Connect with us

EKONOMİ

En zengin yüzde 20’nin toplam gelirin yarısına sahip

TÜİK, 2020’de nüfusun en zengin yüzde 20’lik kesiminin toplam gelirin yüzde 46,7’sini aldığını açıkladı. Borç veya taksit ödemesi olanların oranı 5,4 puan artarak yüzde 63,7’ye yükseldi. TÜİK’e göre pandemide yoksulluk ve gelir eşitsizliğinin azalması soru işaretlerine neden oldu.

Yayınlanma:

|

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2021’ verilerini yayımladı. Veriler, bir önceki takvim yılı olan 2020 yılını referans alıyor.

Araştırma sonuçlarına göre; en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 0,8 puan azalarak yüzde 46,7’ye düşerken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,2 puan artarak yüzde 6,1’e yükseldi.

Sözcü’nün haberine göre; Pandemi sırasında milyonlarca insan işsizlik, eksik çalışma ve maaş kesintisi ile karşı karşıya kalırken gelir eşitsizliğinin azalması TÜİK verilerinin güvenilirliğine dair soru işaretlerini artırdı.

Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade ediyor.

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,009 puan azalış ile 0,401 olarak tahmin edildi.

Toplumun gelirden en fazla pay alan yüzde 20’sinin elde ettiği gelirin en az pay alan yüzde 20’sinin elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 8,0’dan 7,6’ya, gelirden en fazla pay alan yüzde 10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan yüzde 10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 14,6’dan 13,7’ye düştü.

Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri yüzde 10,6 artarak 2021 yılı anket sonuçlarına göre 76 bin 733 TL oldu.

Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre yüzde 11,9 artarak 33 bin 428 TL’den 37 bin 400 TL’ye yükseldi.

EN YÜKSEK ARTIŞ TEK KİŞİLİK HANELERDE

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerinde en yüksek gelir, geçen yıla göre 6 bin 585 TL artarak 49 bin 297 TL ile tek kişilik hanehalklarının oldu.

Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 41 bin 753 TL iken tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarında bu değer 38 bin 159 oldu.

En düşük yıllık ortalama eşdeğer kullanılabilir hanehalkı fert gelirine sahip hanehalkı tipi ise 29 bin 445 TL ile en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalkları oldu.

MAAŞ VE ÜCRET GELİRİNİN PAYI YÜZDE 47,1

Toplam gelir içerisinde en yüksek payı, yüzde 47,1 ile bir önceki yıla göre aynı kalan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı yüzde 23,9 ile önceki yıla göre 2,1 puanlık artış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı yüzde 17,5 ile önceki yıla göre 0,2 puan azalan müteşebbis geliri oluşturdu.

Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı bir önceki yıla göre 2,5 puan artarak yüzde 23,4 olurken, emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 1,7 puan azalarak yüzde 90,0 olarak gerçekleşti.

EN YÜKSEK GELİR ÜNİVERSİTE MEZUNLARINDA

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 68 bin 229 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 47 bin 326 TL, lise altı eğitimlilerde 35 bin 344 TL, bir okul bitirmeyenlerde 25 bin 911 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 19 bin 835 TL olarak hesaplandı.

Geçen yıla göre yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış yüzde 18,2 ile okur-yazar olmayan, en düşük artış ise %7,6 ile lise altı eğitimli fertlerde oldu.

EN YÜKSEK GELİR HİZMET SEKTÖRÜNDE

Esas iş gelirleri sektörel ayrımda incelendiğinde; en yüksek yıllık ortalama gelirin 51 bin 173 TL ile hizmet sektöründe, en düşük yıllık ortalama gelirin ise 32 bin 635 TL ile tarım sektöründe olduğu görüldü.

Bir önceki yıla göre; yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış yüzde 29,2 ile tarım sektöründe gözlenirken, bunu yüzde 11,2 ile hizmet sektörü izledi. Diğer taraftan sanayi sektöründe yüzde 6,1, inşaat sektöründe ise yüzde 4,7 artış gözlendi.

