Connect with us

GÜNDEM

SAHTE VEKÂLETNAME İLE GAYRİNEMKUL BAŞKASINA SATILIRSA NE OLUR?

Sahte vekâletname ile bir kişiye ait taşınmazın tapu üzerinden bir başkasına satılması ve bu kişi adına tescil edilmesi olayları ile zaman zaman karşılaşılmaktadır.

Yayınlanma:

|

Burada sahte vekâletname ile tapuda yapılan satış işleminin hükmen iptal edilmesi üzerine ilgili kişiler, davalılardan uğradığı maddi ve manevi zararların parasal tutarını talep edebilmektedirler.

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde, alan kişi tapuya güvenerek taşınmazı satın almaktadır. Daha sonra satış işleminde kullanılan vekâletnamenin sahte olduğu gerekçesiyle satış işlemi hükmen iptal edilebilmektedir.

Bu durumda zarar gören kişilerin, ödemiş olduğu satış bedeli, tapu harcı ile manevi tazminat bedelinden oluşan parasal tutarı, davalı Devlet Hazinesi ve davalı noterden yasal faiziyle alınarak kendisine verilmesini talep ettikleri görülmektedir. Başka bir söylemle bu konuda zarar gören kişiler, uğramış olduğu zararın parasal tutarının davalılardan alınarak kendisine verilmesini talep etmektedir.

Bu gibi hallerde Hazine ve noter aleyhine açılan dava türüne rastlanmaktadır. Bu tür davalarda davalı tarafta ise genelde iki kişi bulunmaktadır. İlk olarak davalı tarafta ‘Devlet’ (Hazine) yer almaktadır.  Davalı tarafta bulunan ikinci kişi ise, sahte vekâletnamenin sahte belgeler kullanılarak düzenlendiği noterdir.

Aradan zaman geçmesi halinde genelliklesomut olayda zamanaşımı süresinin geçtiği ile ilgili iddiaların ileri sürüldüğü görülmektedir. Yani davalı burada zamanaşımı süresinin geçmesi nedeniyle davalının böyle bir talepte bulunamayacağını iddia etmektedir.

Bu tür davalarda davalı noter ise, sahte vekâletnamenin düzenlenmesi sırasında kullanılan sahte belgelerle vekâletnamenin sahte olarak oluşturulması nedeniyle zararın ortaya çıkmasında üçüncü kişinin ağır kusurunun bulunduğunu ve illiyet bağının kesildiğini ileri sürerek davanın reddini talep etmektedirler.

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde, taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın kaynağı aslında bir suça dayanmaktadır.[1]

Genellikle bu gibi durumlarda Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda, somut olaylardaki satış işleminde kullanılan vekâletnamelerdeki imzaların sahte olduğu tespit edilmektedir. Yani imzaların tapu maliklerine ait olmadığı hükmen belirlenmektedir.

Hatta bazı olaylarda; ceza yargılaması sonucunda vekâletnamedeki fotoğrafların tapu maliklerine ait olduğu,  yardımcı bilgisayar programları kullanılmak suretiyle fotoğrafların başka belgelerden temin edildiği tespit edilebilmektedir.

Tapudaki satış işleminde kullanılan vekâletnamenin sahte olduğunun ceza yargılaması sonucunda belirlenmesi üzerine satış işlemi hükmen iptal edilebilmekte ve davacı da işlenen bu suç nedeniyle tapudaki satış işleminin iptal edilmesi üzerine uğradığı maddi ve manevi zararların davalılar tarafından giderilmesini talep edebilmektedirler.

Bu tür davalarda karşımıza çıkan hukuki kavramlar ve sorunlar şunlardır:

Birincisi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun[2] 1007. Maddesinde hüküm altına alınan, Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan sorumlu olması ilkesidir.

Burada Devletin sorumluluğunun hukuki niteliği ve kapsamı üzerinde durulmalı ve bu kavram çerçevesinde değerlendirme yapılmalıdır.

İkincisi ise;  1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun[3] 162. maddesinde hüküm altına alınan noterin hukuki sorumluluğu ile ilgilidir. 

Bu nedenle davalı noter ile ilgili sahte vekâletname ile yapılan işlemlerden dolayı noterin hukuki sorumluluğunun hukuki niteliği ve kapsamı üzerinde durulmalıdır.

Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan sorumlu olması ilkesi

Burada 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 38 ve 1007 maddelerinde tanımlanan Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan sorumlu olması ilkesinin hukuki niteliği ve sorumluluğunun kapsamı üzerinde durulmalıdır.

Bu sorumluluğun kusura dayanmayan (objektif) bir sorumluluk olduğunu vurgulamak gerekir.

Bu tür davalarda; muhtar, nüfus veya tapu müdürü veya memurunun kusurunun bulunup bulunmadığına bakılmaksızın sicilin tutulmasından sorumlu olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Burada şahısların malvarlığı ile ilgili yararlarını koruyan yasal düzenlemelere aykırı davranışların ortaya çıkması yeterli olacaktır. 

Bu tür olaylar nedeniyle ortaya çıkan zarar ile ilgili olarak memura karşı dava açılamayacaktır. Burada Devlete karşı dava açılabilecektir. Şayet memurun kusurunun varlığı söz konusu ise Devlet,  memuruna rücû edecektir.

