Erol Taşdelen
‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3
Erol TAŞDELEN ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ” yazı dizisinin üçüncü bölümünde Türkiye’de uygulanabilir olup olmadığını ele aldı. Güncel Ekonomide gelinen noktada SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ dışında bir seçeneğin sorunları derinleştireceği, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını ileri sürülmektedir. Okuyun göreceksiniz…
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye’ye baktığımızda son yıllarda ciddi sapmalar olsa da; belli unsurları açısından bir piyasa sisteminin var olduğunu görmekteyiz, ancak bu sistem fonksiyonel işlerlikten yoksun bulunmaktadır. Oysa ülkemizin 150 yıllık örnek aldığı Batı Tipi modern endüstri toplumunun temel kurumu forksiyonel işlerliğe sahip piyasa ekonomisidir.
Bütün problemin can noktası budur. Piyasa mekanizmasına fonksiyonel işlerlik kazandırmadan Türkiye’nin içinde bulunduğu problemlerden kurtulmak mümkün değildir. Bunu sağlayacak olan ise kararlı bir Sosyal Piyasa Ekonomisi uygulamaları olacaktır.
Ülkemizde demokratik sisteme geçildikten sonra her on yılda bir politik-ekonomik alanda ortaya çıkan buhran nedeniyle askeri müdahaleler yapılmıştır. Eğer foksiyonel işlerliğe sahip bir ekonomik sistem gerçekleşmiş olsa idi, sosyal ve politik sistemin giderek bununla bütünleşmesi sonucu buhranlar önlenir ve askeri müdahaleler de gereksiz kalabilirdi.
Özellikle Cumhuriyetten sonra getirilen reformlar, sosyal piyasa ekonomisi için önemli olan birçok koşulun oluşmasına yol açmıştır. Ayrıca ekonomik gelişme, geleneksel tarıma dayalı toplum yapısını önemli ölçüde çözmüştür. Ülke sanayi toplumuna dönüşüm aşamasında bulunmaktadır. Toplum ve birey bu geçiş döneminin yarattığı bunalımları atlatabilme çabası içindedir. Başka bir deyişle, ekonomik sisteme işlerlik kazandırmanın zorunlu olduğu görülmüştür. Varolan sorunlara çözüm arayışı, sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliği için gerekli isteğe uygun bir ortam yaratmıştır. Anayasalarımızda sözleşme, işyeri açma özgürlükleri garanti edilektedir. Yani sosyal piyasa ekonomisinin varolan temel ekonomik ve bireysel özgürlükler yasalarla getirilmiştir.
Bu çerçeve içinde:
1. Özel mülkiyet garanti edilmiş ve toplumda yaygınlığı sosyal piyasa ekonomisinin uygulaması için yeterli düzeye ulaşmıştır.
2. Ticaret Kanunu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu piyasa ekonomisinin işlediği ülkelerden alındığı için, piyasa sisteminin organizasyon yapısına uygun bir yapı oluşumunu sağIamıştır.
3. Mali düzen ve para düzenine ilişkin alanlarda getirilen yasal çerçeve, ayrıntıdaki bazı noktalar bir yana bırakılırsa, şeklen Sosyal Piyasa Ekonomisinin uygulanabilirliği için uygun görünümdedir.
4. Ekonomideki makro planlama emredici değil uyarıcı, enformasyon ve tutarlılık sağlamaya yönelik ve yol gösterici bir düzenleme olarak yer almaktadır.
Anayasalarımız açık bir ekonomik sistem tercihinde bulunmamaktadır. Böylece Batı tipi anayasalar gibi sistem nötrdür. Ancak 1982 Anayasası ile piyasalara fonksiyonel işlerlik kazandırıcı bir düzenlemeyi öngörmektedir. Bu madde, “piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayan ve geliştirici” önlemlerin alınması ile “Fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önleme” görevini getirmektedir.
Türkiye’de sosyal dengelemede önemli açıklar bulunmakla birlikte, 1936’dan beri getirilen iş ve çalışma yasaları üretim ve işyeri düzenini belirlemiştir. Ayrıca Sosyal Devlet anlayışı içinde Sosyal Güvenlik önlemleri getirilmiştir. Asgari ücret ve sosyal politika uygulamaları belli bir yaygınlığa ulaşmıştır. Ancak yeterli olmaktan uzaktır. Örneğin, Kalifiye işgücü geliştirme programları ve Genel İşsizlik Sigortası yetersizdir.
Ülkemizin gelişme ve sanayileşme düzeyi maddi, personel ve kurumsal altyapı donatımlarında asgari bir düzeyin oluşumunu gerçekleştirmiştir. Özellikle ülkede maddi alt yapının öğeleri olan yol, iletişim, haberleşme gibi alanlarda oluşturulan altyapı donatımı, piyasaların bütünleşmesini sağlamış, mal ve faktör akışkanlığının önemli ölçüde artmasına hizmet etmiştir.
Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirliğini Zorlaştıran ve Engelleyen Durumlar
Başarı Rekabeti: Türkiye’de Başarı Rekabeti anayasanın emrine karşın henüz düzenlenmiş değildir. Rekabet hukuku, rekabet politikası rekabet (karter) kurumu Türkiye’de oluşturulmamıştır. Türkiye’de rekabeti ortadan kaldıran her türlü karter sözleşmesi ve yıkıcı rekabet serbesttir. Ancak Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu çerçevesinde iyi niyete aykırı haksız rekabet yasaklanmıştır. Oysa bu düzenleme rekabet sürecini, dolayısıyla piyasa sisteminin işleyişini sağlayabilir olmaktan uzaktır. Böylece sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunundan biri yoktur.
