan sonra bizimkiler hâlâ büyüme peşinde koştukları için başladılar makro dengeleri bozmaya…
Enflasyon artmaya başladı. Sabit kurdasınız. Öyle bir Türk lirasını Koruma Kanunu çıkmıştı ki 1930’larda eğer cebinizde polis 1 dolar bulursa hapse giriyordunuz. Döviz tabii karaborsaya düştü. Çünkü merkez bankası ithalatçı firmalara o da sabit kurdan işlem yapıyor. Enflasyon almış yürümüş, Türk lirası aşırı değerli. Tabii ki karaborsa oluştu. Bu tabii rüşvetlere yol açtı.
İlk defa Türkiye iş gücü piyasasının ortaya çıktığı ve şekillenmeye başladığı yıllar 1950’li yıllardır.
İşsizlik sahneye çıkmaya başladı
Şimdi o dönemde TÜİK hane halkı işgücü anketi istatistikleri yapmadığı için 1989’da başlayacaktı. Nüfus sayımlarından bakılıyor çalışan, işsiz sayısına. Önce yüzde 3-4-5 giderek 1970’lerin sonuna doğru geldiğimizde hakikaten yüzde 8-9’a kadar işsizlik oranının arttığını ve işsizliğin toplumsal bir yavaş yavaş sorun haline geldiğini görüyoruz.
Tabii bu arada o dönemde önemli bir şey daha var göçle birlikte istihdam piyasası açısından. Tarımda üretim yapan aileler kente gecekondulara yerleşiyorlar. Erkekler ya fabrikada çalışıyor ya bakkallık yapıyor ya başka bir hizmet alanında çalışıyor. Ama gelen kadınlar eğitimli değil, okur yazar olanı bile az. Bunlar köydeyken tarımda çalışıyorladı ancak kente geldiklerinde çalışmaz oldular. Onun için kadınlar iş gücüne katılımı yüzde yirmilere kadar düştü.
Gelişme şöyle özetlenebilir, 1950’den 1980’e kadar ortalama yüzde 5 büyüdü Türkiye. Nüfus da kabaca yüzde ikinin üstünde artıyor. Kişi başına gelir artışı yüzde 2,7. Her yıl gelir reel yüzde 2,7 artıyor.
Ciddi bir refah artışı oldu, ne kadar eşit dağıtıldı o ayrı bir konu ama 1979’a geldiğimizde yarısı hâlâ devlet destekli öbür yarısı özel kesim korunan bir şekilde de olsa sanayileşme başladı. Koç otomobil üretmeye başladı. Gümrüklerle korunuyorlar, üretilen ürünler çok ahım şahım değil ama bir sanayi başlıyor. Genç kuşaklar hatırlar mı bilmem Anadolu üretilmeye başlandı…
Bir miktar ihracat yapmaya bile başlandı. İşgücü piyasasından bahsettik ama finansal piyasa hâlâ yoktu.
İşçi örgütlenmeleri ücretler üzerinde olumlu bir katkı yaptı
1961 anayasasının getirdiği özgürlükler ortamında 1960’ların başında sendika kurma özgürlüğü, toplu sözleşme hakları sağlandı. Avrupa’da 19. Yüzyıldan beri büyük mücadeleler, ayaklanmalar sonucu elde edilmiş bu haklar bizde epey geç bir şekilde gelmiş oldu. Ama şunu söylemek mümkün tabi, bir işçi sınıfı yok ki bu tip ögrütlenmeler de olsun.
Bu sendikalaşma ve toplu sözleşme en azından bunun mevcut olduğu kesimlerde ücret artışları, reel ücret artışlarının olduğunu da gördük. Yani ülke yüze 5 büyürken aslında çalışan sınıfa, emekçi sınıfı da bu büyümeden payını aldı. Ama zaman zaman bu ciddi sorunlar da yarattı. 1969 yılı İzmit’ten başlayan İstanbul’a büyük bir işçi yürüyüşü yaşandı. Grevler artmaya başladı.
Sonraki yılları vasat bir ekonomik kalkınma performansı olarak değerlendirmek lazım.
