Connect with us

EKONOMİ

KRİZE ÇARE: ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’ Mİ? -I

Avrupa Genelinde, Almanya özelinde Ekonomide ana politika SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın ekonomik atağının teorik altyapısını oluşturan Sosyal Piyasa Ekonomisi kriz dönemlerinde kurtarıcı formül haline gelerek diğer ülkelere de yayıldı. AB’nin oluşmasında bu ortak aklın katkısı büyük oldu. Erol TAŞDELEN Sosyal Piyasa Ekonomisi koşullarının genel yapısı ve Türkiye’de uygulanabilirliği açısında bir yazı dizisi ele aldı…

Yayınlanma:

|

Sosyal piyasa ekonomisinin, ekonomik ve politik düşüncesinin ayrıntılarını incelemeden önce, onun ortaya çıktığı ortama kısaca bakmak yardımcı olabilir. 1936 yılından 1948 yılına kadar, gerek Hitler ve gerekse Müttefik İşgali dönemlerinde, Alman ekonomisi sıkı denetimlere tabi olmuştu. Fiyatların dondurulması, karne uygulaması ve umutsuz bir şekilde yetersiz olan para sistemi, yıkıcı ekonomik sonuçlar doğurmuştu: Üretim düşmüş, karaborsa yaygınlaşmış, normal parasal mübadelenin yerini takas almıştı[1].

Sosyal piyasa ekonomisinin uygulamadaki gelişimi üzerinde ileride durulacağı için, burada teorik çerçevenin Almanya’da oluştuğunu ve uygulamanın da Almanya’da gerçekleştiğini belirtmekle yetinelim.

Ekonomik politikanın başarılı olabilmesi için konseptler[2] şeklinde sunulması gereklidir. Zira, ekonomi politikası konseptleri, ekonomik politikasına ilişkin ilke, yöntem, amaç, araç ve amaca uygun kurumlarla, belirlenen önlemleri karşılıklı ilişkiler açısından tutarlı biçimde sunan temel çerçeve ve kurallar bütününden oluşmaktadır. Ekonomide belirlenen genel ekonomi politikası konseptinin,  özünde ekonomik sistem ve düzen konsepti yer almaktadır. Arzulanan ekonomik düzeni korumaya ve geliştirmeye yönelik olan ekonomik düzen politikasında, belirlenen temel ilke, amaç ve araçlarla önlem bütününün bir içsel tutarlılığa sahip olması gereklidir. Ayrıca ekonominin o andaki mevcut durumuna uygun olarak hazırlanması ve böylece dışsal tutarlılığa sahip olması zorunludur[3].

Oluşturulan ekonomik düzen politikası konseptleri, ekonomik düzenlerin temel yönlendirme ve koordinasyon ilkelerine uygun olarak, ya piyasa mekanizmasına ya da merkezden yönetime (bununla merkezi planlamaya) dayandığı görülmektedir. Konumuzun piyasa ekonomileriyle sınırlı olması nedeniyle burada sosyalist ekonomik düzen konseplerine girmiyoruz.

Piyasa ekonomisine ilişkin temel ekonomik düzen konseptlerinin ilk bilimsel analizleri, Freiburg Okulu olarak da  adlandırılan Ordo- liberalleri tarafından geliştirilmiştir.  Ordo- liberallerinin ekonomik düzen konsepti W. Eucken’in çalışmalarına dayanır.

Eucken, serbest piyasa ekonomisi içinde tam rekabetin bir “ordronaturel” (doğal-düzen) olarak kendiliğinden var olmayıp, bir “Ordro-Social” (Sosyal-Düzen) olarak devlet tarafından organize edilmesi ve yasal önlemlerle korunması gerektiğini savunmuştur. Bunun için devletin bilinçli olarak bir ekonomik düzen politikası izleyerek, ekonomik düzeni yasal ve kurumsal çerçeve  olarak yaratılması ve düzenlenmesi gereğini ortaya koymuştur. Eucken’e göre serbest piyasa ekonomik düzenin var olmasını sağlamak veya yaratmak için yedi temel ilke belirlenmektedir. Bunlar:

  1. Tam rekabet, (rekabet fiyatının oluşması),
  2. Para istikrarı,
  3. Açık piyasa,
  4. Özel mülkiyet,
  5. Sözleşme özgürlüğü,
  6. Özel birimlerin faaliyetlerinin sonucunda tam sorumlu olmaları,
  7. Ekonomi politikasının sürekliliği ve değişmezliğidir.