Türk ekonomisinde tam anlamı ile piyasa ekonomisi var mı? Sorusuna A. Kılıçbay, “Türk ekonomisinde tam anlamı ile kurulmuş bir piyasa yoktur. Tam kurulmayan bu modelin işleyişi de aksaktır” diyerek cevaplıyor. Türk ekonomisinde, kurumlar, iktisadi zihniyet, davranışlar, gelenek ve görgü “rekabetin” yerleşip yaşamasına imkan veren “ideal durumda” değildir.
Sosyal Dengeleme: Türkiye’de genel işsizlik sigortası yetersiz olmasına karşın, sosyal dengelemenin kurumsal düzenlenmesinde bir hayli yol alınmıştır. Ancak ülkede kemikleşmiş olan aşırı enflasyon zaman zaman düşürülmesine rağmen, toplumun gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaya yetmemiş, sosyal dengedeki bozulma artmıştır. Üstelik resmi % 12, gayri resmi %30 dolaylarındaki işsizlik oranıyla gelir dağılımının giderek bozulması toplumda iç huzuru bozacak boyutlara doğru kaymaktadır. Bu gelişme sosyal piyasa ekonomisinin belirlediği amaçların tam tersi yönündedir. Böyle bir gelişme Batıda sanayileşmenin başlangıç döneminde, yani klasik liberalizm döneminde yaşanmıştır.
“Serbest Piyasa Ekonomisi”, ülkemizde uygulandığı şekliyle klasik liberel görüşe yakın düşmekte ve çağdaş liberal anlayışın gerisinde kalmaktadır. Sosyal dengelemenin yetersiz olması toplumda önemli sorunların artaya çıkmasına, sosyal uzlaşma ve barışın azalmasına, adalet ve eşitlik açısından dengesizliklere yol açma eğilimindedir.
Sosyal dengeleme ve rekabet ilkesinin birlikteliği: Rekabet düzenlenmemiş, sosyal dengeleme giderek bozulmaktadır. Sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunundan birinin olmadığını belirtmiştik; diğeri ise önce enflasyon depremlerinden sonra yaşanan durgunluktan hasar görmüştür. Bu nedenle üzerindeki yükü taşıyabilir olmaktan uzaktır. Önümüzde durgunluk içinde enflasyon yaşanması gibi bir süreç görülmektedir ki bu durumun daha yıkıcı olması kaçınılmazdır.
Rekabet ve sosyal dengelemenin varlığını belirleyen yasal ve kurumsal düzenlemeler: Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine geçişte en gelişmiş olan öğeler bu alandadır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri Batıdan alınan kurumsal düzenlemeler bu sonucu yaratmıştır. Ancak stratejik alanlarda önemli boşluklar vardır. Bunların konumuz açısından en önemlisi de rekabet kanunu ve rekabet (karter) kurumunun yokluğudur.
Ancak ticari ilişkilerde “ticari ahlak” ve dürüstlük kurallarına uyulmasını amaçlayan “haksız rekabet” hukuku düzenlenmiştir. Bu durum, İsviçre’deki gibi ayrı bir yasada değil, Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş olup Borçlar Kanunu’nda da yer almaktadır. TTK’da haksız rekabet tanımlanmakta ve haksız rekabet durumları; kötüleme, gerçeğe aykırı bilgi verme, aldatıcı reklam, müstesna kabiliyet zannını uyandırmak, iltibas, yardımcıları görevlerinde kötüye kullanma, kandırma, yardımcılardan işletmelerin sırlarını ele geçirmek, sırlardan faydalanmak ve yayma, gerçeğe aykırı şehadetname verme ve iş hayatı şartlarına riayet etmemek olarak düzenlenmiştir. Bu yolla haksız rekabete karşı bir düzenleme getirilmiştir. Ancak bu düzenlemeler rekabeti, dinamik bir süreç ve piyasaları fonksiyonel işlerliğe sahip bir sistem olarak ortaya çıkarmak açısından son derece yetersizdir.
Uygulanan ekonomik politikaları: Türkiye’de uygulanan ekonomi politikalarının kapsamını yeterli bulmak mümkün değildir. Ekonomik sisteme işlerlik kazandırma politikası, yani rekabet politikası yoktur. Ayrıca sektörel ve mekansal yapı politikaları eksik ve yetersizdir. Ekonomik süreç politikası, konjonktür ve büyüme politikası alanlarında yine önemli yetersizlikler içermektedir. Süreç politikası içinde yalnızca özellikle 1980 sonrasında istikrar politikası ön plana çıkmıştır. Ancak bu alanda bile belirlenen amaçları gerçekleştirecek araçlar, yöntemler ve ilkeler yeterli açıklıktan uzaktır. Araçlarda dozajlama ve zamanlama yetersizdir. Kısa dönemli bir politika olan istikrar önlemleri uzun dönemli politika olarak yürürlükte kalmış, bu nedenle uzun dönemli sorunlar çözümsüz bırakılmıştır.