1960’larda benzer koşullara sahip Güney Kore sanayileşmeyi geliştirdi, ihracatı sanayiye oturttu. Peki onlar ne yaptılar, farkı neydi? Çünkü onlar sanayileşmeyi ihracata oturttular ve bu teknolojiyi de geliştirdiler. Teknolojiyi geliştirmek için eğitim lazım. Bakıyorsunuz ortalama eğitim yılı Güney Kore’de , biz sekiz yıla zor çıkardık.
Ve artık 1980’lere geldiğimizde manzara şöyleydi; büyük bir kriz, kapalı komuta ekonomisi iflas etmiş, muazzam bir cari açık.
Enflasyon yüzde de 100’ü bulmuş. Gayri Safi Yurt İçi Hasıla yüzde 5 küçülmüş, ciddi bir işsizlik ortaya çıkmış. Sistem iflas etmiş. Şimdi beğeniriz, beğenmeyiz çok eleştirildi ama Türkiye’nin yeni bir sisteme geçmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Öyle veya böyle o yeni sistemi de işte biliyorsunuz o zaman eski DPT Müsteşarı Turgut Özal, sonra da Demirel’in kurduğu azınlık hükümetinde 1980 yılının başında meşhur 24 Ocak kararları ileTürkiye ekonomisi yeni bir sisteme adım adım geçti.
Reel ücret kayıpları yüzde 25’i aştı
1980 darbesi sonrası politik hayat askerlerin kurguladığı gibi olmadı, onların kurturduğu parti değil Turgut Özal’ın partisi kazandı. 1989’da Türkiye artık tamamen bir dünya ekonomisine entegre olmuş bir haline geldi. Ancak, yeterince derin bir finans piyasası yok. Cari denge hâlâ çok açık veriyor. Enflasyon hâlâ çok yüksek. Özal onu indirmeyi beceremedi. 12 Eylül rejiminin dayattığı reel ücret kayıpları yüzde 25’i bulmuştu. 1989’a geldiğimizde bütün onun rövanşını aldıişçi sınıfı. 1989’da muazzam bir ücret artışı oldu. Dış kaynağı diye serbestleştirdiler ama bu seferde ekonomiyi yönetemediler ve 1990’lı yıllarda çok ciddi ev yapımı krizlere sahne oldu. 1990, 1994,1998 ve en sonda 2001.
Türk lirasına güven son derece azaldı
Biz çok farklı bir sisteme girdik. Dolarizasyon arttı. Çünkü siz bu kadar enflasyonu belirsiz fiyat istikrarını sağlayamazsanız döviz kuru bir dönem alıp başını gidiyor. Bir dönem düşüyor. Bir sürü belirsizlik var. Bu durumda insanlar da bu sefer tasarruflarını dövizde tutma yoluna gittiler.Çifte paralı bir sistem. Türk lirasına güven son derece azaldı. Tabii ki 2001 reformu 2001 krizi aslında yine bu sistem içinde kalmak şartıyla çok önemli bir dönüm noktasıdır. Belki onunla tamamlayabiliriz. 2001 krizi de yine ev yapımı bir kriz bir. Yani biz yarattık onu. Daha doğrusu hükümet yarattı. Bazı şeyleri sürdüremediler IMF’yle aslında anlaşmış durumdayız. 2000’in başında enflasyon çok yüksek düşürmeye çalışılıyor. Bunun bedelini ödemek istemediler. Bir bedeli olduğunun farkında olduklarından da emin değilim hükümet olarak. Sonunda kıyamet koptu. 2000 Kasım ayında bir takım bankalar battı. Alelacele IMF ciddi bir para yolladı tekrardan. Ama bizimkiler gerekli tedbirleri almayı reddettikleri için zaten piyasada faizler de alıp başını gitti.
İşgücü piyasası 1950’lerde kurulduğu
Türkiye’de işgücü piyasası1950’lerden itibaren yavaş yavaş ortaya çıktı. Nereden baksan sanayide de gelişme oldu. Ücretli kesim hani 1920’lerde 1930’larda tamamen marjinalken çoğunluğa geçti. Bugün aşağı yukarı çalışanların yarıdan fazlası ücretli, ücretli, maaşlı veya yevmiyeli.