EN DÜŞÜK ARTIŞ YEVMİYELİLERDE

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 136 bin 280 TL, ücretli maaşlılarda 46 bin 846 TL, kendi hesabına çalışanlarda 37 bin 871 TL ve yevmiyelilerde 18 bin 006 TL olarak hesaplandı.

Geçen yıla göre en yüksek artış yüzde 14,0 ile kendi hesabına çalışanlarda, en düşük artış ise yüzde 2,4 ile yevmiyelilerde oldu.

GÖRELİ YOKSULLUK ORANI YÜZDE 14,4

Toplumun genel düzeyine göre belirli bir sınırın altında gelire sahip olan bireyler göreli anlamda yoksul sayılıyor.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2021 yılında 0,6 puan azalarak yüzde 14,4 oldu.

Medyan gelirin yüzde 60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre yoksulluk oranı ise son yılda 0,6 puan azalarak yüzde 21,3 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puanlık azalış ile yüzde 8,5 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin yüzde 70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,3 puanlık azalış ile yüzde 28,7 oldu.

EN AZ YOKSULLUK ORANI TEK KİŞİLİK HANELERDE

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; tek kişilik hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 4,4 puan azalarak yüzde 6,5, çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında ise 0,4 puan azalarak yüzde 9,1 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının 0,1 puan artarak yüzde 18,5, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının ise 0,3 puan azalarak yüzde 14,2 olduğu görüldü.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin yüzde 24,1’i, bir okul bitirmeyenlerin yüzde 24,4’ü, lise altı eğitimlilerin yüzde 13,8’i, lise ve dengi okul mezunlarının ise yüzde 7,5’i yoksul olarak hesaplandı. Yükseköğretim mezunları ise yüzde 2,5 ile en düşük yoksulluk oranına sahip grup oldu.

MADDİ YOKSUNLUK ORANI YÜZDE 27,2

Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı; 2020 yılında yüzde 27,4 iken 2021 yılı anket sonuçlarında 0,2 puan azalarak yüzde 27,2 olarak gerçekleşti.

SÜREKLİ YOKSUNLUK ORANI YÜZDE 13,8

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsıyor.

Buna göre, 2021 yılı anket sonuçlarına göre sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,1 puan artarak yüzde 13,8 oldu.

EV SAHİPLİĞİ ORANI DÜŞTÜ

Oturulan konuta sahip olanların oranı geçen yıla göre 0,3 puan azalarak 2021 yılında yüzde 57,5 olarak hesaplanırken, kirada oturanların oranı yüzde 26,8, lojmanda oturanların oranı yüzde 1,2, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenlerin oranı ise yüzde 14,6 oldu.

Kurumsal olmayan nüfusun yüzde 34,3’ü konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, yüzde 33,9’u sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşarken, yüzde 23,4’ü trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

HALKIN YÜZDE 63,7’Sİ BORÇLU

Geçen yıla göre konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 5,4 puan artarak yüzde 63,7 oldu.

Nüfusun yüzde 6,6’sına bu ödemeler yük getirmezken yüzde 23,0’ına çok yük getirdi. Hanelerin yüzde 60,8’i evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, yüzde 38,3’ü iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, yüzde 33,4’ü beklenmedik harcamaları, yüzde 20,5’i evin ısınma ihtiyacını, yüzde 62,9’u eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi

Yayınlanma:

|

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)

Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24


[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

[2] Kazgan, Gülten (1994); Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, Altın Kitaplar, İstanbul, s. 228.

[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Verginin dörtte biri faize gidiyor! Bütçede alarm veren tablo

Yayınlanma:

|

Vergi gelirleri artıyor, faiz yükü daha hızlı büyüyor: Merkezi Yönetim bütçesinde alarm veren tablo

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı Mayıs sonu Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, kamu maliyesinde gelir artışının sürdüğünü ancak harcamalardaki daha hızlı yükseliş nedeniyle bütçe disiplininin üzerindeki baskının arttığını ortaya koydu.

İlk beş aylık dönemde merkezi yönetim gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre %33,9 artarak 6,28 trilyon TL’ye, giderler ise %37,4 artışla 7,33 trilyon TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL seviyesine yükseldi.

