Connect with us

EKONOMİ

Yeni ekonomik model: Yeni, ekonomik ve model olmalı

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık.

Yayınlanma:

|

Bir süredir kamuoyunda Türkiye’nin yeni bir ekonomik büyüme modeline geçtiğine dair bir iddia dile getirilmektedir. Bu iddianın gerçekliğinden ziyade, yani iddia edilen modelin bir Çin modeli olup olmamasından daha çok, Türkiye’nin bir büyüme ve kalkınma modeline ihtiyacı olup olmadığı daha önemli bir konudur. Bu sadece Çin modelini değil diğer büyüme modellerini de (Nordik, Almanya ve Doğu Asya ülke modelleri gibi) analiz etmeyi gerektirir. Bu, tartışmanın içeriğini de zenginleştirilebilir. Çünkü Türkiye’nin maalesef şimdiye kadar stratejik, tutarlı ve sürdürülebilir bir büyüme modeli olmadı.

Türkiye kişi başı geliri anlamında gelişmiş ülkelere (ABD özellikle) en yavaş yakınsayan ülkelerden biridir. 1970 ile 2010 arasında, sadece 14 ülkenin kişi başı geliri ABD’nin kişi başı gelirini yüzde 10 ve üstünde artmıştır, yani bu anlamda ABD’yi yakalamada mesafe alan sadece 14 ülke vardır. Bunun 7’si Avrupa çevre ülkelerinden, biri İsrail ve diğer 6 ülke ise Doğu Asya’dandır. Bu zaman diliminde yoksul ülke konumundan zengin ülke konumuna (ABD’nin yüzde 50’sine sahip) sadece iki ülke geçebilmiştir. Bunlar da Tayvan ve G.Kore’dir.

2000’li yılların başından başlayarak ortalarına kadar Türkiye’de büyüme rakamları azımsanmayacak düzeydeydi. Fakat büyümenin sürdürülebilir dinamiklerle olmaması sonraki dönemin global koşulları ve politik belirsizlikleri tarafından tekrardan geri alınmasına neden oldu. Benzer tecrübeleri diğer ülke örneklerinden de görebiliyoruz.  1960 ve 1970’ler ve hatta 1980’lerin başında Brezilya’da ve Latin Amerika’daki hızlı büyümelerin ne kadar aldatıcı olabildiğini biliyoruz. Brezilya, Asya dışında yüzde 7 ortalama ile yaklaşık 25 yıldan fazla süre büyüyen nadir ülkelerden biriydi. Fakat 1982’deki borç krizi ile birlikte bunu sıfıra yakın büyüme yılları takip etti. Çünkü büyümenin kaynağında ciddi düzeyde borçlanma vardı ve sermaye daha üretken ve rekabetçi yapılara yönelmedi. Arjantin de benzer bir tecrübeye sahip oldu. 1900’ların ilk on yıllarında İtalya’dan yola çıkan bir göçmen New York ve Buenos Aires’e gitmek konusunda tereddüt yaşardı. Fakat Arjantin’in de zamanla geldiği durumu yakından biliyoruz. Sovyetler Birliği, 1930-1970 yıllarında oldukça yüksek büyüme rakamlarına sahipti (yaklaşık yüzde 7 civarında). Fakat bunun da sürdürebilir olmadığını sistem çöktüğünde gördük. Şili de 1980-1990’lı yıllarda bir büyüme trendi yakaladı fakat zamanla üretim potansiyelini kaybettiği gibi, ciddi anlamda eşitsiz bir topluma dönüştü. Bu örnekler, ülkelerin dönemsel makro istikrardan çok, sağlıklı ve güçlü bir kalkınma modeline ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Bunun için diğer ülke modellerine bakmak ve ülke koşullarına uygun olan yöntemleri bulmak ve bunları denemek oldukça önem kazanmaktadır.

