EKONOMİ
KRİZE ÇARE: ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’ Mİ? -I
Avrupa Genelinde, Almanya özelinde Ekonomide ana politika SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın ekonomik atağının teorik altyapısını oluşturan Sosyal Piyasa Ekonomisi kriz dönemlerinde kurtarıcı formül haline gelerek diğer ülkelere de yayıldı. AB’nin oluşmasında bu ortak aklın katkısı büyük oldu. Erol TAŞDELEN Sosyal Piyasa Ekonomisi koşullarının genel yapısı ve Türkiye’de uygulanabilirliği açısında bir yazı dizisi ele aldı…
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
Sosyal piyasa ekonomisinin, ekonomik ve politik düşüncesinin ayrıntılarını incelemeden önce, onun ortaya çıktığı ortama kısaca bakmak yardımcı olabilir. 1936 yılından 1948 yılına kadar, gerek Hitler ve gerekse Müttefik İşgali dönemlerinde, Alman ekonomisi sıkı denetimlere tabi olmuştu. Fiyatların dondurulması, karne uygulaması ve umutsuz bir şekilde yetersiz olan para sistemi, yıkıcı ekonomik sonuçlar doğurmuştu: Üretim düşmüş, karaborsa yaygınlaşmış, normal parasal mübadelenin yerini takas almıştı[1].
Sosyal piyasa ekonomisinin uygulamadaki gelişimi üzerinde ileride durulacağı için, burada teorik çerçevenin Almanya’da oluştuğunu ve uygulamanın da Almanya’da gerçekleştiğini belirtmekle yetinelim.
Ekonomik politikanın başarılı olabilmesi için konseptler[2] şeklinde sunulması gereklidir. Zira, ekonomi politikası konseptleri, ekonomik politikasına ilişkin ilke, yöntem, amaç, araç ve amaca uygun kurumlarla, belirlenen önlemleri karşılıklı ilişkiler açısından tutarlı biçimde sunan temel çerçeve ve kurallar bütününden oluşmaktadır. Ekonomide belirlenen genel ekonomi politikası konseptinin, özünde ekonomik sistem ve düzen konsepti yer almaktadır. Arzulanan ekonomik düzeni korumaya ve geliştirmeye yönelik olan ekonomik düzen politikasında, belirlenen temel ilke, amaç ve araçlarla önlem bütününün bir içsel tutarlılığa sahip olması gereklidir. Ayrıca ekonominin o andaki mevcut durumuna uygun olarak hazırlanması ve böylece dışsal tutarlılığa sahip olması zorunludur[3].
Oluşturulan ekonomik düzen politikası konseptleri, ekonomik düzenlerin temel yönlendirme ve koordinasyon ilkelerine uygun olarak, ya piyasa mekanizmasına ya da merkezden yönetime (bununla merkezi planlamaya) dayandığı görülmektedir. Konumuzun piyasa ekonomileriyle sınırlı olması nedeniyle burada sosyalist ekonomik düzen konseplerine girmiyoruz.
Piyasa ekonomisine ilişkin temel ekonomik düzen konseptlerinin ilk bilimsel analizleri, Freiburg Okulu olarak da adlandırılan Ordo- liberalleri tarafından geliştirilmiştir. Ordo- liberallerinin ekonomik düzen konsepti W. Eucken’in çalışmalarına dayanır.
Eucken, serbest piyasa ekonomisi içinde tam rekabetin bir “ordronaturel” (doğal-düzen) olarak kendiliğinden var olmayıp, bir “Ordro-Social” (Sosyal-Düzen) olarak devlet tarafından organize edilmesi ve yasal önlemlerle korunması gerektiğini savunmuştur. Bunun için devletin bilinçli olarak bir ekonomik düzen politikası izleyerek, ekonomik düzeni yasal ve kurumsal çerçeve olarak yaratılması ve düzenlenmesi gereğini ortaya koymuştur. Eucken’e göre serbest piyasa ekonomik düzenin var olmasını sağlamak veya yaratmak için yedi temel ilke belirlenmektedir. Bunlar:
- Tam rekabet, (rekabet fiyatının oluşması),
- Para istikrarı,
- Açık piyasa,
- Özel mülkiyet,
- Sözleşme özgürlüğü,
- Özel birimlerin faaliyetlerinin sonucunda tam sorumlu olmaları,
- Ekonomi politikasının sürekliliği ve değişmezliğidir.
