EKONOMİ
Yeni Ekonomik Model: Sonu Belli Bir Macera
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor.
“Yeni Ekonomik Model” 2021 yılının Ekim ayından itibaren yüksek sesle dile getirilmeye başlanan ve günün şartlarına göre yetkililer tarafından tanımı sıkça değiştirilse de esasen üretim, ihracat, yatırım ve istihdam artışını hedefleyen, sıcak para olarak adlandırılan yurt dışından kısa/orta vadeli portföy girişlerini büyük ölçüde dışlayan, yerli üretimin özendirilmesini esas alan bir “model”. Çok güçlü varsayımlara dayanan bu modelin merkezinde uzun vadede cari işlemler hesabının kalıcı olarak fazla vermesi umudu var. Böylece sıcak paraya ihtiyaç azalacak ve döviz kuru kontrolünü sağlamak için sıkı para politikası uygulanmasına gerek kalmayacak; faizler düşecek, reel ekonomi desteklenecek, büyüme sağlanacak. Türk lirasının son dönemde olması gerekenden değerli olduğu, bir miktar değersizleşmesi gerektiği, bunun da ihracatı artırıp ithalatı azaltarak cari hesabı iyileştireceği vurgusu da modelin bir parçası gibi duruyor.1 Bir yandan da bunun “heterodoks” bir politika bileşimi olduğu iletişimi resmi olarak yapılıyor. Hatta bir ara “Çin modeli” olduğu bile söylendi. Yeni ekonomik modelin, içeriği itibarıyla ise planlama dönemi iktisadı ile katılım finansı sisteminin bir bileşimini andırdığını ve ortodoks para politikası araç ve söylemlerini tümüyle göz ardı ettiğini söylemek mümkün. Bu da “piyasa dostu” bir model olmadığını düşündürüyor. Söylemlere bakılırsa tüm makro değişkenlerin aynı anda devlet eliyle belirlenebileceği varsayılıyor. Ayrıca, modelin uygulama zamanlaması olarak tüm dünyada enflasyon sorununun belirginleştiği ve merkez bankalarının sıkılaştırıcı adımlar attığı bir dönemin seçilmesi arka plandaki stratejinin tutarlılığını da sorgulatıyor.
Özünde doğru amaçlarla yola çıkılan bir yaklaşım gibi olsa da (yazının yazıldığı 7 Ocak 2022 itibarıyla kamuoyuyla iletişimi yapılan haliyle) izlenmek istenen yol bakımından modelin başarı şansı iletişimi yapılmaya başlandığı tarihten itibaren ülke risk priminin (CDS) geldiği seviyelere bakılırsa pek yüksek görünmüyor. Bu yazı, söz konusu modelin başarı şansının düşük olmasının nedenlerine yer veriyor ve bazı önerilerde bulunuyor. İlk bölümde, yeni modelde makroekonomik büyüklüklerin makul bir sürede kabul edilebilir bir dengeye ulaşmasını, yani teknik ifadeyle “modelin kapatılmasını” engelleyen—hatta imkânsız kılan—hususların altı çiziliyor. İkinci bölüm, yeni modelin yol açacağı ve halihazırda ipuçları güçlü bir şekilde oluşan olası hasarın bir özetini yapıyor ve modelin amaçlarına neden ulaşamayacağını açıklıyor. Son olarak da Türkiye ekonomisini yeniden istikrara kavuşturmak için yapılması gerekenlere dair genel bir değerlendirme yapılıyor.
Yeni iktisadi çerçevenin en temel sorunu bir çıpasının olmaması. En basit tanımıyla “çıpa” bir ekonomik programın hedefini belirleyen temel değişkene ya da değişken setine verilen isim. Çıpalar ekonomi programlarının olmazsa olmazı; iktisadi birimlerin programa güven duymasını sağlayacak gerek ama yeter olmayan şart niteliğinde. İyi işleyen güvenilir bir çıpanın makroekonomik değişkenlerde kantitatif bir hedefi işaret etmesi şart. Örneğin; orta vadeli enflasyon hedefi ve bu hedefe erişilebilmesi için merkez bankasının Enflasyon Raporu tarzı bir iletişim aracı vasıtasıyla yol haritasını net bir şekilde çizmesi; bu yol haritasının arkasında ne pahasına olursa olsun durabileceğini iktisadi birimlere yüksek kredibiliteyle inandırması modern merkez bankacılığının uygulandığı ekonomilerde temel çıpayı oluşturuyor.