Son 50-70 yıl düşünüldüğünde yalnız bazı Doğu Asya ülkeleri belli bir ekonomik ilerleme başarısı elde ettiler. Bunlar Japonya, Tayvan ve Kore’dir. Bu ilerlemenin ardında devletin farklı kapasite ve imkânları ile ortaya çıkan “kalkınmacı devlet modeli” vardır. Yapılan akademik çalışmalar kalkınmacı devlet modelinin üç temel ayağının olduğunu göstermektedir: toprak reformu, sanayi ihracatı ve finansal baskı. Her üç ülke de ciddi anlamda toprak reformu yapmıştır, bu durum daha adil ve eşitlikçi bir zemin sağladı. Sanayi ihracatı ise bu ülkelerin üretim yapısını dönüştürme konusunda kilit rol oynadı. Bu, ülkelerin sanayi politikalarının temel unsuruydu. Teknoloji transferi de temel amaca dönüştü. Bunu sadece yeni fiziksel makine alımı ile sınırlandırmadılar. Bunları lisans anlaşmaları, ters mühendislik veya entelektüel mülkiyet ihlalleri ile kendileri üretmeyi başardılar. Bu yapı içinde devlet başarılı firmaları seçti ve ödüllendirdi (“picking up the winner”). “Kazanını seçmek” sanıldığı gibi kolay bir uygulama değildir. 1980’li yıllarda Özal’la başlayan dönemde ihracat firmaları teşvik edildi ve ödüllendirildi, fakat zamanla ortaya çıkan politik kayırmalar, imtiyazlar ve suistimaller kazananı seçmekten ziyade bir tür politik kayırmaya dönüşmüştü. Dahası, sistem ihracat yapan firmaların zaman içinde teknolojik yenilik yapması ile ilgilenmedi. Bunu anlamak için, Türkiye’de yabancı ortaklarla iş yapan firmaların ne kadar bağımsız, yerli ve ileri teknoloji üretimi yaptıklarına bakmak yeterlidir. Çünkü bu tür ortaklıklarda, teknolojik ilerleme tercihi yerli firmaya bırakıldığında bağımlılık kaçınılmazdır. Öğrenme aşamasında olan, teknoloji ihtiyacı açık olan ve kurumsal kısıtlarla donanmış yapıdaki firmalardan bunu bekleyemezsiniz.  Bu yüzden, bunları devlet kanalı ile yapmak çok daha etkin ve sonuç alıcıdır. G.Kore devleti, örneğin, bu teknoloji bağımsızlığını önemsediği için önce ABD’nin Ford şirketi ile işbirliği yapmayı tercih etti, fakat teknoloji transferi sağlamadıkları için Japonya’ya yöneldiler. Japonlar da daha düşük bir teknolojiye sahip bir motor modeli önerdiklerinde İtalya’ya yöneldiler. Buradan Hyundai çıktı.

Kalkınmacı devletin görünen diğer bir özelliği finansal baskının varlığıdır. Her şeyden önce genel olarak faizler düşük tutuldu. Böylece, kalkınma stratejisinin odağındaki sektörler ucuz şekilde finanse edildiği gibi, faiz geliri üzerinden rantçı bir sınıfın oluşumu da engellendi. Döviz kuru da genelde değerin altında tutuldu, bu da ihracat ürünlerinin rekabetçi kalmasına katkıda bulundu. Bunların yanında, sermaye kontrolleri diğer bir finansal kontrol alanı oldu. Bu da ülkeleri spekülatif finansal akımların tahrip edici etkisinden korudu. Dahası, şirketlerin ve zengin bireylerin ulusal gelirden elde ettikleri kazançları içerde tutmaya ve yeniden ülkenin iç yatırımına dönülmesini sağladı. Farklı versiyonları ile Japonya, G.Kore ve Tayvan bu temel prensipleri büyük ciddiyetle gerçekleştirdi. Fakat bunu daha az ciddiyetle yapan ülkelerde, örneğin Tayland, Malezya ve Filipinler, bu başarı sağlanamadı. Bu da karşılarında daha fazla IMF ve Dünya Bankası bulmalarına neden oldu. Dolayısıyla, bu kurumların daha esnek döviz kuru, daha açık bir sermaye akımı ve daha fazla özelleştirme taleplerine açık hale geldiler. Türkiye de bu ülkelerden biridir. Benzer talep ve yönlendirmelerle Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren sermaye akımları ve finansal deregülasyon uygulamaları ile krizlere daha açık hale geldi. Fakat ilk üç ülke bu ısrarlı taleplere uymamalarına rağmen, dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri oldukları gibi kurumsal anlamda da bunu sürdürebilecek bir kapasite edindiler.