Özelleştirme girişimlerinden görüldüğü gibi, serbest piyasa konsepti, devletin ekonomi içindeki foksiyonunu en aza indirerek, ekonominin işleyişinin “tabii kanunları” içinde olacağına inanmaktadır. Bu şekliyle yaklaşım, klasik liberal düşünceyi benimsemektedir. Zira ekonomik düzen, tabii kanunları olan “ordre naturel” olarak görülmektedir. Oysa ekonomik düzenin sosyal bir düzen olduğu ordo-liberallerince ortaya konulmuştur. Ayrıca bu yaklaşımda piyasa sonuçlarının sosyal dengeleme ile düzeltilmesi öngörülmemekte veya ikincil derecede bir ağırlığa sahip olmaktadır.
1990 sonrasında geliştirilen politikalar, kısa dönemli ve gündelik ihtiyaçlara göre ayarlandığı için sınama-yanılma yöntemine dayalı görülmektedir. Piyasa ekonomisinin mutlak serbesti anlamına gelmediğinin, günümüzün en ileri ekonomilerinde dahi kabul edildiği bir dünyada, piyasa ve fiyat mekanizmasının ekonomide her şeyi çözeceğini, hatta uzun vadeli yapısal değişimleri bile gerçekleştireceğini düşünmenin yanlış olduğu baştan beri belli idi. Üstelik, adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ekonomik istikrar vb. gibi çok temel atyapıların bulunması varsayımına dayanan “serbest ekonomi sistemi“nin bu varsayımların geçerli olmadığı koşullarda uygulanmasının ne denli tek yönlü işleyen bir süreci gündeme getireceği gözden kaçtı ya da kaçırıldı.
Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalarda para politikası ile günlük politikalar uygulanmış “mali politika” uygulamaları rafa kaldırılmıştır. Son 20 yılda uygulanan; Para politikasının aşırı yabancılaşması, yabancı kaynaklı sıcak paranın piyasada oransal fazlalığı da uygulanan para politikalarının etkisini azaltmakta insiyatifi yabancı yatırımcılara bırakmaktadır. 2007’den sonra uluslararası konjektör uygulanan para politikasının iflasını göstermesine rağmen karar mercilerine hareket alanı tanımamasından bir tıkanıklık görülmekte durgunluk yanında enflasyonun tekrar güncel hayatı etkiler hale gelmesi sosyal dengeleri olumsuz yönde iyice bozmaktadır.
Başarı (çalışma) motivasyono ve kontrolu: Türkiye’de çalışma ve başarı motivasyonunun topluma ve bireylere kazandırılması yönünde bir politika yoktur. Toplumda çalışma, çaba ve başarının değerlenmesi ve değerini bulması sağlanamamaktadır. Tam tersine, endüstri toplumunun başarı ilkesi yerine, geleneksel toplumun ilişki ilkesi geçerlidir. Başarının ve başarı motivasyonun teşvik edilmemesi, sistemin kontrol işlevinin çalışmasını engellemektedir. Oysa başarının ödüllendirilmediği bir toplum yapısında piyasa sistemi ve rekabet etkin işleyemez.
Altyapı donatımı: Türkiye’de varolan altyapı donatımı, piyasaların bütünleşmesini sağlayacak düzeyde olduğu için, sosyal piyasa ekonomisi için de yeterlidir. Ancak Türkiye’deki altyapı yetersizliği asıl personel ve kurumsal altyapı alanında kendini göstermektedir. Başarı rekabetine dayanan sosyal piyasa ekonomisi bağımsız düşünen, uygulama yetenek ve davranışına sahip insan donatımını gerektirmektedir. Oysa Türkiye’deki ilişki sistemi içinde bağımlı, tek boyutlu düşünen ve mutlakçı, olayları öznel değer yargılarına göre değerlendiren, duygusal ve tepkisel insan tipi yetişmektedir. Toplumda neden-sonuç ilişkisi içinde düşünen insan yetiştirmekten çok, duygu ve tepkileriyle davranan insan tipi yetişmesine ortam yaratılıyor.
Ülkemizde geleneksel düşünce sistemi egemen olmuş ve hala önemli ölçüde egemen olmaktadır. Olayları değişik açılardan değerlendiren, gerçeği ayrıntılarda ve işbölümünde arayan tutumlar yadırganmaktsıdır. Bağımsız düşünen ve davranan yaratıcı insan tipleri, yeterli bağımlılık ilişkisi gösteremediği için, dışlanmaktadırlar. Üretim ile eğitim arasında bağ tam sağlanamadığı için özellikle ara teknik eleman bulunmasında zorluk yaşanmaktadır. Devletin İmam Hatip okullarına gösterdiği ilgi ve kaynağı Meslek Liselerine göstermemesi düşündürücüdür. Sanayileşmiş ülkelerde Teknik Meslek okullarına ağırlık verilmiş işletmeler için gerekli Teknik Personel ihtiyacı giderilmiş, işgücünde uzmanlaşma sağlanmıştır. Eğitim ve sağlık alanını ihmal eden ülkelerin gelişme ve kalkınma şansı bulunmamaktadır.
Uygun kültür, eğitim ve demokrasi: Türkiye’de modern sanayi toplumunun yarattığı nedenseIlik ilişkisi içinde düşünen insan yetiştirme politikası izlenmemiştir. Kültürde çoğulculuk ve hoşgörü politikası oluşturulamamıştır. Hatta Türkiye’nin bilinçli oluşturulmuş bir demokrasi politikası yoktur. Türkiye burjuvazisinin demokratik bir “öz”ü yoktur. 1960’larda ve hiç olmazsa 1970’lerin başında, Türkiye’nin Güney Avrupa ülkelerine benzer bir dönüşüm geçireceği sanılabilirdi . 1970’lerin sonlarına gelindiğinde bütün işaretler tersine dönüşmüştü . 1980’deki askeri müdahale ve sonuçları, Türkiye’nin evriminin Güney Avrupa çizgisinden ayrıldığını kanıtlamıştı; popülizm-kriz-darbe silsilesi daha çok Latin Amerika’daki ülkelerin tecrübelerine benzer bir çizgiye işaret ediyordu.