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde, noter açısından Noterlerin hukukî sorumluluğu ile ilgili 1512 sayılı Noterlik Kanununun 162. maddesini dikkate almak gerekir. Burada noterin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğuna işaret etmek gerekir. Bununla birlikte; noterin sorumluluğunun zarar ile illiyet bağının kesildiğinin kanıtlanması halinde söz konusu olamayacağını ayrıca vurgulamalıyız.

Bu tür davalarda davacının zararı, sahte vekâletname ile tapu dairesinde yapılan işlemden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle hem devlet hem de noter açısından illiyet bağının bulunduğu söylenebilir. Burada kusursuz sorumluluk ilkelerine göre zararın giderilmesine dair şartların oluştuğunu ifade edilebilir.

Bu tür davalarda yerel mahkemece usule uygun tespit edilen tazminat miktarının doğru bir şekilde tespit edilmesi önemlidir.  Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde Hazine ile Noter aleyhine dava açılabilmesi mümkündür.

ÖĞRETİ GÖRÜŞLERİ

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde zarar gören kişiler, davalı Devlet Hazinesi ve notere yönelik olarak sahte vekâletname ile taşınmazın tapuda satılması eylemi nedeniyle yolsuz tescil olarak değerlendirilen işleme bağlı olarak taşınmaz satışının hükmen iptal edilmesi üzerine tazminat davası açabilmektedirler.

Bu tür davalarda devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğu ile noterin hukuki sorumluluğu kavramları ortaya çıkmaktadır.  Bu konular üzerinde durulması gerekmektedir.

Devletin Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Sorumluluğu Açısından

Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğu açısından 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 38 ve 1007 maddeleri dikkate alınmalıdır. Burada devletin sorumluluğu, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğini temin etmek amacıyla getirilmiştir.

Öğretideki egemen görüşe göre, tapu sicilinin tutulması nedeniyle devletin sorumluluğu asli ve kusursuz sorumluluk kapsamında değerlendirilmelidir.[4]

Bu konuda öğretide ve uygulamada herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Öğretide bu sorumluluğun dayandığı esaslar yönünden tartışma bulunmaktadır. Bu konuda başlıca iki görüş ileri sürülmüştür.

Bir görüşe göre, devletin tapu sicilini tutulmasından doğan sorumluluğu tehlike esasına dayanmaktadır.[5]

Diğer görüşe göre ise, devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğu, sebep sorumluluğuna dayanmaktadır.[6]

Devletin sorumluluğu açısından, kişilerin malvarlığına yönelik menfaatlerini koruma altına alan hukuk kurallarına aykırı eylemlerin gerçekleştirilmesi yeterli görülmektedir. Ayrıca sicilin tutulmasında görevli kişilerin kusurlu davranışlarının olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır.

Öğretide, sahte vekâletname ile tapu sicilinde işlem yapılması halinde devletin sorumlu tutulup tutulmayacağı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.[7] 

Öğretide yer alan bir görüşe göre, sahte vekâletnamenin tüm incelemelere ve özene rağmen sahte olduğunun belirlenememesi durumunda, devletin tapu sicilinde gerçekleşen işlem nedeniyle ortaya çıkan zarardan sorumlu tutulması söz konusu edilemez.[8]  

Öğretide yer alan diğer görüş ise, sahte vekâletname ile tapu sicilinde işlem yapılmadan önce gerekli incelemenin yapılması ve gereken özenin gösterilmesine rağmen belgenin sahteliğinin belirlenememesi halinde dahi devletin kusursuz sorumluluğu bulunduğunu ileri sürmektedir.[9]

Noterin Hukuki Sorumluluğu Açısından

Noterlerin hukukî sorumluluğu açısından 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 162. maddesi değerlendirmeye alınmalıdır.  Bu yasal düzenlemede, noterlerin hukukî sorumluluğu açısından “kusur” kavramına yer verilmemiştir. Bu nedenle noterlerin bu göreve ilişkin kişisel sorumluluklarının kusursuz sorumluluk esasına dayandığı söylenebilir.[10] Noterlerin sorumluluğu için şu şartların varlığı gerekmektedir:[11]

1) Noterin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin görevleriyle ilgili eylemi olmalıdır.

2) Ortaya çıkan bir zarar bulunmalıdır.

3) Zararı doğuran davranış hukuka aykırı olmalıdır.

4) Zararla hukuka aykırı davranış arasında nedensellik bağı olmalıdır.

Zararın doğması halinde nedensellik bağının varlığından bahsedilecektir. Noterin sorumluluğu kusursuz sorumluluk esasına dayandığından, sorumluluğun ortadan kalkması için zarar ile uygun nedensellik bağının kesildiğinin ispatlanması gerekir.  

Başka bir söylemle, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurunun veya mücbir sebep halleri gibi nedensellik bağını ortadan kaldıran durumların bulunması ve bu hususun da ispatlanması halinde sorumluluk söz konusu olmayacaktır.[12]

Öğretideki egemen görüşe göre, noterin hukuki sorumluluğu haksız fiil hükümlerine dayanmaktadır.[13] Yargıtay’ın da aynı yönde kararlarına rastlamak mümkündür.[14]

DEĞERLENDİRME

Sahte vekâletname ile bir kişiye ait taşınmazın tapu üzerinden bir başkasına satılması ve bu kişi adına tescil edilmesinden sonra, sahte vekâletname ile tapuda yapılan satış işleminin hükmen iptal edilmesi üzerine davacı, uğradığı zararlar nedeniyle hem Devlet Hazinesine hem de notere yönelik uğradığı zararların giderilmesi yönünde dava açabilmektedir.