Aslında bu üç ülkenin kalkınmacı devlet modelinin kökenlerine bakıldığında, bunun ardında ABD’nin olduğu görülür.  Dönemin ABD hazine bakanı Alexander Hamilton (1757-1804) bağımsızlığını kazanan ülkesinin sanayileşmesini sağlamak için korumacı dış ticaret politikalarına başvurdu. Bu anlayış daha sonra uzun süre ABD’de yaşamış olan Friedrich List (1789-1846) tarafından Almanya’ya taşındı. Bismarck Almanyası, List’in programını ülkeye adapte etti ve belli bir plan içinde kalkınma stratejisi izlendi.  Zincirleme bir şekilde, Japonya’nın da ilk modernleşme çabası 1870’lerden itibaren Almanya modelinden esinlenmiştir. Bu uygulama da Japonya’dan kendi kolonileri olan Kore ve Tayvan’a aktarıldı.  Çin de bu kalkınma stratejilerini Doğu Asya komşularından öğrendi. Çin bu ülkelere baktığında kendi geri kalmışlığını gördü. Çin’i değişime zorlayan büyük oranda, Sosyalist ülkelerin içine girdikleri derin durağanlık (50 yıla yakın bir sürede ne teknoloji düzeyinde ne de ürün çeşitliliğinde bir değişim oldu), Sovyet Birliği’nin travmatik yıkılışı ve ülkede sosyal olayların yaygınlık kazanması oldu. Birinci öncelik ekonomi oldu. Hatta Deng’in ifadesi şöyleydi: “kalkınma tek demir kanundur”.

Çin’in 1980’lerden bu yana başlayan kalkınma stratejisini komşularından farklı yapan noktalar vardır. Bunlardan biri, kalkınmanın temel aktörlerinin devlet şirketleri olmasıdır. Diğer üç ülkede şirketler büyük oranda özel sektöründü. Çin, 1980 ve 1990’larda aslında ciddi anlamda özelleştirme yapmasına rağmen, hala uzak ara en büyük devlet payına sahip Asya ekonomisidir. Bu yanıyla, Çinli yetkililer sadece düzenleme kurumları ile değil, bizzat direkt kontrol ettikleri kurumları düzenlediler.  Çin’in diğer bir farkı, yabancı direkt yatırımların (YDY) kullanımında ortaya çıkar. YDY’ların ne Japonya ne G.Kore ne de Tayvan ekonomileri üzerinde Çin’dekine benzer önemde bir etkisi oldu. Çin’de tam tersine çok kritik bir rol oynadılar. Yabancı şirketleri ülkeye çekebilmek için özel ekonomik bölgeler kuruldu. Bu, özel bölgelere ciddi anlamda ihracat yapmak isteyen yerli ve özellikle yabancı şirketleri çekti. Bu yüzden, bugün bile Çin’in yüksek teknoloji ihracatının önemli bir kısmı yabancı şirketler tarafında gerçekleştirilir. Çin ihracatının yaklaşık yüzde 50’si, yüzde 100’ü yabancı olan firmalar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden, Çin yetkililerinin ekonomide yeni bir aşama olarak gördükleri kritik problem bu durumu yerli firmalar lehine gelişmesini sağlamaktır.