Serbest rekabet düzeninin işlerliğini sürdürebilmesi için dört düzenleyici ilke daha söz konusudur:
- Monopol denetimi,
- Piyasa gelir dağılımının maliye politikası ile düzeltilmesi,
- Üretim faktör ve kaynaklarının korunması (sosyal güvenlik),
- Asgari ücretin belirlenerek işgücünün konjoktür dalgalanmalarından korunması[4].
Eucken’in bilimsel düzeyde geliştirdiği bu ilk ekonomik düzen politikası konsepti, yetersiz ve ütopik bulunmuştur. Özellikle “tam rekabet” varsayımının pratik değeri olmadığı, bu yüzden Orda-liberallerinin[5] ekonomik konseptlerinin tarihsel bir değeri olduğu savunulmaktadır.
Ancak bu alandaki tartışmalar piyasa ekonomisi için pratik değeri olan sosyal piyasa ekonomisi konseptinin gelişmesini sağlamıştır. A. Müller-Armack’ın teorik olarak geliştirdiği; önce Erhard tarafından uygulanan ve sonra sosyal demokratlar dahil olmak üzere geliştirilerek B.Almanya’da savaş sonrası dönemden beri kesintisiz uygulanmaktadır[6].
Sosyal piyasa ekonomisinin bilimsel formülasyonu ilk olarak A. Müller-Armack (1945) tarafından gerçekleştirilerek, klasik liberalizm yada ilkel kapitalizmle sosyalizm arasında üçüncü bir yol ve yeni bir sentez olarak sunulmuştur.[7]
Sosyal piyasa ekonomisinin temel biçimi[8]:
- Çalışma ve başarı rekabeti (fonksiyonel rekabet), tüketici isteklerine daha iyi cevap vermekte ve aynı zamanda sosyal gelişmenin temeli olmaktadır.
- Özgür çalışmanın, özel girişimcilik ve özel mülkiyetin önkoşulu olan sosyal dengeleme. Sosyal güvenlik, çevrenin insalcıllaştırılması, eğitimin imkanlarının genişletilmesi gereklidir. Sosyal dengeleme aynı zamanda da, çalışma ve başarı rekabetinin düzenlenmesi ve geliştirilmesinin temelidir.
Böylece piyasa ekonomisi, rekabet düzeni olarak korunmakta ancak, bu düzen sosyal açıdan dengelenmektedir. Müller-Armack’a göre piyasa ekonomisinin temel formülü ancak ikisi ile birlikte ortaya konmaktadır.
Birinin ihmal edilmesi, sosyal piyasa ekonomisi dışında kalan ilkel kapitalizme ya da sosyalizme kayma tehlikesini yaratır. Bu yaklaşımda sosyal dengeleme ve sosyal güvenlik, ekonomik özgürlüklerinin ve rekabetin, dolayısıyla serbest çalışma, özel girişimcilik ve özel mülkiyetin önkoşulu ve garantisi olmaktadır. Rekabet sistemiyse ekonomik gelişmenin dinamik öğesidir. Bu ikisinin yarattığı “diyalektik sürecin birlikteliği” sayesinde ekonomik sistem canlı, dinamik ve gelişme yeteneğine sahip olur. Burada piyasa ve rekabet özgürlüğüyle sosyal dengeleme bağdaştırılmıştır. Böylece toplumda sosyal uzlaşma ve barış amaçlanmaktadır. Sosyal piyasa ekonomisi özde bir piyasa ekonomisidir, ancak bundan öte, “sosyal” bir piyasa ekonomisidir[9]. “Sosyallik ilkesi, bireyin piyasadaki özgürlüğünü sosyal dengeleme ile bağdaştıran bir yaklaşım olmaktadır. Bu nedenle Müller-Armack, Sosyal piyasa ekonomisini, sosyalizmin ve Sosyalist ekonomik sistem konseptinin seçeneği olarak görmektedir[10]. Piyasada bireysel özgürlükler savunulurken, piyasada sosyal sorumluluk da (Social- responsibility) savunulmaktadır[11].
Bu yaklaşımda piyasa ekonomisinin rekabetle düzenlenmesi gereği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sosyal piyasa ekonomisinde şu politikalar izlenir[12]:
- Rekabet düzeni, çalışma ve başarı rekabeti olarak gerçekleştirilecek bir aktif rekabet politikası,
- Rekabetin tamamlanmasını sağlayacak ve etkin olmadığı alanlarda devletin müdahalesini düzenleyen, sektörel, bölgesel ve yapısal nitelikli aktif bir ekonomi politikası,
- Rekabetin istikrara kavuşması için aktif bir konjonktür, para ve büyüme politikası,
- Rekabet sonuçlarının düzeltilmesini sağlayacak bir gelir dağılımı ve sosyal güvenlik politikası şeklinde oluşturulan politikalar önerilmektedir.