Makroiktisat teorisinde kapsamlı bir model yazılırken en sonda “modeli kapatan” (yani modelin teorik bir çözümü olduğunu garanti altına alan) bazı koşullar ya da eşitlikler/eşitsizlikler olur. Güvenilir çıpalar ekonomi programlarına baz oluşturan modelleri “kapatan” yol gösterici unsurlardır. Modelin kapatılamaması birbirini besleyen sarmalların oluştuğu ve fiyatların patlayıcı karakter sergilediği, hiperenflasyon ve sürekli artan döviz kuruyla karakterize, makro değişkenlerin sabit dengeye öngörülebilir bir sürede ulaşamadığı yapılara neden olur. Yeni ekonomik modelde bu sonuçlar maalesef kaçınılmaz görünmekte. Fiyat istikrarının kendiliğinden sağlanacağı bir politika seti var olmadığı için hemen hemen her sektörde ve her mal/hizmet grubunda fiyat kontrolleri uygulanmaya çalışılsa da serbest piyasa şartlarında bunların günlük geçici çözüm sunma dışında başarılı olması da mümkün değil; kamu bütçesine verdiği devasa zararlar da göz ardı edilecek gibi değil. Fiyat kontrollerinin geçtiğimiz yıl devlet bütçesine maliyeti neredeyse Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir yıllık bütçesine eşit. Bugün devlet eliyle baskılanan fiyatlar yarın katlanan maliyetler ve fiyat artışları olarak karşımıza çıkıyor. Hanehalkının satın alma gücündeki hızlı erimeyi azaltmaya yönelik politikalar (asgari ücret zamları, memur/emekli zamları, vergi indirimleri) bir yandan bütçe üzerindeki yükü arttırırken, diğer yandan talep, iş gücü maliyetleri ve parasal genişleme kanallarıyla enflasyonu ve endeksleme davranışını besliyor. Bu da bir ara gündeme gelen ve esasen ücretleri ve iç talebi baskılayıp, oluşacak artığı ihraç ederek büyümeyi öngören “Çin modeli”yle çelişiyor.
Yeni ekonomik modelin Türkiye ekonomisine vereceği hasarı ve ortaya koyduğu hedeflere neden ulaşamayacağını da bu çıpasızlık ve tutarsızlıklar net bir şekilde ima ediyor. Daha geniş bir perspektiften bakmak gerekirse, bir çıpanın olmaması ve yetkililerin çelişkili açıklamaları (örneğin; döviz kuru seviyesinin önemsenmediği ifadesinin hemen sonrasında kurların sığ piyasada yoğun müdahalelerle baskılanmaya çalışılması) iktisadi belirsizlikleri arttırıyor, öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor ve güvensizlik ortamını beraberinde getiriyor. Reel kur endekslerinin geldiği seviyelere rağmen yabancı para cinsi mevduatlarda artışın devam etmesi bu güvensizliğe bir kanıt niteliğinde. Bu durum dolarizasyonu besleyerek enflasyonu bir yandan döviz kurlarındaki yükseliş kaynaklı arttırırken, diğer yandan enflasyon beklentilerinde bozulma kaynaklı olarak hiperenflasyon risklerini körüklüyor. Kur artışını baskılamak için ülke döviz rezervlerinin görülmemiş şekilde eritilmesi ve halkın döviz cinsi varlıklara yönelmesini engellemek için kur riskini devlete yükleyen kur korumalı araçlarla bütçe disiplinin bozulmasının bedelleri çok ağır olabilir. Merkez Bankası döviz rezervlerini yerine koymak için alışılmadık yollarla döviz toplamaya çalışıyor. Bu da normalde piyasada Türk lirasına çevrilecek döviz havuzunu daraltarak dolarizasyona katkı sağlıyor. Para politikasının kredibilitesinin ortadan kalkması enflasyondaki bozulmanın önüne geçecek politikaların devreye alınabileceğine dair umutları da azaltıyor. Sonunda da bekleyişlerde ilave bozulmalara yol açarak enflasyonist sarmal algısını güçlendiriyor. Türk lirası cinsinden enstrümanların vadeleri kısalıyor, yabancı payları bugüne kadar görülmemiş düzeyde geriliyor.