İstihdam çok önemli çünkü bir taraftan Türkiye hâlâ nüfusu artan bir ülke. Bu ne demek? Her her yıl yeni bir 15 yaş üstü kuşak ekleniyor iş gücü piyasasına. Bunların erkek takımı tabii ki mi 15’ten sonra, artık 18’den sonra giriyor. O yıllarda çoğu 15 itibaren çalışmaya başlıyordu ya da iş aramaya başlıyordu.
Kadınlarda ortalama eğitim içinde yüksek öğrenim mezunu kadınların büyük bir hızla arttı. Arttıkça tabii ki katılım arttı. 1950’lilerde yüzde 20’lere kadar düşen kadın istihdamı 1970’lere gelindiğinde arttı, şimdi yüzde 35’e geldi.
2010’larda eğitimi düşük kadının da payı arttı
Eğitim düzeyleri itibariyle katılıma baktığımız zaman bizim Avrupa’nın en kötü, en düşük kadın iş gücüne katılım oranlarına sahip 2 ülkesi var İtalya ve Yunanistan. Burada kadının istihdama katlımı yüzde 50 küsurlardır. Biz hâlâ 35’teyiz ama yüksek öğrenim kadınlarda iş gücüne katılım oranlarımız hemen hemen eşit. Dolayısıyla bir eğitim düzeyi yükseldikçe tabi katılıyorlar ama son yıllarda 2010’lardan sonra düşük eğitimli kadınlar da işgücüne daha fazla katılmaya başladı.
Şimdi dolayısıyla lafı nereye getireceğim iş gücü hem nüfus nedeniyle hem kadınların iş gücüne katılımındaki artış nedeniyle artıyor mu her yıl? Kabaca 700 – 800- 900 bin artıyor. Siz bu kadar istihdam yaratmalısınız ki hiç olmazsa işsiz sayısınız. Sabit tutun. Bu kadar istihdam yaratmak demek yüzde 2, 2,5 daha fazla hatta istihdamı arttırmak demek. Her yıl bunu artırmak için büyümeniz lazım. Bu büyümenin de kaliteli ve uzun ömürlü olması için verimliliğe önemli ölçüde dayalı olması lazım. Bu şu demektir, en az yüzde 5 – 6’lık büyüme olmalı ki piyasa giren insanlar iş bulabilsin.
O büyük resesyonun etkili olduğu 2008 -9 yılında tabii ki böyle olmadı. Çünkü bu krizlerde biz bu büyümeleri tutturamadık. Ciddi şoklar yaşadık ve dolayısıyla işsizlik de bu kriz dönemlerinde patlama yaptı. Hâlâ yüzde 9, yüzde 10 civarındayız ve bizim kadın iş gücüne katılımımız geride. İş gücü piyasası açısından ve işsizlik sorunu itibariyle Türkiye hâlâ ciddi bir başarı yakalayabilmiş değil.
Hizmetler sektöründe arttı
Türkiye’de önce tarımda çalışan yurttaşlar, sonra ağırlıklı olarak sanayide çalışıyorlardı. Şimdi ağırlıklı olarak hizmetler sektöründe çalıştıklarını görüyoruz. Bu bir kere sadece Türkiye için değil, genelde gelişmekte olan ülkelerde de hatta bazı gelişmiş ülkelerde de sanayisizleşme fenomeni diye bir sorun bir gözlem epey bir süredir iktisatçılar arasında tartışılıyor. Şimdi normali nedir? Yani iyi örnekler ya da tarihteki başarılı örneklere göre önce sanayileşirsiniz. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçersiniz. Tabi ki paralel olarak hizmetler de gelişir bu dönemde. Ama esas ana gövde sanayi olur. Sanayinin payı GSYİH içinde en büyük paydır. Çalışanların çoğu artık sanayide çalışır. Ancak zenginleşme arttıkça hizmetlere olan talep artmaya başlar. Tatiller, oteller, eğitim, finans ve sağlık da hizmetlerin içinde olduğu için tabii ki zenginleştikçe daha iyi eğitim, daha pahalı eğitim, daha sağlık, daha daha çok harcama vesaire tamam. Tamam, normali budur.