Sosyal piyasa ekonomisinde toplumsal uzlaşma: Müller-Armack sosyal piyasa ekonomisinin, toplumsal uzlaşma ve barışa (Soziale İrenik, irenik: Yunancada barış sevgisi anlamına gelmektedir) dayanmaktadır. Katoliklerin ortaçağda geliştirdikleri korporasyon (ahilik benzeri mesleki, sosyal amaçlı organizasyonlar) ve düzen düşüncesi, prostanların sosyal ve çalışma ahlakı; sosyalizmin sosyallik düşüncesi ve liberalizm inceleme konusu olmuş, yaşanan dünyanın şekillendirilmesinde bunların uzlaşma sağlayabileceği alan ve ortak nokta olarak sosyallik düşüncesi belirlenmiştir. Sosyallik düşüncesi, sosyalizmin geleneksel isteği, katolikliğin düzen düşüncesi, protestanlığın mesleki dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma anlayışı ile yeni liberalizmin organizasyon düşüncesinin ortak temeli olmaktadır[13].
Rekabet içindeki dünya görüşlerinin yaklaşım ve uzlaşmasını sağlamaya yönelik olan sosyal piyasa ekonomisi, bu zıtlıkların birliğini gerçekleştirmeye yönelik olduğu için “diyalektik bir yöntem” olarak görülmektedir. Zira zıtlıkları gidermeyi veya bağdaştırmayı amaçlamakta, bunlardan bir bütün oluşturmaya çalışmaktadır.
Sosyal piyasa ekonomisinde birey yalnızca üretici veya tüketici fonksiyonunu yerine getiren bir ekonomik birim değildir. Aynı zamanda bireyin kişiliği ve bunun geliştirilmesine önem vermektedir. Genel toplumsal düzen içinde bireye ve kişiliğinin gelişmesine özel bir önem verilmektedir[14].
Sosyal piyasa ekonomisinin dayandığı temel toplumsal düzen düşüncesi, devlet, ekonomi, toplum ve hukuk alanlarını birlikte dikkate almaktadır. Sosyal piyasa ekonomisinde klasik liberallerde olduğu gibi “sınırlı” devlet düşüncesi değil; ancak fonksiyonel açıdan daha iyi işleyen devlet düşüncesi egemendir. Zira gerek piyasa düzeninde rekabetin korunup gelişmesi; gerekse “Sosyal” politika önlemlerinin alınması ve bunun ötesinde konjonktür ve büyüme politikalarının, rekabet ve sosyallik ilkeleriyle bağdaşır biçimde uygulanması ”daha az devlet değil, daha iyi işleyen devleti” gerektirmektedir. Fakat sosyallik ilkesini aşırı genişleterek, devletçiliğinin sistem değişimine yönelmesine karşıdır. Sosyal dengelemenin sınırı, -piyasa ekonomisinin korunması ilkesine uyularak- devletle, piyasanın veya özel ekonomik planlarının rekabete düştüğü yere kadar uzanmaktadır[15].
İşçi sınıfı partisinden halkın partisine dönüşmekle gururlanan sosyal demokrat parti tarafından öne sürülen liberal sosyalizm (treiheitticher sociatismus) Willy Brandt’ın şu sözleri ile bayrak açıyordu, “olabildiğince rekabet, gerektiği kadar planlama”[16]. Başka bir deyişle, Alman Sosyal demokrasisinin programında, piyasa ekonomisi kuraldır; planlama, daha doğrusu devlet müdahalesi, istisnadır. Bu müdahale, kapitalizmin eksiklerinin, çarpıklıklarını gidermekiçin ve ekonominin genel dengelerini, hatta özgür rekabetini sağlamak için öngörülmüştür[17].
Sosyal piyasa ekonomisinde, rekabete dayalı sistemin sosyal dengelenmesi olumsuz yan etkileri gidermeye yönelik olmalıdır. Devletin işlevi, kişilere daha çok kaynak aktarmak değil, bireye daha çok sosyal sorumluluk ve olgunluk imkanı yaratarak refahının artırılması şeklinde anlaşılmaktadır. Yani buradaki devlet endüstri toplumu öncesinin “devlet babası” değil, endüstri toplumunu “organize edici” ve “yönlendirici” devlettir[18].