Vergi gelirleri güçlü ancak harcamalar daha hızlı büyüyor

Toplam vergi gelirleri 5,3 trilyon TL olarak gerçekleşti.

Vergi gelirleri içinde en büyük payı;

  • Gelir Vergisi: 1,283 trilyon TL
  • Dahilde alınan vergiler
  • Kurumlar Vergisi
  • Uluslararası ticaret vergileri oluşturdu.

Ancak bütçe tarafında gelir artışının harcamaları karşılamaya yetmediği görülüyor.

Özellikle;

  • Personel giderleri %43 arttı.
  • SGK devlet primi %49 arttı.
  • Mal ve hizmet alımları %40’a yakın yükseldi.
  • Faiz harcamaları ise %51,1 artış gösterdi.

Bu tablo bütçe açığının temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Faiz giderleri artık vergi gelirlerinin dörtte birine yaklaşıyor

Rapordaki en dikkat çekici gösterge ise faiz yükü.

2026’nın ilk beş ayında;

  • Faiz giderleri 1 trilyon 262,6 milyar TL’ye ulaştı.
  • Bu tutar toplam vergi gelirlerinin %23,8’ine karşılık geliyor.

Başka bir ifadeyle; Vatandaştan toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 24 TL’si yalnızca faiz ödemelerine gidiyor.

Bu oran son yıllarda düzenli olarak yükseliyor.

Yıl Vergi gelirlerinin faize giden kısmı
2023 %15,0
2024 %17,4
2025 %18,6
2026 %23,8

Bu eğilim, kamu borçlanmasının maliyetinin bütçe üzerindeki baskısını her geçen yıl artırdığını gösteriyor.

Cari transferler bütçenin en büyük kalemi olmaya devam ediyor

Harcamalarda en büyük kalem yine cari transferler oldu.

İlk beş ayda;

  • Cari transferler 2,65 trilyon TL
  • Personel giderleri 2,10 trilyon TL

olarak gerçekleşti.

Yalnızca bu iki kalem toplam harcamaların yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor.

Bu durum bütçede esnek harcama alanını daraltırken yatırım harcamalarının payını da sınırlıyor.

İç talep ve dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinde yavaşlama dikkat çekiyor

Analizde dikkat çeken diğer unsur ise;

  • Dahilde mal ve hizmetlerden alınan vergiler,
  • Uluslararası ticaret vergileri

artış hızının toplam vergi gelirlerinin altında kalması.

Bu gelişme;

  • iç tüketimde yavaşlama,
  • ithalattaki zayıflama,
  • küresel ticaretteki belirsizlikler,
  • jeopolitik riskler,
  • yüksek faiz nedeniyle ekonomik aktivitedeki yavaşlama

gibi faktörlerin bütçe gelirlerine yansımaya başladığını gösteriyor.

Bütçe hedeflerine ulaşmak kolay görünmüyor

2026 bütçesinde yıl sonu için 2,71 trilyon TL açık öngörülüyor. İlk beş ayda bunun 1,06 trilyon TL’si gerçekleşmiş durumda.

Yılın ikinci yarısında;

  • faiz giderlerinin seyri,
  • enflasyon,
  • vergi tahsilatı,
  • ekonomik büyüme,
  • borçlanma maliyetleri

bütçe performansının en önemli belirleyicileri olacak.

Sonuç

2026’nın ilk beş aylık bütçe gerçekleşmeleri, mali disiplin açısından karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Vergi gelirlerinde nominal artış sürmesine rağmen harcamalar, özellikle de faiz ödemeleri daha hızlı yükseliyor. Faiz yükünün vergi gelirleri içindeki payının %24’e yaklaşması, kamu maliyesinin önümüzdeki dönemde en kritik kırılganlık alanlarından biri olmaya devam edeceğine işaret ediyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda bütçe dengesini koruyabilmek için hem gelir tarafında vergi tabanını genişletecek hem de harcama tarafında verimliliği artıracak yapısal adımların önemi daha da artmış durumda.

