Connect with us

GÜNDEM

Türkiye’de Her 10 Kişiden Biri Üniversite Öğrencisi

Yayınlanma:

|

Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) açıkladığı 2020-2021 öğretim yılı yüksek öğretim istatistiklerine göre, Türkiye’deki üniversitelerde kayıtlı toplam öğrenci sayısı 8 milyon 240 bin 997. Toplam nüfusu 83 milyon 614 bin civarında olan Türkiye’de her 100 kişiden 9,85’i üniversite öğrencisi. Veriler, üniversite öğrencisi sayısının her geçen yıl arttığını gösteriyor. 2019-2020 öğretim yılında üniversite öğrencisi sayısı yaklaşık 7 milyon 940 bin idi. 2018-2019 öğretim yılında ise bu sayı 7 milyon 740 bin civarındaydı.

Öğrencilerin yaklaşık yüzde 92’si (7 milyon 595 bin 918 kişi) devlet üniversitelerinde, yaklaşık yüzde 8’i de (645 bin 79 kişi) vakıf üniversiteleriyle vakıf meslek yüksek okullarında okuyor. Üniversite öğrencilerinin yarıdan fazlası (4 milyon 359 bin 34 kişi) açık öğretim öğrencisi.

YÖK verilerine göre, Türkiye’de 3’ü pasif olmak üzere toplam 203 üniversite var. Bunların 129’u devlet üniversitesi, 74’ü vakıf üniversitesi. Ayrıca 4 tane de vakıf meslek yüksek okulu bulunuyor. Bu üniversitelerdeki öğretim elemanlarının toplam sayısı ise 179 bin 685. Bunların 30 bin 562’si profesör, 17 bin 778’i doçent, 41 bin 508’i doktor öğretim üyesi, 38 bin 289’u öğretim görevlisi, 51 bin 548’i araştırma görevlisi.

Üniversitelerin kalite sorunu

Yüksek öğretim istatistiklerini VOA Türkçe’ye değerlendiren MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Erkut, Türkiye’nin nüfusa oranla üniversite öğrencisi sayısında OECD ülkeleri arasında ilk sırada olduğunu söyledi. Bu oranın Amerika’da yüzde 6, Almanya’da yüzde 3,7 olduğunu belirten Erkut, Türkiye’deki üniversitelerin kalitesinin sorgulanması gerektiğini söyledi: “Son YÖK raporuna göre 21 tane ‘üniversitede’ hiç uluslararası etkinlik düzenlenmemiş. Yine 21 tane üniversitede hiçbir sosyal sorumluluk projesi yapılmamış. 65 tane üniversitede öğrenciler hiç endüstriyel proje yönetmemiş. 6 üniversitede öğrenci başına düşen kitap sayısı, kütüphanede, birin altında. Kitaptan çok öğrenci var. 22 üniversitede öğrenci başına düşen e-yayın sayısı birin altında. 88 üniversitenin olumlu sonuçlanan patent, faydalı model ve tasarım sayısı koskoca bir sıfır. 28 üniversite TÜBİTAK’ın araştırma burslarından hiç faydalanmamış. 32 tane üniversitenin uluslararası ve ulusal kuruluşlar tarafından desteklenen AR-GE projesi sayısı sıfır. 160 üniversitenin laboratuvarlarında AR-GE, inovasyon ve ürün geliştirme kapsamında sunulan hizmet sayısı sıfır.”

“Plansız programsız büyüme”

“Her İle Bir Üniversite: Türkiye’de Yüksek Öğretim Sisteminin Çöküşü” kitabının yazarı ve Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mete Kaan Kaynar da yüksek öğretimdeki büyümenin plansız ve programsız olduğunu vurguladı. “Sizin 2001’de 1,5 milyon öğrenciniz varken 2020’de bir anda 8 milyona çıkıyorsa, 2001’de 71 tane üniversiteniz varken 2020’de bir anda 204’e çıkıyorsa bu, büyüme trendleri sorunudur. Ne yazık ki bu olağan dışı büyümeyi, plansız, programsız büyümeyi tıpkı kanserli hücrenin büyümesine benzetebiliriz.”