Sosyal piyasa ekonomisi, piyasa düzeniyle toplumsal dayanışmayı bağdaştıran bir ekonomi politikası ya da politik ekonomi oluşturmuştur. Rekabetle sosyal dayanışma, endürtri toplumunun ekonomik başarısıyla sosyal güvenlik sistemiçelişen değil, birbirini bütünleyen öğeler olarak ele alınmıştır. Bu yönleriyle klasik ve neo-klasik yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Bu yaklaşım sayesinde eski tarzdaki sınıf kavramı ortadan kaldırılmış, uzlaşma, dayanışma ve sosyal barış içinde çözümler gündeme gelmiştir[19].
Sosyal piyasa ekonomisi toplumun organizasyon yapısının çok aşamalı ve merkezi olmayan, yani ademi merkeziyetçi bir özellik göstermesini öngörür. Bağımsız ve özgür birimlerin ekonomik sürece olabildiğince katılımını amaçlayan sosyal piyasa ekonomisinin bunu sağlayacak bir organizasyon yapısı göstermesi öngörülmektedir. Sosyal piyasa ekonomisi doğmatik olmaktan çok pragmatiktir. Bu nedenle toplumdaki mülkiyet ve karar yapısında çoğulculaşmaya fırsat tanır. Açık toplum esas alınması, enformasyon yapısının herkese açık olmasını öngören bir politikaya dayanır. Rekabet süreciyle düzenlenen piyasalarda ekonomik birimler birbirini kontrol eder. Özetle, sosyal piyasa ekonomisi, ekonomi politikasıyla sosyal politikayı bütünleştirdiği gibi, bunlarla uyumlu bir kültür ve eğitim politikası, demokratikleşme, katılım ve açık toplum politikası izlemektedir[20].
Sosyal piyasa ekonomisinin varlık ve işleyisini belirleyen öğeleri şöyle özetleyebiliriz[21].
- Başarı rekabeti: Piyasa sisteminin varlığı ve işleyişini belirleyen temel öğe başarı rekabetidir. Burada rekabet, “bırakınız yapsınlar” ilkesine göre değil, ekonomik birimlerin başarı yarışı şeklinde düzenlenmesine bağlı olarak oluşmaktadır. Yani yasal ve kurumsal olarak düzenlenmiş rekabet söz konusudur.
- Sosyal dengeleme: Burada sosyal dengeleme, ihtiyaç içindeki insanlara yardım etmekten çok, çeşitli kurumsal organizasyonlar içinde onları ekonomik süreçle bütünleştirmek anlamına gelmektedir.
- Başarı rekabeti ve sosyal dengelemenin birlikteliği: Sosyal piyasa ekonomisinin varolabilmesi için başarı rekabetiyle sosyal dengeleme birlikte ve aynı ağırlıkta uygulanmalıdır. Sosyal piyasa ekonomisi, yalnızca kuru bir ekonomizme bağlanmayıp, toplumsal bütünün sosyal boyutunu da dikkate almaktadır. Piyasa ve devlet işlevsel bir bütün oluşturmakta, bu sayede sosyal anlaşma, sosyal barış, sosyal güvenlik, sosyal adalet ve sosyal refah gibi temel toplumsal amaçların gerçeleşmesi sağlanmaktadır.
- Yasal ve kurumsal düzenlemeler: Devlet anayasalarında belirlenen temel hak ve özgürlüklerden başyayarak, sözleşme özgürlüğü, açma ve yerleşim yeri özgürlüğü ve özel mülkiyet hakkı başta gelir. Rekabetin işleyişini düzenleyen yasalarla rekabet –karter- kurumunun düzenlenişi, sosyal güvenlik ve çalışmayla ilgili yasal düzenlemeler sosyal piyasa ekonomisinin önemli önkoşullarıdır. Öte yandan mali düzen ve para düzeni, yani bütçe, vergi, merkez bankası ve bunların işleyişinin düzenlenmesi, sosyal piyasa ekonomisi için gerekli önkoşullardır. Bütün bu yasalar ve kurumsal yapı, merkeziyetçi olmayan karar ve koordinasyon yapısının varlığını belirlemektedir.