Süleyman ÇEMBERTAŞ

Okumaya devam et

EKONOMİ

JPMorgan frene bastı, BofA kârı aldı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Küresel yatırım bankalarının Türkiye pozisyonlarında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bir yanda JPMorgan, 2018’den bu yana ilk kez Türkiye kurumsal kredi görünümünü “ağırlığını artır” seviyesinden “nötr”e çekti. Diğer yanda Bank of America, Türk lirası carry trade pozisyonunu kârla kapattı.

Bu iki karar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Yabancı yatırımcı Türkiye’den tamamen çıkmıyor; ancak artık “yüksek faiz-getiri” hikâyesini daha seçici, daha kısa vadeli ve daha korumacı bir risk yönetimiyle izliyor.

JPMorgan ne yaptı?

JPMorgan’ın kararı, Türkiye varlıklarına yönelik sert bir satış tavsiyesi değil. Ancak banka, Türk şirket tahvillerinde daha önce taşıdığı iyimser ağırlığı azalttı. Türkiye görünümünün “nötr”e çekilmesi, yabancı yatırımcının artık yüksek getiri potansiyelinin yanında artan riskleri de daha fazla dikkate aldığını gösteriyor.

Raporda öne çıkan risk başlıkları şöyle:

Türkiye’nin temel dış dengesinde bozulma, enerji fiyatlarındaki artış, jeopolitik riskler, yerel siyasi belirsizlik, erken seçim ihtimali, yeniden dolarizasyon riski ve şirketlerin döviz açık pozisyonları.

Bu tablo özellikle Türk şirket tahvilleri açısından önemli. Çünkü kurumsal kredi yatırımcısı sadece ülke faizine bakmaz; şirketlerin döviz borcu, nakit akışı, dış finansmana erişimi ve kur şoklarına dayanıklılığına da bakar.

BofA ne yaptı?

Bank of America ise Ocak ayında dolar/TL’de 46,20 seviyesinden açtığı 3 aylık kısa dolar/TL pozisyonunu, kur 44,89 seviyesine geldiğinde kârla kapattı. Bu işlem, klasik anlamda TL carry trade stratejisinin başarılı bir örneği oldu.

Yani BofA, yüksek TL faizinden kazandı; aynı zamanda kurun vadeli piyasanın ima ettiği seviyeden daha aşağıda kalmasından ek getiri elde etti. Ancak pozisyonun kapatılması “TL hikâyesi bitti” anlamına gelmiyor. Banka, dolar/TL’nin ileride de vadeli piyasanın ima ettiği seviyelerin altında kalabileceğini belirtirken, TL’de nominal değer kaybı hızının artabileceği uyarısını da yaptı.

Bu mesajın sade karşılığı şu: TL hâlâ getiri sunuyor, fakat aynı pozisyonda kalmanın riski arttı.

Bu kararların arkasındaki ana senaryolar

1. Kâr realizasyonu senaryosu

BofA’nın hamlesi öncelikle kâr realizasyonu olarak okunmalı. Carry trade pozisyonlarında yatırımcı sonsuza kadar beklemez. Faiz getirisi oluştuğunda ve kur beklenenden daha sakin kaldığında pozisyon kapatılır.

Bu, Türkiye’den çıkıştan çok, “elde edilen kârı masaya koyma” hamlesidir.

2. Siyasi risk senaryosu

JPMorgan’ın raporunda siyasi belirsizlik vurgusu dikkat çekiyor. Türkiye piyasalarında son haftalarda muhalefet partisi ve yargı süreçleri üzerinden oluşan politik gerilim, BIST, tahvil ve kur tarafında dalgalanma yarattı.

Yabancı yatırımcı açısından en büyük risk, ekonomi programının seçim veya siyasi baskı nedeniyle gevşetilmesi ihtimalidir. Erken seçim senaryosu gündeme gelirse, piyasa bunu kamu harcamalarında artış, kredi genişlemesi, ücret ayarlamaları ve dövize yönelim riskiyle birlikte fiyatlar.

