EKONOMİ
Yeni Ekonomik Model: Sonu Belli Bir Macera
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor.
“Yeni Ekonomik Model” 2021 yılının Ekim ayından itibaren yüksek sesle dile getirilmeye başlanan ve günün şartlarına göre yetkililer tarafından tanımı sıkça değiştirilse de esasen üretim, ihracat, yatırım ve istihdam artışını hedefleyen, sıcak para olarak adlandırılan yurt dışından kısa/orta vadeli portföy girişlerini büyük ölçüde dışlayan, yerli üretimin özendirilmesini esas alan bir “model”. Çok güçlü varsayımlara dayanan bu modelin merkezinde uzun vadede cari işlemler hesabının kalıcı olarak fazla vermesi umudu var. Böylece sıcak paraya ihtiyaç azalacak ve döviz kuru kontrolünü sağlamak için sıkı para politikası uygulanmasına gerek kalmayacak; faizler düşecek, reel ekonomi desteklenecek, büyüme sağlanacak. Türk lirasının son dönemde olması gerekenden değerli olduğu, bir miktar değersizleşmesi gerektiği, bunun da ihracatı artırıp ithalatı azaltarak cari hesabı iyileştireceği vurgusu da modelin bir parçası gibi duruyor.1 Bir yandan da bunun “heterodoks” bir politika bileşimi olduğu iletişimi resmi olarak yapılıyor. Hatta bir ara “Çin modeli” olduğu bile söylendi. Yeni ekonomik modelin, içeriği itibarıyla ise planlama dönemi iktisadı ile katılım finansı sisteminin bir bileşimini andırdığını ve ortodoks para politikası araç ve söylemlerini tümüyle göz ardı ettiğini söylemek mümkün. Bu da “piyasa dostu” bir model olmadığını düşündürüyor. Söylemlere bakılırsa tüm makro değişkenlerin aynı anda devlet eliyle belirlenebileceği varsayılıyor. Ayrıca, modelin uygulama zamanlaması olarak tüm dünyada enflasyon sorununun belirginleştiği ve merkez bankalarının sıkılaştırıcı adımlar attığı bir dönemin seçilmesi arka plandaki stratejinin tutarlılığını da sorgulatıyor.
Özünde doğru amaçlarla yola çıkılan bir yaklaşım gibi olsa da (yazının yazıldığı 7 Ocak 2022 itibarıyla kamuoyuyla iletişimi yapılan haliyle) izlenmek istenen yol bakımından modelin başarı şansı iletişimi yapılmaya başlandığı tarihten itibaren ülke risk priminin (CDS) geldiği seviyelere bakılırsa pek yüksek görünmüyor. Bu yazı, söz konusu modelin başarı şansının düşük olmasının nedenlerine yer veriyor ve bazı önerilerde bulunuyor. İlk bölümde, yeni modelde makroekonomik büyüklüklerin makul bir sürede kabul edilebilir bir dengeye ulaşmasını, yani teknik ifadeyle “modelin kapatılmasını” engelleyen—hatta imkânsız kılan—hususların altı çiziliyor. İkinci bölüm, yeni modelin yol açacağı ve halihazırda ipuçları güçlü bir şekilde oluşan olası hasarın bir özetini yapıyor ve modelin amaçlarına neden ulaşamayacağını açıklıyor. Son olarak da Türkiye ekonomisini yeniden istikrara kavuşturmak için yapılması gerekenlere dair genel bir değerlendirme yapılıyor.
Yeni iktisadi çerçevenin en temel sorunu bir çıpasının olmaması. En basit tanımıyla “çıpa” bir ekonomik programın hedefini belirleyen temel değişkene ya da değişken setine verilen isim. Çıpalar ekonomi programlarının olmazsa olmazı; iktisadi birimlerin programa güven duymasını sağlayacak gerek ama yeter olmayan şart niteliğinde. İyi işleyen güvenilir bir çıpanın makroekonomik değişkenlerde kantitatif bir hedefi işaret etmesi şart. Örneğin; orta vadeli enflasyon hedefi ve bu hedefe erişilebilmesi için merkez bankasının Enflasyon Raporu tarzı bir iletişim aracı vasıtasıyla yol haritasını net bir şekilde çizmesi; bu yol haritasının arkasında ne pahasına olursa olsun durabileceğini iktisadi birimlere yüksek kredibiliteyle inandırması modern merkez bankacılığının uygulandığı ekonomilerde temel çıpayı oluşturuyor.