Serbest rekabet düzeninin işlerliğini sürdürebilmesi için dört düzenleyici ilke daha söz konusudur:

  1. Monopol denetimi,
  2. Piyasa gelir dağılımının maliye politikası ile düzeltilmesi,
  3. Üretim faktör ve kaynaklarının korunması (sosyal güvenlik),
  4. Asgari ücretin belirlenerek işgücünün konjoktür dalgalanmalarından korunması[4].

Eucken’in bilimsel düzeyde geliştirdiği bu ilk ekonomik düzen politikası konsepti, yetersiz ve ütopik bulunmuştur. Özellikle “tam rekabet” varsayımının pratik değeri olmadığı, bu yüzden Orda-liberallerinin[5] ekonomik konseptlerinin tarihsel bir değeri olduğu savunulmaktadır.

Ancak bu alandaki tartışmalar piyasa ekonomisi için pratik değeri olan sosyal piyasa ekonomisi konseptinin gelişmesini sağlamıştır. A. Müller-Armack’ın teorik olarak geliştirdiği; önce Erhard tarafından uygulanan ve sonra sosyal demokratlar dahil olmak üzere geliştirilerek B.Almanya’da savaş sonrası dönemden beri kesintisiz uygulanmaktadır[6].

Sosyal piyasa ekonomisinin bilimsel formülasyonu ilk olarak A. Müller-Armack (1945) tarafından gerçekleştirilerek, klasik liberalizm yada ilkel kapitalizmle sosyalizm arasında üçüncü bir yol ve yeni bir sentez olarak sunulmuştur.[7]

Sosyal piyasa ekonomisinin temel biçimi[8]:

  1. Çalışma ve başarı rekabeti (fonksiyonel rekabet), tüketici isteklerine daha iyi cevap vermekte ve aynı zamanda sosyal gelişmenin temeli olmaktadır.
  2. Özgür çalışmanın, özel girişimcilik ve özel mülkiyetin önkoşulu olan sosyal dengeleme. Sosyal güvenlik, çevrenin insalcıllaştırılması, eğitimin imkanlarının genişletilmesi gereklidir. Sosyal dengeleme aynı zamanda da, çalışma ve başarı rekabetinin düzenlenmesi ve geliştirilmesinin temelidir.

Böylece piyasa ekonomisi, rekabet düzeni olarak korunmakta ancak, bu düzen sosyal açıdan dengelenmektedir. Müller-Armack’a göre piyasa ekonomisinin temel formülü ancak ikisi ile birlikte ortaya konmaktadır.

Birinin ihmal edilmesi, sosyal piyasa ekonomisi dışında kalan ilkel kapitalizme ya da sosyalizme kayma tehlikesini yaratır. Bu yaklaşımda sosyal dengeleme ve sosyal güvenlik, ekonomik özgürlüklerinin ve rekabetin, dolayısıyla serbest çalışma, özel girişimcilik ve özel mülkiyetin önkoşulu ve garantisi olmaktadır. Rekabet sistemiyse ekonomik gelişmenin dinamik öğesidir. Bu ikisinin yarattığı “diyalektik sürecin birlikteliği” sayesinde ekonomik sistem canlı, dinamik ve gelişme yeteneğine sahip olur. Burada piyasa ve rekabet özgürlüğüyle sosyal dengeleme bağdaştırılmıştır. Böylece toplumda sosyal uzlaşma ve barış amaçlanmaktadır. Sosyal piyasa ekonomisi özde bir piyasa ekonomisidir, ancak bundan öte, “sosyal” bir piyasa ekonomisidir[9]. “Sosyallik ilkesi, bireyin piyasadaki özgürlüğünü sosyal dengeleme ile bağdaştıran bir yaklaşım olmaktadır. Bu nedenle Müller-Armack, Sosyal piyasa ekonomisini, sosyalizmin ve Sosyalist ekonomik sistem konseptinin seçeneği olarak görmektedir[10]. Piyasada bireysel özgürlükler savunulurken, piyasada sosyal sorumluluk da (Social- responsibility) savunulmaktadır[11].

Bu yaklaşımda piyasa ekonomisinin rekabetle düzenlenmesi gereği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sosyal piyasa ekonomisinde şu politikalar izlenir[12]:

  1. Rekabet düzeni, çalışma ve başarı rekabeti olarak gerçekleştirilecek bir aktif rekabet politikası,
  2. Rekabetin tamamlanmasını sağlayacak ve etkin olmadığı alanlarda devletin müdahalesini düzenleyen, sektörel, bölgesel ve yapısal nitelikli aktif bir ekonomi politikası,
  3. Rekabetin istikrara kavuşması için aktif bir konjonktür, para ve büyüme politikası,
  4. Rekabet sonuçlarının düzeltilmesini sağlayacak bir gelir dağılımı ve sosyal güvenlik politikası şeklinde oluşturulan politikalar önerilmektedir.