- Ekonomi politikaları: Ekonomi politikaları sosyal politikalarla bütünleştirilmelidir. Uygulanan ekonomi politikası fiyat istikrarını sağlamalıdır. Çünkü fiyat istikrarının bozulduğu bir ortamda rekabet ve piyasa ilişkileri de bozulur. Fiyat istikrarıyla birlikte istihdam ve gelir dağılımı da dikkate alınmalıdır. Sosyal piyasa ekonomisinin sosyal boyutu, istihdam ve gelir dağılımıyla herkese “refah” sağlar. Herkese refah sağlanmasının en kolay yolunun büyümeden geçtiğinin bilincindedir. Gelir dağılımının yanında, serveti kitlelere yaygınlaştıracak bir servet politikası oluşturmak amacındadır.
- Başarı(çalışma) motivasyon ve kontrolü: Sosyal piyasa ekonomisinin “temel motivasyon sistemi” başarı ve başarıya eşdeğer bir ödüllendirilmeye dayanır. Bu da ancak, sosyal sıfatla bütünleşen rekabet süreci içinde gerçekleşir. Burada ekonomik birimlerin çaba ve başarısı, kar ve fayda olarak ödüllendirilirken, başarısızlıklarından da yine kendileri sorumludur. Ekonomik birimlerin kendi faaliyetlerinin sonucundan ancak kendilerinin sorumlu olması durumunda sistemin motivasyon ve kontrol mekanizması etkin işlemektedir.
- Ekonominin belirli düzeyde maddi, personel ve kurumsal altyapıyla donatılmış olması: Sosyal piyasa ekonomisinin etkin olarak varlığı için, mal ve faktör akışkanlığının, üretimin, tüketimin yeterli düzeyde gerçekleşebildiği maddi altyapı donatımı, bu sayılanların gerçekleşmesi için miktar ve nitelik olarak yeterli insan gücü (personel) donatımı gereklidir.
- Sosyal piyasa ekonomisine uygun kültür ve eğitim politikalarıyla çoğulcu demokrasinin varlığı: Sosyal piyasa ekonomisi çatışmacı değil uzlaşmacı bir kültür politikasıyla bağımsız kişiliğe sahip, başarıya yönelik, dinamik insanların bulunduğu bir ortamda varolabilir. Bu kültürel ortam da ancak çoğulcu parlamenter demokraside gerçekleşebilir. Sosyal piyasa ekonomisi açık bir toplum programıdır. Bu nedenle kültür, eğitim ve demokrasi politikasının bu anlayışa dayandırılması gereklidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com

[1] N.P.Barry, “Yeni Sağ”, Çeviren:Dr. C. Aykan, Tisamat, 1989, s.201.
[2] Ülkemizde “konsept” karşılığı olarak “Model” kavramı kullanılmaktadır. Oysa “model”, bir olgunun basite indergenmiş soyut düşünsel düzeydeki teorik yapısıdır. Sınırlı değişkenler arası ilişki basit ve kapalı bir sistem oluşturur.
Konsept ise, içerik olarak kapsamlı ve açık system oluşturan; kendi içinde ve mevcut durumla uyumlu ekonomi politikası paketlerinin oluşturduğu bütündür. Bu nedenle ikisi farklı anlam ve içeriğe sahiptir.(H.Erkan’ın notu)
[3] H.Erkan, “Sosyal Piyasa Ekonomisi – ekonomik sistem ve piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması –“, Konral adenauer Vakfı, İzmir, 1987,s.107.
[4] H.Erkan, a.g.e., s.108-109.
[5] Bu hareket içindeki düşünürlere genellikle Alman Yeni-Liberalleri denilmiştir. Fakat bunlar için sık kullanılan isim, “Ordo”adı altında çıkardıkları yıllıktan dolayı, “Ordo-Liberaller” olarak adlandırılır.
[6] H.Erkan, a.g.e., s.109.
[7] H.Erkan-C. Erkan, “Ekonomide Sosyal Demokrat Alternatif”, Altın kit. Yay. 1989.
[8] H.Erkan, a.g.e., s.110.
[9] H.Erkan-C. Erkan, a.g.e., s.103-104.
[10] Daha geniş bilgiiçin bakınız, Müller-Armack, A. (1978), “Die Grund formen der Sozialen Marktwirtshaft”, Ludwig-Erhard- Vakfı: Symposion I: Soziale Marktwirtschaft als nationale und internationale-Ordnung, Bonn-Aktuell, Stuttgart.
[11] H.Erkan, a.g.e., s.110-111.
[12] H. Erkan, a.g.e., s.111. H.Erkan-C. Erkan, a.g.e., s.104.
[13] H. Erkan, a.g.e., s.111.