Öncelikle burada hem devletin hem de noterin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğunu ifade etmeliyiz.

Gerek öğretideki egemen görüş gerekse uygulamada bu sorumluluğun kusursuz sorumluluk olduğu hususu tartışmasız bir şekilde kabul edilmektedir.

Devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğu açısından 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 38 ve 1007 maddeleri dikkate alındığında Devletin kusursuz sorumluluğuna gidilebilecektir.[15]

Burada devlet görevlilerinin kusurlu eylemlerinin bulunup bulunmaması önemli değildir.

Bu tür olaylarda bazen zamanaşımı süresinin geçtiği ileri sürülmektedir. Bu husus  mahkeme tarafından değerlendirmeye alınmalıdır.[16]

Ayrıca 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 162. maddesi dikkate alındığında, noterin kusursuz sorumluluğu söz konusudur. Nitekim noterler açısından benzer olaylarda Yargıtay, noterin sorumluluğunun kusursuz sorumluluk olduğunu ifade etmektedir.[17]

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde, zararın varlığı noterin eylemi ile ortaya çıkan sonuç arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı önemlidir.

Davalı noter, zararın ortaya çıkmasında üçüncü kişinin ağır kusurunun bulunduğunu ve illiyet bağının kesildiğini ileri sürmesi halinde bu hususu ispatlamalıdır. Bu durumu kanıtlayamaz ise zarardan sorumlu tutulması gerekir.

SONUÇ

Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde ortaya çıkan uyuşmazlığın temelinde resmi belgede sahtecilik suçu bulunmaktadır.

Davacının tapu siciline güvenerek satın almış olduğu taşınmaz ile ilgili işlemler vekâletnamenin sahte olması nedeniyle geçersiz sayılmakta ve iptal edilmektedir.

Bu şekilde zarara uğrayan davacı, hem devlet hazinesine hem de ilgili notere karşı zararının giderilmesi amacıyla dava açabilmektedir.

Davacının zararı, sahte vekâletname ve tapu dairesinde yapılan işlemden doğduğu için kusursuz sorumluluk ilkeleri geçerli olacaktır.

Bu tür davalarda zararın giderilmesine dair şartların oluşup oluşmadığına bakılmalıdır.  Sahte vekâletname kullanılarak taşınmazın satılması halinde, belirlenen tazminat miktarı ile Hazine ve Noter aleyhine açılan davanın kabulüne karar verilmesi mümkündür.  Kanaatimizce, burada gerek Devletin gerekse Noterin kusursuz sorumluluğuna gidilmesi hukuka ve öğretideki görüşlerle uyumlu bir uygulama olacaktır.

Emre Cem ÇALIŞKANHukuk Fakültesi Öğrencisi

KAYNAKÇA

Başak Görgeç, “Devletin Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Sorumluluğu, Rücu Hakkı Ve Tabi Olduğu Zamanaşımı”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 22 (2016 ): 1185-1220; s. 1186; https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruhad/issue/36500/334218; E.T. 06.12.2020.

Leyla Müjde Kurt,  “Noterlerin Hukuki Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C.XVIII, Yıl 2014, Sayı: 2, Sayfa:85-118, webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/18_2_3.pdf, E.T.06.12.2020, s.91.

Noterlik Kanunu, Kanun Numarası: 1512, Kabul Tarihi: 18.1.1972; RG: T. 5.2.1972, S. 14090; Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5,  Cilt: 11,  Sayfa: 408.

Türk Medeni Kanunu, Kanun Numarası: 4721, Kabul Tarihi: 22.11.2001, RG: T. 8.12.2001,  S. 24607 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5, Cilt: 41. 

Y.15.CD, E: 2014/24305, K: 2017/10861, T: 15.05.2017 (www.corpus.com.tr)

Y.20.HD, E: 2017/384, K: 2017/2513, T: 28.03.2017. (www.corpus.com.tr)

Y.3.HD, E: 2019/5494, K: 2020/656, T: 03.02.2020. (www.corpus.com.tr)

YHGK, E: 2017/1518, K: 2020/139, T: 13.02.2020.  (www.corpus.com.tr)

————–

[1] Sahte noter vekâletnamesi, resmi belgede sahtecilik suçuna konu olmaktadır. Emsal karar için bkz.; Y.15.CD, E: 2014/24305, K: 2017/10861, T: 15.05.2017: “…Suça konu sahte noter vekaletnamesinin kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden olduğu ve resmi belgede sahtecilik suçundan verilen cezanın TCK’nın 204/3. maddesi uyarınca artırılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılarak eksik ceza tayini aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni sayılmamıştır…” Karar için bkz.:” (www.corpus.com.tr)

[2] Türk Medeni Kanunu, Kanun Numarası: 4721, Kabul Tarihi: 22.11.2001, RG: T. 8.12.2001,  S. 24607 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5, Cilt: 41.

[3] Noterlik Kanunu, Kanun Numarası: 1512, Kabul Tarihi: 18.1.1972; RG: T. 5.2.1972, S. 14090; Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5,  Cilt: 11,  Sayfa: 408.

[4] Başak Görgeç, “Devletin Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Sorumluluğu, Rücu Hakkı Ve Tabi Olduğu Zamanaşımı”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 22 (2016 ): 1185-1220; s. 1186; https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruhad/issue/36500/334218; ET: 06.12.2020.

[5] Bu görüş,  tapu sicilinin tutulmasının tehlikeli bir eylem olmadığı gerekçesiyle eleştirilmektedir. Bkz. Görgeç, a.g.m., s. 1188.