Sosyal piyasa ekonomisinde toplumsal uzlaşma: Müller-Armack sosyal piyasa ekonomisinin, toplumsal uzlaşma ve barışa (Soziale İrenik, irenik: Yunancada barış sevgisi anlamına gelmektedir) dayanmaktadır. Katoliklerin ortaçağda geliştirdikleri korporasyon (ahilik benzeri mesleki, sosyal amaçlı organizasyonlar) ve düzen düşüncesi, prostanların sosyal ve çalışma ahlakı; sosyalizmin sosyallik düşüncesi ve liberalizm inceleme konusu olmuş, yaşanan dünyanın şekillendirilmesinde bunların uzlaşma sağlayabileceği alan ve ortak nokta olarak sosyallik düşüncesi belirlenmiştir. Sosyallik düşüncesi, sosyalizmin geleneksel isteği, katolikliğin düzen düşüncesi, protestanlığın mesleki dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma anlayışı ile yeni liberalizmin organizasyon düşüncesinin ortak temeli olmaktadır[13].

Rekabet içindeki dünya görüşlerinin yaklaşım ve uzlaşmasını sağlamaya yönelik olan sosyal piyasa ekonomisi, bu zıtlıkların birliğini gerçekleştirmeye yönelik olduğu için “diyalektik bir yöntem” olarak görülmektedir. Zira zıtlıkları gidermeyi veya bağdaştırmayı amaçlamakta, bunlardan bir bütün oluşturmaya çalışmaktadır.

Sosyal piyasa ekonomisinde birey yalnızca üretici veya tüketici fonksiyonunu yerine getiren bir ekonomik birim değildir. Aynı zamanda bireyin kişiliği ve bunun geliştirilmesine önem vermektedir. Genel toplumsal düzen içinde bireye ve kişiliğinin gelişmesine özel bir önem verilmektedir[14].

Sosyal piyasa ekonomisinin dayandığı temel toplumsal düzen düşüncesi, devlet, ekonomi, toplum ve hukuk alanlarını birlikte dikkate almaktadır. Sosyal piyasa ekonomisinde klasik liberallerde olduğu gibi “sınırlı” devlet düşüncesi değil; ancak fonksiyonel açıdan daha iyi işleyen devlet düşüncesi egemendir. Zira gerek piyasa düzeninde rekabetin korunup gelişmesi; gerekse “Sosyal” politika önlemlerinin alınması ve bunun ötesinde konjonktür ve büyüme politikalarının, rekabet ve sosyallik ilkeleriyle bağdaşır biçimde uygulanması ”daha az devlet değil, daha iyi işleyen devleti” gerektirmektedir. Fakat sosyallik ilkesini aşırı genişleterek, devletçiliğinin sistem değişimine yönelmesine karşıdır. Sosyal dengelemenin sınırı, -piyasa ekonomisinin korunması ilkesine uyularak- devletle, piyasanın veya özel ekonomik planlarının rekabete düştüğü yere kadar uzanmaktadır[15].

İşçi sınıfı partisinden halkın partisine dönüşmekle gururlanan sosyal demokrat parti tarafından öne sürülen liberal sosyalizm (treiheitticher sociatismus) Willy Brandt’ın şu sözleri ile bayrak açıyordu, “olabildiğince rekabet, gerektiği kadar planlama”[16]. Başka bir deyişle, Alman Sosyal demokrasisinin programında, piyasa ekonomisi kuraldır; planlama, daha doğrusu devlet müdahalesi, istisnadır. Bu müdahale, kapitalizmin eksiklerinin, çarpıklıklarını gidermekiçin ve ekonominin genel dengelerini, hatta özgür rekabetini sağlamak için öngörülmüştür[17].

Sosyal piyasa ekonomisinde, rekabete dayalı sistemin sosyal dengelenmesi olumsuz yan etkileri gidermeye yönelik olmalıdır. Devletin işlevi, kişilere daha çok kaynak aktarmak değil, bireye daha çok sosyal sorumluluk ve olgunluk imkanı yaratarak refahının artırılması şeklinde anlaşılmaktadır. Yani buradaki devlet endüstri toplumu öncesinin “devlet babası” değil, endüstri toplumunu “organize edici” ve “yönlendirici” devlettir[18].