Türkiye bir açık toplum politikası ve programı oluşturmamıştır. Eğitim politikası, açık toplum insanını yaratmaya değil, bağımlı insan tipi yetiştirmeye yöneliktir. Bu yöndeki çabalar da yetersiz kalmıştır. Sosyal piyasa ekonomisinin varolabilmesi için bu politikanın değişmesi gereklidir.
Başarılı sanayileşmiş ülkelerin en ortak özelliği, güçlü beşeri sermaye birikimi ve yetişmiş insan gücü zenginliğidir. Türkiye’de sanayinin yeniden yapılanma politikası, ciddi ve eşgüdümlü bir eğitim politikasını da beraberinde taşımak ve eğitime haklı olduğu önemli yeri kazandırmak zorundadır.
E.Kongar’a göre, Türkiye gerek maddi gerek manevi kültür alanlarında, gerekse sanat edebiyat ve düşün yapıtları alanında (kısaca kültürün bütün alanlarında) bir “yeniden doğuşun”, bir “rönesansın”eşiğindedir.
Ülkemizde sosyal uzlaşmadan çok sosyal çatışmalar ön plandadır. Kültürel davranış ve değer yargılarında hoşgörü değil, herkesin kendi mutlakçı değer yargılarını karşısındakine kabullendirme kavgası yer almaktadır. Toplum, geleneksel ve batı kültürlerinin yoğun rekabeti arasında, çatışmacı ve zıtlaşmacı bir tutumu benimsemektedir. Demokrasi bir yöntem ve araç değil, yalnızca selbest seçimlerin dört yılda bir yapılması olarak anlaşılmaktadır. Rasyonellik ise, zorlayan ekonomik kriz nedeniyle yeni yeni öğrenilmektedir.
Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilmesi için buna uygun sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanlarda geniş kapsamlı düzenlemeler gerekiyor. Sosyal piyasa ekonomisinde süreç politikası, istikrar, istihdam, gelir dağılımı ve kalkınma politikalarını içermektedir.Ekonomik istikrar içinde, istihdam, dengeli gelir dağılımı ve büyüme sorununu birlikte çözecek politikaları uygularken, parasal, mali araçlarla, ancak belli alan ve durumlarda doğrudan müdahale yöntemleriyle ekonomi politikası oluşturulmaktadır.
Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirlik Şansı:
Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliğini olumlu ve olumsuz yönde etkileyen öğeler birlikte değerlendirildiğinde olumsuz noktaların olumlu noktalardan sayıca çok olduğu görülür.
Ülkemizde orta-sağdaki partiler piyasaların “sosyal” yönünü; sosyal demokrat partiler ise, sosyal piyasa ekonomisinin “piyasa” boyutunu ikinci plana atma eğilimi göstermiktedir. Ülkemizdeki objektif koşullar bir piyasa ekonomisinin -fonksiyonel işlerlikten yoksun olarak- var olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, sosyal liberal ve sosyal demokrat partilere düşen görev, her iki politik görüşün özelliğinden kaynaklanan unsurları, öncelikleri ve renk farklarını vurgulayan tutumlarını ortaya koyarak, sosyal piyasa ekonomisine dayalı birer konsept oluşturmaları noktasında düğümlenmektedir.
Bunu yapmak biraz da zorumluluk göstermektedir: Ekonomik kaynaklarını iyi kullanmayan bir toplum düzeninde toplam üretim düşük olur. Büyüme hızı düşük ise, çalışanlar yarınlarına umutla bakamaz, işsizler kısa sürede iş bulamaz. Gelir dağılımı eşitsiz ise, ezilenler itaat yerine isyan davranışına girer. Bütün ekonomik göstergelerin bozuk olması karşısında, bunların toplum üyelerini isyana iten etkilerini telafi edecek, daha doğrusu isyanı yasal yollardan iletecek, hükümeti değiştirecek siyasal katılım yolu açılmışsa, gene toplum düzeni tehlikede değildir. Bu noktada Türkiye’nin problemleri vardır çünkü, siyasal katılım yönünde işlerlik tam sağlanamamıştır. Toplumsal kesimlerin isteklerini duyuracak kurum ve kuruluşlar oluşturulamamış ve var olanlara engeller getirilmiştir. Özellikle 1980 sonrasında toplumsal kurumlarla partiler arasındaki bağ koparılarak siyasal katılım seçimden seçime oy verme şekline getirilmiştir.
Mazıcı’ya göre Türkiye gibi siyasal kültür ögesinin dürtüsünü korkunun oluşturduğu bir ülkenin bireyinin siyasal davranışındaki korku, yerini öfkeye terkederek, olağan katılmadan olağandışı katılmaya bir yönelme olabilir. Korkudan kaynaklanan bir olağandışı siyasi davranış biçimi de, aşırı derecede kabuğuna çekilme biçiminde kendini gösterebilir . Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorunlardan biri siyasal katılımın sağlanılması sorunudur. Çünkü, siyasal katılım ile ekonomik işleyiş arasında yakın bir ilişki vardır.
Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de gerçekleştirmek için ekonomik ve siyasal katılımın tüm kurum ve kuruluşlarıyla sağlanması ve demokrasi kültürünün yerleşmesi gerekmektedir. Bu ise toplumsal uzlaşma ile mümkündür. Burada partilere önemli görev düşmektedir.
Türkiye’de partiler sık sık sandık yoluyla hükümete gelmişler, ama sandık yoluyla giden hükümetler toplam hükümet sayısına göre çok azdır. Sonuç olarak genel seçimin temel işlevlerinden biri, belki de en önemlisi Türkiye’de yerine getirilememiştir.
Kısacası Türk demokrasisi sağlan olarak işlememekte ve istenilen düzeyde değildir. Bu ise sosyal piyasa ekonomisinin uygulanmasını olumsuz yönde etkilemektedir.
“Hukuk Devleti” ve “Sosyal devlet” ilkeleri, aslında aynı amaca hizmet eden ikiz kardeşlerdir: Bunlar, çağdaş toplumda kişi-güvenliğinin, üzerinde durduğu bacaklardır. “Hukuk devleti” ilkesi, hukuk ve siyasal alanda, “sosyal devlet” ilkesi de ekonomik ve sosyal alanda, kişinin güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesinin kaçınılmaz garantilerini oluştururlar.
Bütün olumsuzluklara ragmen, Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliği için gerekli olan şekli çerçeve 100 yıldır oluşarak önemli ölçüde varolmuştur. Ancak bunlar içindeki davranışların yönlendirilmesinde eksiklikler yoğundur. Buradan çıkan sonuç şudur: Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilirliği için tarihsel süreç olumlu, buna karşılık politik istek oluşumu olumsuz yönde işlemiştir. Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine yönelmek mümkündür. Çünkü:
- Toplumun genel organizasyon yapısı, son yıllarda ciddi hasar alsa da merkezi olmayan bir özellik göstermektedir.
2. Mülkiyet sistemi özel mülkiyete dayanmaktadır.
Ancak sosyal piyasa ekonomisinin işleyebilmesi için ayrıca şu politikalar zorunludur:
1. Karar ve davranış sistemini etkinleştirmek için bağımlı insan tipi yerine, neden-sonuç ilişkisi düşünen insan tipini yaratacak eğitim ve küıtür politikası,
2. Piyasaya dayalı enformasyon ve koordinasyon sistemini yaratacak rekabet politikası,
3. Başarı motivasyonu ve kontrolunu getirecek eğitim, kültür ve toplumsal politikalar.
Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiyede uygulanabilirliği, öncelikle belli parti programlarına yansıması ve onu savunan liderlerin, kendi dünya ve politik görüşlerine göre “Türkiye Modeli“ni oluşturmalarına bağlıdır. Türkiye için yaşanılın sosyo-ekonomik sorunların H.Erkan-C.Erkan’a göre bir başka seçenek çözümle çözme şansı yok. Geldiğimiz ekonomik durgunluk içinde bu tür ekonomik politikalar uygulamdan kurtulmanın zor olduğu görülmetedir.
SONUÇ
ÜÇ BÖLÜMDEN OLUŞAN çalışmamızın amacı sosyal piyasa ekonomisini genel yapısı ile tanıtarak, Almanya’da ortaya çıkışını, tarihsel süreç içinde ele almak ve Türkiye’ de uygulanabirliği incelemektir.
Birinci bölümde sosyal piyasa ekonomisinin “ekonomi politikası” üzerinde ağırlıkla durulmuştur. Fakat unutmamak gerekir ki sosyal piyasa ekonomisi, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanı kapsar.
İkinci bölümde üzerinde durulan Almanya’daki sosyal piyasa ekonomisi uygulaması göstermiştir ki tarihsel süreç Almanya’yı bu yönde zorlamış ve kendi koşullarında ortaya çıkan sosyal piyasa ekonomisinin sonuçlarını gören diğer Avrupa sosyal demokrat partilerde benzer uygulamalar içine girmiştir. Uygulamalar bugünki yaşam standartlarını yaratmıştır.
Üçüncü bölümde sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulama olanağı üzerinde durulmuştur.
Türkiye açısından varolan karamsal tabloya rağmen özellikle 1980 sonrası izlenen ekonomik politikalar sonucu gelinen noktada Türkiye’de “sosyallik” yönün ön plana çıkarılan ekonomik politikalara gereksinme duyulmaktadır. İktidardaki hükümetin ve bundan sonra kurulacak hükümetlerin başarısı ekonomide rekabet piyasasının yanında “sosyallik” yönün de göz önüne alınmasına bağlı.
Bunun sağlanması ise demokrasinin tüm yönleriyle işler hale getirilmesine bağlı. “Bizde bu kadar oluyor”,”bizim koşullarımız bunu gerektiriyor” gibi oyalamalardan kendimizi kurtarmalı ve demokrasinin mantığına ve felsefesine uygun uygulamalara geçmeliyiz. Bu noktada. siyasi partilere önemli rol düşüyor. Ekonomik istikrar içinde, istihdam, dengeli gelir dağılımı ve büyüme sorununu birlikte çözülmesi ancak ekonomik ve siyasal katılımla çoğulculuğun sağlanmasına bağlıdır.
2000’li yıllarda gelinen nokta Türkiye’yi ekonomide “sosyalliğin” ön plana çıktığı ekonomik uygulamalara zorlamaktadır. Sosyal uzlaşmanın, hoşgörünün, demokrasinin, rasyonelliğin, sosyal barışın, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, güvenlik ve refah politikaların ön plana çıktığı bir dünyada başka çözümler içine girmek akıntıya kürek çekmekle eş anlamlıdır.