Makroiktisat teorisinde kapsamlı bir model yazılırken en sonda “modeli kapatan” (yani modelin teorik bir çözümü olduğunu garanti altına alan) bazı koşullar ya da eşitlikler/eşitsizlikler olur. Güvenilir çıpalar ekonomi programlarına baz oluşturan modelleri “kapatan” yol gösterici unsurlardır. Modelin kapatılamaması birbirini besleyen sarmalların oluştuğu ve fiyatların patlayıcı karakter sergilediği, hiperenflasyon ve sürekli artan döviz kuruyla karakterize, makro değişkenlerin sabit dengeye öngörülebilir bir sürede ulaşamadığı yapılara neden olur. Yeni ekonomik modelde bu sonuçlar maalesef kaçınılmaz görünmekte. Fiyat istikrarının kendiliğinden sağlanacağı bir politika seti var olmadığı için hemen hemen her sektörde ve her mal/hizmet grubunda fiyat kontrolleri uygulanmaya çalışılsa da serbest piyasa şartlarında bunların günlük geçici çözüm sunma dışında başarılı olması da mümkün değil; kamu bütçesine verdiği devasa zararlar da göz ardı edilecek gibi değil. Fiyat kontrollerinin geçtiğimiz yıl devlet bütçesine maliyeti neredeyse Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir yıllık bütçesine eşit. Bugün devlet eliyle baskılanan fiyatlar yarın katlanan maliyetler ve fiyat artışları olarak karşımıza çıkıyor. Hanehalkının satın alma gücündeki hızlı erimeyi azaltmaya yönelik politikalar (asgari ücret zamları, memur/emekli zamları, vergi indirimleri) bir yandan bütçe üzerindeki yükü arttırırken, diğer yandan talep, iş gücü maliyetleri ve parasal genişleme kanallarıyla enflasyonu ve endeksleme davranışını besliyor. Bu da bir ara gündeme gelen ve esasen ücretleri ve iç talebi baskılayıp, oluşacak artığı ihraç ederek büyümeyi öngören “Çin modeli”yle çelişiyor.
Yeni ekonomik modelin Türkiye ekonomisine vereceği hasarı ve ortaya koyduğu hedeflere neden ulaşamayacağını da bu çıpasızlık ve tutarsızlıklar net bir şekilde ima ediyor. Daha geniş bir perspektiften bakmak gerekirse, bir çıpanın olmaması ve yetkililerin çelişkili açıklamaları (örneğin; döviz kuru seviyesinin önemsenmediği ifadesinin hemen sonrasında kurların sığ piyasada yoğun müdahalelerle baskılanmaya çalışılması) iktisadi belirsizlikleri arttırıyor, öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor ve güvensizlik ortamını beraberinde getiriyor. Reel kur endekslerinin geldiği seviyelere rağmen yabancı para cinsi mevduatlarda artışın devam etmesi bu güvensizliğe bir kanıt niteliğinde. Bu durum dolarizasyonu besleyerek enflasyonu bir yandan döviz kurlarındaki yükseliş kaynaklı arttırırken, diğer yandan enflasyon beklentilerinde bozulma kaynaklı olarak hiperenflasyon risklerini körüklüyor. Kur artışını baskılamak için ülke döviz rezervlerinin görülmemiş şekilde eritilmesi ve halkın döviz cinsi varlıklara yönelmesini engellemek için kur riskini devlete yükleyen kur korumalı araçlarla bütçe disiplinin bozulmasının bedelleri çok ağır olabilir. Merkez Bankası döviz rezervlerini yerine koymak için alışılmadık yollarla döviz toplamaya çalışıyor. Bu da normalde piyasada Türk lirasına çevrilecek döviz havuzunu daraltarak dolarizasyona katkı sağlıyor. Para politikasının kredibilitesinin ortadan kalkması enflasyondaki bozulmanın önüne geçecek politikaların devreye alınabileceğine dair umutları da azaltıyor. Sonunda da bekleyişlerde ilave bozulmalara yol açarak enflasyonist sarmal algısını güçlendiriyor. Türk lirası cinsinden enstrümanların vadeleri kısalıyor, yabancı payları bugüne kadar görülmemiş düzeyde geriliyor.