Kaynar, 1980’lerin ortalarından bu yana her ile bir üniversite açma düşüncesinin eğitimin değil, ekonominin ihtiyaçlarından kaynaklandığını ifade etti: “Bir üniversitenin açılması demek, o ile daha fazla yatırım yapılması demek. Orta, üst gelir seviyesine sahip birtakım hocaların oraya gelmesi demek. Belli sayıdaki gencin o ile gelmesi, çay içmesi, kahve içmesi, kola içmesi, alışveriş etmesi, pantolon alması, kazak alması, sinemaya gitmesi, kiraları arttırması demek.”

“Gelecekte ihtiyacımız olmayan alanlarda yüksek kontenjan koyuyoruz”

MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı da her ile üniversite açılmasının popülist bir politika olduğunu belirterek “Bu, halkı memnun etme, işsizliği erteleme ve küçük şehirlerin ekonomisini canlandırma projesidir” dedi. Erkut, yükseköğretimin herkes için bir hak olmadığının altını çizerek, “Üniversitenin amacı herkese eğitim vermek değil. Geleceğin liderlerine çok kaliteli eğitim vermek ve onların lokomotif olmasını sağlamak. Elinizdeki kısıtlı kaynakları ülkeyi ileriye götürecek, ülkede her alanda liderlik yapacak insanlar için kullanmak zorundasınız, Açık öğretim herkese açık. Orada sorun yok. Ama örgün öğretimde 3 milyon 700 bin, 4 milyon üniversite öğrencisine şu anda Türkiye’nin kesinlikle ihtiyacı yok” diye konuştu.

Üniversitelerde fakülte ve bölümlerin kontenjanlarının da sorunlu olduğunu vurgulayan Erkut, yaklaşık 440 bin öğretmen adayı atama beklerken, 40 bini üzerinde kontenjana sahip 90 eğitim fakültesi olmasını buna örnek gösterdi. Türkiye’deki en popüler bölümlerin İlahiyat, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Tarih bölümlerin olduğuna dikkat çeken MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı, “Gelecekte ihtiyacın çok yüksek olduğunu bildiğimiz alanlarda kısa kalıyoruz. Gelecekte ihtiyacımız olmadığını bildiğimiz alanlarda yüksek kontenjan koyuyoruz” dedi.

Peki diplomalı işsizliğin giderek arttığı bir dönemde, iş bulma ihtimali düşük olan bölümlere niye böylesine bir talep var? Prof. Dr. Mete Kaan Kaynar’a göre bunun en önemli nedeni sosyal statü: “Üniversiteli olmak, nerede okuduğunuzdan, hangi üniversitenin hangi bölümünü bitirdiğinizden bağımsız olarak, kadın ya da erkek gençlere bir statü atlatıyor. Açılan üniversiteler de bunun farkında. Üniversiteli kimliği, hayali, titri veriyor. Gelenler de aslında bunun böyle olduğunu biliyorlar. Biraz belli üniversite havası koklamak için belli üniversitelere gidiliyor. Belli bir mesleki eğitim almak için ya da entelektüel gelişim sağlamak için değil. Tabii bu, her üniversite için geçerli değil.”

Üniversitelerde liyakat sorunu

Prof. Dr. Erhan Erkut’a göre, toplam sayısı 180 bine yaklaşan öğretim elemanları da hem nicelik hem nitelik olarak yetersiz: “Son 30 yılda üniversite kapasitemizi 20 misline çıkardık. Böyle devasa bir büyümeyi kaldırabilecek bir akademisyen yetiştirme kapasitemiz yok ki bizim. Öğretim görevlileri ve araştırma görevlilerini saymazsanız, çünkü öğretim üyesi diye bakılır bu oranlara dünyada, öğrenci başına düşen öğretim üyesi diye baktığınızda 41,5’teyiz şu anda. Avrupa’daki standart 20. Amerika’nın en iyi üniversitelerinde bu 8’e, 9’a kadar düşebiliyor.”