***********************
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com

************
KAYNAKÇA:
[1] H. V. Velidedeoğlu’ na göre 1876 tarihli ilk Meşrutiyet Anayasasının kabülünden bu yana (1816-1986) geçen III yılın “sadece 39 yılında” çok partili siyasal yaşam süregelmiştir. Geriye kalan 72 yılı ya istibdat ya askeri ya da tek partili parlementoya dayalı, “şefIik” rejimIeri altında geçirdik: I.Meşrutiyet dönemi olan 33 yıllık Abdülhamit yönetiminde 1-yıl, II. Meşrutiyet döneminde toplam 8 yıl, I.TBMM’nin yıllarında Milli Mücadele döneminde 2 yıl, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk döneminde Ankara’da 17 Kasım 1924’te kurulup 6,5 yıl yaşayan Terakki perver Cumhuriyet Fıkrası, yine Ankara’da 12 Ağustos 1930’da kurulup yaklaşık 3 ay yaşayabilen Serbest Cumhuriyet Fıkrası,Adana’da 26 Eylül 1930 ‘da kurulup yine üç ay yaşayan Ehali Cumhuriyet Fıkrası girişimleri, çok partili demokrasi sayılabilirse, toplam 1 yıl 15 gün, İsmet İnönü ve Celal Bayar döneminde 1945-60 yılları arasında 15 yıl, 27 Nayıs 1960 ile bir yıl kesintiye uğradıktan sonra 1961-71 arası 10 yıl, 12 Mart 1971′ deki kesinti ve kısıntıdan sonra, 1973-80 arası 7 yıl, 12 Eylül 1980 harekatından sonra gelen yaklaşık üç yıl kesintiden günümüze kadarki yıllar (H.V.Velidedeoğlu,Cumhuriyet,12 Ocak 1986).
[2] MADDE 167.- Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.
[3] A.Kılıçbay, “Türkiye’de Piyasa Ekonomisi”, İ.U.İkt.Fak.yay. No:509,İst.1985,s.141.
[4] Sistemin işleyişinde görülen aksaklıklar (ki, bunların göstergeleri: fiyat artışları, işsizliğin ve gizli işsizliğin yayılması, enflasyonun zaten çok yüksek olmayan alımgücünü azaltması, açlığı ve ona yakın bir durumu ortadan kaldırma olanağının bulunmaması, tarımsal ve endüstriyel üretimi- artırmaya yönelik toprak reformu ve projelerin başarısızlığı, işverenlerle ücretliler arasındaki çatışmaların barışçıl yollarla önlenememesi ve eğitim kurumlarında disiplinin sağlanamaması; ve nihayet yönetimin etkisizleştiği ve yoksullukların (yolsuzlukların olması gerekiyor) bürokrasi ve siyasal seçkinler. arasında yaygın olduğu konusunda güçlenen duygular) hoşnutsuzluğa uygun hızla siyasallaşan bir ortam yaratır ve büyük çapta çatışmalara ve örgütlü şiddete dönüşür.
(R.Keıeş-A.Ünsal,”Kent ve Siyasal Şiddet”, A.Ü.SBF yay:507. Ank.1982,s.24).
[5] İ. Önder, “Ekonomide Etkinlik ve Demokrasi”, Cumhuriyet, 23.Nisan.1990.
[6] S.Savran,”1960,1911,1980: Toplumsal Mücadeleler, Askeri Müdahaleler”,Onbirince Tez,6.kitap,Uluslararası yay.,Haziran 1987, s.168.
[7] Ç.Keyder,”Türkiye’de Devlet ve Sınıflar”,tletişim yay, Ist.1989,s.175-l78.
[8] F.Şenses-A.Kırım,”Türkiye’de 1980 Sonrası Ekonomik Politikalar-Sanayileşme Etkileşimi ve Sanayinin Yeniden Yapılanma Gerekleri”,THHOB,1989 Sanayi Kongresi Bild.(l),MMO yay.s.369.
[9] E. Kongar “Kültür Üzerine”, Çağdaş yay. 1984, s. 34.
[10] K.Bulutoğlu;1980,Bunalım ve Çıkış,Tekin yay.,s.368.
[11] N.Mazıcı;1989, Türkiye’de Askeri Darbeler ve Sivil Rejimi Etkileri, Gür yaY.,s.284.
[12] T.Parla;1986, Demokrasi,Anayasa1ar,Parti1er ve Türkiye’nin Siyasal Rejimi,Onur yay.İst.,s.126.
[13] M.Aksoy,”Sosyal Devlet İlkesi “Boş Bir Söz”müdür?”, Cumhuriyet,21.Eyıül.1988,sayı:23016.
Ek komalar:
BİRİNCİ BÖLÜM : KRİZE ÇARE: ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’ Mİ? – BankaVitrini
İKİNCİ BÖLÜM: SOSYAL PİYASA EKONOMİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI VE ALMANYA UYGULAMASI – BankaVitrini
İlginizi Çekebilir
Erol Taşdelen
AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz
Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?
17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.
Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.
Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.
İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!
İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.
Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.
Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.
İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.
Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.
Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.
İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.
FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?
Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.
17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.
Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.
Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.
Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.
Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.
BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM
Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.
Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.
Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.
Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.
İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER
İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.
17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.
Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.
Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.
İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.
AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS
Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.
Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:
1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.
Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.
2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.
Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.
3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.
Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.
Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor. (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )
SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR
Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.
Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.
Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.
Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.
Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz
YABANCI YATIRIMCI İÇİN KRİTİK UYARI
MSCI, Türk hisselerinde endeks değişikliklerini dondurdu. Fiilî dolaşım oranları ve koordineli işlemlere ilişkin endişeler giderilemezse Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsü Haziran 2027’de yeniden tartışmaya açılabilir. Olası statü değişikliği, yabancı fonların Türkiye pozisyonlarını yeniden değerlendirmesine yol açabilir.
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com
Uluslararası endeks sağlayıcısı MSCI, 15 Ekim 2026 tarihli açıklamasıyla Türkiye hisse senedi piyasasına yönelik önemli bir karar aldı. Kurum, Türk hisseleri için endeks incelemeleri ve şirket kaynaklı gelişmeler sonucunda yapılabilecek belirli endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu.
Kararın arkasında, özellikle küçük ölçekli halka açık şirketlerde fiilî dolaşım oranlarının güvenilirliği, bazı fonların şirketlerle yakın ilişkileri üzerinden gerçekleştirilebileceği değerlendirilen koordineli işlemler ve piyasa bütünlüğüne ilişkin kurumsal yatırımcı endişeleri bulunuyor.
MSCI, Türkiye’de bazı düzenleyici adımlar atıldığını kabul etmekle birlikte bunların kalıcı ve doğrulanabilir sonuçlar üretip üretmediğini değerlendirmek için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğunu bildirdi.
Karar, Borsa İstanbul’da işlemlerin durdurulması anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye piyasasının uluslararası yatırımcılar nezdindeki güvenilirliği açısından önemli bir uyarı niteliği taşıyor.
MSCI hangi değişiklikleri dondurdu?
MSCI’nin kararı dört temel başlıkta toplanıyor:
1. Yabancı yatırımcıya açık pay oranları artırılmayacak
MSCI, Foreign Inclusion Factor (FIF) olarak adlandırılan ve şirketlerin endeks hesaplamalarında yabancı yatırımcılara açık kabul edilen pay oranını yansıtan faktörde artış yapmayacak.
Bu karar, söz konusu güncelleme üzerinden endeks ağırlığı artabilecek şirketler için yeni bir kısıtlama anlamına geliyor.
2. Endeks hesaplamasına esas pay sayıları artırılmayacak
Number of Shares (NOS) kapsamında, endeks hesaplamasında kullanılan pay sayılarında artış yapılmayacak. Böylece şirketlerin bu kanaldan endeks ağırlığını artırabilecek değişiklikleri uygulanmayacak.
3. MSCI Türkiye Yatırım Yapılabilir Piyasa Endeksi’ne yeni hisse eklenmeyecek
MSCI Turkey Investable Market Index (IMI) kapsamına yeni menkul kıymet eklenmesi durdurulacak. Bu durum, endekse girmeyi bekleyen şirketlerin MSCI kaynaklı ilave yatırım talebi beklentisini sınırlayabilir.
4. Şirketler üst büyüklük segmentlerine taşınmayacak
Endeks büyüklük sınıfları arasında yukarı yönlü geçişler uygulanmayacak. Dolayısıyla ilgili kriterleri karşılayan bazı şirketlerin daha üst bir endeks segmentine geçişi de bu süreçte gerçekleşmeyecek.
Dondurma, bütün Türk hisselerinin endekslerden çıkarıldığı veya bütün yabancı fonların hisselerini satmak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Karar, belirli endeks değişikliklerini kapsıyor.
Asıl sorun: Borsada gerçek fiilî dolaşım ne kadar?
MSCI’nin açıklamasındaki en önemli konu, şirketlerin borsada işlem gören paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların alım satımına açık olduğunun güvenilir biçimde belirlenebilmesi.
Fiilî dolaşım oranı, bir şirketin halka açık görünen paylarının ne kadarının piyasada işlem görebilecek durumda olduğunu ifade ediyor. Ancak payların mülkiyet yapısı, fonlarla şirketler arasındaki ilişkiler ve fiilî kontrol durumu bu hesabın güvenilirliği açısından önem taşıyor.
MSCI, bazı küçük ölçekli şirketlerle yakından ilişkili fonların portföylerindeki paylar üzerinden koordineli işlem yapılabileceğine ilişkin kurumsal yatırımcı endişelerine dikkat çekiyor.
Bu kaygılar, şirketlerin paylarının ne kadarının gerçekten bağımsız yatırımcıların elinde olduğu konusunda soru işaretleri doğuruyor. Fiilî dolaşım verilerinin güvenilirliğine ilişkin belirsizlik ise endeks ağırlıklarının ve piyasa fiyatlarının sağlıklı biçimde değerlendirilmesini zorlaştırabiliyor.
MSCI bu nedenle yalnızca yeni düzenlemeler yapılmasını yeterli görmüyor. Düzenlemelerin tutarlı biçimde uygulanmasını, nihai faydalanıcı bilgilerinin zamanında açıklanmasını ve koordineli işlemlere karşı kalıcı gözetim ve yaptırım mekanizmalarının işletilmesini istiyor.
Yabancı yatırımcı Türkiye’ye mesafe mi koyacak?
MSCI endekslerini izleyen uluslararası fonlar, yatırımlarını belirli endekslerin kapsamına ve ağırlıklarına göre şekillendirebiliyor. Bu nedenle endekslerdeki değişiklikler, şirketlere yönelik yatırım talebini etkileyebiliyor.