Erken sanayisizleşeme sorunu var
Şimdi gelişmiş ülkeler, zengin ülkelerde ne oluyor? Tarım yüzde 3-4 çalışan sayısı. Sanayide yüzde 20 civarında, gerisi yüzde yetmişi hizmetlerde. Şimdi erken sanayisizleşme meselesi söz konusu bazı yerlerde. Türkiye sanayileşmeye geriden başlayan geç kalmış bir ülke. Türkiye böyle bir ülke sanayi kuruyor, yüzde 24-25’lere çıkıyor ama hâlâ tarımda yüzde 20 küsur nüfus duruyor. Ondan sonra o yüzde 25’e geldikten sonra sanayinin payı azalmaya başlıyor ve hizmetler büyük bir süratle yükseliyor. Türkiye bunu yaşadı, başka ülkelerde de yaşandı. Buna erken sanayisizleşme adını veriyoruz bu olguya. Bu iyi ve sağlıklı bir şey değil. Yani biz zenginleşmeden önce hizmetlere girdik.
Vasat bir başarı söz konusuna
Düzey elbette küçümsenmemeli ama başka ülkelerle karşılaştırdığımız zaman vasat bir başarı olarak gözüküyor. Bir de bunun bölüşümü, eşitsizliği, gelir eşitsizliği var. Avrupa’da bir numarayız gelir eşitsizliğinde. Bir de bölgeler arası olağanüstü gelir eşitsizlikleri ve işsizlik eşitlikleri var. İşgücü piyasasında 26 bölgemiz var gün. Mardin Şırnak, Siirt vesaire bölgesinde ve birkaç diğer bölgede işsizlik oranı yüzde 30’dur. Batının bazı yerlerinde Manisa, Kastamonu, Bartın yüzde 7-8’dir. Yani uçurumu görebiliyor musunuz? Aslında Türkiye’de bir tane iş gücü piyasası da yok. Aslında çok sayıda iş gücü piyasası var.
Bloomberght
İlginizi Çekebilir
BANKA HABERLERİ
İHRACATÇIYA YÜZDE 3 KUR DESTEĞİNDE KURALLAR DEĞİŞTİ
Yayınlanma:
3 gün önce|
02/10/2026Yazan:
BankaVitrini
TCMB’nin yeni uygulaması 1 Ekim itibarıyla başladı. Döviz almama taahhüdü kaldırılırken yerine %10’luk döviz pozisyon sınırı getirildi. Destek artık firmanın yarattığı katma değerle sınırlandırılacak. 2026’nın son üç ayında yıllık limitlerin yalnızca dörtte biri kullanılabilecek.
Bankavitrini – Özel Haber
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) ihracatçı ve döviz kazandırıcı hizmet sunan firmalara yönelik Döviz Dönüşüm Desteği uygulamasında 1 Ekim 2026 itibarıyla yeni dönem başladı.
Ağustos ayında yapılan düzenlemenin ayrıntıları netleşirken, yeni sistemde yalnızca dövizini Türk lirasına çeviren firmaya destek verilmesi anlayışından, üretim, istihdam ve katma değer yaratma kapasitesini de dikkate alan bir modele geçildi.
TCMB de 28 Eylül’de yayımladığı analizinde yeni uygulamanın daha kapsayıcı ve katma değeri esas alan bir yapıya kavuştuğunu açıkladı.
%3’lük destek devam ediyor
Döviz dönüşüm desteğinin temel oranı %2 olarak korunurken, geçici olarak uygulanan %3’lük destek oranı 31 Ocak 2027’ye kadar devam edecek.
Başka bir ifadeyle, uygun koşulları sağlayan firma TCMB’ye sattığı destek kapsamındaki dövizin TL karşılığı üzerinden bu dönemde %3 oranında destek alabilecek. Ancak yeni sistemde kritik nokta, firmanın istediği miktarda dövizi destek kapsamında satamayacak olması.
Çünkü artık destek tutarı ve döviz satış limiti firmanın yarattığı katma değerle ilişkilendiriliyor.