Erkut, YÖK raporuna göre uluslararası hakemli dergilerde öğretim elemanı başına düşen yayın sayısının yılda 0,36 olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Vasıflı öğretim üyesi sayısı çok düşük. Erhan Karadağ hocanın araştırmasına göre Türkiye’deki 68 rektörün Web of Science veri tabanına kayıtlı bir tane bile makalesi yok. Bu rektörlerin hiç birisi yurtdışında hiçbir üniversitede yardımcı doçent bile olamazlar, öğretim üyesi olamazlar.”

Prof. Dr. Kaynar da akademisyen olma kriterlerindeki değişikliklere ve cinsiyet eşitsizliğine vurgu yaptı: “Doçentliği kaldırıp doktor öğretim üyesi yapmayla, doçentlik sınavlarında sözlüyü kaldırmayla, yabancı dil barajını düşürmeyle ya da birleşik doktora programı açıp daha böyle motorize hızla akademik personel yetiştirmeye çalışmakla acaba doğru mu yapıyoruz? Bunlar sorgulanmalı. Türkiye’de toplam 30 bin 674 profesör var. Bunun sadece 9 bin 974’ü kadın. Ama araştırma görevlisi sayıları olarak baktığımızda, 51 bin 503 araştırma görevlisi var. Bunun 26 bin 395’i kadın. Kadın sayısı daha fazla. Bu da demektir ki yukarı doğru çıktıkça bir cam tavan ne yazık ki akademide bile işliyor. Bölüm başkanı, dekan, rektör, enstitü müdürü sayılarını aldığınızda bu konuda üniversitelerin tam anlamıyla dökülme durumunda olduğunu görürsünüz. Ne yazık ki rektörleri bir araya topladığınızda erkek yurdu gibi bir şey çıkıyor ortaya ki pek arzu edilir bir durum değil.

Üniversitelere ayrılan kaynak

Prof. Dr. Erhan Erkut, Boğaziçi Üniversitesi’nin yıllık 350 milyon dolar bütçesi olduğunu belirterek “Amerika’da 1 milyar doların altında bütçesi olan bir araştırma üniversitesi bulamazsınız. Mesela Michigan Üniversitesi’nin bütçesi 9, 10 milyar dolar seviyelerinde. YÖK, öğrenci başına cari gider rakamlarını açıklamaya başladı. Takke düştü, kel göründü. Öğrenci başına 10 bin 400 lira harcıyoruz. Bu ülkede anaokuluna 60 bin lira alıyorlar, en iyi vakıf üniversitelerine 100 bin liraya giriliyor. 187 tane üniversitemizin öğrencilere harcadığı cari giderlerin hepsinin toplamı 7,5 milyar dolar. Bir Amerikan üniversitesinin bütçesi ediyoruz” dedi.

“Üniversitenin özgürleşmesi gerekiyor”

Üniversitelerde kaliteyi artırmak için ne yapılması gerekir? Erkut bu soruya, “Kontenjanların rasyonalize edilmesi lazım. Üniversite sayısının da azaltılması lazım. Kaynakların da artırılması gerekiyor. Kaliteye önem vermemiz gerekiyor. Ama bunun için olmazsa olmaz iki tane şart var. Birincisi liyakat, ikincisi akademik özgürlükler. Akademik özgürlük olmadan akademi olmaz. İstediğin kadar para harca. Hiçbir yere gidemezsin. Eleştiri olmadan, eleştirel düşünme olmadan bilim ilerlemez. Bilim ilerlemeden teknoloji ilerlemez, inovasyon yapamazsın, endüstride gelişemezsin, ekonomin gelişmez. Bütün bunların birbirine bağlantılı olduğunu herkesin bir fark etmesi gerekiyor ve üniversitelere otonomi sağlanması gerekiyor. Üniversitenin özgürleştirilmesi gerekiyor” cevabını verdi.