Çin’de kaynak dağılımı büyük oranda direkt devlet mülkiyetinin sunduğu imkânlarla gerçekleşirken, bu, örneğin Japonya’da daha regülatif kanallarla gelişti. Çin özel sektöre zamanla alan açtı ve sonunda özel sektör kaynak dağılımında daha baskın bir rol oynamaya başladı.  Çinli yetkililer Japonya’nın keiretsu veya G.Kore’nin chaebol gibi şirket yapılanmalarından farklı yöntemlere başvurdular, yani ülkenin koşullarına uygun daha etkin yöntemler aradılar. Keiretsu iç-içe geçen çapraz ortaklıklar içeren bir şirketler ağının ortasında bir bankanın olduğu yapılanmalardı. G.Kore’deki chaebol da keiretsu gibi ilgili firmalar arasında çapraz mülkiyet ilişkileri vardır. Fakat Japonya’nın tersine banka sahipliği yasaklanmıştır. Böylece, devlet kontrolünde olan bankalar ile firmaları finansman kanalı ile yönlendirmek mümkün hale geldi. Bu tür yapılanmalarla bu iki devlet, şirketlerine uzun dönemli planlama ve yatırım imkânı sağladı ve böylece kısa dönem dalgalanmalarının minimize edilmesi sağlandı. Fakat Çin’de aile şirketleri 1950’li yıllarda yasaklandığı için doğal olarak devlet şirketleri üzerinden üretimi örgütlemeye yöneldi. Bu yüzden de 1990’lardan itibaren çok sayıda sektörde devlet sahipli firmalar ortaya çıkmaya başladı. Temel felsefe, “büyüğü yakala küçüğü bırak” şeklindeydi. Bu anlayışın temel amacı, küçük kamu şirketleri kapatmak veya özelleştirmek ve büyük olanların gücünü daha da artırmaktı. Finansmanlarını da kamu bankaları üstlendi. Bunun üç etkisi oldu, devlet şirketleri sayısı ciddi oranda düştü (birleşme, özelleştirme ve iflas yoluyla), kamu istihdamı düştü ve şirketlerin finansal performansı arttı. Şu an devlet şirketleri bazı sektörlerde tamamen egemen olmasına rağmen, hizmet sektöründe üretimin devlet ve devlet olmayan şirketler arasında eşit dağıldığı görülüyor. Tüm bunları ağırlıklandırdığımızda devletin ekonomideki payı yaklaşık yüzde 35 düzeyindedir.

Fakat burada kritik sorun Çin’de mevcut devlet şirketlerinin sektörde tekel olup olmadığıdır. Belli sektörler hariç (tütün, tuz ve demiryolu gibi) sanıldığının aksine bir tekelleşme söz konusu değildir. Tekelleşmeyi önlemek için aynı sektörde çok sayıda devlet şirketi kuruldu. Bu uygulama ile 1990’lı yıllarda çok sayıda sektörde yarışan şirketler ortaya çıktı. Devlet firmaları arasında rekabet hükümet müdahaleleri ile şirket yöneticilerinin rotasyonu ile sağlandı. Çin’in aslında bize gösterdiği bir şey, sosyalist bir yapıdan piyasa ekonomisine geçerken, bunu Rusya ve diğer geçiş ekonomilerinde olduğu gibi büyük ve yaygın özelleştirmelerle yapmak zorunda olmadığıdır. Kendi yöntemini kendi geliştirdi. Rusya’da olduğu gibi şirketlerin devletten özel tekellere (oligarklara) geçmesi gibi bir süreç yaşanmadı.  Benzer şekilde, yapısına uygun olarak Japonya ve G.Kore’den farklı olarak devlet şirketleri üzerinden bir üretim örgütlenmesine gitti.