Öngörülebilirlik reel ekonomi açısından da çok önemli bir yere sahip. İstikrarlı büyümenin temel belirleyicilerinden olan yatırımların artmasını sağlayacak yolun düşük faizden ziyade öngörülebilirliğin artmasından ya da belirsizliklerin azalmasından geçtiği ilgili yazında net bir şekilde raporlanmış durumda (Bloom vd., 2007). Firmaların istihdam kararları da yatırımlar gibi belirsizliklerin arttığı dönemlerde durağanlaşıyor ve iş gücünden tasarruf etme eğilimleri ön plana çıkıyor (Altig vd., 2020). Bu durum kayıt dışılığı besliyor. İhracat artışının ise uluslararası ticaret literatüründe kur avantajından ziyade verimlilik ve yenilikçilikle yakın ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor. Yatırımlar, istihdam ve ihracat kalitesindeki bozulmanın bir sonucu olarak reel ekonomi kaynaklı bir ani duruş (ve dolayısıyla stagflasyon) ihtimali artıyor.
Enflasyonist ortam ilk etapta akla gelmeyen ancak toplum için büyük önem taşıyan farklı değişkenleri de ciddi manada olumsuz olarak etkiliyor. Örneğin, yüksek enflasyon genç yetişkinlerin tasarruf eğilimlerini azaltıyor, onları ailelerinin maddi imkanlarına daha bağımlı hale getiriyor. Bu durum “nesiller arası hareketlilik” dediğimiz bir önceki neslin bir sonraki neslin sosyoekonomik statüsünü belirlediği iktisadi olgu üzerinde de etkili. Yüksek enflasyon nesiller arası hareketliliği azaltıyor ve genç neslin statüsünün ebeveynin sosyoekonomik statüsüyle yüksek ilinti içinde olmasına neden oluyor. Bir başka deyişle, fakir aile çocuklarının fakir kalma ihtimali enflasyonist ortamda yükseliyor. Bu da iktisadi eşitsizlikleri derinleştiriyor, toplumsal çatışmalara zemin hazırlayarak uzun vadeli siyasi sonuçları da beraberinde getiriyor. Ayrıca, gençlerin umutlarını azaltarak beyin göçünü, yani nitelikli gençlerin geleceklerini yurt dışında araması eğilimini arttırıyor. Tasarruf sahiplerinin toplumun genelinden toplanan vergi gelirleriyle kur riskinden korunması toplumda adalet ve eşitlik algısını bozuyor.
Hal böyleyken TCMB politika faizinin daha fazla indirilmesine yönelik siyasi tercihler/ baskılar halkın satın alma gücü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor. Başta gelişmiş ülke merkez bankaları olmak üzere merkez bankalarının tüm dünyada pandemi kaynaklı enflasyon risklerine politika faizlerini güçlü şekilde artırmak ve para politikalarını sıkılaştırmak suretiyle reaksiyon göstermesi karşısında TCMB’nin faiz indirimlerine devam edeceği sinyali vermesi Türk lirasını bütünüyle savunmasız hale getiriyor. Politika kredibilitesinin ortadan kalkması uluslararası derecelendirme kuruluşlarının kredi notlarımızı daha da indirmesine, halihazırda çok yüksek olan ülke risk primlerimizin daha da artmasına neden olabilir; bu da borç sürdürülebilirliğimizin ciddi anlamda sorgulanmasına yol açabilir. Son dönemde borç stoku içinde dövize endeksli ve değişken faizli araçların payının ciddi oranda artması bu endişeleri pekiştiriyor. Enflasyon rakamlarının güvenilirliğini zedeleyici yöntemsel değişiklikler ve rakamların tutarlılığına dair endişelerin toplumda yüksek sesle dile getirilmeye başlanması Arjantin ve Yunanistan örneklerini bize hatırlatmalı.