Prof. Dr. Kaynar ise, üniversitelerin ekonomik ya da siyasi saiklerle değil, eğitim politikası etrafında organize edilmesi gerektiğini belirterek, “Üniversiteyi, düşünmesi, nefes alması için bir bırakın. Siyasetçilerin bu işlerden bir miktar olsun elini, ayağını çekmeleri gerekiyor. Çünkü sen iktisat politikası olarak üniversite açarsan, ben yaptım oldu diye üniversite açarsan, üniversitedeki rakamları yarış haline, övünme mevzuuna getirirsen üniversitenin kalitesini düşürüyorsun. Üniversiteyi, üniversite için düşünmek lazım. Bunun önünü açtığımız zaman elbette ki hocalar, uzmanlar, bürokratlar çok daha aklı selim kararlar alacaklardır” dedi.

VOA

Okumaya devam et

GÜNCEL

Kredi tahsisinde asıl risk: Üreten firmayı yalnız bırakmak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Borsada işlem gören firmaların dahi finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde, şirketlerin kredi taleplerinde alışılmışın dışında sorularla karşılaşması; destek yerine köstek olunması kime ne kazandıracak?

İyi günlerde peşinden koşulan firmaların, zor zamanlarında da yanında olmak gerekir. Çünkü bankacılığın asli görevi yalnızca “riski reddetmek” değil; doğru analizle, doğru teminatla ve doğru nakit akışı kurgusuyla firmaların üretmeye devam etmesini sağlamaktır.

Bugün bazı bankalarda, klimalı odalarda oturup “red”, “olmaz”, “uygun değil” diyerek parayı batırmadığını düşünen bir anlayışın öne çıktığını görüyoruz. Oysa firmayı tanımadan, hikâyesini bilmeden, talep edilen finansman sonrası oluşacak nakit akışını analiz etmeden; beş ay önceki mali verilerle bugünün şirketini değerlendirmek sağlıklı bir tahsis politikası olamaz.

Limit açmadığınız bir firma, müşteri çeklerini factoring yoluyla nakde çevirdi diye “factoring riski var” denilerek uzak duruluyorsa, şu soru sorulmalıdır: O halde neden o firmaya çek karşılığı banka limiti açılmadı?

Daha da çelişkili olanı, kendi factoring şirketi bulunan bankaların bile “factoring riski var” gerekçesiyle kredi taleplerine mesafeli durmasıdır. Madem factoring bazılarına göre bu kadar sakıncalı görülüyor, o zaman bankaların neden factoring şirketleri var?

Unutulmamalıdır ki müşteri olmadan bankacılık sistemi bir hiçtir. Bankaların ihtiyacı; batan, iflas eden, üretimden kopan müşteriler değil; çalışan, üreten, istihdam sağlayan ve ayakta kalan müşterilerdir.

Buradan tüm bankaların kredi tahsis yöneticilerine sevgi ve saygılarımı sunuyor; bu dönemde bakış açısının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bugün firmaya kapatılan her kredi kapısı, yarın ekonomide kapanan bir üretim kapısına dönüşebilir.

Bayram KOÇSOY – Emekli Banka Müdürü

Okumaya devam et

GÜNCEL

Çipten Uçağa, Yazılımdan Finansa: Çin Küresel Sistemi Yeniden Kuruyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Çin son 15–20 yılda özellikle teknoloji, savunma, finansal altyapı ve stratejik sanayilerde “Batı’ya bağımlılığı azaltma” stratejisi izliyor.

Madde madde anlatalım:


ÇİN GERÇEKTEN NEYİ TERK EDİYOR?

1. GPS yerine BeiDou

Bu büyük ölçüde doğru.

BeiDou Navigation Satellite System bugün küresel kapsama sahip ve özellikle:

  • Çin ordusu
  • lojistik şirketleri
  • akıllı telefon üreticileri
  • Kuşak & Yol ülkeleri tarafından yoğun kullanılıyor.