Diğer bir önemli bir nokta, Çin aslında, başından beri, sanıldığı gibi çok merkezi bir sisteme sahip değildi. 1979’a kadar Çin, Rusya’ya göre daha az merkezi bir ekonomiydi. Çin’de yerel otoriteler daha belirleyiciydi. Fabrikaların önemli bir kısmı Çin’de yerel idari birimler tarafından belirlenirken, neredeyse tamamı Moskova’dan yönetiliyordu. Ölçek olarak da Rusya’da firmalar oldukça büyüktü. Çin’in daha az merkezi olmasının kaynağında devasa coğrafyasının ve nüfusun etkisi olduğu gibi, Mao Zedong’ın da bilinçli bir politikasıydı. Dahası, bu yapı aynı zamanda Çin’e deneysel olma imkânı da verdi.  Yani Çin genel olarak bir uygulamayı bir bölgede yapıp sonuçlarına göre diğer bölgelere yayma stratejisi izledi. Bu yönüyle, Çin’in merkezi olarak görünen yapısı aslında dinamik ve merkezi olmayan bir yapıdır. Rusya gibi merkezi yapıların çok kısa sürede hantallaştığı ve durağanlaştığı bilindiğinden bunun önemli bir özellik olduğu açık. Bu anlamda, Çin’in endüstrileşme çabasını sadece piyasa yanlı reformlar olarak görmek veya sadece yukarıdan aşağı bir kalkınma stratejisi olarak görmek eksik olur. Her ikisi de söz konusudur.  Bu yanıyla, endüstrileşme Çin karakteristiği taşır, diğer Asya ülkelerine benzemediği gibi, piyasalara büyük alan açan sosyalizm sonrası geçiş ekonomilerine de benzemez.

Türkiye’de mevcut iktidar, Çin modelini neredeyse döviz kuru politikasına indirgemek niyetindedir. Fakat sadece döviz kuru politikasına bakılsa bile sorunun nasıl yanlış anlaşıldığı görülür. Çünkü Çin döviz kurunu çok sistematik bir biçimde farklı periyotlarda farklı amaçlar için kullanmıştır. Örneğin, 1979-1994 arasında ihracatını rekabetçi kılmak için değer kaybına müsaade etti; 1994-2005 arası yabancı yatırımcılar için döviz kurunun istikralı olması için parasını dolara sabitledi; 2005-2015 arası ABD’den Çin’in ucuz döviz kuru politikasına dönük artan baskılar sonucu parasının dolara karşı dalgalanmasına bıraktı;  2015’den sonra piyasadaki değerini daha doğru bulması ve renminbinin rezerv para olması yönündeki hedef doğrultusunda renminbinin günlük belirli bir bant içinde dalgalanmasına imkân verdi. Çin’le kıyaslandığında Türkiye’nin hiçbir zaman böyle bir stratejisi olmadı.  Bildiğimiz gibi, 2000’li yıllardan itibaren belirli döneme kadar değerli bir kur ve ondan sonra da değerini fazlasıyla kaybeden bir dönem söz konusu oldu. Açık ve gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru önemli bir değişkendir. Değerinin istenilen amaç doğrultusunda yönlendirilmesi gerekir. Döviz kuru üzerinde kontrol kaybının yarattığı sorunları 1997 Asya krizini yaşayan ülkeler çok net şekilde tecrübe ettiler. Bu yüzden, bu tarihten itibaren döviz kurunun kontrol etmek için rezerv biriktirmeye dönük bir stratejiye yöneldiler.

SONUÇLAR VE POLİTİKA ÖNERİLERİ

Ülkelerin kalkınma tecrübelerinde stratejik farklılıklar görülse de başarılarını belirleyen temel unsurun “esnek planlama” olduğu görülür. Bunu sadece Çin örneği üzerinden değil, ABD, Almanya, İtalya, İsrail veya Doğu Asya ülkelerine bakarak da görmek mümkündür.  Aşırı merkezci ve esnek olmayan üretim yapılarına sahip ülkeler üretken olmayan hantal yapılar üretirken, büyük oranda planlama içermeyen ve piyasanın baskın olduğu ülkelerde ise sürdürülemeyen büyüme performansları ortaya çıkmaktadır. Son dönemlerde, borca dayalı ve belirli bir planlama içermeyen büyüme stratejileri izleyen ülkelerin (ABD, İngiltere, Yunanistan veya İspanya gibi) artan finansallaşma ile birlikte krizlere kolayca savrulduklarını görüyoruz.