“Döviz alma” şartı kalktı, yerine %10 sınırı geldi
Yeni düzenlemenin firmalar açısından en önemli değişikliklerinden biri, daha önce uygulanan “dönüşüm sonrasında 1 ay döviz/altın almama” şartının kaldırılması.
Bunun yerine firmalara döviz pozisyon oranı sınırı getirildi. Yeni uygulamada firmanın likit döviz varlıklarının, net satış hasılatı ile toplam aktiflerinden yüksek olanına oranının %10’u aşmaması gerekiyor.Bu değişiklik özellikle bilançosunda yüksek miktarda likit döviz bulunduran şirketler açısından önemli.
Artık banka açısından sadece: “Firma döviz aldı mı?” sorusu değil, “Firmanın bilançosundaki likit döviz pozisyonu ne kadar?” sorusu da önem kazanacak.
Desteğin miktarı artık firmanın “katma değerine” bağlı
Yeni sistemin en dikkat çekici tarafı ise destek kapsamında satılabilecek döviz miktarının firmanın yarattığı katma değerle sınırlandırılması.
TCMB’nin hesabında iki temel unsur dikkate alınıyor: Faaliyet kârı + işgücü maliyeti
Faaliyet kârı, firmanın Gelir İdaresi Başkanlığı’na bildirdiği yıllık gelir tablosundan alınırken, işgücü maliyeti SGK kayıtlarındaki çalışanlar için ödenen maaş/ücret ve primlerin 12 aylık toplamından oluşuyor. Faaliyet kârı negatif olan firmalarda ise kâr tutarı sıfır kabul ediliyor.
Dolayısıyla zarar eden ancak yüksek istihdam maliyeti bulunan bir şirket de tamamen sistemin dışında kalmıyor.
Örnek: 100 milyon TL katma değer yaratan firma
Bir şirketin;
- Faaliyet kârı: 40 milyon TL
- 12 aylık işgücü maliyeti: 60 milyon TL olsun.
Firmanın dikkate alınan katma değeri:
40 + 60 = 100 milyon TL olacak.
Bu rakam, firmanın destek kapsamında satabileceği döviz tutarının belirlenmesinde esas alınacak.
Burada önemli bir ayrım var: 100 milyon TL katma değer, 100 milyon TL destek anlamına gelmiyor.
%3’lük destek oranında 100 milyon TL’lik dönüşümün destek karşılığı: 3 milyon TL oluyor.
Ayrıca yıllık toplam destek tutarı 100 milyon TL ile sınırlandırılmış durumda.
2026’nın son üç ayında limit dörtte bire düşüyor
Yeni sistemin ilk uygulama dönemi açısından dikkat edilmesi gereken en önemli ayrıntılardan biri de 2026 yılına ilişkin geçiş hükmü.
1 Ekim-31 Aralık 2026 döneminde yıllık olarak hesaplanan katma değer tutarının ve yıllık destek üst sınırının yalnızca dörtte biri dikkate alınacak.
Bu nedenle yıllık destek üst sınırı olan 100 milyon TL, 2026’nın son üç ayında: 25 milyon TL olarak uygulanacak.
Aynı şekilde firmanın yıllık katma değerine göre hesaplanan limit de 2026 son çeyreğinde dörtte bir oranında dikkate alınacak.
Yeni sistem doğrudan ihracatçı olmayan üreticiyi de kapsıyor
Düzenlemenin reel sektör açısından bir başka önemli boyutu ise tedarikçi firmalar.
Bir şirket ihracatı doğrudan kendisi gerçekleştirmiyor, ürünlerini aracı ihracatçı üzerinden ihraç ediyorsa, belirli koşulların sağlanması halinde döviz dönüşüm desteğinin tedarikçi firmaya doğrudan ödenebilmesinin önü açıldı.
TCMB, bu düzenlemeyle doğrudan ihracatçı olmayan daha fazla tedarikçi firmanın destekten yararlanmasının amaçlandığını belirtiyor.
Bu değişiklik özellikle ihracatını dış ticaret şirketleri veya aracı ihracatçılar üzerinden yapan üreticiler açısından önem taşıyor.