Ama:

  • Dünya hâlâ ağırlıklı olarak GPS kullanıyor.
  • Apple, Samsung, Huawei cihazları çoğunlukla çoklu sistem kullanıyor:
    • GPS
    • GLONASS
    • Galileo
    • BeiDou birlikte çalışıyor.

Yani “GPS öldü” doğru değil. Ancak Çin artık Amerikan GPS’ine bağımlı değil.

2. Boeing yerine COMAC C919

Burada da gerçek eğilim var.

COMAC tarafından geliştirilen COMAC C919 gerçekten ciddi sipariş aldı.

Ama kritik detay:

  • Motorlar büyük ölçüde Batı teknolojisine dayanıyor.
  • Aviyoniklerde hâlâ dış bağımlılık var.
  • Boeing ve Airbus’ın küresel servis ağıyla rekabet etmek çok zor.

Dolayısıyla:

  • Çin iç pazarında Boeing’i zorlayabilir.
  • Ama küresel liderliği kısa vadede devralamaz.

3. Amerikan çiplerini terk etti

Bu kısmen doğru, kısmen propaganda.

Huawei ve Yangtze Memory Technologies büyük ilerleme kaydetti.

Ancak:

  • Çin hâlâ ileri seviye EUV litografi makinelerinde Batı’ya bağımlı.
  • ASML olmadan en ileri çipleri üretmek çok zor.
  • Nvidia ve TSMC seviyesine tam erişim henüz yok.

Fakat ABD yaptırımları Çin’i:

  • “ithal et” modelinden
  • “yerli üret” modeline zorladı.

Bu da uzun vadede Amerika için stratejik geri tepebilir.

4. Windows yerine UOS

UnionTech UOS gerçekten devlet kurumlarında yaygınlaşıyor.

Ama:

  • Çin tamamen Windows’u bırakmış değil.
  • Kurumsal yazılım ekosistemi hâlâ Microsoft bağımlı alanlar içeriyor.

Bu daha çok: “stratejik alanlarda yerli alternatif yaratma” politikasıdır.

5. Siemens yerine Çin tıbbi cihazları

Bu alan Çin’in gerçekten hızlı yükseldiği sektörlerden biri.

United Imaging Healthcare MR, CT ve PET cihazlarında küresel oyuncu hâline geldi.

Ama:

  • Siemens
  • GE Healthcare
  • Philips

hâlâ üst segmentte çok güçlü.

Yine de fiyat avantajı nedeniyle Çin ciddi pazar payı alıyor.

6. Elektrikli araçlar ve batarya devrimi

Bu konuda Çin gerçekten dünyanın merkezine oturdu.

BYD bugün:

  • batarya
  • EV üretimi
  • tedarik zinciri
  • nadir toprak elementleri

alanlarında dev güç.

Tesla’nın piyasa değerindeki dalgalanmanın tek nedeni Çin değil:

  • faizler
  • rekabet
  • marj düşüşü
  • satış yavaşlaması da etkili.

Ama şu gerçek: Çin artık otomotivde “takip eden” değil, “oyunu belirleyen” ülke.

7. Oracle yerine OceanBase

Ant Group tarafından geliştirilen OceanBase özellikle yüksek işlem hacimli finansal sistemlerde başarılı.

Bu alan kritik çünkü:

  • veri egemenliği
  • yaptırım riski
  • SWIFT benzeri bağımlılıklar ülkeleri yerli çözümlere yöneltiyor.

8. CAD ve endüstriyel yazılım

Burada Çin’in ilerlemesi gerçek.

Ancak:

  • Siemens NX
  • CATIA
  • SolidWorks gibi Batı yazılımları hâlâ dünya standardı.

Çin’in hedefi: “yaptırım gelirse üretim durmasın.”

Yani mesele sadece maliyet değil: jeopolitik dayanıklılık.

9. Dolar yerine RMB

Bu en kritik maddelerden biri.

Chinese yuan kullanımının arttığı doğru.