[14] H.Erkan, a.g.e., s.112.
[15] H.Erkan, a.g.e., s.112-113.
[16] F.Fejtö, “herşeye Rağmen Sosyal Demokrasi”, Çeviri:T. Güneş-N.Güneş, Verso yay., Ank., 1989, s.158.
[17] İ.Cem, “Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir?”, Cem yay.1984.
[18] H.Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.104-105.
[19] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.105-106.
[20] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.106-108.
[21] H..Erkan-C.Erkan, a.g.e., s.108-111.
EK OKUMALAR:
SOSYAL PİYASA EKONOMİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI VE ALMANYA UYGULAMASI-2
‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3
‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor
Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor
Yayınlanma:
5 gün önce|
30/05/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.
Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.
Üç aylık tablo
| Ay | Toplam ödeme | İç borç servisi | İç borçlanma planı |
|---|---|---|---|
| Haziran 2026 | 686,6 milyar TL | 554,9 milyar TL | 543,8 milyar TL |
| Temmuz 2026 | 681,8 milyar TL | 616,3 milyar TL | 708,7 milyar TL |
| Ağustos 2026 | 644,3 milyar TL | 595,8 milyar TL | 595,8 milyar TL |
| Toplam | 2,013 trilyon TL | 1,767 trilyon TL | 1,848 trilyon TL |
Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.
Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.
Kritik risk: Faiz yükü büyüyor
Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.
Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.
Piyasalar açısından anlamı
Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.
Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.
Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.
Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.
Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?
TL neden sulanabilir?
Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.
Bunun birkaç kanalı var:
1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır
- Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
- Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
- Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.
2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır
- Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
- Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
- Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.
3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır
- Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
- TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.
Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?
Burada kritik ayrım şudur:
Hazine piyasadan borçlanıyor.
Yani:
- Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
- Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.
Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.
Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.
Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:
- Bankalardan,
- Fonlardan,
- Sigorta şirketlerinden,
- Bireysel yatırımcılardan
borçlanıyor.
Asıl risk nerede?
Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.
Bugün:
- 2 trilyon TL borç ödeniyor.
- Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.
Yarın:
- Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
- Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Bu durum zamanla:
- Faiz giderlerini büyütür
- Bütçe açığını artırır
- Vergi ihtiyacını artırır
- Enflasyon baskısını yükseltir
- TL üzerindeki güven baskısını artırabilir
“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”
Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”
Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.
Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.
EKONOMİ
Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
24/05/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı. Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.
Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?
Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:
Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.
Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.
Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.
Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.
Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.
Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?
Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.
Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.
Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.
Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.
Reel sektöre telafisi zor zararlar
Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.
İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.
Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:
1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.
2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.
3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.
4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.
5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.
6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.
Buna rağmen neden devam ediliyor?
Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.
TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.
Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:
Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.
Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.
Fatura kime çıkar?
Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.
En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.
İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.
Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.
Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.
Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.
Alternatif ne olmalı?
Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.
Öneriler:
Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.
KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.
Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.
Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.
Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.
Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.
Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli
Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.
Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?
Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.
Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.
Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?
Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.
Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:
- Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
- Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
- CDS risk primi yeniden gündeme geldi
- Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
- Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı
Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.
Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?
Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.
Bir ülkede:
- ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
- siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
- erken seçim ihtimalinin konuşulması,
- sokak tansiyonu riskinin artması,
yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.
Bu durumun sonucu ise genellikle:
- daha yüksek faiz,
- daha pahalı dış borçlanma,
- daha düşük yabancı yatırım,
- daha kırılgan kur dengesi oluyor.
19 Mart Süreci Hatırlandı
Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.
Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Bankalar Açısından Risk Ne?
En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.
Çünkü siyasi stres dönemlerinde:
- mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
- kredi talebi bozulabiliyor,
- yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
- bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.
Özellikle son dönemde:
- yüksek faiz,
- sıkı kredi politikası,
- reel sektörün finansman sıkıntısı,
- artan tahsili gecikmiş alacaklar
zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.
CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.
“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?
Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.
Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:
- hukuk devleti,
- demokratik süreçler,
- siyasi istikrar,
- yatırımcı güveni
başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.
Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?
Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:
- CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
- Parti içinde bölünme olur mu?
- Erken seçim tartışmaları büyür mü?
- Sokak tansiyonu yükselir mi?
- Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
- Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?
Güven Sarsıldı
Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.
Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.
Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.022)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (559)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.973)
- GÜNCEL (4.403)
- GÜNDEM (3.549)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.669)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.415)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (90)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
- Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras 31/05/2026
- Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı 30/05/2026
- Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor 30/05/2026
- TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA 29/05/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