Öngörülebilirlik reel ekonomi açısından da çok önemli bir yere sahip. İstikrarlı büyümenin temel belirleyicilerinden olan yatırımların artmasını sağlayacak yolun düşük faizden ziyade öngörülebilirliğin artmasından ya da belirsizliklerin azalmasından geçtiği ilgili yazında net bir şekilde raporlanmış durumda (Bloom vd., 2007). Firmaların istihdam kararları da yatırımlar gibi belirsizliklerin arttığı dönemlerde durağanlaşıyor ve iş gücünden tasarruf etme eğilimleri ön plana çıkıyor (Altig vd., 2020). Bu durum kayıt dışılığı besliyor. İhracat artışının ise uluslararası ticaret literatüründe kur avantajından ziyade verimlilik ve yenilikçilikle yakın ilişki içinde olduğu gösteriliyor. Kurdaki değer kaybı sektörel ihracat miktarlarında marjinal bazı avantajlar sağlasa da para biriminin uzun vadeli olarak değersizleşmesi ihracat kalitesini azaltarak üretim yapısını da olumsuz etkiliyor. Yatırımlar, istihdam ve ihracat kalitesindeki bozulmanın bir sonucu olarak reel ekonomi kaynaklı bir ani duruş (ve dolayısıyla stagflasyon) ihtimali artıyor.
Enflasyonist ortam ilk etapta akla gelmeyen ancak toplum için büyük önem taşıyan farklı değişkenleri de ciddi manada olumsuz olarak etkiliyor. Örneğin, yüksek enflasyon genç yetişkinlerin tasarruf eğilimlerini azaltıyor, onları ailelerinin maddi imkanlarına daha bağımlı hale getiriyor. Bu durum “nesiller arası hareketlilik” dediğimiz bir önceki neslin bir sonraki neslin sosyoekonomik statüsünü belirlediği iktisadi olgu üzerinde de etkili. Yüksek enflasyon nesiller arası hareketliliği azaltıyor ve genç neslin statüsünün ebeveynin sosyoekonomik statüsüyle yüksek ilinti içinde olmasına neden oluyor. Bir başka deyişle, fakir aile çocuklarının fakir kalma ihtimali enflasyonist ortamda yükseliyor. Bu da iktisadi eşitsizlikleri derinleştiriyor, toplumsal çatışmalara zemin hazırlayarak uzun vadeli siyasi sonuçları da beraberinde getiriyor. Ayrıca, gençlerin umutlarını azaltarak beyin göçünü, yani nitelikli gençlerin geleceklerini yurt dışında araması eğilimini arttırıyor. Tasarruf sahiplerinin toplumun genelinden toplanan vergi gelirleriyle kur riskinden korunması toplumda adalet ve eşitlik algısını bozuyor.
Hal böyleyken TCMB politika faizinin daha fazla indirilmesine yönelik siyasi tercihler/ baskılar halkın satın alma gücü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaya devam ediyor. Başta gelişmiş ülke merkez bankaları olmak üzere merkez bankalarının tüm dünyada pandemi kaynaklı enflasyon risklerine politika faizlerini güçlü şekilde artırmak ve para politikalarını sıkılaştırmak suretiyle reaksiyon göstermesi karşısında TCMB’nin faiz indirimlerine devam edeceği sinyali vermesi Türk lirasını bütünüyle savunmasız hale getiriyor. Politika kredibilitesinin ortadan kalkması uluslararası derecelendirme kuruluşlarının kredi notlarımızı daha da indirmesine, halihazırda çok yüksek olan ülke risk primlerimizin daha da artmasına neden olabilir; bu da borç sürdürülebilirliğimizin ciddi anlamda sorgulanmasına yol açabilir. Son dönemde borç stoku içinde dövize endeksli ve değişken faizli araçların payının ciddi oranda artması bu endişeleri pekiştiriyor. Enflasyon rakamlarının güvenilirliğini zedeleyici yöntemsel değişiklikler ve rakamların tutarlılığına dair endişelerin toplumda yüksek sesle dile getirilmeye başlanması Arjantin ve Yunanistan örneklerini bize hatırlatmalı.