Özellikle:

  • Rusya
  • İran
  • Körfez
  • BRICS hattı

dolar bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Ama gerçek tablo:

  • Küresel rezervlerin çoğu hâlâ dolar.
  • SWIFT sistemi hâlâ dominant.
  • ABD tahvil piyasası hâlâ merkezde.

Yani: “Dolar çöktü” yanlış, ama “alternatif arayışı başladı” doğru.

10. GMO tohumları terk etti

Çin gıda güvenliğini stratejik konu olarak görüyor.

Yuan Longping hibrit pirinç çalışmalarıyla Çin için çok önemli bir figür.

Ama:

  • Çin hâlâ büyük tarım ithalatçısı.
  • Özellikle soya bağımlılığı sürüyor.

Tam bağımsızlık henüz yok.

11. Amerikan sosyal medyasını terk etti

Bu ifade yanıltıcı.

Çin zaten:

  • Facebook
  • X
  • Instagram
  • YouTube

gibi platformları uzun süredir engelliyor.

Onun yerine:

  • WeChat
  • Douyin
  • Xiaohongshu

gibi kendi ekosistemini kurdu.

Bu dijital egemenlik modeli: “internetin parçalanması” trendinin önemli örneği.

12. Batı askeri teknolojisini terk etti

Çin savunma sanayisinde muazzam ilerledi.

Özellikle:

  • hipersonik füze
  • drone
  • deniz gücü
  • elektronik harp alanlarında.

Ancak ABD:

  • uçak motorları
  • denizaltılar
  • küresel üs ağı
  • savaş tecrübesi gibi alanlarda hâlâ büyük üstünlüğe sahip.

ASIL MESELE NE?

Bu metnin özeti aslında şu: Çin artık “dünyanın ucuz fabrikası” olmak istemiyor.

Hedef:

  • teknoloji sahibi olmak
  • finansal altyapıyı kontrol etmek
  • enerji zincirini yönetmek
  • dolar bağımlılığını azaltmak
  • yaptırımlara dayanıklı sistem kurmak.

Bu nedenle Çin’in modeli artık: “Made in China” değil, “Controlled by China” aşamasına geçiyor.

BATI HEGEMONYASI ÇÖKÜYOR MU?

Bu kadar hızlı değil.

Ama dünya:

  • tek kutuplu Amerikan sisteminden
  • çok kutuplu teknoloji/finans rekabetine gidiyor.

Yeni mücadele:

  • çip
  • veri
  • ödeme sistemi
  • yapay zekâ
  • enerji
  • tedarik zinciri
  • rezerv para üzerinden yaşanıyor.

Yani artık savaş sadece tankla değil:

  • işletim sistemiyle,
  • veri merkeziyle,
  • batarya teknolojisiyle,
  • ödeme altyapısıyla yapılıyor.

TÜRKİYE AÇISINDAN EN KRİTİK SORU

Türkiye hangi ekosisteme entegre olacak?

  • ABD/NATO finans-teknoloji sistemi mi?
  • Çin merkezli alternatif blok mu?
  • Yoksa ikisi arasında denge mi?

Önümüzdeki 10 yılda:

  • bankacılık,
  • ödeme sistemleri,
  • enerji,
  • savunma,
  • otomotiv,
  • çip yatırımları bu tercihten doğrudan etkilenecek.

Okumaya devam et

Gülbeyaz Gergün

ABD’nin Yeni Ortadoğu Planı: İsrail Merkezli Güvenlik ve Ticaret Koridoru

Yayınlanma:

|

ABD’nin bölge ülkelerine yaymaya çalıştığı ve kamuoyunda “İbrahim Anlaşmaları / Abraham Accords” olarak bilinen süreç, sadece İsrail ile diplomatik normalleşme anlaşması değildir. Aslında bu proje; Ortadoğu’nun güvenlik, enerji, ticaret, teknoloji ve askeri mimarisini yeniden kurma planıdır. Özünde ise İsrail’in bölgesel meşruiyetini kalıcı hale getirmek ve İran eksenli dengeyi kırmak vardır.