Politika faizinin rasyonel olmayan (ya da deneysel) bir anlayışla düşük tutulması Hazine’nin kısa ve uzun vadeli borçlanma faizlerini arttırıyor, borçlanma maliyetlerini yükselterek kötü para politikasının faturasını halka çıkartıyor. Kamu bankaları eliyle başta inşaat sektörüne olmak üzere seçici olarak düşük faizli kredi sağlanması ve özel bankalara faiz baskısı yapılması bankacılık sektöründe riskleri ve kamu bankalarında görev zararlarını arttırıyor, sektörü 2001 Krizi benzeri kırılganlıklara açık hale getiriyor. İlk düğmenin yanlış iliklenmesi, yani politika faizinin yanlış yerde belirlenmesi, politika faizinin parasal aktarımda işlevsiz hale gelmesine neden oluyor. Bu da bankacılık sektöründe faiz oranlarının birbirinden uzaklaşmasına, kredi ve mevduat faizlerinin aşırı yükselmesine, bankaların faiz oranlarını belirlerken önünü görememesine ve faizlerde ikili (dual) piyasalar oluşmasına yol açıyor. Finansman ihtiyacı içindeki iktisadi birimler kaçınılmaz olarak bu durumdan zarar görüyor. Ayrıca, bir yandan İstanbul Finans Merkezi gibi uluslararası sermaye için bir cazibe merkezi yaratma hedefi varken, diğer yandan yabancı portföy yatırımını “sıcak para” yaftası yapıştırarak dışlayan bir kapalı finans sistemi çelişkiler yumağının ilave bir halkasını oluşturuyor.
Olası hasar listesini uzatmak mümkün.
Peki ne yapmak gerekiyor? Esasen ilk etapta yapılması gereken son derece basit. (1) Çıkarılacak bir yasayla (Cumhurbaşkanlığı kararnamesi değil, TBMM’de tüm siyasi partilerin oybirliğiyle güçlü bir şekilde onaylayacağı bir kanunla) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızlığını yeniden tesis etmek. (2) Yurt içi ve yurt dışında itibarı yüksek liyakatli bir ekonomi yönetimi oluşturmak. (3) TCMB’nin sadece fiyat istikrarı odaklı olarak işini düzgün ve güvenilir bir şekilde yapması için önünü açmak. (4) Ekonomi yönetimindeki kurumların para ve maliye politikalarını eşgüdüm içerisinde kullanarak enflasyon sorunundan ülkemizi kurtarmalarını sağlayacak politikaları desteklemek. (5) Ana makroekonomik programı kapsayıcı kılmak; siyasi söylem ve propagandalardan arındırmak. Eğer bunlar yapılırsa makroekonomik istikrar yeniden sağlanacak, ülkemiz yurt içi ve yurt dışı yatırımcılar için yeniden bir cazibe merkezi olacak, enflasyon düşecek, sürdürülebilir büyüme sağlanacak ve halkın alım gücü ve refahı yükselecek. Rusya gibi otoriter bir yönetim sisteminin olduğu bir ülkede bile çok temiz ortodoks merkez bankacılığı yapılması ve ciddi yaptırımlara ilave olarak pandemi kaynaklı risklere rağmen bu sayede makroekonomik istikrarın sürdürülmesi akılcılık ve otoriterliğin birbirinden farklı şeyler olduğunu da bize gösteriyor.