Politika faizinin rasyonel olmayan (ya da deneysel) bir anlayışla düşük tutulması Hazine’nin kısa ve uzun vadeli borçlanma faizlerini arttırıyor, borçlanma maliyetlerini yükselterek kötü para politikasının faturasını halka çıkartıyor. Kamu bankaları eliyle başta inşaat sektörüne olmak üzere seçici olarak düşük faizli kredi sağlanması ve özel bankalara faiz baskısı yapılması bankacılık sektöründe riskleri ve kamu bankalarında görev zararlarını arttırıyor, sektörü 2001 Krizi benzeri kırılganlıklara açık hale getiriyor. İlk düğmenin yanlış iliklenmesi, yani politika faizinin yanlış yerde belirlenmesi, politika faizinin parasal aktarımda işlevsiz hale gelmesine neden oluyor. Bu da bankacılık sektöründe faiz oranlarının birbirinden uzaklaşmasına, kredi ve mevduat faizlerinin aşırı yükselmesine, bankaların faiz oranlarını belirlerken önünü görememesine ve faizlerde ikili (dual) piyasalar oluşmasına yol açıyor. Finansman ihtiyacı içindeki iktisadi birimler kaçınılmaz olarak bu durumdan zarar görüyor. Ayrıca, bir yandan İstanbul Finans Merkezi gibi uluslararası sermaye için bir cazibe merkezi yaratma hedefi varken, diğer yandan yabancı portföy yatırımını “sıcak para” yaftası yapıştırarak dışlayan bir kapalı finans sistemi çelişkiler yumağının ilave bir halkasını oluşturuyor.
Olası hasar listesini uzatmak mümkün.
Peki ne yapmak gerekiyor? Esasen ilk etapta yapılması gereken son derece basit. (1) Çıkarılacak bir yasayla (Cumhurbaşkanlığı kararnamesi değil, TBMM’de tüm siyasi partilerin oybirliğiyle güçlü bir şekilde onaylayacağı bir kanunla) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bağımsızlığını yeniden tesis etmek. (2) Yurt içi ve yurt dışında itibarı yüksek liyakatli bir ekonomi yönetimi oluşturmak. (3) TCMB’nin sadece fiyat istikrarı odaklı olarak işini düzgün ve güvenilir bir şekilde yapması için önünü açmak. (4) Ekonomi yönetimindeki kurumların para ve maliye politikalarını eşgüdüm içerisinde kullanarak enflasyon sorunundan ülkemizi kurtarmalarını sağlayacak politikaları desteklemek. (5) Ana makroekonomik programı kapsayıcı kılmak; siyasi söylem ve propagandalardan arındırmak. Eğer bunlar yapılırsa makroekonomik istikrar yeniden sağlanacak, ülkemiz yurt içi ve yurt dışı yatırımcılar için yeniden bir cazibe merkezi olacak, enflasyon düşecek, sürdürülebilir büyüme sağlanacak ve halkın alım gücü ve refahı yükselecek. Rusya gibi otoriter bir yönetim sisteminin olduğu bir ülkede bile çok temiz ortodoks merkez bankacılığı yapılması ve ciddi yaptırımlara ilave olarak pandemi kaynaklı risklere rağmen bu sayede makroekonomik istikrarın sürdürülmesi akılcılık ve otoriterliğin birbirinden farklı şeyler olduğunu da bize gösteriyor.