Abraham (İbrahim) Anlaşmaları Nedir?

2020’de ABD arabuluculuğunda başlayan süreçte;

  • Birleşik Arap Emirliği
  • Bahreyn
  • Fas
  • Sudan

İsrail ile diplomatik ilişki kurdu veya normalleşme anlaşması yaptı. Daha sonra süreç; Saudi Arabia, Qatar, Türkiye, Pakistan gibi ülkelere doğru genişletilmeye çalışıldı.

ABD açısından hedef yalnızca “barış” değildir.

Asıl hedefler:

  • İsrail’in bölgesel izolasyonunu bitirmek
  • İran’a karşı ortak blok oluşturmak
  • Çin’in Kuşak-Yol etkisini sınırlamak
  • Rusya’nın Ortadoğu etkisini azaltmak
  • Enerji ve ticaret koridorlarını İsrail merkezli yeniden şekillendirmek
  • Körfez sermayesini İsrail teknolojisi ile entegre etmek
  • Ortadoğu’da ABD maliyetini düşürüp “yerel ortaklı güvenlik sistemi” kurmak olarak görülüyor.

Bu anlaşmalar gerçekte neleri kapsıyor?

1. Diplomatik Normalleşme

  • Büyükelçilik açılması
  • Resmi ilişkiler
  • Vize ve uçuş anlaşmaları
  • Turizm ve ticaret

2. Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği

Asıl kritik bölüm burasıdır.

  • Ortak hava savunma sistemi
  • İran füze/dron tehdidine karşı entegrasyon
  • İsrail teknolojilerinin Körfez’e satılması
  • Siber güvenlik paylaşımı
  • İstihbarat koordinasyonu

Birçok uzman bu yapıyı “Ortadoğu NATO’su” olarak tanımlıyor.

3. Enerji ve Ticaret Koridorları

Projelerin temelinde şu düşünce var:

Körfez petrolü + İsrail teknolojisi + Hindistan üretimi + ABD güvenlik şemsiyesi

Bu nedenle:

  • Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridorları,
  • liman projeleri,
  • demiryolu hatları,
  • enerji boru hatları,
  • veri merkezleri,
  • finans merkezleri

bu planın parçası olarak görülüyor.

İsrail’in Doğu Akdeniz enerji merkezi yapılması hedefleniyor.

4. Filistin Meselesinin İkinci Plana İtilmesi

En tartışmalı boyut budur.

Eskiden Arap dünyasının temel yaklaşımı: “Önce Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail tanınsın.”

Abraham süreci ise bunu tersine çevirdi: “Önce İsrail ile normalleşelim, Filistin sonra konuşulur.”

Bu nedenle çok ciddi toplumsal tepki oluşuyor. Özellikle Gazze savaşları sonrası kamuoyu baskısı arttı.

ABD niçin şimdi hızlandırmak istiyor?

2025-2026 İran-İsrail gerilimi ve savaş riski sonrası Washington şu sonucu gördü:

  • ABD artık bölgeyi tek başına yönetemiyor
  • İran tamamen çökmedi
  • Körfez ülkeleri ABD korumasına eskisi kadar güvenmiyor
  • Çin ekonomik olarak çok güçlendi
  • Rusya bölgesel nüfuzunu sürdürüyor

Bu nedenle ABD:

  • İsrail’i merkeze koyan,
  • Arap sermayesini entegre eden,
  • İran’ı çevreleyen,
  • Çin’i sınırlayan

yeni bölgesel mimari kurmaya çalışıyor.

Kazanan Ülkeler Kimler Olabilir?

1. İsrail

En büyük stratejik kazanan.

Kazanımları:

  • Bölgesel meşruiyet
  • Yeni pazarlar
  • Körfez sermayesi
  • Güvenlik işbirliği
  • İran’a karşı geniş cephe
  • Enerji ve lojistik merkez olma şansı

İsrail için bu süreç, 1948 sonrası en büyük diplomatik dönüşümlerden biri olarak görülüyor.