Ancak, ülkemizde makroekonomik istikrarı uzun vadeli sürdürülebilir kılmak için gerekli olan tek şey TCMB bağımsızlığı ve bağımsız para politikası değil. Yapısı bozulan kurumları yeniden inşa etmek ve kurala bağlı karar alma süreçlerini tesis etmek de şart. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, demokratik kurumların yeniden inşası, TBMM’nin dengeleyici ve denetleyici rolünün güçlendirilmesi, bürokraside liyakatin yeniden tesis edilmesi, eğitim sisteminin kalite odaklı reformu, üniversitelerin konsolidasyonu, akademik kalitenin güçlendirilmesi, ARGE/ yenilikçilik/fikri mülkiyet hakları sistemlerine yatırım yapılması, milli istatistiklere güvenin güçlendirilmesi, serbest piyasa koşullarının iyileştirilmesi, tarımsal verimliliğin arttırılması gibi birincil reform alanlarında ilave adımların atılması en önemli hususlar.
Özetlemek gerekirse, yeni ekonomik program mevcut haliyle kısa vadede TL’nin değersizleşmesiyle ihracatı bir miktar arttırıyormuş gibi görünse de orta-uzun vadede sürdürülebilir bir program olmaktan bir hayli uzak. İhracattaki fiyat avantajının önemli bir bölümünün enflasyondaki belirgin artışla şimdiden ortadan kalktığını söylemek yanlış olmaz (İSO, Aralık 2021). Ayrıca, bozulan enflasyon beklentileri ve yüksek dolarizasyon ithalatı 2021 Kasım ve Aralık aylarındaki gibi ciddi oranda arttırabiliyor. Böyle bir ortamda, iktisadi faaliyetin normal seyrettiği durumda cari açıkta kalıcı bir azalma mümkün olmayabilir. Enflasyon beklentileri bozulmaya devam ettikçe cari hesap ancak iktisadi faaliyetin ciddi şekilde daraldığı bir ortamda dengeye ulaşabilir ya da fazla verebilir. Bu da büyüme amacıyla yola çıkan bir programın ekonomiyi küçülterek hüsranla sonuçlanabileceğine, yani modelin hazin bir şekilde kapatılmasına işaret ediyor. Uygulamadan sorumlu bürokratik kadro ise daha şimdiden epey kredibilite erozyonuna uğramış durumda ve bu, yeni bir ekonomi programı için kabul edilemez bir durum. Bir makroekonomik programın toplumun tüm kesimlerini ikna etmekten uzak bir şekilde siyasi mesajlara dayalı olarak başarıya ulaşması ise görülmüş şey değil. İddiasının tam aksine programın üretim, ihracat, yatırım ve istihdamı olumsuz etkileme ihtimali oldukça yüksek. Hiperenflasyon halihazırda oluşmaya başlamış durumda. Programın ülke ekonomisinde oluşturacağı kalıcı hasarları ortadan kaldırmak için yeni neslin bedeller ödeyeceği neredeyse kesin gibi. Program inatla sürdürülmeye çalışıldıkça bu hasarlar o kadar büyüyebilir ki gelecekte 12 haneli bir IMF stand-by anlaşmasına mecbur kalınması bile gündeme gelebilir. Halbuki sadece basiretli merkez bankacılığı uygulayarak gençlerimizin sırtına ilave yük bindirmek yerine onların yüklerini hafifletip önlerini açabilirdik. Pandemi döneminde basiretli para politikası uygulayan kendi ligimizdeki ülkeler ile ülkemiz arasında açılan refah farkını kapamak için yeni neslin çok daha fazla çalışması gerekecek. Gençlerimiz eski kuşağı ve onların siyasi mirasını pek de iyi anmayacaklar…
Son Not
- Bu tanımın, bu satırların yazarının yetkililerin söylemlerinden çıkardığı bir sonuç olduğunun altını çizmek gerekiyor; zira söz konusu modele dair resmi bir tanımlama ve içerik mevcut değil.
Semih TÜMEN – Eski TCMB Başkan Yard.
Kaynakça
Altig, D., J. M. Barrero, N. Bloom, S. J. Davis, B. Meyer ve N. Parker (2020). “Surveying business uncertainty.” Journal of Econometrics, yayımlanma aşamasında.
Bloom, N., S. Bond ve J. Van Reenen (2007). “Uncertainty and investment dynamics.” Review of Economic Studies, 74, 391-415.
İstanbul Sanayi Odası Türkiye PMI İmalat Sanayi Rapor, Aralık 2021.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
6 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.604)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