[6] Görgeç, a.g.m., s. 1188.

[7]    Görgeç, a.g.m., s. 1200.

[8]     Bu görüş, tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlarda devletin kusursuz sorumluluğu bulunduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bkz.; Görgeç, a.g.m., s. 1200.

[9]    Görgeç, a.g.m., s. 1200.

[10]  Öğretideki egemen görüş bu yöndedir. Bkz.; Leyla Müjde Kurt,  “Noterlerin Hukuki Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C.XVIII, Yıl 2014, Sayı: 2, Sayfa:85-118, webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/18_2_3.pdf, E.T.06.12.2020, s.91.

[11]  Kurt,  a.g.m., s. 97-105.

[12]  Kurt,  a.g.m., s. 101.

[13]  Öğretide yer alan bir başka görüş ise, noterin hukuki sorumluluğunun uyuşmazlığın resmi senede dayandığı hallerde haksız fiil hükümlerine, bunun dışında vekâlet sözleşmesi esasına dayandığını ileri sürmektedir. Görüşler için bkz.; Kurt,  a.g.m., s. 89.

[14] YHGK, E: 2017/1518, K: 2020/139, T: 13.02.2020: “….Yasanın, zamanaşımı süresinin başlaması için alacaklının belli olguları öğrenmiş olması koşulunu aradığı hâllerden biri, haksız fiilden kaynaklanan tazminat borcudur. Buna ilişkin bir ve on yıllık zamanaşımı sürelerini öngören BK’nin 60. maddesinde, bir yıllık zamanaşımı süresinin, zarar görenin, zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği tarihten itibaren başlayacağı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla, haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında, alacaklı zararın varlığını ve zarar vereni bilmediği sürece, zamanaşımı süresi başlamayacaktır… somut olay değerlendirildiğinde, davalı noter hakkında da Kanunun 60/2. madde ve fıkrasındaki ceza zamanaşımı süresinin uygulanması gerekeceği açıkça anlaşılmaktadır…”(www.corpus.com.tr)

[15]   Y.20.HD, E: 2017/384, K: 2017/2513, T: 28.03.2017. (www.corpus.com.tr)

[16]  TMK’nin 1007. maddesinde zamanaşımı ile ilgili bir düzenleme yoktur. Bu nedenle genel hükümlerin geçerli olduğu söylenebilir. “TBK m. 72 uyarınca tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her halde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.” Bkz.; Görgeç, a.g.m., s. 1209.

[17]    Y.3.HD, E: 2019/5494, K: 2020/656, T: 03.02.2020. (www.corpus.com.tr)

Okumaya devam et

GÜNCEL

Çipten Uçağa, Yazılımdan Finansa: Çin Küresel Sistemi Yeniden Kuruyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Çin son 15–20 yılda özellikle teknoloji, savunma, finansal altyapı ve stratejik sanayilerde “Batı’ya bağımlılığı azaltma” stratejisi izliyor.

Madde madde anlatalım:


ÇİN GERÇEKTEN NEYİ TERK EDİYOR?

1. GPS yerine BeiDou

Bu büyük ölçüde doğru.

BeiDou Navigation Satellite System bugün küresel kapsama sahip ve özellikle:

  • Çin ordusu
  • lojistik şirketleri
  • akıllı telefon üreticileri
  • Kuşak & Yol ülkeleri tarafından yoğun kullanılıyor.

Ama:

  • Dünya hâlâ ağırlıklı olarak GPS kullanıyor.
  • Apple, Samsung, Huawei cihazları çoğunlukla çoklu sistem kullanıyor:
    • GPS
    • GLONASS
    • Galileo
    • BeiDou birlikte çalışıyor.

Yani “GPS öldü” doğru değil. Ancak Çin artık Amerikan GPS’ine bağımlı değil.

2. Boeing yerine COMAC C919

Burada da gerçek eğilim var.

COMAC tarafından geliştirilen COMAC C919 gerçekten ciddi sipariş aldı.

Ama kritik detay:

  • Motorlar büyük ölçüde Batı teknolojisine dayanıyor.
  • Aviyoniklerde hâlâ dış bağımlılık var.
  • Boeing ve Airbus’ın küresel servis ağıyla rekabet etmek çok zor.

Dolayısıyla:

  • Çin iç pazarında Boeing’i zorlayabilir.
  • Ama küresel liderliği kısa vadede devralamaz.

3. Amerikan çiplerini terk etti

Bu kısmen doğru, kısmen propaganda.

Huawei ve Yangtze Memory Technologies büyük ilerleme kaydetti.

Ancak:

  • Çin hâlâ ileri seviye EUV litografi makinelerinde Batı’ya bağımlı.
  • ASML olmadan en ileri çipleri üretmek çok zor.
  • Nvidia ve TSMC seviyesine tam erişim henüz yok.

Fakat ABD yaptırımları Çin’i:

  • “ithal et” modelinden
  • “yerli üret” modeline zorladı.

Bu da uzun vadede Amerika için stratejik geri tepebilir.

4. Windows yerine UOS

UnionTech UOS gerçekten devlet kurumlarında yaygınlaşıyor.

Ama:

  • Çin tamamen Windows’u bırakmış değil.
  • Kurumsal yazılım ekosistemi hâlâ Microsoft bağımlı alanlar içeriyor.

Bu daha çok: “stratejik alanlarda yerli alternatif yaratma” politikasıdır.