44 bin firma destekten yararlandı
TCMB’nin verilerine göre uygulamanın başladığı 2023 yılından bugüne yaklaşık 44 bin firmaya döviz dönüşüm desteği sağlandı.
Destekten yararlanan firmaların toplam ihracatçı firmalar içindeki payı da 2026 yılında %34’e ulaştı.
TCMB, yeni düzenlemeyle bu oranın daha da artmasını bekliyor.
Merkez Bankası’nın analizine göre yeni sistem özellikle daha önce döviz almama taahhüdü nedeniyle destekten yararlanamayan, ancak yüksek katma değer üreten firmaların da sisteme dahil olabilmesini amaçlıyor.
TCMB’nin yeni modelindeki temel değişiklikler
| Konu | 1 Ekim 2026 sonrası |
|---|---|
| Destek oranı | %3 – 31 Ocak 2027’ye kadar |
| Temel destek oranı | %2 |
| Döviz almama taahhüdü | Kaldırıldı |
| Döviz pozisyon sınırı | %10 |
| Firma satış limiti | Katma değerle ilişkilendirildi |
| Katma değer hesabı | Faaliyet kârı + işgücü maliyeti |
| Yıllık destek tavanı | 100 milyon TL |
| 2026 son çeyrek destek tavanı | 25 milyon TL |
| Tedarikçi firma | Belirli şartlarla doğrudan destek alabilecek |
Bankacılık açısından yeni dönem: Kontrol yükü artıyor
Yeni düzenleme yalnızca ihracatçı firmaların hesaplama yöntemini değiştirmiyor.
Bankaların kontrol fonksiyonu da önem kazanıyor.
Çünkü artık firmanın;
- döviz pozisyonu,
- ihracat bedelinin kaynağı,
- destek kapsamında satılabilecek döviz miktarı,
- katma değer hesabı,
- gerekli mali belgeleri birlikte değerlendirilecek.
Bu da döviz dönüşüm desteğini bankalar açısından basit bir döviz alış-satış işleminden çıkararak firma ve bilanço bazlı bir kontrol mekanizmasına dönüştürüyor.
Asıl değişiklik: “Dövizini getirene” değil, “katma değer yaratana” daha fazla alan
Yeni sistemin arkasındaki temel yaklaşım TCMB’nin kendi açıklamasında açık biçimde ortaya konuluyor.
Merkez Bankası, yeni uygulamayla desteği “yurt içinde üretim ve istihdam yoluyla daha fazla katma değer oluşturan ve net döviz satım eğilimi yüksek firmalara” yönlendirmeyi hedeflediğini belirtiyor.
Bu açıdan bakıldığında yeni modelde üç kriter öne çıkıyor:
1. Döviz pozisyonu
Firma bilançosunda ne kadar likit döviz taşıyor?
2. Katma değer
Firma ne kadar faaliyet kârı ve istihdam yaratıyor?
3. Döviz dönüşümü
Firma elde ettiği yurt dışı kaynaklı dövizin ne kadarını TL’ye çeviriyor?
Dolayısıyla sistem, klasik anlamdaki “dövizini bozdur, %3 primi al” mekanizmasından daha farklı bir yapıya dönüşüyor.
İhracatçı yeni dönemde nelere dikkat etmeli?
1 Ekim itibarıyla destekten yararlanmak isteyen firmaların özellikle şu dört başlığı kontrol etmesi gerekiyor:
• Döviz pozisyon oranı %10’un üzerinde mi?
• Faaliyet kârı ve işgücü maliyeti ne kadar?
• Bu rakamlara göre destek kapsamında satılabilecek döviz limiti ne?
• 2026 son çeyreğinde bu limitin yalnızca dörtte biri kullanılabilecek mi?
Bunlara ek olarak, aracı ihracatçı üzerinden çalışan üreticilerin de tedarikçi olarak doğrudan destek alma koşullarını ayrıca değerlendirmesi gerekiyor.
Bankavitrini’nin notu
Yeni düzenleme, döviz dönüşüm desteğinde önemli bir paradigma değişikliğine işaret ediyor.