3. Dolarizasyon senaryosu

Türkiye’de yerleşiklerin yeniden dövize dönmesi, yabancı yatırımcının en yakından izlediği başlık. Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası TL’ye ilgiyi artırmıştı. Ancak seçim beklentisi, enerji şoku veya siyasi belirsizlik artarsa, yerli yatırımcı yeniden döviz talebine yönelebilir.

Bu durumda Merkez Bankası rezervleri güçlü olsa bile, rezervlerin ne kadarının piyasa stresinde kullanılacağı kritik hale gelir.

4. Enerji ve cari açık senaryosu

Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Orta Doğu kaynaklı gerilimler ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinden TL üzerinde baskı oluşturabilir.

Enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin döviz ihtiyacı büyür. Bu da hem kur beklentisini hem enflasyon patikasını hem de şirketlerin maliyet yapısını bozar.

5. Şirketlerin döviz açık pozisyonu senaryosu

JPMorgan’ın dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri şirketlerin döviz açık pozisyonu. Eğer şirketin geliri TL, borcu döviz ise kur artışı bilançoyu bozar. Kurumsal kredi yatırımcısı için bu doğrudan tahvil geri ödeme riskidir.

Bu nedenle JPMorgan’ın “nötr” kararı sadece Türkiye ekonomisine değil, Türk şirketlerinin döviz riskine yönelik de bir uyarıdır.

Yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor mu?

Hayır. Verilen mesaj “Türkiye’den çıkıyoruz” değil; “Türkiye riskinde daha seçici davranıyoruz” mesajıdır.

Yabancı yatırımcı için Türkiye hâlâ yüksek faiz, güçlü carry getirisi ve kontrollü kur nedeniyle cazip olabilir. Ancak risk primi düştükçe ve siyasi/jeopolitik risk arttıkça, aynı getiriyi almak için daha fazla risk taşımak gerekir.

Bu nedenle yabancı kurumlar artık uzun vadeli ve yüksek riskli pozisyonlar yerine; kısa vadeli, likit, yüksek kaliteli ve gerektiğinde hızla kapatılabilecek pozisyonları tercih ediyor.

Türkiye açısından ne anlama geliyor?

Bu gelişme ekonomi yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin son dönemdeki sermaye girişi büyük ölçüde güven, yüksek faiz ve kur istikrarı üzerine kuruldu.

Bu üç ayaktan biri zayıflarsa carry trade tersine dönebilir. Carry trade girerken döviz getirir, çıkarken döviz talebi yaratır. Bu nedenle sıcak para girişine dayalı rahatlama kalıcı sermaye girişiyle desteklenmezse kırılganlık üretir.

Piyasalar nasıl etkilenebilir?

Kısa vadede TL’de kontrollü seyir devam edebilir. Ancak kurda nominal değer kaybı hızlanırsa, yabancı yatırımcı yeni carry trade pozisyonu açmakta daha temkinli davranır.

Tahvil tarafında kısa vadeli ve yüksek kaliteli ihraçlara ilgi sürebilir. Buna karşılık uzun vadeli, düşük kaliteli veya döviz riski yüksek şirket tahvillerinde risk primi artabilir.

Borsada ise bankalar, ihracatçılar ve döviz pozisyonu güçlü şirketler ayrışabilir. Döviz açık pozisyonu yüksek, finansman maliyeti ağır ve iç talebe bağımlı şirketler daha kırılgan hale gelebilir.

Yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmiyor, frene basıyor

JPMorgan ve BofA’nın kararları birlikte okunduğunda, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında yeni bir dönem başladığı görülüyor.

Artık mesele sadece yüksek faiz değil. Yatırımcı; kurun hızı, rezervlerin dayanıklılığı, siyasi belirsizlik, enerji faturası, cari açık, şirket bilançoları ve erken seçim ihtimalini aynı anda fiyatlıyor.

Türkiye için asıl sınav, carry trade ile gelen parayı kalıcı sermaye girişine dönüştürmek olacak. Aksi halde bugün kârla kapanan pozisyonlar, yarın daha büyük çıkış riskinin öncü sinyali haline gelebilir.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.