5. Siemens yerine Çin tıbbi cihazları

Bu alan Çin’in gerçekten hızlı yükseldiği sektörlerden biri.

United Imaging Healthcare MR, CT ve PET cihazlarında küresel oyuncu hâline geldi.

Ama:

  • Siemens
  • GE Healthcare
  • Philips

hâlâ üst segmentte çok güçlü.

Yine de fiyat avantajı nedeniyle Çin ciddi pazar payı alıyor.

6. Elektrikli araçlar ve batarya devrimi

Bu konuda Çin gerçekten dünyanın merkezine oturdu.

BYD bugün:

  • batarya
  • EV üretimi
  • tedarik zinciri
  • nadir toprak elementleri

alanlarında dev güç.

Tesla’nın piyasa değerindeki dalgalanmanın tek nedeni Çin değil:

  • faizler
  • rekabet
  • marj düşüşü
  • satış yavaşlaması da etkili.

Ama şu gerçek: Çin artık otomotivde “takip eden” değil, “oyunu belirleyen” ülke.

7. Oracle yerine OceanBase

Ant Group tarafından geliştirilen OceanBase özellikle yüksek işlem hacimli finansal sistemlerde başarılı.

Bu alan kritik çünkü:

  • veri egemenliği
  • yaptırım riski
  • SWIFT benzeri bağımlılıklar ülkeleri yerli çözümlere yöneltiyor.

8. CAD ve endüstriyel yazılım

Burada Çin’in ilerlemesi gerçek.

Ancak:

  • Siemens NX
  • CATIA
  • SolidWorks gibi Batı yazılımları hâlâ dünya standardı.

Çin’in hedefi: “yaptırım gelirse üretim durmasın.”

Yani mesele sadece maliyet değil: jeopolitik dayanıklılık.

9. Dolar yerine RMB

Bu en kritik maddelerden biri.

Chinese yuan kullanımının arttığı doğru.

Özellikle:

  • Rusya
  • İran
  • Körfez
  • BRICS hattı

dolar bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Ama gerçek tablo:

  • Küresel rezervlerin çoğu hâlâ dolar.
  • SWIFT sistemi hâlâ dominant.
  • ABD tahvil piyasası hâlâ merkezde.

Yani: “Dolar çöktü” yanlış, ama “alternatif arayışı başladı” doğru.

10. GMO tohumları terk etti

Çin gıda güvenliğini stratejik konu olarak görüyor.

Yuan Longping hibrit pirinç çalışmalarıyla Çin için çok önemli bir figür.

Ama:

  • Çin hâlâ büyük tarım ithalatçısı.
  • Özellikle soya bağımlılığı sürüyor.

Tam bağımsızlık henüz yok.

11. Amerikan sosyal medyasını terk etti

Bu ifade yanıltıcı.

Çin zaten:

  • Facebook
  • X
  • Instagram
  • YouTube

gibi platformları uzun süredir engelliyor.

Onun yerine:

  • WeChat
  • Douyin
  • Xiaohongshu

gibi kendi ekosistemini kurdu.

Bu dijital egemenlik modeli: “internetin parçalanması” trendinin önemli örneği.

12. Batı askeri teknolojisini terk etti

Çin savunma sanayisinde muazzam ilerledi.

Özellikle:

  • hipersonik füze
  • drone
  • deniz gücü
  • elektronik harp alanlarında.

Ancak ABD:

  • uçak motorları
  • denizaltılar
  • küresel üs ağı
  • savaş tecrübesi gibi alanlarda hâlâ büyük üstünlüğe sahip.

ASIL MESELE NE?

Bu metnin özeti aslında şu: Çin artık “dünyanın ucuz fabrikası” olmak istemiyor.

Hedef:

  • teknoloji sahibi olmak
  • finansal altyapıyı kontrol etmek
  • enerji zincirini yönetmek
  • dolar bağımlılığını azaltmak
  • yaptırımlara dayanıklı sistem kurmak.

Bu nedenle Çin’in modeli artık: “Made in China” değil, “Controlled by China” aşamasına geçiyor.

BATI HEGEMONYASI ÇÖKÜYOR MU?

Bu kadar hızlı değil.

Ama dünya:

  • tek kutuplu Amerikan sisteminden
  • çok kutuplu teknoloji/finans rekabetine gidiyor.

Yeni mücadele:

  • çip
  • veri
  • ödeme sistemi
  • yapay zekâ
  • enerji
  • tedarik zinciri
  • rezerv para üzerinden yaşanıyor.

Yani artık savaş sadece tankla değil:

  • işletim sistemiyle,
  • veri merkeziyle,
  • batarya teknolojisiyle,
  • ödeme altyapısıyla yapılıyor.

TÜRKİYE AÇISINDAN EN KRİTİK SORU

Türkiye hangi ekosisteme entegre olacak?

  • ABD/NATO finans-teknoloji sistemi mi?
  • Çin merkezli alternatif blok mu?
  • Yoksa ikisi arasında denge mi?

Önümüzdeki 10 yılda:

  • bankacılık,
  • ödeme sistemleri,
  • enerji,
  • savunma,
  • otomotiv,
  • çip yatırımları bu tercihten doğrudan etkilenecek.