Ancak, ülkemizde makroekonomik istikrarı uzun vadeli sürdürülebilir kılmak için gerekli olan tek şey TCMB bağımsızlığı ve bağımsız para politikası değil. Yapısı bozulan kurumları yeniden inşa etmek ve kurala bağlı karar alma süreçlerini tesis etmek de şart. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün yeniden sağlanması, demokratik kurumların yeniden inşası, TBMM’nin dengeleyici ve denetleyici rolünün güçlendirilmesi, bürokraside liyakatin yeniden tesis edilmesi, eğitim sisteminin kalite odaklı reformu, üniversitelerin konsolidasyonu, akademik kalitenin güçlendirilmesi, ARGE/ yenilikçilik/fikri mülkiyet hakları sistemlerine yatırım yapılması, milli istatistiklere güvenin güçlendirilmesi, serbest piyasa koşullarının iyileştirilmesi, tarımsal verimliliğin arttırılması gibi birincil reform alanlarında ilave adımların atılması en önemli hususlar.
Özetlemek gerekirse, yeni ekonomik program mevcut haliyle kısa vadede TL’nin değersizleşmesiyle ihracatı bir miktar arttırıyormuş gibi görünse de orta-uzun vadede sürdürülebilir bir program olmaktan bir hayli uzak. İhracattaki fiyat avantajının önemli bir bölümünün enflasyondaki belirgin artışla şimdiden ortadan kalktığını söylemek yanlış olmaz (İSO, Aralık 2021). Ayrıca, bozulan enflasyon beklentileri ve yüksek dolarizasyon ithalatı 2021 Kasım ve Aralık aylarındaki gibi ciddi oranda arttırabiliyor. Böyle bir ortamda, iktisadi faaliyetin normal seyrettiği durumda cari açıkta kalıcı bir azalma mümkün olmayabilir. Enflasyon beklentileri bozulmaya devam ettikçe cari hesap ancak iktisadi faaliyetin ciddi şekilde daraldığı bir ortamda dengeye ulaşabilir ya da fazla verebilir. Bu da büyüme amacıyla yola çıkan bir programın ekonomiyi küçülterek hüsranla sonuçlanabileceğine, yani modelin hazin bir şekilde kapatılmasına işaret ediyor. Uygulamadan sorumlu bürokratik kadro ise daha şimdiden epey kredibilite erozyonuna uğramış durumda ve bu, yeni bir ekonomi programı için kabul edilemez bir durum. Bir makroekonomik programın toplumun tüm kesimlerini ikna etmekten uzak bir şekilde siyasi mesajlara dayalı olarak başarıya ulaşması ise görülmüş şey değil. İddiasının tam aksine programın üretim, ihracat, yatırım ve istihdamı olumsuz etkileme ihtimali oldukça yüksek. Hiperenflasyon halihazırda oluşmaya başlamış durumda. Programın ülke ekonomisinde oluşturacağı kalıcı hasarları ortadan kaldırmak için yeni neslin bedeller ödeyeceği neredeyse kesin gibi. Program inatla sürdürülmeye çalışıldıkça bu hasarlar o kadar büyüyebilir ki gelecekte 12 haneli bir IMF stand-by anlaşmasına mecbur kalınması bile gündeme gelebilir. Halbuki sadece basiretli merkez bankacılığı uygulayarak gençlerimizin sırtına ilave yük bindirmek yerine onların yüklerini hafifletip önlerini açabilirdik. Pandemi döneminde basiretli para politikası uygulayan kendi ligimizdeki ülkeler ile ülkemiz arasında açılan refah farkını kapamak için yeni neslin çok daha fazla çalışması gerekecek. Gençlerimiz eski kuşağı ve onların siyasi mirasını pek de iyi anmayacaklar…
Son Not
- Bu tanımın, bu satırların yazarının yetkililerin söylemlerinden çıkardığı bir sonuç olduğunun altını çizmek gerekiyor; zira söz konusu modele dair resmi bir tanımlama ve içerik mevcut değil.
Semih TÜMEN – Eski TCMB Başkan Yard.
Kaynakça
Altig, D., J. M. Barrero, N. Bloom, S. J. Davis, B. Meyer ve N. Parker (2020). “Surveying business uncertainty.” Journal of Econometrics, yayımlanma aşamasında.
Bloom, N., S. Bond ve J. Van Reenen (2007). “Uncertainty and investment dynamics.” Review of Economic Studies, 74, 391-415.
İstanbul Sanayi Odası Türkiye PMI İmalat Sanayi Rapor, Aralık 2021.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