Sosyal piyasa ekonomisi, piyasa düzeniyle toplumsal dayanışmayı bağdaştıran bir ekonomi politikası ya da politik ekonomi oluşturmuştur.  Rekabetle sosyal dayanışma, endürtri toplumunun ekonomik başarısıyla sosyal güvenlik sistemiçelişen değil, birbirini bütünleyen öğeler olarak ele alınmıştır. Bu yönleriyle klasik ve neo-klasik yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Bu yaklaşım sayesinde eski tarzdaki sınıf kavramı ortadan kaldırılmış, uzlaşma, dayanışma ve sosyal barış içinde çözümler gündeme gelmiştir[19].

Sosyal piyasa ekonomisi toplumun organizasyon yapısının çok aşamalı ve merkezi olmayan, yani ademi merkeziyetçi bir özellik  göstermesini öngörür. Bağımsız ve özgür birimlerin ekonomik sürece olabildiğince katılımını amaçlayan sosyal piyasa ekonomisinin bunu sağlayacak bir organizasyon yapısı göstermesi öngörülmektedir. Sosyal piyasa ekonomisi doğmatik olmaktan çok pragmatiktir. Bu nedenle toplumdaki mülkiyet ve karar yapısında çoğulculaşmaya fırsat tanır. Açık toplum esas alınması, enformasyon yapısının herkese açık olmasını öngören bir politikaya dayanır. Rekabet süreciyle düzenlenen piyasalarda ekonomik birimler birbirini kontrol eder. Özetle, sosyal piyasa ekonomisi, ekonomi politikasıyla sosyal politikayı bütünleştirdiği gibi, bunlarla uyumlu bir kültür ve eğitim politikası, demokratikleşme, katılım ve açık toplum politikası izlemektedir[20].

Sosyal piyasa ekonomisinin varlık ve işleyisini belirleyen öğeleri şöyle özetleyebiliriz[21].

  1. Başarı rekabeti: Piyasa sisteminin varlığı ve işleyişini belirleyen temel öğe başarı rekabetidir. Burada rekabet, “bırakınız yapsınlar” ilkesine göre değil, ekonomik birimlerin başarı yarışı şeklinde düzenlenmesine bağlı olarak oluşmaktadır. Yani yasal ve kurumsal olarak düzenlenmiş rekabet söz konusudur.
  1. Sosyal dengeleme: Burada sosyal dengeleme, ihtiyaç içindeki insanlara yardım etmekten çok, çeşitli kurumsal organizasyonlar içinde onları ekonomik süreçle bütünleştirmek anlamına gelmektedir.
  1. Başarı rekabeti ve sosyal dengelemenin birlikteliği: Sosyal piyasa ekonomisinin varolabilmesi için başarı rekabetiyle sosyal dengeleme birlikte ve aynı ağırlıkta uygulanmalıdır. Sosyal piyasa ekonomisi, yalnızca kuru bir ekonomizme bağlanmayıp, toplumsal bütünün sosyal boyutunu da dikkate almaktadır. Piyasa ve devlet işlevsel bir bütün oluşturmakta, bu sayede sosyal anlaşma, sosyal barış, sosyal güvenlik, sosyal adalet ve sosyal refah gibi temel toplumsal amaçların gerçeleşmesi sağlanmaktadır.
  1. Yasal ve kurumsal düzenlemeler: Devlet anayasalarında belirlenen temel hak ve özgürlüklerden başyayarak, sözleşme özgürlüğü, açma ve yerleşim yeri özgürlüğü ve özel mülkiyet hakkı başta gelir. Rekabetin işleyişini düzenleyen yasalarla rekabet –karter- kurumunun düzenlenişi, sosyal güvenlik ve çalışmayla ilgili yasal düzenlemeler sosyal piyasa ekonomisinin önemli önkoşullarıdır. Öte yandan mali düzen ve para düzeni, yani bütçe, vergi, merkez bankası ve bunların işleyişinin düzenlenmesi, sosyal piyasa ekonomisi için gerekli önkoşullardır. Bütün bu yasalar ve kurumsal yapı, merkeziyetçi olmayan karar ve koordinasyon yapısının varlığını belirlemektedir.
  1. Ekonomi politikaları: Ekonomi politikaları sosyal politikalarla bütünleştirilmelidir. Uygulanan ekonomi politikası fiyat istikrarını sağlamalıdır. Çünkü fiyat istikrarının bozulduğu bir ortamda rekabet ve piyasa ilişkileri de bozulur. Fiyat istikrarıyla birlikte istihdam ve gelir dağılımı da dikkate alınmalıdır. Sosyal piyasa ekonomisinin sosyal boyutu, istihdam ve gelir dağılımıyla herkese “refah” sağlar. Herkese refah sağlanmasının en kolay yolunun büyümeden geçtiğinin bilincindedir. Gelir dağılımının yanında, serveti kitlelere yaygınlaştıracak bir servet politikası oluşturmak amacındadır.
  1. Başarı(çalışma) motivasyon ve kontrolü: Sosyal piyasa ekonomisinin “temel motivasyon sistemi” başarı ve başarıya eşdeğer bir ödüllendirilmeye dayanır. Bu da ancak, sosyal sıfatla bütünleşen rekabet süreci içinde gerçekleşir. Burada ekonomik birimlerin çaba ve başarısı, kar ve fayda olarak ödüllendirilirken, başarısızlıklarından da yine kendileri sorumludur. Ekonomik birimlerin kendi faaliyetlerinin sonucundan ancak kendilerinin sorumlu olması durumunda sistemin motivasyon ve kontrol mekanizması etkin işlemektedir.
  1. Ekonominin belirli düzeyde maddi, personel ve kurumsal altyapıyla donatılmış olması: Sosyal piyasa ekonomisinin etkin olarak varlığı için, mal ve faktör akışkanlığının, üretimin, tüketimin yeterli düzeyde gerçekleşebildiği maddi altyapı donatımı, bu sayılanların gerçekleşmesi için miktar ve nitelik olarak yeterli insan gücü (personel) donatımı gereklidir.
  1. Sosyal piyasa ekonomisine uygun kültür ve eğitim politikalarıyla çoğulcu demokrasinin varlığı: Sosyal piyasa ekonomisi çatışmacı değil uzlaşmacı bir kültür politikasıyla bağımsız kişiliğe sahip, başarıya yönelik, dinamik insanların bulunduğu bir ortamda varolabilir. Bu kültürel ortam da ancak çoğulcu parlamenter demokraside gerçekleşebilir. Sosyal piyasa ekonomisi açık bir toplum programıdır. Bu nedenle kültür, eğitim ve demokrasi politikasının bu anlayışa dayandırılması gereklidir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist      www.bankavitrini.com