Okumaya devam et

Gülbeyaz Gergün

ABD’nin Yeni Ortadoğu Planı: İsrail Merkezli Güvenlik ve Ticaret Koridoru

Yayınlanma:

|

ABD’nin bölge ülkelerine yaymaya çalıştığı ve kamuoyunda “İbrahim Anlaşmaları / Abraham Accords” olarak bilinen süreç, sadece İsrail ile diplomatik normalleşme anlaşması değildir. Aslında bu proje; Ortadoğu’nun güvenlik, enerji, ticaret, teknoloji ve askeri mimarisini yeniden kurma planıdır. Özünde ise İsrail’in bölgesel meşruiyetini kalıcı hale getirmek ve İran eksenli dengeyi kırmak vardır.

Abraham (İbrahim) Anlaşmaları Nedir?

2020’de ABD arabuluculuğunda başlayan süreçte;

  • Birleşik Arap Emirliği
  • Bahreyn
  • Fas
  • Sudan

İsrail ile diplomatik ilişki kurdu veya normalleşme anlaşması yaptı. Daha sonra süreç; Saudi Arabia, Qatar, Türkiye, Pakistan gibi ülkelere doğru genişletilmeye çalışıldı.

ABD açısından hedef yalnızca “barış” değildir.

Asıl hedefler:

  • İsrail’in bölgesel izolasyonunu bitirmek
  • İran’a karşı ortak blok oluşturmak
  • Çin’in Kuşak-Yol etkisini sınırlamak
  • Rusya’nın Ortadoğu etkisini azaltmak
  • Enerji ve ticaret koridorlarını İsrail merkezli yeniden şekillendirmek
  • Körfez sermayesini İsrail teknolojisi ile entegre etmek
  • Ortadoğu’da ABD maliyetini düşürüp “yerel ortaklı güvenlik sistemi” kurmak olarak görülüyor.

Bu anlaşmalar gerçekte neleri kapsıyor?

1. Diplomatik Normalleşme

  • Büyükelçilik açılması
  • Resmi ilişkiler
  • Vize ve uçuş anlaşmaları
  • Turizm ve ticaret

2. Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği

Asıl kritik bölüm burasıdır.

  • Ortak hava savunma sistemi
  • İran füze/dron tehdidine karşı entegrasyon
  • İsrail teknolojilerinin Körfez’e satılması
  • Siber güvenlik paylaşımı
  • İstihbarat koordinasyonu

Birçok uzman bu yapıyı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlıyor.

3. Enerji ve Ticaret Koridorları

Projelerin temelinde şu düşünce var:

Körfez petrolü + İsrail teknolojisi + Hindistan üretimi + ABD güvenlik şemsiyesi

Bu nedenle:

  • Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridorları,
  • liman projeleri,
  • demiryolu hatları,
  • enerji boru hatları,
  • veri merkezleri,
  • finans merkezleri

bu planın parçası olarak görülüyor.

İsrail’in Doğu Akdeniz enerji merkezi yapılması hedefleniyor.

4. Filistin Meselesinin İkinci Plana İtilmesi

En tartışmalı boyut budur.

Eskiden Arap dünyasının temel yaklaşımı: “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail tanınsın.”

Abraham süreci ise bunu tersine çevirdi: “Önce İsrail ile normalleşelim, Filistin sonra konuşulur.”

Bu nedenle çok ciddi toplumsal tepki oluşuyor. Özellikle Gazze savaşları sonrası kamuoyu baskısı arttı.

ABD niçin şimdi hızlandırmak istiyor?

2025-2026 İran-İsrail gerilimi ve savaş riski sonrası Washington şu sonucu gördü:

  • ABD artık bölgeyi tek başına yönetemiyor
  • İran tamamen çökmedi
  • Körfez ülkeleri ABD korumasına eskisi kadar güvenmiyor
  • Çin ekonomik olarak çok güçlendi
  • Rusya bölgesel nüfuzunu sürdürüyor

Bu nedenle ABD:

  • İsrail’i merkeze koyan,
  • Arap sermayesini entegre eden,
  • İran’ı çevreleyen,
  • Çin’i sınırlayan

yeni bölgesel mimari kurmaya çalışıyor.

Kazanan Ülkeler Kimler Olabilir?

1. İsrail

En büyük stratejik kazanan.

Kazanımları:

  • Bölgesel meşruiyet
  • Yeni pazarlar
  • Körfez sermayesi
  • Güvenlik işbirliği
  • İran’a karşı geniş cephe
  • Enerji ve lojistik merkez olma şansı

İsrail için bu süreç, 1948 sonrası en büyük diplomatik dönüşümlerden biri olarak görülüyor.

2. Birleşik Arap Emirliği

Büyük ekonomik kazanç hedefliyor.

Özellikle:

  • teknoloji,
  • yapay zekâ,
  • savunma sanayi,
  • finans,
  • siber güvenlik,
  • turizm

alanlarında İsrail ile entegrasyon kuruyor.

Dubai’nin bölgesel finans merkezi rolünü güçlendirme hedefi var.

3. Suudi Arabistan

Henüz tam katılmadı ancak süreçte kilit ülke.

Sudi Arabistan:

  • ABD’den güvenlik garantisi,
  • gelişmiş silah sistemleri,
  • nükleer teknoloji,
  • yatırım avantajları

karşılığında normalleşmeye yaklaşabilir.

Ancak Filistin konusu nedeniyle içeride büyük toplumsal risk taşıyor.

4. Hindistan

Sessiz kazananlardan biri olabilir.

Çünkü:

  • Körfez bağlantısı güçlenir
  • Avrupa ticaret koridoru açılır
  • Çin’e alternatif lojistik rota oluşur

Kaybedebilecek Ülkeler ve Yapılar

1. İran

En büyük jeopolitik baskı altında kalabilecek ülke.