Çin örneğinde mülkiyet yapısının niteliğinin dahi verimli bir üretim yapısının oluşmasına engel oluşturmadığını görüyoruz. Kamu mülkiyeti altında ihracat hedeflemesi yapan bir ülke pekâlâ önemli kalkınma hedeflerini sağlayabildi. Belirli ölçüye kadar hem iç rekabet hem de dış rekabet aynı anda sağlandı. Başarılı bir kalkınma patikasına giren ülkeler ihracatın fiyat rekabeti ve teknoloji konusunda sağladığı disiplinize edici etkiden faydalandılar. Burada sorulması gereken soru, neden belirli dönemlerde dış ticarete ağırlık veren ülkeler (Malezya veya Türkiye gibi) benzer başarılar elde edemediler?  Bunun bence en önemli sebebi, başarılı Doğu Asya örneklerinin hepsinde gördüğümüzün tersine, iktisadi hedef belirlendikten bürokrasinin yeterince liyakatli ve otonom olmaması, politik müdahalelere ve çıkar gruplarına açık hale gelmesidir.

Ülke tecrübelerinden gördüğümüz diğer bir sonuç, hiçbir büyüme stratejisinin sihrinin sonsuza kadar sürmediği ve dolaysıyla revize edilmesi gerektiğidir. Her sistem kendi içinde hem başarı imkânları hem de başarısızlık unsurları barındırır. İzlenen modelin sonuçlarını takip etmek ve çıkış stratejilerini belirlemek gerekir. Çin’de aşamalar halinde izlenen stratejilerden yukarıda bahsettim. Benzer şekilde, 1970’lerde Japonya dünyanın en verimli çelik üreticisi, dünyanın en büyük çelik fabrikalarına ve dünyanın endüstriyel robotlarının yarısına sahipti. Fakat bugün aynı Japonya yok, 20 yılı aşkın bir süredir ciddi bir durgunluk içindedir. Benzer olarak, ithal ikameci yöntem 1950’lerde Latin Amerika’da başladı ve bu dünyanın diğer ülkelerine yayıldı. Belirli bir düzeye kadar ülkelerin yerli üretim potansiyelini artırsa da zamanla etkin olmayan ve uluslararası rekabete açık olmayan yapılara evrildiler. Son yıllarda, Hindistan’ın da Çin gibi, aşamalı stratejinin önemini fark ettiği görüyoruz. Bu yüzden, Hindistan hükümeti 2014 yılında “Make in India” adlı projesini uygulamaya soktu. Bu proje ile ülkenin düşük olan sanayi üretimini ve yetersiz olan ihracat düzeyini artırmak için kapsamlı bir program yürütülmektedir.

Diğer bir sonuç, kalkınmacı devlet modeline bakıldığında genelde otoriter yapılarda başarılı olduğunu görüyoruz. Fakat kalkınmacı devlet genel anlamda otoriter bir devleti çağrıştırsa da ülke tecrübelerinin de gösterdiği gibi, bunun ekonomik başarı için ne gerekli ne yeterli olduğunu söylemek gerekir. Kalkınma devlet tarafından koordine edilen çok-düzeyli, çok-bileşenli bir yapıdır. Ülke kaynaklarının belirli bir sosyal amaca göre yönlendirilmesi devletin ve piyasanın işbirliği halinde çalışmasına bağlıdır. Bu anlamda, Batı ülkelerinde de görüldüğü gibi bir müdahaleci devlet anlayışı hep var oldu. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletin desteklediği ve yön verdiği sanayi politikalarının daha etkili ve yaygın etkisi Batı Almanya’da, Fransa ve İtalya’da çok net görüldü. Bu hamlelerle İtalya, kişi başına gelirde piyasaya daha fazla alan açan İngiltere’yi yakaladı. İsrail örneğine, devletin insan sermayesi ve teknoloji müdahalelerine, daha dikkatli bakmak gerekir.