Eski sistemin odağında “döviz alma” davranışı varken, yeni sistemin odağı “döviz pozisyonu + katma değer + istihdam” üçlüsüne kayıyor.
Bu nedenle özellikle yüksek ihracat yapan şirketlerin yalnızca ihracat rakamlarına değil, bilanço yapısına, faaliyet kârlılığına ve işgücü maliyetine de bakarak destek kapasitesini hesaplaması gerekiyor.
TCMB açısından ise hedef, desteğin rezervlere yaptığı katkının daha kalıcı hale gelmesi ve desteğin yüksek katma değer yaratan firmalara daha fazla ulaşması.
BANKA HABERLERİ
TCMB’den KOBİ kredilerinde gevşeme: Sınır yüzde 5’e çıktı
Yayınlanma:
4 gün önce|
02/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), KOBİ kredilerinin büyüme sınırını yüzde 4,5’ten yüzde 5’e yükseltti. TL zorunlu karşılıklarda bloke tesis oranları da düşürüldü. Düzenleme, kredi kanalında kontrollü bir gevşeme adımı olarak öne çıktı.
TCMB, 1 Ekim 2026 tarihli 2026-43 sayılı Makroihtiyati Çerçeve Basın Duyurusu ile bankaların kredi kullandırma kapasitesini etkileyen iki önemli değişiklik yaptı.
Buna göre KOBİ kredileri için uygulanan yüzde 4,5’lik büyüme sınırı yüzde 5’e yükseltildi. Böylece bankaların KOBİ’lere kullandırabileceği kredi hacmindeki izin verilen büyüme oranı 0,5 puan artırılmış oldu.
İkinci adım: Bankaların likiditesi rahatlayacak
TCMB aynı duyuruda Türk lirası zorunlu karşılıklarda bloke tesis oranlarının düşürüldüğünü açıkladı. Merkez Bankası, değişikliğin amacını makrofinansal istikrarı ve bankaların likidite yönetimini desteklemek olarak açıkladı.
Bu düzenleme, KOBİ kredi büyüme limitinin artırılmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, bankaların kredi verme tarafında önceki döneme göre bir miktar daha fazla hareket alanına kavuşması anlamına geliyor.
KOBİ kredilerinde önce sıkılaştırma yapılmıştı
TCMB, 23 Mayıs 2026’da KOBİ’lere kullandırılan TL kredilerinin sekiz haftalık büyüme sınırını yüzde 5’ten yüzde 4,5’e indirmişti. Aynı düzenlemede KOBİ dışı işletme kredilerinin büyüme sınırı da yüzde 3’ten yüzde 2’ye çekilmişti.
1 Ekim’deki yeni kararla KOBİ kredilerinde söz konusu sınır yeniden yüzde 5’e yükseltilmiş oldu.
Sanayici ve KOBİ açısından ne değişecek?
Yeni düzenleme, KOBİ kredilerinde kredi musluğunun tamamen açılması anlamına gelmiyor. Ancak önceki yüzde 4,5’lik sınıra göre bankalara daha yüksek kredi büyütme imkânı tanıyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri ve krediye erişimde yaşanan sıkıntılar dikkate alındığında, düzenlemenin KOBİ’lerin işletme sermayesi ve yatırım finansmanına erişimini bir miktar kolaylaştırması beklenebilir. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği ise bankaların kredi iştahına, faiz oranlarına ve firma bazındaki risk değerlendirmelerine bağlı olacak.
Önemli nokta: TCMB’nin duyurusunda zorunlu karşılıklardaki bloke tesis oranlarının düşürüldüğü belirtilirken, bu duyuruda yeni oranların ayrıntısı yer almadı.
Bankacılık sektörü açısından mesaj
TCMB’nin son hamlesi, yıl içinde KOBİ kredilerinde uygulanan sıkılaştırmanın kısmen geri alınması ve bankaların likidite koşullarının desteklenmesi şeklinde okunabilir. Ancak bu adım, genel kredi politikasında kapsamlı bir gevşeme ilanı değil; KOBİ kredileri ve bankacılık likiditesi tarafında hedefli bir düzenleme niteliğinde.