Çünkü:

  • çevrelenme riski artıyor
  • Körfez’de yalnızlaşma ihtimali oluşuyor
  • İsrail-Arap güvenlik ağı genişliyor

Bu nedenle İran bu süreci “anti-İran bloklaşması” olarak görüyor.

2. Filistin Yönetimi ve Hamas

En büyük siyasi kaybedenlerden biri olabilir.

Çünkü:

  • Arap ülkelerinin önceliği değişiyor
  • Filistin meselesi ikinci plana düşüyor
  • ekonomik ve diplomatik baskı artıyor

Bu durum Gazze savaşları sonrası ciddi toplumsal kırılma yarattı.

3. Türkiye

Türkiye açısından tablo karmaşık.

Olası avantajlar:

  • Bölgesel ticaret entegrasyonu
  • Enerji projeleri
  • Körfez sermayesi ile yeni işbirliği
  • ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı

Riskler:

  • İsrail merkezli yeni enerji haritasında dışlanma
  • Doğu Akdeniz’de denge kaybı
  • Filistin konusunda iç kamuoyu baskısı
  • İran ile denge siyasetinin zorlaşması

Türkiye’nin bu süreçte tamamen karşıt değil ama “temkinli denge” politikası izlediği görülüyor.

Bu plan başarılı olur mu?

En büyük sorun:

  • halkların önemli bölümünün İsrail’e tepkili olması
  • Gazze savaşlarının yarattığı öfke
  • İran faktörü
  • mezhep ve jeopolitik rekabetler

Devlet elitleri ile halk arasında ciddi görüş farkı bulunuyor.

Bu nedenle anlaşmalar:

  • ekonomik olarak ilerleyebilir,
  • güvenlik alanında derinleşebilir,
  • fakat toplumsal meşruiyet sorunu yaşayabilir.

Özetle

Abraham / İbrahim Anlaşmaları:

  • sadece “barış anlaşması” değil,
  • Ortadoğu’nun yeni ekonomik ve askeri düzen projesidir.

Merkezinde:

  • İsrail’in korunması,
  • İran’ın dengelenmesi,
  • Çin-Rusya etkisinin sınırlandırılması,
  • enerji ve ticaret koridorlarının yeniden kurulması vardır.

Kazananlar:

  • İsrail
  • Körfez finans merkezleri
  • ABD savunma-sanayi sistemi
  • Hindistan merkezli yeni ticaret koridorları

Risk yaşayanlar:

  • İran
  • Filistin hareketleri
  • bölgesel denge siyaseti yürüten ülkeler
  • halk baskısı yüksek Arap yönetimleri olabilir.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Medeni Kanundan Siyasete: “Mutlak Butlan” CHP’ye Nasıl Uygulandı?

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: 3 Yıl Sonra Yönetim Nasıl Düştü? Türkiye Siyasetinde Bir İlk: Mahkeme Kararıyla Parti Yönetimi Değişti… Kurultay İptali Krizi: CHP’de Hukuk mu, Siyaset mi Kazandı? CHP Kararında Son Sözü Kim Söyleyecek? Yargıtay, AYM ve AİHM Süreci…

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de yaşanan “mutlak butlan” krizi, Türkiye siyasi tarihinin en sıra dışı hukuk-siyaset krizlerinden biri haline geldi. Çünkü ilk kez büyük bir siyasi partinin kurultayı, Medeni Hukuk’taki “kesin hükümsüzlük” kavramı üzerinden tartışmaya açıldı.

“Mutlak Butlan” Ne Demek?

“Mutlak butlan”, bir hukuki işlemin daha doğduğu anda ağır hukuka aykırılık taşıdığı için baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelir. Yani hukuk açısından “hiç doğmamış” kabul edilir. Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Hukuku’nda sık kullanılan bu kavram; irade fesadı, emredici hukuk kurallarına aykırılık, kamu düzeninin ihlali gibi durumlarda uygulanır.

Normalde bu kavram daha çok:

  • evlilik işlemleri,
  • şirket genel kurulları,
  • dernek-vakıf kararları,
  • ticari işlemler

için kullanılırdı.

CHP davasıyla birlikte ilk kez bu kadar güçlü biçimde bir siyasi parti kurultayına uygulanması tartışması ortaya çıktı. Çünkü siyasi partiler özel hukuk tüzel kişisi sayılsa da aynı zamanda anayasal kurum niteliği taşıyor. Bu nedenle “Medeni Kanun mantığı siyasi partilere uygulanabilir mi?” sorusu hukukun merkezine oturdu.

Süreç Nasıl Başladı? Kronolojik Özet

1. 4-5 Kasım 2023 Kurultayı

CHP’nin 38. Olağan Kurultayı yapıldı.

Kurultayda:

  • Özgür Özel genel başkan seçildi.
  • Kemal Kılıçdaroğlu seçimleri kaybetti.

Ancak kurultayın hemen ardından:

  • bazı delegelerin yönlendirildiği,
  • oy karşılığı menfaat sağlandığı,
  • para dağıtıldığı,
  • siyasi vaatlerde bulunulduğu

iddiaları ortaya atıldı.

2. İl Kongreleri de Tartışmaya Açıldı

Dava sadece genel kurultayla sınırlı kalmadı.