Dondurma kararı, Türkiye piyasasında yeni hisselerin endekslere eklenmesi veya bazı şirketlerin endeks ağırlıklarının artırılması yoluyla oluşabilecek ilave talebi sınırlayabilir.
Daha önemli risk ise Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değiştirilmesi ihtimali.
MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi durumunda Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar statüsünden sınır piyasa veya bağımsız piyasa statüsüne geçirilmesine ilişkin bir danışma sürecini değerlendirebileceğini açıkladı.
Böyle bir süreç sonunda sınıflandırmanın değiştirilmesi hâlinde, MSCI gelişmekte olan piyasalar endeksini izleyen fonların Türkiye’deki pozisyonlarını azaltması gündeme gelebilir. Buna karşılık sınır piyasaları izleyen fonlardan yeni talep oluşması da mümkün olabilir. Ancak iki grubun yatırım büyüklükleri ve portföy kuralları aynı olmadığından net sermaye etkisi bugünden kesin olarak hesaplanamaz.
Altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin statüsü şu anda değiştirilmiş değil. MSCI’nin açıklaması, ilerleme sağlanamaması durumunda değerlendirilebilecek olası bir sonraki adıma ilişkin uyarı içeriyor.
Borsa İstanbul’da hangi şirketler etkilenebilir?
Kararın şirketler üzerindeki etkisi aynı olmayacak. Etkiyi belirleyecek başlıca unsurlar, şirketin mevcut MSCI endekslerindeki ağırlığı, fiilî dolaşım oranı, likiditesi ve dondurulan değişikliklerden yararlanma ihtimali olacak.
- MSCI endekslerinde ağırlığı yüksek şirketler: Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının ileride değişmesi durumunda fonların portföy ayarlamalarından etkilenebilir.
- Endekse girmeyi bekleyen şirketler: Yeni eklemelerin dondurulması nedeniyle MSCI kaynaklı ilave talep fırsatını kaybedebilir veya ertelemek zorunda kalabilir.
- Üst büyüklük segmentine geçiş bekleyen şirketler: Endeks kaynaklı talep artışından bekledikleri ölçüde yararlanamayabilir.
- Fiilî dolaşım oranı tartışmalı küçük şirketler: Ortaklık yapısı, fon ilişkileri ve işlem davranışları açısından daha yakından incelemeye tabi olabilir.
Bununla birlikte MSCI’nin açıklaması, belirli şirketlerin kesin olarak değer kaybedeceği veya bütün yabancı yatırımcıların satış yapacağı şeklinde yorumlanmamalı. Şirket bazında değerlendirme için endeks ağırlıkları, sahiplik yapıları ve sonraki MSCI duyurularının birlikte incelenmesi gerekiyor.
Haziran 2027 kritik eşik olabilir
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin MSCI nezdindeki konumunu belirleyecek üç konu öne çıkıyor.
İlk olarak, şirketlerin ve fonların nihai faydalanıcılarının daha şeffaf biçimde açıklanması gerekiyor. İkinci olarak, koordineli işlem şüphelerine karşı denetim ve yaptırımların etkili ve sürdürülebilir olması bekleniyor. Üçüncü olarak ise fiilî dolaşım oranlarının bağımsız biçimde doğrulanabilmesini sağlayacak kuralların piyasada tutarlı biçimde uygulanması önem taşıyor.
MSCI, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmemesi hâlinde ek adımları değerlendireceğini belirtiyor. Türkiye’nin piyasa statüsüne ilişkin olası değişiklik de MSCI’nin 2027 yıllık piyasa sınıflandırması incelemesi kapsamında yeniden ele alınabilecek.
Bu nedenle Haziran 2027, yalnızca takvimdeki bir tarih değil; Türkiye’nin uluslararası yatırımcıların güvenini güçlendirmek için attığı adımların sonuçlarının değerlendirileceği önemli bir eşik olacak.
Sonuç: Sorun yalnızca borsaya para girmesi değil, piyasanın güvenilirliği
Türkiye açısından MSCI’nin kararı, yabancı yatırımcı çekmenin yalnızca makroekonomik göstergeler, faiz politikası veya şirket kârlılıkları üzerinden değerlendirilemeyeceğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Uluslararası yatırımcı, yatırım yaptığı şirketin gerçek ortaklık yapısını, bağımsız yatırımcıya açık pay miktarını ve fiyat oluşumunun güvenilirliğini de görmek istiyor.
Bu alanlarda kalıcı iyileşme sağlanamaması, Türkiye hisselerinin uluslararası fonlar açısından değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Olası bir piyasa sınıflandırması değişikliği ise endeksleri takip eden fonların portföy kararları üzerinden ilave risk yaratabilir.
Buna karşılık şeffaflık, etkin denetim ve güvenilir fiilî dolaşım verileri konusunda somut ilerleme sağlanması, Türkiye’nin uluslararası yatırımcı nezdindeki konumunu güçlendirebilir.
Borsa İstanbul’un ihtiyacı yalnızca yabancı sermaye girişi değil; yabancı yatırımcının da yerli yatırımcının da güven duyduğu, kuralları öngörülebilir ve fiyat oluşumu sağlıklı bir sermaye piyasasıdır. MSCI’nin verdiği mesajın özü de budur.
Kaynak: MSCI’nin 15 Ekim 2026 tarihli resmî açıklaması; Reuters’ın 15-16 Ekim 2026 tarihli haberleri.
Erol TAŞDELEN
Bankacılık ve finans yazarı
Bankavitrini.com

EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