Erol Taşdelen
150 Milyon TL Kredi Hayali Kurmayın! KOSGEB’de Limit Böyle Eriyor
KOSGEB’in 150 Milyon TL’lik Kredi Desteğinde Kritik Detay: Reklamdaki Rakamı Tam Kullanamayabilirsiniz!
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/09/2026Yazan:
Erol Taşdelen
KOSGEB’in istihdam odaklı destek programında açıklanan KOBİ firmaları için 50 milyon TL ve KOBİ Dışı Ticari Firmalar için 150 milyon TL’lik kredi limitleri, işletmeler tarafından “kullanılabilecek kesin kredi tutarı” olarak algılanmamalı.
Çünkü açıklanan üst limitler, bazı işletmeler için çeşitli kriterler nedeniyle aşağı çekilebiliyor.
Daha önce aynı kapsamda kredi kullanıldıysa, kullanılan tutar yeni limitten düşülüyor. Bunun yanında işletmenin toplam borçluluğu da kredi tutarını etkileyebiliyor. Toplam borcun işletme kârının 3 katını aşması halinde ayrıca kesinti uygulanıyor.
“150 milyon TL kredi alırım” diye plan yapmayın!
Bu nedenle işletmelerin finansal planlamasını yalnızca KOSGEB’in açıkladığı üst limit üzerinden yapmaması gerekiyor.
Kredinin üst limitinden tam yararlanabilmek için;
- Daha önce bu kapsamda kullandırım yapılmamış olması,
- İşletmenin borçluluk seviyesinin düşük olması,
- KOSGEB’in diğer başvuru ve uygunluk kriterlerinin sağlanması önem taşıyor.
Özetle; “KOSGEB 150 milyon TL kredi veriyor” demek, her işletmenin hesabına 150 milyon TL aktarılacağı anlamına gelmiyor.
Krediyi tam kullanırım diye plan yapmayın; önce işletmenizin geçmiş kullandırımını ve borçluluk oranını kontrol edin.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.640)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (601)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.984)
- GÜNCEL (4.619)
- GÜNDEM (3.582)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.744)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.495)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (838)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Euro Bölgesi'nde üretici fiyatlarında hızlı artış 05/10/2026
- Sigorta hasarları e-Devlet'te 05/10/2026
- Yapay zekânın görünmeyen kazananı: Siber güvenlik 05/10/2026
- TCMB, Fed üyesi Waller'ın da katılacağı bir forum düzenliyor 05/10/2026
- Bakan Şimşek'ten Eylül enflasyonu değerlendirmesi 05/10/2026
- AMB başekonomistinden "ölçülü tepki" çağrısı 05/10/2026
- Nagel: AMB esnek olmalı 05/10/2026
- BofA: Fon krizi şimdilik daha hızlı bir gevşeme gerektirmiyor 05/10/2026
- Grafiklerle Eylül enflasyonu 05/10/2026
- İspanya Başbakanı Sanchez'den erken seçim hamlesi 05/10/2026
SON YAZILAR
- Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi? 03/10/2026
- BDDK’dan kredi kartı ve telefon kredilerine yeni ayar! 03/10/2026
- İHRACATÇIYA YÜZDE 3 KUR DESTEĞİNDE KURALLAR DEĞİŞTİ 02/10/2026
- Faiz ateşi dünyayı sararken, gözler ABD istihdam raporuna çevrildi 02/10/2026
- TCMB’den KOBİ kredilerinde gevşeme: Sınır yüzde 5’e çıktı 02/10/2026
- SPK: FON KRİZİNDE “FAHİŞ KAZANÇ” İÇİN İADE HESAPLARI AÇILDI 01/10/2026
- TERA, DESTEK VE HEDEF’TE TMSF DÖNEMİ! 01/10/2026
- Fon krizinde çözüm uzadıkça piyasalarda tansiyon artıyor 01/10/2026
- Akbank “Şehrin İyi Hali” projesinin 12. dönem başvurularını başlattı 24/09/2026
- Elektronik Parada Yaprak Dökümü 24/09/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