Fakat kalkınmacı devlet, “müdahaleci devlet” anlayışını aşan, ülke ekonomisi için hedefler koyan ve yönlendirme içeren bir yaklaşımdır. Bunun için devletin otonom ve liyakat üzerine kurulu bir bürokratik yapıya sahip olması gerekir. Yani piyasayı, rekabeti ve değişimi yöneterek hatta dönem dönem “yanlış fiyat”larla bunu yapmak gerekebilir. Zamanla ortaya çıkan yüksek büyüme oranları bu tür yapılara daha fazla meşruiyet kazandırır, bu da kalkınmanın ihtiyaç duyduğu uzun zaman perspektifine kazanmasını kolaylaştırır. Bu anlayışı, bilgi ekonomisinin egemenlik kazandığı günümüzde yeniden tasarlamak, “teşebbüsçü devlet” yaklaşımı ile de ilişkilendirerek yeniden düşünmek gerekir.  Çünkü kalkınmacı devlet basit bir sanayi takıntısı değildir, tam tersi üretken ve kolektif bir refah arayışıdır.

Son olarak, kalkınmanın paylaşımcı bir niteliğe nasıl kavuşması gerektiği sorusu üzerinde fazlasıyla düşünmemiz gerektiğini belirtmek isterim. Bu modellerin hepsi (Doğu Asya modelleri) büyük oranda emeğin baskılanması üzerine kurulu ihracata dönük büyüme modelleridir. Kalkınmanın ilk dönemlerinde emeğin baskılandığını ve sendikal hakların gerilediğini biliyoruz. Bu modellerin odağında büyük oranda “şirket” vardır. Bu yaklaşım, bir nesli araçsallaştırarak sonraki nesilleri refaha kavuşturmayı amaçlar. Fakat bizler benzer metotlar izlemek zorunda değiliz. Bunun için daha adil ve etkin olan diğer modellerden de faydalanabilir, gelir dağılımını iyileştirme konusunda yaptıkları ile Nordik modellerine bakabiliriz. Fakat bunun da yeterli olmadığını, üretim aşamasında ortaya çıkan eşitsizlikleri azaltan emniyet mekanizmalarının kurulması gerektiğini de düşünüyorum. Emeği daha adil ve etkin bir şekilde sisteme dâhil edilebiliriz. Böylece, sermaye birikiminden sadece belli bir kesimin yararlanması önlenebilir. Daha önce de ifade ettiğim gibi, farklı mülkiyet yapıları, kooperatifler, emekçilerin üretim aşmalarında daha fazla söz sahibi olmaları ve kamu-özel ortaklıkları gibi çok sayıda yöntem denenebilir.

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Mesele cari fazla vermek de değildir. G.Kore yıllarca cari açık verdi, fakat her aşamasını yerli üretim potansiyelini artıracak şekilde yönetti. Bizde ise her şey kendimizi bulduğumuz bir “durum”, hedef değildir. Bu yüzden, üzerinde daha fazla düşünerek ve planlayarak, başka ülkelerin tecrübelerinden faydalanarak adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık. Neoklasik ve liberal büyüme modellerinde ihmal edilen devletin organizasyon kapasitesinden faydalanabiliriz. Dolayısıyla, iktidarın bu haliyle ilan ettiği yeni ekonomik model ne yeni (özgün) ne ekonomik (rasyonel) ne de modeldir (iyi tasarlanmış).

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü -DUVAR

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.