2. Birleşik Arap Emirliği

Büyük ekonomik kazanç hedefliyor.

Özellikle:

  • teknoloji,
  • yapay zekâ,
  • savunma sanayi,
  • finans,
  • siber güvenlik,
  • turizm

alanlarında İsrail ile entegrasyon kuruyor.

Dubai’nin bölgesel finans merkezi rolünü güçlendirme hedefi var.

3. Suudi Arabistan

Henüz tam katılmadı ancak süreçte kilit ülke.

Sudi Arabistan:

  • ABD’den güvenlik garantisi,
  • gelişmiş silah sistemleri,
  • nükleer teknoloji,
  • yatırım avantajları

karşılığında normalleşmeye yaklaşabilir.

Ancak Filistin konusu nedeniyle içeride büyük toplumsal risk taşıyor.

4. Hindistan

Sessiz kazananlardan biri olabilir.

Çünkü:

  • Körfez bağlantısı güçlenir
  • Avrupa ticaret koridoru açılır
  • Çin’e alternatif lojistik rota oluşur

Kaybedebilecek Ülkeler ve Yapılar

1. İran

En büyük jeopolitik baskı altında kalabilecek ülke.

Çünkü:

  • çevrelenme riski artıyor
  • Körfez’de yalnızlaşma ihtimali oluşuyor
  • İsrail-Arap güvenlik ağı genişliyor

Bu nedenle İran bu süreci “anti-İran bloklaşması” olarak görüyor.

2. Filistin Yönetimi ve Hamas

En büyük siyasi kaybedenlerden biri olabilir.

Çünkü:

  • Arap ülkelerinin önceliği değişiyor
  • Filistin meselesi ikinci plana düşüyor
  • ekonomik ve diplomatik baskı artıyor

Bu durum Gazze savaşları sonrası ciddi toplumsal kırılma yarattı.

3. Türkiye

Türkiye açısından tablo karmaşık.

Olası avantajlar:

  • Bölgesel ticaret entegrasyonu
  • Enerji projeleri
  • Körfez sermayesi ile yeni işbirliği
  • ABD ile ilişkileri yumuşatma fırsatı

Riskler:

  • İsrail merkezli yeni enerji haritasında dışlanma
  • Doğu Akdeniz’de denge kaybı
  • Filistin konusunda iç kamuoyu baskısı
  • İran ile denge siyasetinin zorlaşması

Türkiye’nin bu süreçte tamamen karşıt değil ama “temkinli denge” politikası izlediği görülüyor.

Bu plan başarılı olur mu?

En büyük sorun:

  • halkların önemli bölümünün İsrail’e tepkili olması
  • Gazze savaşlarının yarattığı öfke
  • İran faktörü
  • mezhep ve jeopolitik rekabetler

Devlet elitleri ile halk arasında ciddi görüş farkı bulunuyor.

Bu nedenle anlaşmalar:

  • ekonomik olarak ilerleyebilir,
  • güvenlik alanında derinleşebilir,
  • fakat toplumsal meşruiyet sorunu yaşayabilir.

Özetle

Abraham / İbrahim Anlaşmaları:

  • sadece “barış anlaşması” değil,
  • Ortadoğu’nun yeni ekonomik ve askeri düzen projesidir.

Merkezinde:

  • İsrail’in korunması,
  • İran’ın dengelenmesi,
  • Çin-Rusya etkisinin sınırlandırılması,
  • enerji ve ticaret koridorlarının yeniden kurulması vardır.

Kazananlar:

  • İsrail
  • Körfez finans merkezleri
  • ABD savunma-sanayi sistemi
  • Hindistan merkezli yeni ticaret koridorları

Risk yaşayanlar:

  • İran
  • Filistin hareketleri
  • bölgesel denge siyaseti yürüten ülkeler
  • halk baskısı yüksek Arap yönetimleri olabilir.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.