Özellikle:

  • İstanbul İl Kongresi,
  • bazı delegasyon seçimleri,
  • liste süreçleri

mahkemeye taşındı.

Davacılar şunu savundu: “Delege iradesi sakatlanmıştır.”

Yani delegelerin özgür iradesiyle oy kullanmadığı iddia edildi.

3. Asliye Hukuk Süreci

İlk derece mahkemesinde dava görüldü.

İlk aşamada:

  • bazı talepler reddedildi,
  • bazıları usul yönünden değerlendirildi.

Ancak dosya daha sonra istinafa taşındı.

4. 2025-2026 Döneminde “Mutlak Butlan” Tartışması Büyüdü

2025 boyunca:

  • hukukçular,
  • siyasetçiler,
  • eski yargı mensupları

şu soruyu tartıştı: “Bir siyasi partinin kurultayı mutlak butlanla iptal edilebilir mi?”

Bir görüş: “Siyasi Partiler Kanunu buna izin vermez” dedi.

Diğer görüş: “Siyasi partiler de hukuk tüzel kişisidir; ağır usulsüzlük varsa butlan uygulanabilir” görüşünü savundu.

Mahkeme Neye Karar Verdi?

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 2026 Mayıs ayında kritik karar verdi.

Kararda:

  • 38. Olağan Kurultay’ın mutlak butlanla sakat olduğu,
  • yani baştan itibaren geçersiz sayıldığı,
  • sonrasında yapılan olağan ve olağanüstü kurultayların da iptal edildiği belirtildi.

Mahkeme ayrıca:

  • mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına,
  • kurultay öncesi yönetimin göreve dönmesine hükmetti.

Peki “3 Yıl Sonra Nasıl Görevden Alındılar?”

Asıl kritik nokta bu.

Çünkü mahkeme: “Kurultay en başından itibaren yok hükmündedir” yorumu yaptı.

Bu nedenle hukuk tekniğinde şöyle bir sonuç doğdu:

Eğer işlem “mutlak butlan” ise:

  • süre işlemez,
  • işlem sonradan meşrulaşmaz,
  • aradan zaman geçmesi geçersizliği ortadan kaldırmaz.

Yani mahkeme: “Bu yönetim aslında hukuken hiç doğmamıştı” mantığıyla hareket etti.

İtirazlar Neden Yapılıyor?

Karara yönelik çok ciddi hukuki itirazlar var.

1. “Siyasi Partiler Kanunu’nda Butlan Yok” İtirazı

Muhalif hukukçular diyor ki:

  • Siyasi partiler özel statülüdür.
  • Parti kurultayları Medeni Kanun’daki şirket genel kurulu gibi değerlendirilemez.
  • Siyasi Partiler Kanunu’nda “mutlak butlan” açıkça düzenlenmemiştir.

Bu yüzden kararın “kanuni dayanağının zayıf olduğu” savunuluyor.

2. “İstinaf Mahkemesi Bu Kararı Veremezdi” İtirazı

En büyük tartışmalardan biri de bu.

Eleştirilere göre:

  • istinaf mahkemesi,
  • ilk derece mahkemesi gibi davranarak,
  • yönetim değişikliği doğuran tedbir kararı verdi.

Bazı hukukçular bunun:

  • usule aykırı,
  • yetki aşımı,
  • içtihat çelişkisi olduğunu söylüyor.

3. “Demokrasiye Yargı Müdahalesi” Eleştirisi

Karşı çıkanlar ayrıca:

  • milyonlarca seçmenin iradesinin,
  • mahkeme yoluyla şekillendirildiğini,
  • bunun siyasal alanı daralttığını savunuyor.

Kararı Savunanlar Ne Diyor?

Kararı savunan hukuk çevreleri ise:

  • delegelerin iradesinin fesada uğratıldığını,
  • seçim sürecinin demokratik olmadığını,
  • kamu düzeninin ihlal edildiğini iddia ediyor.

Onlara göre: “Demokrasi sadece sandık değildir; temiz seçim süreci gerekir.”

Mahkeme de kararında:

  • emredici hukuk kurallarına aykırılık,
  • delege iradesinin sakatlanması,
  • usulsüzlük iddiaları üzerinde durdu.

Son Kararı Kim Verecek?

Şu an hukuki süreç tam anlamıyla bitmiş değil.

Muhtemel aşamalar:

  1. Bölge Adliye Mahkemesi süreci
  2. Yargıtay incelemesi
  3. Gerekirse Anayasa Mahkemesi başvurusu
  4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci

özellikle:

  • siyasi örgütlenme hakkı,
  • seçme-seçilme hakkı,
  • parti içi demokrasi başlıklarında yeni tartışmalar doğurabilir.

Nihai anlamda iç hukukta son sözü büyük ölçüde Yargıtay söyleyecek gibi görünüyor.

Ancak konu anayasal hak boyutuna taşınırsa: Anayasa Mahkemesi ve ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürece dahil olabilir.

Bu Karar Neden Tarihi?

Çünkü Türkiye’de ilk kez:

  • bir ana muhalefet partisinin kurultayı,
  • “mutlak butlan” kavramıyla,
  • geriye etkili biçimde yok sayıldı.

Bu nedenle karar:

  • sadece CHP meselesi değil,
  • Türkiye’de siyasi partilerin hukuk statüsü,
  • yargının siyasal alana müdahalesi,
  • parti içi demokrasi,
  • seçim meşruiyeti açısından da emsal niteliği taşıyan tarihi bir kırılma olarak değerlendiriliyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.