[1] N.P.Barry, “Yeni Sağ”, Çeviren:Dr. C. Aykan, Tisamat, 1989, s.201.

[2] Ülkemizde “konsept” karşılığı olarak “Model” kavramı kullanılmaktadır. Oysa “model”, bir olgunun basite indergenmiş soyut düşünsel düzeydeki teorik yapısıdır. Sınırlı değişkenler arası ilişki basit ve kapalı bir sistem oluşturur.

Konsept ise, içerik olarak kapsamlı ve açık system oluşturan; kendi içinde ve mevcut durumla uyumlu ekonomi politikası paketlerinin oluşturduğu bütündür. Bu nedenle ikisi farklı anlam ve içeriğe sahiptir.(H.Erkan’ın notu)

[3] H.Erkan, “Sosyal Piyasa Ekonomisi – ekonomik sistem ve piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması –“, Konral adenauer Vakfı, İzmir, 1987,s.107.

[4] H.Erkan, a.g.e., s.108-109.

[5] Bu hareket  içindeki düşünürlere genellikle Alman Yeni-Liberalleri denilmiştir. Fakat bunlar için sık kullanılan isim, “Ordo”adı altında çıkardıkları yıllıktan dolayı, “Ordo-Liberaller” olarak adlandırılır.

[6] H.Erkan, a.g.e., s.109.

[7] H.Erkan-C. Erkan, “Ekonomide Sosyal Demokrat Alternatif”, Altın kit. Yay. 1989.

[8] H.Erkan, a.g.e., s.110.

[9] H.Erkan-C. Erkan, a.g.e., s.103-104.

[10] Daha geniş bilgiiçin bakınız, Müller-Armack, A. (1978), “Die Grund formen der Sozialen Marktwirtshaft”, Ludwig-Erhard- Vakfı: Symposion I: Soziale Marktwirtschaft  als nationale und internationale-Ordnung, Bonn-Aktuell, Stuttgart.

[11] H.Erkan, a.g.e., s.110-111.

[12] H. Erkan, a.g.e., s.111. H.Erkan-C. Erkan, a.g.e., s.104.

[13] H. Erkan, a.g.e., s.111.

[14] H.Erkan, a.g.e., s.112.

[15] H.Erkan, a.g.e., s.112-113.

[16] F.Fejtö, “herşeye Rağmen Sosyal Demokrasi”, Çeviri:T. Güneş-N.Güneş, Verso yay., Ank., 1989, s.158.

[17] İ.Cem, “Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir?”, Cem yay.1984.

[18] H.Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.104-105.

[19] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.105-106.

[20] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.106-108.

[21] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.108-111.

EK OKUMALAR:

SOSYAL PİYASA EKONOMİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI VE ALMANYA UYGULAMASI-2

‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3

‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.